Masumiyet
Müzesi: Sahip Olmanın Sevmenin Yerine Geçtiği Bir Dünya
Kemal: Sahip Olmanın Aşk
Yerine Geçtiği Bir Bilincin Portresi
Masumiyet Müzesi’nde Kemal,
modern şehirli erkeğin ayrıcalıklarla örülü hayatı içinde yönünü kaybetmiş bir
figür olarak belirir. Ailesinin varlığı, içinde bulunduğu seçkin çevre ve
alıştığı hayat standardı, önünde pek çok hazır ve güvenli yol açar. Bu kadar
köklü, düzenli ve sarsıntısız ilerleyen hayatının akışını değiştirecek bir
karar almaya yönelmez; mevcut düzeninin sağladığı güven, onu harekete geçirmek
yerine aynı çizgide kalmaya razı eder. Hayatını kökten değiştirebilecek
kararları sürekli ertelemesi, Kemal’in iç dünyasında güvenlik ile arzu arasında
çözülemeyen bir gerilim bulunduğunu gösterir. Düzenli, saygın ve öngörülebilir
bir gelecek vaat eden Sibel’le nişanlılığı sürerken Füsun’la yaşadığı yoğun
ilişki, bu gerilimin yüzeye çıkmış hâlidir. Kemal iki farklı yaşam biçiminin
çekim alanında kalır ve her ikisinin de sunduğu duygusal konforu aynı anda
korumaya çalışır.
Füsun’la yaşadığı ilişki
başından beri gizli kaldığı için, Kemal’in gerçek hayatının parçası hâline
gelemez. Merhamet Apartmanı Kemal’in saklanabildiği tek yerdir. Orada kimse onu
görmez, kimse ondan bir şey beklemez, kimseye hesap vermez. Dışarıdaki
hayatında nişanlı, oğul, iş insanı, sosyetik bir erkek olarak yaşarken; o
dairede yalnızca Füsun’la birlikte olan özgür bir adama dönüşür. Bu yüzden
Füsun kaybolduğunda Kemal sevdiği kadınla birlikte özgürlük duygusunu da
kaybeder. Sonraki yıllarda Merhamet Apartmanı’ndaki daireye gidip gelmesinin
nedeni Füsun’u geri kazanma umudu kadar, o eski hâline yeniden yaklaşma
isteğidir. Çünkü hayatının en yoğun, en gerçek hissettiği zamanları orada
yaşamıştır.
Kemal yıllarca Füsun’un
evine gider. Bu ne büyük bir fedakârlık gösterisi ne de bilinçli bir sadakat
kararıdır; daha çok alışkanlığa dönüşmüş bir bağlılıktır. Her akşam aynı eve
gitmek, aynı insanlarla oturmak, aynı sofrada olmak, onun için hayatının hâlâ
geri kazanabileceğini hissetmesinin bir yoludur. Televizyon karşısındaki
konuşmalar genelde birbirine benzer, zaman ağır ağır geçer. Kemal orada vakit
geçirirken Füsun’suz kalmadığına kendini inandırır.
Kemal, Füsun’un dokunduğu
küçük eşyaları evden gizlice alıp biriktirmeye başlar. Bir mendil, bir toka,
bir kaşık, içilmiş bir sigaranın izmariti… Onun için bu nesneler sıradan
değildir; Füsun’un orada bulunduğunu hatırlatan somut izlerdir. Evden her
ayrıldığında yanında ondan bir parça götürmüş gibi hisseder. Bazen yerine para
ya da başka bir eşya bırakır, bazen hiçbir şey bırakmadan alır. Evdeki herkes
bu durumun farkındadır ama kimse açıkça konuşmaz. Kemal de hırsızlığının fark
edildiğini anlar, yine de vazgeçemez.
Bu eşyaları Merhamet
Apartmanı’na götürür, saklar, düzenler. Onlara bakarak Füsun’la geçirdiği
anları yeniden yaşar. Zamanla Füsun’un eşyalarını çalmak bir alışkanlığa, sonra
neredeyse bir zorunluluğa dönüşür. Füsun’a yaklaşamadığı her an, onun
kullandığı bir nesneye tutunur. Yıllar geçtikçe biriktirdiği eşyalar da büyür
ve sonunda Kemal’in hayatının merkezine yerleşir. Müze fikri de bu biriktirme
hâlinin en uç noktasıdır; topladığı her şeyi kaybolmaması için bir arada tutmak
ister.
