24 Haziran 2026 Çarşamba

Rafael İşhanyan'ın Ermeni Tarihi Anlayışı

 


Rafael İşhanyan'ın Ermeni Tarihi Anlayışı

Yazara göre Ermeniler bir anda ortaya çıkmış, yalnızca bir göçle açıklanabilecek ya da tek bir eski halkın doğrudan devamı sayılabilecek bir topluluk değildir. Ermeni halkı; dilin, coğrafyanın, eski yerli halkların, göçlerin, devletlerin, efsanelerin ve kültürel hafızanın uzun zaman içinde birbirine karışmasıyla oluşmuştur. Bu yüzden kitapta Ermenilerin kendisini nasıl oluşturduğu, nasıl hatırladığı ve büyük imparatorluklar arasında nasıl varlığını sürdürdüğü anlatılır.

Yazarın anlatısında en önemli unsur dildir. Ermeniceyi halkın geçmişini taşıyan canlı bir belge olarak görür. Ermenicenin Hint-Avrupa dil ailesine bağlı olması, Ermenilerin eski dünya halklarıyla bağlantısını açıklamak için önemli kabul edilir. Fakat yazar bununla yetinmez; Ermenicenin Sümerce, Akadca, Sami dilleri, Kafkas dilleri ve eski Anadolu dilleriyle temaslarını da vurgular. Bu yaklaşım, Ermenilerin kapalı bir topluluk olmadığını; Mezopotamya, Anadolu, Kafkasya ve İran çevresindeki halklarla uzun süre ilişki içinde yaşadığını göstermeye yöneliktir.

Coğrafya da kitapta çok belirleyicidir. Van Gölü, Ararat çevresi, Sevan, Urmiye, Aras havzası, Fırat ve Dicle kaynakları, Ermeni tarihinde önemlidir. Arkeolojik bulgular, eski yerleşimler, kaya resimleri, kaleler, sulama kanalları ve metal işçiliği örnekleri bu coğrafyanın çok eski bir kültür alanı olduğunu göstermek için kullanılır.

Kitapta eski yazılı kaynaklarda geçen Armani, Haya, Hayasa, Nairi, Urartu, Ararat ve Armina gibi adlar arasında bir süreklilik kurulmaya çalışılır. Yazar bunları farklı dönemlerde aynı tarihî coğrafyanın ve aynı halkın değişik adları gibi yorumlar. Burası kitabın hem güçlü hem de tartışmalı tarafıdır. Çünkü bu adların birçoğu tarihî kaynaklarda gerçekten geçer; fakat hepsini kesin biçimde “Ermeni” adı altında birleştirmek akademik dünyada tartışmalı bir yorumdur.

Hayk efsanesi, yazarın anlatısında Ermeni bağımsızlık fikrinin sembolüdür. Hayk’ın Bel’e karşı çıkması, kuzeye göç etmesi ve kendi yurdunu kurması tarihsel bir belge gibi değil, halk hafızasında saklanan özgürlük anlatısı gibi ele alınır. Yazar bu efsaneyi tamamen masal olarak görmez; arkasında eski göçlerin, savaşların ve bağımsızlık mücadelelerinin izi olabileceğini düşünür. Aynı yöntem Şamiram-Ara hikâyesinde, Haldi-Hayk bağlantısında ve bazı Urartu krallarının Ermeni efsaneleriyle ilişkilendirilmesinde de görülür.

Daha somut tarihî döneme gelindiğinde Urartu ya da yazarın deyişiyle Van-Ararat Krallığı ön plana çıkar. Menua’nın kanalları, Argişti’nin şehirleri, Rusa’nın kaleleri ve imar faaliyetleri, bir devletin yalnızca savaşla değil; şehir kurarak, suyu yöneterek, tarımı geliştirerek ve düzen sağlayarak ayakta kaldığını gösterir. 

Sonra Yervantuniler, Artaşes, Tigran ve Arşakuniler üzerinden Ermeni siyasi tarihinin yükseliş ve zorluk dönemleri anlatılır. Artaşes dağınık Ermeni bölgelerini birleştiren kurucu hükümdardır. Tigran ise Ermeni tarihinin en güçlü dönemini temsil eder; yazara göre onun zamanında Ermenistan imparatorluk seviyesine ulaşır. Fakat Roma’nın doğuya yönelmesiyle bu yükseliş sona erer. Tigran’dan sonra Ermenistan, Roma ile Partlar arasında denge kurmaya çalışan bir sınır krallığı hâline gelir. Buna rağmen tamamen ortadan kalkmaz; hanedanlar değişir, dış müdahaleler olur, ama Ermeni siyasi varlığı devam eder.

Kitapta sıradan insanların hayatı da önemlidir. Ksenofon’un anlattığı köyler, toprağa gömülü evler, buğday, arpa, üzüm bağları, şarap üretimi ve hayvan sürüleri, Ermeni tarihini yalnızca kralların dünyasından çıkarır.

***

Yazarın amacı Ermeni halkının köksüz, sonradan belirmiş veya yalnızca dışarıdan gelmiş bir topluluk olmadığını göstermektir. İşhanyan, Ermenilerin çok eski bir coğrafyada, farklı halklarla karışarak ama kendi dilini ve kimliğini koruyarak tarih boyunca var olduğunu anlatmak ister.

Yazar tarihî malzeme kullanır; dilbilimden, arkeolojiden, yazıtlardan ve antik kaynaklardan yararlanmaya çalışır. Fakat yazarın temel eğilimi, bütün bu malzemeyi Ermeni tarihinin çok eski ve kesintisiz olduğu fikrini destekleyecek biçimde yorumlamaktır. Bu nedenle bazı iddiaları temkinli okumak gerekir. Özellikle Urartu’nun doğrudan Ermeni devleti sayılması, Hayasa’nın kesin biçimde Ermenilerle özdeşleştirilmesi ya da efsane kahramanlarının tarihî krallarla birleştirilmesi kesin bilgi değil, yorumdur.

