Türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2026 Perşembe

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

 

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

Atalarımın bir kısmı Selanik'te, bir kısmı ise Kosova'da yaşamıştı. Ben Balkanlar'da yaşamış Türk ataların torunuyum. Ailem Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra, 1924 yılında Türkiye'ye göç etti. Balkan faciasını yaşamış, savaşları görmüş, kayıplar vermiş insanlardı onlar. Ailemiz içinde vatan savunmasına katılanlar da vardı, şehit düşenler de.

Türkiye'ye geldiklerinde önce İzmir'e yerleşmişler. Daha sonra aile fertlerinin bir kısmı İzmir'de kalmış, bir kısmı Manisa'ya, bir kısmı da Bursa'ya gitmiş. Biz Bursa'ya yerleşen kolun çocuklarıyız. Dedelerimin anne ve babaları Balkan göçmeniydi; ancak her iki dedem de Bursa doğumluydu. Bu bakımdan ben, Bursa'da yaşayan üçüncü kuşağım.

Çocukluğumdan beri aile büyüklerimden duyduğum kimlik tanımı hep aynıydı: “Biz Türk'üz ve Müslümanız.” Hatta Kosova'dan gelen diğer dedemin ailesinde de Arnavut kökenli akrabalarımız olmasına rağmen, onların da kendilerini yalnızca Arnavut olarak tanımladıklarını hiç duymadım. “Evet, Arnavutuz” diyorlardı, “ama aynı zamanda Türk'üz de.” Benim tanıdığım çevrede bu durum son derece doğal karşılanırdı.

Bu yüzden yıllar sonra, çok sevdiğim rahmetli eniştemin kendisi için “Ben Osmanlıyım” dediğini duyduğumda çok şaşırmıştım. Çünkü ailemde daha önce böyle bir tanımla karşılaşmamıştım. Sonradan annem ve ablamla konuşurken, eniştemin Bilecik'in Söğüt ilçesinde doğduğunu öğrendim. Osmanlı Devleti'nin doğduğu topraklarda yetişmiş biri olarak kendisini bir Osmanlı mirasının varisi gibi görmesi aslında şaşırtıcı değildi. Bana garip gelen, bu düşüncenin yanlış olması da değildi; benim alışık olduğum aile kültüründe yer almamasıydı.

Elbette Osmanlı bizim tarihimizin bir parçasıdır. Böylesine büyük bir devletin varlığını ve tarihî önemini inkâr etmek mümkün değildir. Osmanlı'nın kuruluşu da büyümesi de tesadüf değildi. Güçlü devlet adamları ve başarılı hükümdarlar sayesinde yüzyıllar boyunca ayakta kaldı. Ancak zamanla yaşanan idarî zafiyetler, yanlış politikalar ve dış müdahaleler devletin zayıflamasına yol açtı. Sonunda Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekildi.

Bugün Osmanlı üzerine yapılan tartışmalarda bazen onun bir Türk devleti olmadığı ileri sürülüyor. Oysa Osmanlı, çok milletli bir yapıya sahip olsa da Türk tarihinin ve Türk devlet geleneğinin önemli halkalarından biridir. Farklı etnik kökenlerden insanları bünyesinde barındırmış olması bu gerçeği değiştirmez.

Buna rağmen ben kendimi Osmanlı olarak hissetmiyorum. Tarihî miras ile kişisel aidiyet arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Osmanlı'yı kendi geçmişimizin önemli bir parçası olarak kabul ederim; fakat kimliğimi tarif ederken “Ben Osmanlıyım” demem. Ben kendimi Türk ve Müslüman olarak tanımlarım.

Ayrıca sonradan öğrendiğim bir başka husus da Arnavut kökenli büyüklerimizin bir kısmının Bektaşi olmasıydı. Bektaşi geleneğine karşı duyduğum yakınlığın ve sempati hissinin kökeninde belki de bu aile mirasının etkisi vardır diye düşünüyorum.