Füsun’la Kemal’in
birlikte yaşayabileceği bir hayat hiçbir zaman kurulamaz. Onlar ne birlikte
kaçıp yeni bir başlangıç yaparlar ne de aynı hayatın içinde gerçekten birlikte
yer alırlar. Kemal yıllar boyunca Füsun’un evine gidip gelir, onunla konuşur,
aynı sofraya oturur, aynı odada bulunur; fakat yine de o evin, o ailenin ve o
hayatın parçası hâline gelemez. Hep biraz dışarıdadır, hep geçici bir misafir
gibidir. Bu yüzden Kemal’in zihninde Füsun’la yaşanabilecek ama hiç yaşanmamış
bir hayat fikri sürekli canlı kalır. Aralarındaki bağ kopmaz, fakat hiçbir
zaman tamamlanmaz da.
Füsun öldükten sonra
Kemal’in müze kurması, aslında bu yarım kalmışlığın devamıdır. Topladığı
eşyalar Füsun’la geçirdiği zamanları, o yıllardaki kendisini, gençliğini ve o
dönemin duygularını da saklar. Bir mendil, bir küpe, bir sigara izmariti -bunların
her biri Kemal için geçmişte yaşanmış bir ana açılan anahtardır.
Kemal sürekli aynı döneme
geri döner, aynı anıları anlatır, aynı nesnelerin etrafında dolaşır. Müze bu
tekrarın somut hâlidir. Sanki geçmişi kaybetmemek için onu bir binanın içine
kapatır ve kendisi de o binanın içinde yaşamayı seçer. Böylece zaman dışarıda
ilerlerken Kemal içeride hep istediği zamanlarda Füsun’la birlikte olur.
Bana göre Kemal’in asıl
bağlandığı şey Füsun’un kendisi değildir, onunla yaşayabileceği ama hiç
yaşayamamış olduğu hayattır. Çünkü yaşanmamış olan şey bozulmaz, eskimez, hayal
kırıklığına uğratmaz. Gerçek bir birliktelik olsaydı sıradanlaşabilir,
tartışmalarla aşınabilir ya da sona erebilirdi. Oysa gerçekleşmemiş bir ihtimal
her zaman insana güven verir.
Kemal Füsun’la birlikte
olma ihtimalini kaybettiği için yıkılır. İnsan bazen bir kişiye değil, o
kişiyle mümkün olan hayata bağlanır. Kemal’in müzesinin içinde bir kadının
gerçek yaşamı yoktur; bir adamın yarım kalmış hayalleri, ertelenmiş kararları
ve geri dönülemeyen zamanı vardır.
En sarsıcı olan ise
Kemal’in aynı yerde kalmayı seçmesidir. Acı verse bile tanıdık olanı bırakamaz.
Hatırlamayı sürdürmek, onun için yaşamaya devam etmekten daha kolaydır. Kemal’e
göre unutmak, her şeyin gerçekten bittiğini kabul etmek anlamına gelir. Kemal gerçekle
yüzleşmek yerine geçmişi düzenler, saklar ve ziyaret edilebilir hâle getirir.
Füsun: Görünür Olmak
İsteyen Bir Hayatın Daralması
Füsun’u yalnızca masum
bir kurban ya da her şeyi hesaplayarak hareket eden bir karakter olarak görmek,
onun iç dünyasının karmaşıklığını daraltır. O, en temelde görülmek, fark
edilmek ve bulunduğu hayatın sınırlarının ötesine geçmek isteyen genç bir kadındır.
Güzellik yarışmasına katılması, oyuncu olma isteği, kendini ayçiçeği tarlasında
hayal etmesi, daha geniş bir dünyaya açılma isteğinin işaretleridir. İçinde
yaşadığı çevre Füsun’un hayallerini ve isteklerini sürekli erteleyen, yaşamını
daraltan, beklentilerle onu çevreleyen bir atmosfer oluşturur. Füsun çoğu zaman
anlaşılmaz, ciddiye alınmaz ya da yanlış yorumlanır. Böyle bir ortamda hayal
kurmaya devam etmek Füsun için güçlü bir direniş hâline gelir.
Kemal’le ilişkisi Füsun’un
başka bir hayat ihtimalinin de yaşanabileceğini fark ettiğini gösterir. Kemal
farklı bir dünyanın insanıdır. Ancak Kemal Füsun’a hayatının kapısını ardına
kadar açmamıştır; Füsun da eşiğin ötesine geçememiştir. Bu yarım kalmışlık
duygusu, Füsun’un hayatının merkezine yerleşir. Sonrasında evlenmesi bile hayatının
belirsizliğini ortadan kaldırmaz; geçmişte kurduğu hayalleri ise başka bir
biçimde varlığını sürdürür.