***

Ermeniler, Güney Kafkasya ile Doğu Anadolu arasında tarih boyunca yaşamış eski bir halktır. Ermenice, Hint-Avrupa dil ailesine ait bağımsız bir dildir ve bu konuda tarihçiler arasında genel bir görüş birliği vardır. Ancak Ermeni halkının tam olarak nasıl oluştuğu konusunda kesin bir cevap yoktur. Bugün akademik dünyada en yaygın yaklaşım, Ermenilerin tek bir kavimden değil, uzun bir tarihî süreç içinde oluştuğudur. Hint-Avrupa dili konuşan topluluklar ile Urartular, Hurriler ve Doğu Anadolu'nun diğer eski halkları yüzyıllar boyunca kaynaşmış ve bugünkü Ermeni halkını meydana getirmiştir. Yani ne tamamen dışarıdan gelmiş tek bir halktırlar ne de yalnızca Urartuların doğrudan devamıdırlar.

MÖ 9-6. yüzyıllar arasında bölgede güçlü olan Urartu Krallığı önemli bir uygarlıktı. Başkenti Van çevresindeydi ve sulama kanalları, kaleleri ve yazıtlarıyla tanınır. Urartu Devleti yıkıldıktan sonra bölgede yeni siyasi yapılar ortaya çıktı. Pers döneminde Ermenistan satraplık olarak yönetildi. Daha sonra Büyük İskender'in fetihleriyle Helenistik dönem başladı.

MÖ 2. yüzyılda Artaşes I bağımsız Ermeni Krallığı'nı güçlendirdi. Ondan sonra gelen Tigran döneminde Ermeni Devleti geniş sınırlara ulaştı. Bu imparatorluk uzun ömürlü olmadı; Roma'nın yükselmesiyle toprakların büyük bölümü kaybedildi. Bundan sonra Ermenistan yüzyıllarca Roma ile Partlar, daha sonra da Sasani İranı arasında tampon bir devlet olarak varlığını sürdürdü.

Ermeni tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri ise MS 301 yılıdır. Geleneksel kabul gören tarihe göre Ermenistan, Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk devlet oldu. Bu gelişme Ermeni kimliğinin şekillenmesinde çok büyük rol oynadı. Daha sonra 5. yüzyılda Mesrop Maştots Ermeni alfabesini geliştirdi.

Orta Çağ boyunca Ermeniler Bizans, Araplar, Selçuklular, Moğollar ve Osmanlılar gibi birçok devletin egemenliği altında yaşadılar.

Şimdi İşhanyan'ın kitabına gelirsek; bazı görüşleri tartışmalıdır. Örneğin: Urartu'nun doğrudan Ermeni devleti olduğu iddiası genel kabul görmez. Hayasa'nın kesin biçimde Ermenilerin atası olduğu kanıtlanmış değildir. “Armani, “Hayasa”, “Nairi”, “Urartu” ve “Armina” adlarının aynı halkın farklı isimleri olduğu yorumu yaygın kabul edilen bir gerçek değil, bir görüştür. Hayk gibi efsanevi kişileri tarihî şahsiyetlerle ilişkilendirmesi de yorum niteliğindedir.

Buna karşılık kitapta doğru ve genel kabul gören bilgiler de vardır. Örneğin Ermenicenin bağımsız bir Hint-Avrupa dili olması, Tigran'ın bir krallık kurması, Ermenistan'ın Roma ile Partlar arasında kalması, Hristiyanlığın Ermeni kimliği için merkezi öneme sahip olması ve Ermenilerin tarih boyunca bu bölgede yaşamış eski halklardan biri olması akademik olarak büyük ölçüde kabul edilen konulardır.

***

Rafael İşhanyan'ı güçlü bir Ermeni milliyetçisi olduğu ve eserlerini bu bakış açısıyla yazdığı söylenebilir. İşhanyan (1922-1995), Ermeni dilbilimci, tarihçi ve filologdur. Çalışmalarının büyük bölümü Ermeni dilinin tarihi, Ermeni halkının kökeni ve Ermeni ulusal kimliği üzerinedir. Özellikle Ermenilerin çok eski çağlardan beri Anadolu'nun yerli halkı olduğu görüşünü savunmuş ve bu düşünceyi eserlerinin temel tezlerinden biri hâline getirmiştir.

1980'lerin sonu ve 1990'ların başında Karabağ hareketi sırasında millî konularda aktif rol almış, Ermeni bağımsızlık hareketini desteklemiş ve Ermeni-Türk ilişkileri üzerine de yazılar kaleme almıştır. Üçüncü Gücü Dışlama Yasası adını verdiği düşüncesinde, Ermenilerin kendi çıkarlarını esas alarak komşularıyla doğrudan ilişki kurmaları gerektiğini ileri sürmüştür.

İşhanyan'ın tarih kitapları da bu millî bakış açısını yansıtır. Dilbilim, arkeoloji, antik yazıtlar ve eski tarihçilerin eserlerinden yararlanır; ancak elde ettiği verileri çoğunlukla Ermeni tarihinin çok eski, kesintisiz ve Ermeni merkezli olduğu tezini destekleyecek şekilde yorumlar. Bu nedenle Urartu'nun doğrudan Ermeni devleti olduğu, Hayasa'nın Ermenilerin atası olduğu veya Ermeni halkının kesintisiz biçimde aynı coğrafyada yaşadığı gibi görüşleri kesin tarihî gerçek olarak değil, kendi tarih anlayışının parçaları olarak sunar.

İşhanyan tarihî kaynakları kullanan; fakat bunları Ermeni millî kimliğini ve tarih anlayışını güçlendirmek amacıyla yorumlayan bir tarihçi ve düşünürdür. Bu nedenle eserleri okunurken hem sunduğu tarihî bilgilerden yararlanmak hem de milliyetçi bakış açısının yorumlarını içerdiğini göz önünde bulundurmak gerekir.

