mit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2025 Çarşamba

Mit Çözülürken: Gizli Dede Korkut Okumaları / Kamal Abdulla'nın Kitabı Üzerine

 

Dede Korkut, Dede Korkut Destanı’nda mitin düzenini koruyan ama aynı anda bu düzenin çözülmesini ve yazının doğuşunu içeriden hızlandıran biridir. Kemal Abdulla bu yüzden okuru daha baştan şüphe etmeye çağırır. Görünen anlatı ile asıl anlam arasında bir perde bulunduğunu, destanın en önemli bilgisinin çoğu zaman özellikle söylenmeyenlerde saklandığını belirtir. Bu saklı alanı adlandırdığı yer ise semantik boşluklardır. Semantik boşluk, metnin konuşmayı kestiği, gerekçeyi cimrileştirdiği, büyük bir olayı küçük bir bahaneye bağladığı, bir ilişkinin kökünü göstermeden sonucu sergilediği yerdir. Destan bazen eksik anlatarak konuşur; eksik anlatmak, mitin düzenini korumanın bir tekniğidir. Bu yüzden, destanın mantıksız görünen yerleri gizli tabakaya inmek için birer kapıdır.

Bu yaklaşım ilk darbeyi Dede Korkut figürü üzerinden indirir. Yazar, aysberg benzetmesiyle Dede Korkut’u iki düzeyde inceler. Yüzeyde aksakallı, ad koyan, öğüt veren, dua eden, gaybdan haber getiren, zamana dirençli bir bilge vardır; derinde ise olayların ipini tutan, gerilim üreten, kimi zaman miti derinden sarsan dinamik bir güçtür. Yazar, Dede Korkut’u görünür kılmak için bir hipotez kurar. Dede Korkut ile Bayındır Han birbirinin maskesi olabilir düşüncesindedir. Bayındır Han destanda aşırı statik, neredeyse boş bir kalıp gibidir; fakat sözü meşrulaştırma, düzeni kurma ve dağıtma gücü daha çok Dede Korkut’un elindedir. Bu durumda eski dünyaların kral-rahip/ kağan-şaman tipine benzer bir birleşme ihtimali belirir. Dünyevî otorite ile manevî otorite bazen aynı bedenin iki yüzü gibi çalışabilir. Bazen Bayındır Han şekildir, Dede Korkut muhtevadır; bazen de bunun tersidir. 

Dede Korkut, Tepegöz anlatısında konuşurken “Oğuzlar dirler” dilini kullanır, bu onu hem temsilci hem de Oğuz’dan ayrık bir aracı durumuna getirir. Bu ayrıklık tesadüf değildir. Tepegöz, kaosun ve tabiata dönüş tehdidinin bedenleşmiş biçimidir; Dede Korkut ise düzenin diplomatı, kaosla medeniyet arasında pazarlık eden biridir. Burada yazar, bilgenin kriz anlarında diplomasi yapan, sınır çizen, toplumsal varlığı ayakta tutmak için kaotik güçle bile müzakere edebilen bir siyasal akla dönüştüğünü ima eder. Dede Korkut’un rolü, mitin iç hukukunu sürdürmektir; fakat aynı rol, onu mitin yapısal zayıflıklarını en iyi bilen kişi hâline de getirir.

Yazara göre mit, kolektif bir söz dünyasıdır; söz hüküm gibi işler, ortak hafızanın nefesidir, müellifi vardır, iç dünya taşır; niyet, tereddüt, çelişki, strateji, entrika ve psikolojik derinlik.

Kahramanlar güçleriyle de sadakatleriyle de sınanır; sınama-inanma ana varyantı destanın tamamına yayılır. Sonuç açıktır, başarılı olan taraf, inanmanın taşıyıcısı hâline gelir; böylece meşruiyet de oraya geçer. Bu sınama mantığı tecrübesizlik-tecrübe karşıtlığıyla birleşir. Gençlerin saf soruları modern okura cahilce görünse bile metnin pedagojik öğretisidir; soru, tecrübeyi çağırır, tecrübe de genci biçimlendirir.

