Dede Korkut, Dede Korkut Destanı’nda mitin düzenini koruyan
ama aynı anda bu düzenin çözülmesini ve yazının doğuşunu içeriden hızlandıran
biridir. Kemal Abdulla bu yüzden okuru daha baştan şüphe etmeye çağırır. Görünen
anlatı ile asıl anlam arasında bir perde bulunduğunu, destanın en önemli
bilgisinin çoğu zaman özellikle söylenmeyenlerde saklandığını belirtir. Bu
saklı alanı adlandırdığı yer ise semantik boşluklardır. Semantik boşluk, metnin
konuşmayı kestiği, gerekçeyi cimrileştirdiği, büyük bir olayı küçük bir
bahaneye bağladığı, bir ilişkinin kökünü göstermeden sonucu sergilediği yerdir.
Destan bazen eksik anlatarak konuşur; eksik anlatmak, mitin düzenini korumanın
bir tekniğidir. Bu yüzden, destanın mantıksız görünen yerleri gizli tabakaya
inmek için birer kapıdır.
Bu yaklaşım ilk darbeyi Dede Korkut figürü üzerinden
indirir. Yazar, aysberg benzetmesiyle Dede Korkut’u iki düzeyde inceler. Yüzeyde
aksakallı, ad koyan, öğüt veren, dua eden, gaybdan haber getiren, zamana
dirençli bir bilge vardır; derinde ise olayların ipini tutan, gerilim üreten,
kimi zaman miti derinden sarsan dinamik bir güçtür. Yazar, Dede Korkut’u
görünür kılmak için bir hipotez kurar. Dede Korkut ile Bayındır Han birbirinin maskesi
olabilir düşüncesindedir. Bayındır Han destanda aşırı statik, neredeyse boş bir
kalıp gibidir; fakat sözü meşrulaştırma, düzeni kurma ve dağıtma gücü daha çok
Dede Korkut’un elindedir. Bu durumda eski dünyaların kral-rahip/ kağan-şaman
tipine benzer bir birleşme ihtimali belirir. Dünyevî otorite ile manevî otorite
bazen aynı bedenin iki yüzü gibi çalışabilir. Bazen Bayındır Han şekildir, Dede
Korkut muhtevadır; bazen de bunun tersidir.
Dede Korkut, Tepegöz anlatısında konuşurken “Oğuzlar dirler”
dilini kullanır, bu onu hem temsilci hem de Oğuz’dan ayrık bir aracı durumuna
getirir. Bu ayrıklık tesadüf değildir. Tepegöz, kaosun ve tabiata dönüş
tehdidinin bedenleşmiş biçimidir; Dede Korkut ise düzenin diplomatı, kaosla
medeniyet arasında pazarlık eden biridir. Burada yazar, bilgenin kriz anlarında
diplomasi yapan, sınır çizen, toplumsal varlığı ayakta tutmak için kaotik güçle
bile müzakere edebilen bir siyasal akla dönüştüğünü ima eder. Dede Korkut’un
rolü, mitin iç hukukunu sürdürmektir; fakat aynı rol, onu mitin yapısal
zayıflıklarını en iyi bilen kişi hâline de getirir.
Yazara göre mit, kolektif bir söz dünyasıdır; söz hüküm gibi
işler, ortak hafızanın nefesidir, müellifi vardır, iç
dünya taşır; niyet, tereddüt, çelişki, strateji, entrika ve psikolojik derinlik.
Kahramanlar güçleriyle de sadakatleriyle de sınanır; sınama-inanma
ana varyantı destanın tamamına yayılır. Sonuç açıktır, başarılı olan taraf,
inanmanın taşıyıcısı hâline gelir; böylece meşruiyet de oraya geçer. Bu sınama
mantığı tecrübesizlik-tecrübe karşıtlığıyla birleşir. Gençlerin saf soruları
modern okura cahilce görünse bile metnin pedagojik öğretisidir; soru, tecrübeyi
çağırır, tecrübe de genci biçimlendirir.