20 Haziran 2026 Cumartesi

Bir Dünyanın Dağılışı: Hasip Saygılı'nın Osmanlı'nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları Adlı Eseri Üzerine

Bu kitabın zihnimde bıraktığı en güçlü iz, yavaş yavaş çözülen bir dünyanın bıraktığı hüzün oldu. Hasip Saygılı'nın anlattığı hikâye bana göre yalnızca Osmanlı'nın son kırk yılı değildi, insanların kendilerini ait hissettikleri dünyanın yavaş yavaş ellerinden kayışının hikâyesiydi.

Tarih kitapları çoğu zaman savaşları, antlaşmaları ve devletleri anlatır. Oysa bu kitapta satır aralarında başka bir soru dolaşmaktadır: Bir insanın dünyası ne zaman yıkılır? Bir devlet eski gücünü kaybettiğinde mi, bir şehir elden çıktığında mı, yoksa kendisini ait hissettiği düzen artık geri dönmeyecek şekilde değiştiğinde mi?

Berlin Kongresi'nden Balkan Savaşları'na, Rus konsoloslarının öldürülmesinden Rumeli'den Anadolu'ya uzanan göçlere kadar anlatılan olayların merkezinde aslında bu soru vardır. Çünkü burada kaybedilen yalnızca toprak değildir. Kaybedilen şey aynı zamanda ortak bir hayatın mümkün olduğuna dair inançtır. Bir zamanlar aynı pazarda alışveriş yapan, aynı sokakta yürüyen, aynı şehrin seslerine uyanan insanlar giderek birbirlerini farklı milletlerin mensupları olarak görmeye başlamışlardır. Milliyetçilik yalnızca yeni devletler kurmamış; insanların birbirlerine bakışını, geçmişlerini hatırlama biçimlerini ve gelecek tasavvurlarını da değiştirmiştir.

Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken, insanların tarih kitaplarında anlatıldığı kadar kesin kimliklere sahip olmamaları oldu. Bir Arnavut hem Osmanlı'ya bağlı hissedebiliyor hem de kendi milletini savunabiliyordu. Bir Müslüman aynı anda hem Rumelili, hem Osmanlı, hem de yaşadığı toprağın insanı olabiliyordu. Fakat zaman ilerledikçe insanlardan seçim yapmaları istendi. Belki de Balkan trajedisinin temelinde bu zorunlu seçim yatmaktadır. Çünkü bazen insan bir kimlik kazanırken başka bir kimliği kaybeder.

Yazarın anlattığı konsolos cinayetleri, isyanlar, komiteler ve büyük devletlerin müdahaleleri ilk bakışta siyasi olaylar gibi görünmektedir. Fakat bunlar aynı zamanda insanların kaderleri üzerinde söz sahibi olma mücadelesidir. Rusya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı, Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlar kendi geleceklerini kurmaya çalışırken sıradan insanlar çoğu zaman tarihin sert akıntısı içinde savrulmuşlardır. Büyük siyaset kendi yolunda ilerlerken, bedeli çoğu zaman evlerini terk etmek zorunda kalanlar, sevdiklerini kaybedenler ve geride bırakılan şehirler ödemiştir.

Bu nedenle kitabın bana düşündürdüğü asıl mesele Osmanlı'nın neden kaybettiği değil, bir dünyanın nasıl dağıldığıdır. Selanik'in, Manastır'ın, Üsküp'ün veya Prizren'in kaybı yalnızca şehirlerin el değiştirmesi değildir. O şehirlerde kurulan hayatların, hatıraların ve aidiyet duygusunun da yavaş yavaş çözülmesidir.

Hasip Saygılı'nın kitabı bana göre geçmişin bugünün içinde yaşamaya devam ettiğini göstermektedir. Kitap boyunca anlatılan olaylar, tarihin kapanmış bir defter olmadığını; insanların hafızalarında, şehirlerin sokaklarında ve toplumların kimliklerinde yaşamayı sürdürdüğünü hissettirmektedir.

Belki de bu kitabın asıl sorusu şudur: Bir imparatorluk yıkıldığında geriye ne kalır? Yazarın verdiği cevap ise oldukça insani görünmektedir. Geriye insanlar kalır. Hatıralar kalır. Kayıplar kalır. Bazı şehirlerin isimleri, bazı türkülerin sözleri, bazı mezar taşları ve anlatılmaya devam eden hikâyeler kalır. 

18 Haziran 2026 Perşembe

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

 

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

Atalarımın bir kısmı Selanik'te, bir kısmı ise Kosova'da yaşamıştı. Ben Balkanlar'da yaşamış Türk ataların torunuyum. Ailem Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra, 1924 yılında Türkiye'ye göç etti. Balkan faciasını yaşamış, savaşları görmüş, kayıplar vermiş insanlardı onlar. Ailemiz içinde vatan savunmasına katılanlar da vardı, şehit düşenler de.

Türkiye'ye geldiklerinde önce İzmir'e yerleşmişler. Daha sonra aile fertlerinin bir kısmı İzmir'de kalmış, bir kısmı Manisa'ya, bir kısmı da Bursa'ya gitmiş. Biz Bursa'ya yerleşen kolun çocuklarıyız. Dedelerimin anne ve babaları Balkan göçmeniydi; ancak her iki dedem de Bursa doğumluydu. Bu bakımdan ben, Bursa'da yaşayan üçüncü kuşağım.

Çocukluğumdan beri aile büyüklerimden duyduğum kimlik tanımı hep aynıydı: “Biz Türk'üz ve Müslümanız.” Hatta Kosova'dan gelen diğer dedemin ailesinde de Arnavut kökenli akrabalarımız olmasına rağmen, onların da kendilerini yalnızca Arnavut olarak tanımladıklarını hiç duymadım. “Evet, Arnavutuz” diyorlardı, “ama aynı zamanda Türk'üz de.” Benim tanıdığım çevrede bu durum son derece doğal karşılanırdı.