Kemal’in ısrarla
hayatında kalmaya devam etmesi, dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir
bağlılıktır. Oysa Kemal, Füsun’un geçmişinin, gençliğinin ve bir zamanlar
mümkün olduğuna inandığı hayatın taşıyıcısıdır. Onu tamamen hayatından
çıkarmak, geçmiş yıllara ait umutları ve anıları da geride bırakmak anlamına
gelir. Kemal’le Füsun arasında yaşananlar kesin bir yakınlık ya da kesin bir
kopuş hâline dönüşmez; alışkanlık, kırgınlık, bağlılık ve bekleyiş arasında
varlığını sürdürür.
Füsun’un en acı deneyimi,
zamanın giderek daralan bir hayat yaratmasıdır. Gençlik yıllarında ulaşılabilir
görünen hayaller, yıllar geçtikçe uzaklaşır ve yerini geri dönülemeyen bir
bekleyiş duygusuna bırakır. Film yıldızı olma isteği Kemal’in varlığıyla canlı
kalır, ancak aynı süreç içinde sürekli ertelenir. Bekleyiş uzadıkça umut
ağırlaşır, umut ağırlaştıkça da geçmişin yükü büyür. Sonunda dile getirdiği
öfkesi başarısızlıktan çok geri getirilemeyen yıllara yöneliktir. “Hayatımı
yaşayamadım” sözü ise kaçırılmış başlangıçların ve ertelenmiş kararların yasını
taşır.
Füsun’un ölümü de
birikmiş duygularının gölgesinde gerçekleşir ve kesin bir niyetle
açıklanamayacak kadar trajiktir. Ayçiçeği tarlasında olma hayali ile çınar
ağacına çarparak hayatını kaybetmesi arasında kurulan bağ, onun hayatı boyunca
ışığa, açıklığa ve genişliğe yönelme isteğini, fakat her seferinde daha güçlü
ve köklü bir engelle karşılaşmasını düşündürür. Bu sahnede Füsun, kaçışla sonun
aynı çizgide birleştiği bir noktada ölür. Ulaşmaya çalıştığı yere yaklaşırken
onu hayattan koparan bir kaderle karşılaşır.
Anne karakteri romanın en
gerçekçi figürlerinden biridir. Kızının geçmişini bilir, Kemal’in kızının
hayatındaki rolünü de bilir, ama hiçbir şeyi açıkça dile getirmez. Onun
önceliği evinin düzeninin korunmasıdır. Kemal’in eve gelmesine ve onun zaman
zaman kendilerini maddi olarak desteklemesine izin verir. Söylemeden hatırlatan
kişidir, bazen konuştuğunda ise bunu düzenini koruma adına yapar. Anne
karakteri sorunları çözmek yerine onları yönetme derdindedir. Kemal için dost
da değildir, düşman da.
Sibel
Sibel romanın en az
dramatik ama belki de en trajik karakterlerinden biridir; Kemal’in mutlu
olabileceği tek gerçek ihtimali temsil eder. Zeki, kültürlü, duygusal olarak
dengeli ve Kemal’le eşit bir ilişki kurabilecek kapasitededir. Onunla yaşanacak
hayat, tutkulu ama yıkıcı olmayan, istikrarlı ve saygın bir gelecek sunar.
Ancak Kemal’in zihni huzurlu değildir; yoğunluk arayışı, düzenli bir mutluluğun
cazibesini gölgede bırakır. Sibel’le kurabileceği sağlıklı hayatı kendi eliyle
yok eder.
Sibel Kemal’den
ayrıldıktan sonra hayatını yaşamaya devam eder, Zaim’le evlenir ve toplumsal
olarak başarılı sayılabilecek bir yaşam sürer. Sibel’in yaşadıkları, Kemal’in
hikâyesini daha da sarsıcı kılar; Sibel Kemal’siz kalmış ama bir biçimde
varlığını sürdürmüştür. Kemal için imkânsızlaşan yaşam başkası için sıradan bir
gerçekliğe dönüşmüştür.
Sibel’in gidişi Kemal’in
yaşayabileceği en dengeli ve en sağlam hayat ihtimalinin de kapanışıdır. Belki
de onu geri dönüşsüz yalnızlığa iten asıl kırılma, Sibel’in hayatına onsuz
devam edebilmesidir.