Osmanlı'yı kesinlikle reddetmiyorum; aksine onu tarihimizin önemli bir parçası olarak görüyorum. Ancak aidiyet meselesi başka bir şeydir. Ben kendimi Osmanlı olarak değil, Türk ve Müslüman olarak hissediyorum. Bunu söylerken de herhangi bir üstünlük iddiasında bulunmuyorum. Nasıl ki bir İngiliz İngiliz olduğunu, bir Fransız Fransız olduğunu rahatlıkla ifade edebiliyorsa, ben de Türk ve Müslüman olduğumu aynı doğallıkla söyleyebilmeliyim. Saygı insanların kendi kimliklerini ifade edebilme hakkını da kapsar.

Benim için mesele de budur: Osmanlı tarihimin bir parçasıdır; fakat kimliğim Türk ve Müslüman kimliğidir.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Anadolu’dan Balkanlar’a: Keykâvus, Sarı Saltuk ve Gagavuzların Tarihî Süreci

Anadolu’dan Balkanlar’a: Keykâvus, Sarı Saltuk ve Gagavuzların Tarihî Süreci

13. yüzyıl Anadolu’su, siyasî istikrarsızlıkların ve dış baskıların yoğunlaştığı bir dönemdir. II. İzzeddin Keykâvus’un hayatı ve sonrasında yaşanan gelişmeler, böyle bir çalkantılı sürecin Balkanlar’a uzanan etkilerini anlamak açısından önemli bir örnek sunar.
II. Keykâvus Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflamaya başladığı bir dönemde hüküm sürmüştür. Kösedağ Savaşı sonrasında Anadolu Selçukluları, Moğol İmparatorluğu’nun baskısı altına girmiş ve siyasî bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmiştir. Devlet dış ve iç mücadelelerle zayıflamıştır. Keykâvus ile kardeşi IV. Kılıç Arslan arasında taht mücadelesi vardır.
Moğolların Kılıç Arslan’ı desteklemesi, Keykâvus’un Anadolu’daki siyasî konumunu zayıflatmış ve onu giderek yalnızlaştırmıştır. Tüm bu şartlar altında Keykâvus, tahtını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış ve Anadolu’yu terk ederek Bizans İmparatorluğu topraklarına sığınmak zorunda kalmıştır. Keykâvus ve onun önderliğinde göç eden Türkmenler sayesinde önemli bir nüfus hareketi olmuştur. 
Bu Türkmen topluluklarının Dobruca bölgesine yerleştirilmesi, Bizans’ın sınır politikalarıyla uyumlu bir uygulama olarak değerlendirilebilir. İmparatorluk, göçebe Türkleri sınır bölgelerinde iskân ederek hem güvenliği sağlamayı hem de Türkmenleri kontrol altında tutmayı amaçlamıştır. Böylece Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan yeni bir Türk yerleşim süreci başlamıştır.
Sürecin en dikkat çekici figürü ise Sarı Saltuk’tur. Saltuk bir önderdir ve tasavvufî yönüyle öne çıkan bir şahsiyettir. Balkanlar’da İslâmiyet’in yayılmasına yönelik faaliyetleri, özellikle Saltuknâme’de geniş bir şekilde anlatılmıştır. 
Türkmenler bir süre Nogay Han’ın koruması altında yaşamışlardır. Nogay’ın Müslüman olması ve Sarı Saltuk ile arasının iyi olması, Türkmenlerin belirli bir süre siyasî güvenceye sahip olduğunu göstermektedir. Ancak 1299 yılında Nogay’ın ölümüyle birlikte Türkmenler zorlu bir döneme girmiştir. Türkmenlerin bir kısmı Anadolu’ya geri dönmeye çalışmış, ancak büyük ölçüde başarısız olmuş ve önemli kayıplar vermiştir. Bölgede kalan topluluklar ise zamanla Hristiyanlaşarak varlıklarını sürdürmüştür. Bu Türkmen toplulukları daha sonra Gagavuz adıyla anılmaya başlamıştır. 
II. Keykâvus’un Anadolu’dan ayrılmasıyla başlayan süreç, Balkanlar’da erken dönem Türk varlığının oluşumuna zemin hazırlamıştır.