Bu yüzden yıllar sonra, çok sevdiğim rahmetli eniştemin kendisi için “Ben Osmanlıyım” dediğini duyduğumda çok şaşırmıştım. Çünkü ailemde daha önce böyle bir tanımla karşılaşmamıştım. Sonradan annem ve ablamla konuşurken, eniştemin Bilecik'in Söğüt ilçesinde doğduğunu öğrendim. Osmanlı Devleti'nin doğduğu topraklarda yetişmiş biri olarak kendisini bir Osmanlı mirasının varisi gibi görmesi aslında şaşırtıcı değildi. Bana garip gelen, bu düşüncenin yanlış olması da değildi; benim alışık olduğum aile kültüründe yer almamasıydı.

Elbette Osmanlı bizim tarihimizin bir parçasıdır. Böylesine büyük bir devletin varlığını ve tarihî önemini inkâr etmek mümkün değildir. Osmanlı'nın kuruluşu da büyümesi de tesadüf değildi. Güçlü devlet adamları ve başarılı hükümdarlar sayesinde yüzyıllar boyunca ayakta kaldı. Ancak zamanla yaşanan idarî zafiyetler, yanlış politikalar ve dış müdahaleler devletin zayıflamasına yol açtı. Sonunda Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekildi.

Bugün Osmanlı üzerine yapılan tartışmalarda bazen onun bir Türk devleti olmadığı ileri sürülüyor. Oysa Osmanlı, çok milletli bir yapıya sahip olsa da Türk tarihinin ve Türk devlet geleneğinin önemli halkalarından biridir. Farklı etnik kökenlerden insanları bünyesinde barındırmış olması bu gerçeği değiştirmez.

Buna rağmen ben kendimi Osmanlı olarak hissetmiyorum. Tarihî miras ile kişisel aidiyet arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Osmanlı'yı kendi geçmişimizin önemli bir parçası olarak kabul ederim; fakat kimliğimi tarif ederken “Ben Osmanlıyım” demem. Ben kendimi Türk ve Müslüman olarak tanımlarım.

Ayrıca sonradan öğrendiğim bir başka husus da Arnavut kökenli büyüklerimizin bir kısmının Bektaşi olmasıydı. Bektaşi geleneğine karşı duyduğum yakınlığın ve sempati hissinin kökeninde belki de bu aile mirasının etkisi vardır diye düşünüyorum.

Osmanlı'yı kesinlikle reddetmiyorum; aksine onu tarihimizin önemli bir parçası olarak görüyorum. Ancak aidiyet meselesi başka bir şeydir. Ben kendimi Osmanlı olarak değil, Türk ve Müslüman olarak hissediyorum. Bunu söylerken de herhangi bir üstünlük iddiasında bulunmuyorum. Nasıl ki bir İngiliz İngiliz olduğunu, bir Fransız Fransız olduğunu rahatlıkla ifade edebiliyorsa, ben de Türk ve Müslüman olduğumu aynı doğallıkla söyleyebilmeliyim. Saygı insanların kendi kimliklerini ifade edebilme hakkını da kapsar.

Benim için mesele de budur: Osmanlı tarihimin bir parçasıdır; fakat kimliğim Türk ve Müslüman kimliğidir.

14 Haziran 2026 Pazar

José Saramago'nun Filin Yolculuğu Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

José Saramago'nun Filin Yolculuğu romanı tarihte gerçekten yaşanmış bir olayı anlatır: Portekiz kralının bir fili Avusturya Arşidükü Maksimilian'a hediye etmesi ve bu filin Avrupa boyunca yaptığı uzun yolculuktur konusu.

Saramago'nun asıl ilgisi tarihin içinde yaşayan insanlardır. Tarih kitapları kralları, savaşları ve anlaşmaları anlatır. Oysa Filin Yolculuğu romanı, tarihin kenarında kalmış ayrıntılara yönelir. Bir filin Avrupa boyunca yürütülmesi gibi sıra dışı bir olayın etrafında insanların nasıl davrandığını, nasıl düşündüğünü ve dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösterir. Aslında bu kitap için Saramago'nun insan doğası üzerine kurduğu uzun gözlemleri diyebiliriz.

Roman boyunca dikkat çeken en önemli unsur, anlatıcının sürekli devrede olmasıdır. Saramago olayları anlatır; yorum yapar, alay eder, düşünür ve okuru da düşünmeye zorlar. Din adamlarını, bürokratları, askerleri, kralları ve sıradan insanları aynı mesafeden izler. Hiç kimseyi tamamen yüceltmez. Çünkü romanda herkes biraz komiktir. Kral da, komutan da, rahip de, köylü de kendi dünyasının merkezinde olduğunu düşünür. Oysa yazar sürekli olarak bu merkezin ne kadar kırılgan olduğunu ve her şeyin bir anda değişebileceğini gösterir.

Romanın en etkileyici yanlarından biri de budur. Fil aslında hiç değişmeyen tek varlıktır. Yol boyunca aynı fil olarak kalır. Değişen ve kendini açığa vuran insanlar olur. Herkes file bakarken kendi zihnini ortaya koyar. Kimisi onda bir prestij nesnesi görür, kimisi kutsallık arar, kimisi siyasi güç simgesi bulur. Fil ise bütün bu anlamların dışında, yalnızca varlığını sürdürmektedir. Bu durum romanın temel ironisini oluşturur.

Romanın en güçlü sahnelerden biri, filin bakıcısı Subhro'nun filin sırtına çıktığı andır. Bu sahne aslında bakış açısının değişmesi ve kısa süreliğine de olsa sıradan bir insanın gücü elde ettiği anlamına gelir. Subhro yerden bakarken gösterişiyle gördüğü insanları, yukarıdan baktığında anlamsız ve küçük görür. İnsanların hareketleri, korkuları ve telaşları farklı bir anlam kazanır. Subhro burada kısa süreliğine de olsa iktidarın bakışını deneyimler.