Beyrek acı çeken, aldanan, aldatan, bekleyen, dönen, tanınmayan, kimliğini yeniden kazanmak zorunda kalan bir tiptir; yani yazının doğurduğu bireydir. Beyrek’in kaderinin ölecek gibi hissedilmesi, onun insanileşmesinin bedelidir. Psikolojik derinlik, mit düzeni için tehlikelidir; çünkü birey büyüdükçe kolektif söz dünyası çözülmeye başlar. Dede Korkut, mitin peygamberi maskesiyle görünürken derinde yazının doğuşuna hizmet eder; Beyrek’i felaketten korumaz, hatta onu acının içine bırakarak ızdırabını çoğaltır. Buradaki paradoks kasıtlıdır; düzenin koruyucusu olarak görünen figür, düzenin sonunu hazırlayan geçişi de yönetir. Dede Korkut kaderi yönetir; Beyrek ise o kaderin bedelini ödeyen trajik kahraman olur.

Söz, destanda iletişimin ve bağın kendisidir; söz unutmaz, söz intikam alır. Beyrek’in yazgısı iki koldan kapanır; bir yanda Pay Piçen-Delü Karçar-Bayburt beyi hattı vardır; vaatlerin bozulduğu, ihanetin örüldüğü, tutsaklığın uzatıldığı bir ağdır. Öte yanda Beyrek’in kâfir kızına verdiği söz vardır; özgürlüğü için söylediği halallık vaadinin sonra unutulması, sözün canlı bir bağ olarak geri dönmesine yol açar. Beyrek’in ölümü söze karşı işlenmiş bir ahlaki suçun bedelidir. 

Yazar, Oğuz’u kayıp bir dünya olarak görür; fakat asıl uyarısı şudur. Bu kayıp dünyayı bugünün kavramlarıyla doldurmak (demokrasi, modern siyaset dili) bir serap üretir. Oğuz’u anlamanın yolu demokrasi/antidemokrasi ikiliği değildir; destanın kendi ölçüsü olan adalet/adaletsizlik ikiliğidir. Tepegöz’e kurbanın bey-çoban ayrımı gözetmeden paylaştırılması, felaket karşısında bile adalet fikrinin korunmasıdır; Beyrek’in kaftanı sırayla giydirme tasarısı, ilkel görünse bile eşitlenme arzusudur.

Yazar Tepegöz’ün “aksakallı kocaları ağlatmışam…” diye konuşmasını, suçun idraki olarak görür. Daha da ileri giderek Tepegöz’ün “mancınık taşı başıma düşsün de öleyim” dileği, bir intihar arzusuna çevrilir. Böylece kötülük, suçlulukla iç dünyaya giren bir bilinç biçimi hâline gelir. Bu değerlendirme biçimi doğruysa, destanın derininde mitin siyah-beyaz dünyasına yazının gri psikolojisi sızmaya başlamıştır; canavar bile insanileşir. Yazının mit kalesine en tehlikeli sızması budur; insanileşme, mitin kesin sınırlarını bozar.

Yazar, Pay Püre Bey’in gözlerinin açılması ile Tepegöz’ün tek gözlülüğü gibi ayrıntıları da semantik boşluk mantığıyla aynı yere bağlar. Mit, kendi düzenini tek merkezli tutmak için bazı ihtimalleri doğmadan bastırır, bazı sonuçları mümkün kılacak şartları baştan kurar. Pay Püre Bey’in körlüğü, evrensel mit kuralı gereği onu kör bilge/kâhine çevirebilecek bir yola açılabilirken bu yol kapatılır; çünkü Oğuz dünyasında bilgelik ve gayb bilgisi zaten Dede Korkut’ta tek merkezde toplanmalıdır, ikinci bir bilge odağı düzeni parçalar. Bu yüzden gözlerin açılması, dışarıdan bakınca mucizevi bir mutlu son gibi görünse de derinde mitin tek-otorite düzenini koruyan bir düzenlemedir. Tepegöz’ün tek gözlülüğü de aynı türden bir yapısal ayardır. Kahramanın zaferi tek hamlelik fırsata bağlanır; mit, kahramanın sınırını hesaba katar ve sonucu garanti edecek biçimde canavarı tasarlar. Tek göz, tek darbe, kesin sonuç.