Feridun: Hayal Kurup
Gerçekleştiremeyen Adam
Feridun trajikomik bir
figürdür. Büyük hayalleri vardır ama onları gerçekleştirecek gücü yoktur. Film
yapmak ister, senaryolar yazar; fakat bunların hayata geçmesi için Kemal’in
kaynaklarına ihtiyaç duyar. Feridun’un maddi bağımlılığı, onu Kemal’e karşı
düşman olmaktan alıkoyar. Aksine, Kemal’in varlığı sayesinde hayallerini
sürdürür.
Feridun’un zayıflığı
Füsun’un kaderini de etkiler. Onu taşıyacak bir eş değildir, o daha çok
Füsun’la birlikte sürüklenen bir yol arkadaşıdır. Bu durum Füsun’un Kemal’e
tamamen sırtını dönememesinin nedenlerinden biridir. Çünkü Kemal, Feridun’un
sağlayamadığı imkânların temsilcisidir.
Zaim: Ayrıcalıklı Erkek
Dünyasının Temsilcisi
Zaim, Kemal’in ait olduğu
çevrenin tipik erkeklerinden biridir. Eğlenceyi seven, hayatı fazla ciddiye
almayan, ayrıcalıklarının farkında olan bir karakterdir. Kadınlarla ilişkisi de
çoğu zaman yüzeyseldir. Bu yönüyle Kemal’in davranışlarının o dünyada tuhaf
karşılanmadığını gösterir. Kemal uç bir örnek olsa da aynı kültürün içinden
çıkmıştır.
Ancak Zaim zamanla
yalnızca keyif peşinde koşan biri olarak kalmaz. Sibel’le evlenir ve düzenli
bir hayat kurar. Kemal’in sürdüremediği ilişkisinde Zaim başrolü almıştır.
Sibel’le Zaim mutlu bir hayat sürdürür, Kemal ise aynı yerdedir. Zaim Kemal’in
yaşama ihtimali olan bir hayatı yaşamıştır.
Masumiyet Değil,
Karşılıklı Tutsaklık
Bu roman bana hiçbir
zaman masum bir aşkın hikâyesi olarak görünmedi. Daha çok birbirlerine
tutunurken kendi yollarını kapatan, kaçamadıkları bağların içinde yavaş yavaş
yorulan insanların hikâyesini anlatır. Romanda kimse yalnızca mağdur ya da
yalnızca sorumlu değildir; herkes kendi korkuları, alışkanlıkları ve
umutlarıyla kör bir düğümün parçasını oluşturur. Kemal sevdiğini sandığı şeyi
saklayarak korumaya çalışırken onu yaşanabilir bir ilişki olmaktan çıkarır;
Füsun özgür bir hayatın hayalini kurar, fakat bekleyiş uzadıkça hayalleri onun
enerjisini tüketir; Sibel yaşayabileceği düzenli hayatın yitirilişini izler ama
vazgeçmez ve o hayatı yeniden kurar; Feridun büyük hayallerinin ağırlığıyla
yerinde sayar; anne figürleri az konuşarak ayakta kalmanın yollarını bulur;
Zaim ise bütün bu karmaşanın, ait oldukları dünyanın alışıldık düzeni içinde
sıradan kabul edildiğini hatırlatır ve gerçekten yaşar.
Hikâyede yaşanmamış
hayatların birikmiş hüznü vardır. Kemal’in kurduğu müze de dışarıdan
bakıldığında bir kadına adanmış görünür, yakından bakıldığında ise bir adamın
kaçırdığı hayatının izlerini saklar. Orada sergilenen nesneler Kemal’in
yaşayamadığı yılların, veremediği kararların ve geri dönmeyen zamanın taşıyıcılarıdır.
Kitabı okumayı
bitirdiğinizde zihninizde rahatsız edici bir soru kalabilir. İnsan gerçekten
kaybettiği kişiye mi bağlanır, yoksa o kişiyle yaşayabileceği ama hiçbir zaman
yaşayamadığı hayatın hayaline mi? Masumiyet Müzesi bu soruya kesin bir yanıt
vermez; tam tersine, cevabın belirsizliğini hissettirir. Bazen en büyük düş
kırıklığı sevilen birini yitirmekten değil, o kişiyle yaşanabilecek hayatı
seçmemiş olmaktan doğar. Roman, yaşanmamış bir hayatın insan üzerinde bıraktığı
ağır izi anlatan, insanı kendi geçmişiyle yüz yüze bırakan bir hikâyeyi
anlatır.