Bu sahne romanın geri kalanını anlamak için önemli bir anahtar sunar. Çünkü bir kralın, bir hükümdarın ya da bir devlet yöneticisinin dünyaya nasıl baktığını sezdirir. Güç sahibi olmak yalnızca emir vermek değildir; aynı zamanda insanları uzaktan ve yukarıdan görmektir. Ancak Saramago bununla yetinmemiştir. Subhro'nun sıradan bir insan olduğunu da hatırlatır. O hem yukarıdadır hem aşağıdan gelmiştir. Bu nedenle o bakışın ne kadar yanıltıcı olduğunu da fark edebilir. Belki de romanın en önemli düşüncelerinden biri burada ortaya çıkar: Güç sahibi insanlar herkesi gördüklerini sanırlar, ama çoğu zaman sıradan insanların onlar hakkında ne düşündüğünü hiç bilmezler.

Roman boyunca din ve politika eleştirileri de bu düşüncenin etrafında şekillenir. Rahiplerin, komutanların ve yöneticilerin kendilerine yükledikleri büyük anlamlar, anlatıcının ironisiyle sürekli aşındırılır. Saramago'nun eleştirisi belirli kişilere değildir, insanın kendi önemini abartma eğilimine yöneliktir. İnsanlık yüzyıllardır kendisini tarihin merkezine yerleştirmeye çalışır.

Bununla birlikte romanı yalnızca bir hiciv romanı olarak okumak eksik olur. Çünkü kitabın satır aralarında daha karanlık bir duygu da hissedilir. Saramago dünyanın giderek daha iyi bir yer olduğuna inanan bir yazar değildir. Tam tersine, insanlığın aynı hataları tekrar tekrar ürettiğini düşünen yaşlı bir gözlemcidir. Savaşlar değişir, hükümdarlar değişir, dinî tartışmalar değişir; fakat kibir, güç tutkusu ve anlamsız çekişmeler varlığını sürdürür. Romanın yer yer melankolik tonunun kaynağı da budur.

Yine de roman bütünüyle umutsuz değildir. Çünkü bütün o gösterişli iktidar yapılarının arasında Subhro gibi insanlar vardır. Fil ile bakıcısı arasındaki bağ vardır. Yolculuk sırasında ortaya çıkan dostluklar, merhamet anları ve insanî yakınlıklar vardır. Saramago insanlığa güvenini büyük ölçüde kaybetmiş görünse de insanın küçük iyiliklerine olan ilgisini kaybetmemiştir.

Filin Yolculuğu, insanın kendisini nasıl gördüğünü ve aslında nasıl yanıldığını anlatan bir romandır. Tarih burada yalnızca bir çerçevedir. Asıl anlatılan şey iktidarın bakışı, insanın kibri, dünyanın absürtlüğü ve bütün bunların ortasında varlığını sürdüren sıradan hayattır. Romanın en güçlü imgelerinden biri, filin sırtından aşağıya bakan gözdür. Bu göz hem aşağıyı hem yukarıyı tanır; hem sıradan insanın hayatını hem de gücün insana verdiği yanılsamayı görür. 

Saramago'nun insanlık üzerine söylediği birçok söz de tam olarak bu noktadan doğar: İnsanlar dünyayı bulundukları yerden görürler ve çoğu zaman baktıkları yeri hakikatin kendisi sanırlar.

13 Haziran 2026 Cumartesi

From: Korkunun Ötesindeki Gizem


From geceleri ortaya çıkan canavarların insanları avladığı bir korku dizisidir. Fakat anlatı ilerledikçe dizinin asıl gücünün yaratıklardan değil, bilinmezlikten geldiği anlaşılır.

Hikâye tesadüfen ulaştıkları gizemli bir kasabada mahsur kalan insanların etrafında şekillenir. Kasabaya gelenler bir daha ayrılamaz; hangi yolu denerlerse denesinler yeniden aynı yere dönerler. Ancak asıl dehşet gece çöktüğünde başlar. İnsan görünümündeki yaratıklar ortaya çıkar, evlere girmeye çalışır ve yakaladıkları insanları vahşice öldürürler. Bu yaratıkların en rahatsız edici özelliklerinden biri ise yüzlerinden hiç eksilmeyen donuk gülümsemeleridir. Sanki insan taklidi yapan ama insan olmayı çoktan unutmuş varlıklardır.

Dizinin ilk sezonları büyük ölçüde hayatta kalma mücadelesine ve kasabanın gizemine odaklanır. İzleyici karakterlerle birlikte şu soruların peşine düşer: Bu insanlar neden burada? Kasabadan neden çıkılamıyor? Yaratıklar kim? Bütün bunların arkasında ne var?

Zamanla hikâye daha derin ve karanlık bir yöne evrilir. Çocuklar, eski ritüeller, lanetler ve geçmişte işlenmiş korkunç suçlar anlatının merkezine yerleşir. Ortaya çıkan ipuçları, kasabanın tarihinin çocuk kurbanlarıyla ve insanlığın sınırlarını aşmaya çalışan kişilerle bağlantılı olabileceğini düşündürür. Böylece dizi yalnızca bir korku hikâyesi olmaktan çıkar; suç, kefaret, kader ve kurtuluş temalarını da işlemeye başlar.

Benim için dizinin en ilgi çekici yanı, korkusunu belirsizlikten üretmesidir. İlk bölümlerde beni ekrana bağlayan şey, geceleri ortaya çıkan canavarlar ve onların yarattığı tehdit hissiydi. Ancak hikâye ilerledikçe asıl merak ettiğim şey kasabanın gizemi oldu. İnsanların neden burada olduğu, yaratıkların kökeni ve bütün bunların nasıl sona ereceği soruları korkunun önüne geçmeye başladı.