Beyrek acı çeken, aldanan, aldatan, bekleyen, dönen,
tanınmayan, kimliğini yeniden kazanmak zorunda kalan bir tiptir; yani yazının
doğurduğu bireydir. Beyrek’in kaderinin ölecek gibi hissedilmesi, onun
insanileşmesinin bedelidir. Psikolojik derinlik, mit düzeni için tehlikelidir;
çünkü birey büyüdükçe kolektif söz dünyası çözülmeye başlar. Dede Korkut, mitin
peygamberi maskesiyle görünürken derinde yazının doğuşuna hizmet eder; Beyrek’i
felaketten korumaz, hatta onu acının içine bırakarak ızdırabını çoğaltır.
Buradaki paradoks kasıtlıdır; düzenin koruyucusu olarak görünen figür, düzenin
sonunu hazırlayan geçişi de yönetir. Dede Korkut kaderi yönetir; Beyrek ise o
kaderin bedelini ödeyen trajik kahraman olur.
Söz,
destanda iletişimin ve bağın kendisidir; söz unutmaz, söz intikam alır.
Beyrek’in yazgısı iki koldan kapanır; bir yanda Pay Piçen-Delü Karçar-Bayburt
beyi hattı vardır; vaatlerin bozulduğu, ihanetin örüldüğü, tutsaklığın
uzatıldığı bir ağdır. Öte yanda Beyrek’in kâfir kızına verdiği söz vardır;
özgürlüğü için söylediği halallık vaadinin sonra unutulması, sözün canlı bir
bağ olarak geri dönmesine yol açar. Beyrek’in ölümü söze karşı işlenmiş
bir ahlaki suçun bedelidir.
Yazar, Oğuz’u kayıp bir dünya olarak görür; fakat asıl uyarısı
şudur. Bu kayıp dünyayı bugünün kavramlarıyla doldurmak (demokrasi, modern
siyaset dili) bir serap üretir. Oğuz’u anlamanın yolu demokrasi/antidemokrasi
ikiliği değildir; destanın kendi ölçüsü olan adalet/adaletsizlik ikiliğidir.
Tepegöz’e kurbanın bey-çoban ayrımı gözetmeden paylaştırılması, felaket
karşısında bile adalet fikrinin korunmasıdır; Beyrek’in kaftanı sırayla
giydirme tasarısı, ilkel görünse bile eşitlenme arzusudur.
Yazar Tepegöz’ün “aksakallı kocaları ağlatmışam…” diye
konuşmasını, suçun idraki olarak görür. Daha da ileri giderek Tepegöz’ün
“mancınık taşı başıma düşsün de öleyim” dileği, bir intihar arzusuna çevrilir.
Böylece kötülük, suçlulukla iç dünyaya giren bir bilinç biçimi hâline gelir. Bu
değerlendirme biçimi doğruysa, destanın derininde mitin siyah-beyaz dünyasına
yazının gri psikolojisi sızmaya başlamıştır; canavar bile insanileşir. Yazının
mit kalesine en tehlikeli sızması budur; insanileşme, mitin kesin sınırlarını
bozar.
Yazar, Pay Püre Bey’in gözlerinin açılması ile Tepegöz’ün
tek gözlülüğü gibi ayrıntıları da semantik boşluk mantığıyla aynı yere bağlar.
Mit, kendi düzenini tek merkezli tutmak için bazı ihtimalleri doğmadan
bastırır, bazı sonuçları mümkün kılacak şartları baştan kurar. Pay Püre Bey’in
körlüğü, evrensel mit kuralı gereği onu kör bilge/kâhine çevirebilecek bir yola
açılabilirken bu yol kapatılır; çünkü Oğuz dünyasında bilgelik ve gayb bilgisi
zaten Dede Korkut’ta tek merkezde toplanmalıdır, ikinci bir bilge odağı düzeni
parçalar. Bu yüzden gözlerin açılması, dışarıdan bakınca mucizevi bir mutlu son
gibi görünse de derinde mitin tek-otorite düzenini koruyan bir düzenlemedir.
Tepegöz’ün tek gözlülüğü de aynı türden bir yapısal ayardır. Kahramanın zaferi tek
hamlelik fırsata bağlanır; mit, kahramanın sınırını hesaba katar ve sonucu
garanti edecek biçimde canavarı tasarlar. Tek göz, tek darbe, kesin sonuç.