Yazar, Dede Korkut anlatılarını mit ile yazının aynı bünyede karşı karşıya geldiği, birbirini dönüştürdüğü bir alan olarak okur. Dede Korkut bu karşılaşmanın bir tanığıdır, onu yönlendiren ve biçimlendiren merkezî bir figürdür. Destanın gücü de buradan doğmaktadır; tamamlanmış bir yapı sunmamasından, her okunuşta bu gerilimi yeniden üretmesinden. Mit çözülürken yazı belirginleşir; yazı güç kazandıkça mit direnç gösterir. Dede Korkut anlatıları, bu bitmeyen karşılaşmanın edebî tanıklığını taşır.

15 Aralık 2025 Pazartesi

Sözle İnşa Edilen Varlık: Mitten Dine Uzanan Ontolojik Süreklilik

İnsanlık, varlığı en başından beri sözle görünür hâle gelen ve sözle inşa edilen bir gerçeklik olarak kavramıştır. Bu durum insan bilincinin dünyayla kurduğu en erken ve en derin ilişkinin ifadesidir. Mitolojik düşünce, insanın kendini tabiatın içinde konumlandırdığı, varlıkla arasına ayrım koymadığı bir bilinç hâlini temsil eder. Bu bilinç düzleminde ad, söz, kelâm ya da logos, varlığı betimleyen bir araçtan ziyade varlığı mümkün kılan asli bir unsur olarak işlev görür.

Eski Mısır’da “adı olmayan şey yoktur” anlayışı, söz ile varlık arasındaki bu kopmaz bağı en yalın biçimiyle ortaya koyar. Ad, nesnenin kendisi olarak düşünülür. Bu nedenle söz varlıkla doğrudan özdeş bir mahiyet taşır. Aynı ontolojik sezgi, Yunan düşüncesinde logos kavramıyla, Hıristiyanlıkta Tanrısal Söz öğretisiyle, İslam düşüncesinde ise “kün fe yekûn” anlayışıyla farklı biçimler altında tarihsel süreklilik kazanır.

Din mitolojik düşüncenin başka bir dile, başka bir düzene ve daha karmaşık bir bilinç seviyesine taşınmasıyla ortaya çıkan tarihsel bir yapıdır. Mit, bütüncül ve ham bir dünya algısını temsil ederken; din, bu algının ahlâkî, hukukî ve toplumsal bir çerçeve içinde yeniden örgütlenmiş hâlini sunar. Mitin dağınık enerjisi din aracılığıyla yoğunlaşır, kurallaşır ve süreklilik kazanır.

Batı düşüncesinin logos merkezli yapısı ve Derrida’nın bu yapıya yönelttiği eleştiri de bu sürekliliği görünür kılar. Modern felsefe rasyonelleştirici çabasına rağmen sözün merkezî konumunu korur. Derrida’nın logosentrizmi çözümleme girişimi dahi, sözün düşünceyi kuran temel zemin olma özelliğini dolaylı biçimde açığa çıkarır.

İnsan zihninin mitolojik evrede şekillenen varlık anlayışı, dinle birlikte yeni bir düzen ve yeni bir ifade biçimi kazanır. Tanrı fikri de bu dönüşümün merkezinde yer alır; söz aracılığıyla inşa edilen bir varlık ufkunun en yoğun ifadesi olarak belirginleşir.

Mit, din ve felsefe arasında dönüşüm, yoğunlaşma ve yeniden ifade ediş süreçleri bulunur. Söz bu sürekliliğin omurgasını oluşturur. İnsan dünyayı önce sözle inşa eder, ardından bu sözü kutsal bir düzleme taşır, daha sonra onu sorgulama cesareti geliştirir. Ancak her aşamada söz, varlığın açığa çıkmasının temel zemini olarak kalır. İnsan bilinci için varlık, söze dökülerek anlam kazanır ve bu anlam içinde görünür hâle gelir.

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Adlı Eseri Üzerine: Bürokrasi, Ahlaki Sorumluluk ve Düşünmenin Çöküşü

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin yargılanması s...