Bununla birlikte, ilerleyen sezonlarda bazı gizemlerin çözülmeden yenilerinin eklenmesi zaman zaman hikâyeyi gereğinden fazla karmaşıklaştırıyor. Yine de From'un atmosferini, yarattığı tekinsizlik duygusunu ve merak unsurunu başarılı buluyorum. Tüm eksiklerine rağmen beni bir sonraki bölümü izlemeye devam ettiren güçlü bir çekim etkisine sahip.


11 Haziran 2026 Perşembe

Ahmed Gazâlî'nin Mâzursun Şiiri Üzerine

Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun

Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun

Ben sensiz bin gece kan yuttum

Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun

Ahmed Gazâlî bu şiirde sevgiliye kırgınlığını dile getirir; fakat onu yargılamaz. Zira ayrılığın ve özlemin yükünü taşıyan kendisidir, sevgili ise böyle bir acıyla hiç sınanmamıştır. Bu yüzden onu anlamayışını bir kusur değil, bir mazeret sayar.

Şair, "Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır" derken sevgilinin daima sevilen, aranan ve gönülleri kendine bağlayan biri olduğunu anlatır. Böyle biri, mahrumiyetin ve ayrılığın ne demek olduğunu bilmez. Bu yüzden "Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin" mısraı, sevgilinin kederden uzak oluşuna işaret eder.

Buna karşılık âşık, "Ben sensiz bin gece kan yuttum" diyerek çektiği acının büyüklüğünü dile getirir. Divan ve tasavvuf edebiyatında "kan yutmak", derin bir ıstırabı içine gömüp taşımak anlamına gelir. Buradaki acı yalnızca ayrılığın değil, aynı zamanda anlaşılmamış olmanın da acısıdır.

Şiirin en dokunaklı yanı son mısrada saklıdır: "Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun."

Sevgili hiçbir zaman kendi yokluğunu yaşamamış, kendisine hasret kalmamıştır. Bu nedenle âşığın ne hissettiğini bütünüyle anlaması mümkün değildir. Şair de onu bu yüzden suçlamaz. "Mâzursun" sözü, bir affedişten çok hüzünlü bir kabulleniştir.

Şiirin asıl güzelliği burada ortaya çıkar. Kırgınlık vardır ama öfke yoktur; sitem vardır ama kin yoktur. Ahmed Gazâlî birkaç mısrada şu hakikati dile getirir:

İnsan, yaşamadığı bir acıyı tam anlamıyla bilemez. Belki de şiirin özü tek bir cümlede toplanabilir:

"Benim çektiğim hasreti anlayamıyorsun; ama seni suçlamıyorum, çünkü sen hiç benim yerimde olmadın."

***

Bazen bir günün büyük kısmını şiir okuyarak geçirdiğim oluyor. Şiir okumayı sevdiğim kadar, okuduğum şiirler ve onları yazan şairler üzerine düşünmeyi de seviyorum. Bir şiirin arkasındaki zihni, o dizeleri doğuran duyguları ve tecrübeleri merak ediyorum. Kimi zaman bir mısra üzerinde uzun uzun duruyor, kimi zaman da şairin dünyasını anlamaya çalışıyorum. 


10 Haziran 2026 Çarşamba

Mehmet Rauf'un Genç Kız Kalbi Romanı Üzerine Düşünceler

Genç Kız Kalbi romanının başkahramanı Pervin, döneminin ölçülerine göre son derece iyi eğitim almış bir genç kadındır. İki yabancı dil bilmesi, piyano çalması, edebiyat ve felsefeyle ilgilenmesi onu çevresinden ayırır. Ancak Mehmet Rauf, Pervin'i yalnızca kültürlü ve duyarlı bir genç kız olarak çizmez; onun insanları çoğu zaman kendi estetik ve entelektüel ölçülerine göre yargıladığını da gösterir. Bu nedenle Pervin'in gözlemlerinde haklılık payı bulunsa da, bakış açısında gençlik gururu ve seçkincilik de hissedilir. 

Pervin'in Behiç'e duyduğu ilgi ise aslında doğrudan Behiç'in kendisine değil, onun şair kimliğine ve bu kimliğin etrafında kurduğu ideal erkek imgesine yöneliktir. Şiirlerindeki duyarlılığı gerçek kişiliğinin bir yansıması sanır; fakat zamanla şiir yazan bir insanın her zaman şiirleri kadar yüce olamayabileceğini öğrenir. Buna rağmen Behiç'i yalnızca ikiyüzlü bir karakter olarak değerlendirmekte gecikir. 

O dönemde evlilik çoğu zaman ekonomik şartlarla şekillenen bir kurumdur. Behiç'in maddi kaygıları, Pervin'in romantik dünyasını yıksa da, roman aynı zamanda aşk idealleri ile toplumsal gerçeklik arasındaki çatışmayı da gözler önüne serer. 

Eserin en etkileyici yönlerinden biri ise Pervin'in aldığı eğitimin ve kazandığı kültürün hayatında ne kadar karşılık bulabildiğini sorgulamasıdır. Bu sorgulama yalnızca onun değil, dönemin eğitimli Osmanlı kadınlarının da ortak meselesidir. Yabancı dil öğrenen, piyano çalan ve kitap okuyan kadınlar, buna rağmen toplum içinde kendilerini gerçekleştirebilecek alanlar bulmakta zorlanırlar. Bu nedenle roman yalnızca bir aşk hikâyesi değildir, aynı zamanda eğitimli bir genç kadının sıkışmışlığını anlatan bir eserdir.