23 Aralık 2025 Salı

Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal Kitabında Atatürk’ün Mücadelesi, Dehası ve İnsanî Yönü

Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal Kitabında Atatürk’ün Mücadelesi, Dehası ve İnsanî Yönü

Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal adlı kitabı, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını çocukluk yıllarından başlayarak Cumhuriyet’in ilanına ve 1938 yılına kadar uzanan geniş bir zaman dilimi içinde ele alır. Eser Atatürk’ün yaşadığı dönemi, verdiği mücadeleleri ve kişisel özelliklerini bilmek ve bunlar hakkında düşünmek için bütünlüklü bir çerçeve sunar.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, duygusal tonunun yüksekliğidir. Kurtuluş Savaşı yılları, cephelerde verilen mücadele, kongreler süreci ve Cumhuriyet’e giden yol, okur için güçlü bir bilgi kaynağı olmasının yanında, bu süreci adeta yaşıyormuş hissi uyandırır. Bu yönüyle kitabı etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Kitabı okurken, Atatürk’ü seven ve ona yakınlık duyan bir yazarın kaleminden çıktığı açıkça hissedilir. Bu duygusal yakınlık da anlatıya samimi ve içten bir akış kazandırmıştır.

Kitapta Atatürk’ün askerî ve siyasal mücadelesi kadar, onun zihinsel dünyası da önemli bir yer tutar. Atatürk’ün sahip olduğu üstün deha, kazandığı savaşlar ve aldığı önemli kararlar anlatılır. Atatürk, Fatih Sultan Mehmet’e hayranlık duyar ve onun askerî dehasını inceler. Hatta Kız Kulesi’ne Fatih Sultan Mehmet’in bir anıtını diktirmeyi düşündüğü aktarılır. Fatih Sultan Mehmet’in ve Hannibal’in savaş taktiklerini incelemiştir. Atatürk geçmişin büyük komutanlarından beslenen bir askerî akla sahiptir. Atatürk’ün tarihin belirli dönemlerinde ortaya çıkan ve insanlığın yönünü değiştiren büyük liderler arasında yer alması, geçmişte yaşamış büyük askerî dehaların stratejilerini incelemesine verdiği önemle de ilişkilidir.

Eserde öne çıkan bir diğer önemli konu, Atatürk’ün dinle kurduğu ilişkidir. Atatürk’ün İslam dinine büyük önem verdiği, bir konuyu okuyarak, araştırarak ve üzerine düşünerek ele aldığı görülür. Bedir Savaşı’nı askerî açıdan incelemesi ve bu savaşa ait bir harita çıkarması da bunun önemli örneklerindendir. Hz. Muhammed’in Bedir Savaşı’ndaki başarısını üstün bir askerî başarı olarak değerlendirdiği ifade edilir.

Kitap, Atatürk’ün büyük bir asker ve devlet adamı olduğunu ve güçlü bir karaktere sahip bir insan olduğunu ortaya koyar. Onun duygusal yönü, hızlı karar verebilme yeteneği, sağlam karakteri, dürüstlüğü ve güvenilirliği, yaşadığı olaylar karşısında aldığı tavırlarda belirginleşir. Atatürk’ün özel hayatındaki duruşu, ilkelerinden taviz vermeyen bir kişilik yapısını yansıtır.

Atatürk’ün okumaya verdiği önem, sosyal hayata duyduğu ilgi ve toplumun kültürel gelişimine yönelik hassasiyeti kitap boyunca kendini gösterir. Özellikle kadınların toplum içinde henüz hak ettikleri yerde olmadığını fark etmesi, Atatürk’ü derinden etkiler. Bu durum da onun kadın hakları için verdiği mücadelenin temelinde yatan duyarlılığını açıkça ortaya koyar.

Mustafa Kemal kitabı, Atatürk’ü duyguları, düşünceleri, inancı, zekâsı ve insanî yönleriyle birlikte ele alan bütünlüklü bir anlatı sunar. Cephelerden Cumhuriyet’e uzanan büyük mücadele anlatılırken, Atatürk’ün iç dünyası ve düşünsel derinliği de okura eşlik eder.

Okunması dileğiyle...

Bir Dünyanın Dağılışı: Hasip Saygılı'nın Osmanlı'nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları Adlı Eseri Üzerine

Bu kitabın zihnimde bıraktığı en güçlü iz, yavaş yavaş çözülen bir dünyanın bıraktığı hüzün oldu. Hasip Saygılı'nın anlattığı hikâye ban...