Pervin'in İstanbul'a dair yaşadığı hayal kırıklığı da yalnızca Behiç'ten kaynaklanmaz; onun düşlediği kültür ve incelik dünyasının yerini çıkar ilişkileri, gösteriş ve toplumsal kısıtlamalar almıştır. Behiç ise bu hayal kırıklığının yüzü hâline gelir. Romanın sonunda Pervin'in romantik hayalleri ve dünyaya dair kurduğu ideal tasavvur yıkılır. Bu yönüyle Genç Kız Kalbi bir idealin yıkılışını ve bir genç kadının gerçekle yüzleşmesini anlatan bir romandır.

José Saramago

Şu sıralar José Saramago'nun Filin Yolculuğu adlı kitabını okuyorum. Daha kitaba başlamadan önce, çevirmen Pınar Savaş'ın önsözünde dikkatimi çeken bir bölüm oldu ve bundan söz etmeden geçemeyeceğim.

Kitabın başındaki çevirmen notunu okurken istemeden gülümsedim. Pınar Savaş, Saramago'nun alışılmış yazım kurallarına pek itibar etmeyen üslubunu anlatıyordu: konuşma çizgileri yok, tırnak işaretleri yok, çoğu zaman kimin konuştuğu açıkça belirtilmiyor; hatta "dedi", "ekledi" gibi diyaloğu kapatan ifadelere bile başvurulmuyor. Çevirmenin bunları okura önceden açıklama ihtiyacı duyması bana oldukça eğlenceli geldi.

Fakat asıl hoşuma giden, bu dağınık görünen özgürlüğün bana hiç yabancı gelmemesiydi. Saramago'nun kurallarla arasına mesafe koyan, anlatıyı kendi ritmine bırakan tavrında kendime yakın bir şeyler buldum. Belki de bu yüzden çevirmenin uyarıları beni endişelendirmek yerine güldürdü; çünkü anlatılan eksiklikler kusur değil; bir özgürlük biçimidir.

9 Haziran 2026 Salı

José Saramago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Romanı Üzerine

José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanında ölümün yokluğunu bir nimet gibi değil, bir felaket gibi gösterir. İlk bakışta insanlar ölümsüzlüğü büyük bir hediye sanıyorlar. Çünkü insan zihni genellikle ölümü, kaybetmek istemediği şeylerin karşısında duran bir engel olarak görür. Fakat Saramago burada çok temel bir soruyu soruyor: Ölüm ortadan kalkarsa hayat gerçekten daha mı iyi olur?

Romanın ilk bölümünde bunun cevabının pek de öyle olmadığı görülüyor. İnsanlar yaşlanmaya devam ediyor, hastalıklı insanlar çoğalıyor ama ölüm gelmiyor. Yani ölüm, insanlar hasta olduğu hâlde ya da yaşlılıktan dolayı kendi öz bakımlarını yapamadıkları hâlde bir türlü gelmiyor. Genç, sağlıklı ve güçlü biri için ölümsüzlük cazip gelebilir belki; fakat yatağa bağımlı, bilinci zayıflamış veya ağır hastalıklarla yaşayan biri için sonsuz yaşam bir ödülden çok bir ceza hâline dönüşebilir. Ölümün yokluğu ilk başta bir mucize gibi görünse de zamanla insanların omuzlarına ağır bir yük bindirmeye başlıyor.

Bu durumun toplumsal sonuçları da romanda çok ilginç biçimde işleniyor. Hastaların ve yaşlıların komşu ülkelere götürülerek orada ölmelerinin sağlanması, ölümün bile bir çeşit kaçakçılık ve mafya düzenine konu olması, insanların her şartta yeni sistemler kurduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalksa bile insan doğası değişmiyor. Romanın bu kısmı biraz kara mizah, biraz da toplumsal eleştiri taşıyor. Bir yandan insanı güldürürken diğer yandan da oldukça rahatsız edici sorular sorduruyor.

Daha sonra romanın ikinci kısmında bambaşka bir düzleme geçiliyor. Artık mesele ölümün yokluğu değil, ölümün kendisi oluyor. Ölüm bir kavram olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşüyor. Eflatun renkli zarflar, tırpan, önceden gönderilen ölüm bildirimleri, ölümün insan biçimine girmesi... Bunların hepsi eski ölüm sembollerinin Saramago'nun hayal gücüyle yeniden yorumlanmış hâli gibi duruyor.

Ölüm herkese ulaşabiliyor ama bir adama ulaşamıyor. Ölümün adama gönderdiği mektup sürekli geri dönüyor. Burada sanki ölüm ilk kez kendi gücünün sınırlarıyla karşılaşıyor. O ana kadar herkes üzerinde mutlak otoriteye sahip olan ölüm, ilk defa çözemediği bir bilmeceyle karşılaşıyor.

Sonra ölümün bir kadın kılığına girerek viyolonselciyi izlemesi ve sonunda ona âşık olması, romanı felsefi bir tartışmadan neredeyse bir masala dönüştürüyor. Çok ilginç olan nokta şu: Ölümün yenilgisi bir savaşta olmuyor. Ölüm kandırılmıyor, öldürülmüyor, zincire vurulmuyor. Ölüm ilk kez insanî bir duygu tarafından değiştiriliyor. Öldürmekten vazgeçmesinin sebebi güçsüz kalması da değil; sevmesi.

***

Bu romanı okurken İhsan Oktay Anar'ın Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri adlı roman aklıma geldi. Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri'nde ölüm çoğu zaman peşine düştüğü Uzun İhsan'ı yakalayamayan, oyunlara gelen, aldatılan bir figürdür. Saramago'nun romanında ise viyolonselci ölümü kandıran taraf değildir. Ölüm kendi içinde dönüşmüştür.

Yine de bu iki yazarın ölümü böyle kişileştirerek insanların hayatlarına sokması ve bunu yaparken o hafif kara mizahi kalemi devreye sokmaları oldukça ilginç ve düşündürücüdür. Birinde ölüm insan tarafından alt edilir ya da oyuna getirilir; diğerinde ise ölüm, insanı tanıdıkça değişir. Bu nedenle iki eser arasında doğrudan bir benzerlik kurmak mümkün olmasa da aralarında ilginç bir akrabalık hissedildiğini söylemek mümkündür.

Romanı okurken ölümün yokluğu başlangıçta bir mucize gibi görünürken, sonunda bunun ne anlama geldiğini öğrenmiş oluruz. Yine de Saramago kesin bir cevap vermez. Ölüm ertesi gün geri dönecek midir? Bir daha hiç gelmeyecek midir? Bu sadece viyolonselci için yapılmış geçici bir istisna mıdır? Bunları bilmeyiz.

Saramago, okuru “Ya ölüm olmasaydı?” sorusunu sonuna kadar düşünmeye zorluyor. Bu tür romanlar gerçeklikten uzaklaşmıyor; aksine gerçekliği başka bir açıdan görmemizi sağlıyor. Hayal gücüyle kurulmuş olmalarına rağmen insanı hayat, yaşlılık, acı, zaman ve sevgi üzerine düşündürüyorlar.

***

Roman yalnızca okurlar tarafından değil, eleştirmenler tarafından da ilgiyle karşılanmış. Eleştirmenlerin büyük bölümü, Saramago'nun ölüm gibi herkesin bildiğini sandığı bir kavramı ters yüz etmesini başarılı bulmuş. Özellikle romanın ilk bölümündeki toplumsal eleştiri dikkat çekmiş. Çünkü ölüm ortadan kalkınca yalnızca insanlar etkilenmiyor; devlet, hastaneler, sigorta sistemleri, din kurumları, aile yapısı ve ekonomi de sarsılıyor. Eleştirmenler, Saramago'nun bu yönüyle modern toplumun görünmeyen dayanaklarını ortaya çıkardığını söylemişler.

***

Bu roman iki parçalı bir yapıya sahip. İlk bölüm daha çok siyasi ve toplumsal bir hicivken, ikinci bölümde ölümün kadınlaşıp bir müzisyene âşık olması masalsı ve biraz da beklenmedik bir hava yaratıyor. Fakat tam da bu nedenle roman sıradan bir fikir egzersizinin ötesine geçiyor ve daha insani bir yere ulaşıyor.

Bence romanın en güçlü fikirlerinden biri şu: Ölüm hayatın düşmanı değildir.

Biz genellikle ölümü hayatın karşısında düşünürüz. Saramago ise ölümün hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalkınca yaşam güzelleşmiyor; aksine doğal düzen bozuluyor. Yaşamın anlamını veren şeylerden biri sonlu olmasıdır.

Düşünsenize, hiçbir zaman ölmeyeceğini kesin olarak bilen bir insan için yarının değeri ne olurdu? Bir işi bugün yapmakla bin yıl sonra yapmak arasında fark kalır mıydı? Roman biraz da bunu düşündürüyor.

İkinci olarak Saramago dini, devleti ve kurumları eleştiriyor. Ölümler olmayınca herkes paniğe kapılıyor. Hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri, cenaze işleri, hatta kilise bile ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü birçok kurum aslında ölümün varlığı üzerine kurulmuş durumdadır. Burada Saramago'nun şu soruyu sorduğu söylenebilir: “Ölüm olmasa toplumumuz gerçekten ayakta kalabilir miydi?”

Üçüncü ve belki de en önemli mesele ise sevgidir. Romanın sonuna geldiğimizde ölüm ilk kez bir insanla ilişki kuruyor. O zamana kadar ölüm için insanlar yalnızca isimlerden ibaret. Fakat viyolonselciyle karşılaşınca ilk kez bir insanı yakından tanıyor.

Aslında ölüm, insanı tanıdığında onu öldürmekte zorlanıyor. Yani sevgi ve yakınlık, ölümün bile mutlak gücünü sarsabilecek bir şey olarak gösteriliyor. Romanın sonunda ölümün gönderdiği mektubu yakması da bu yüzden çok anlamlıdır.

Belki de Saramago'nun okura düşündürmek istediği en büyük soru şudur: Eğer ölüm olmasaydı hayat anlamsızlaşır mıydı; yoksa hayatı anlamlı kılan şey, bir gün sona ereceğini bilmemiz midir?

Roman kesin bir cevap vermez. Ama okurun zihnine bu soruyu yerleştirir. Ve sanırım kitabın yıllardır konuşulmasının en önemli nedeni de budur. Romanın son sayfası kapandıktan sonra bile bu soru insanın zihninde yaşamaya devam eder.

***

Burada ayrıca değinmeden geçemeyeceğim bir nokta var. Türkiye'de romanın baskılarını yapan Kırmızı Kedi Yayınları'nın önsözünde, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un Körlük ve Görmek romanlarıyla birlikte bir üçleme oluşturduğu ve bu iki romanın devamı sayılabileceği yönünde bir değerlendirme yer alıyor. Ancak ben bu yoruma katılmıyorum.

Doğrudur; üç roman da adı verilmeyen bir ülkede geçer ve Saramago'nun benzer toplumsal meseleleri ele aldığı eserlerdir. Fakat Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, ne olay örgüsü bakımından ne karakterler bakımından ne de anlatılan hikâye açısından Körlük ve Görmek'in devamı olarak değerlendirilebilir. Körlük ve Görmek kendi içinde bütünlüklü bir hikâye oluştururken, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş bambaşka bir düşünce deneyinin peşinden gider.

Bu nedenle söz konusu romanlar arasında tematik benzerliklerden söz etmek mümkündür; ancak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u Körlük ve Görmek'in doğrudan devamı olarak nitelendirmek okurda yanlış bir beklenti oluşturabilir. Benim kanaatimce bu eserleri birbirine bağlayan şey aynı hikâyenin sürmesi değil, Saramago'nun adı bilinmeyen bir ülke üzerinden insanı, toplumu ve modern kurumları sorgulayan anlatı dünyasıdır.

İhlâs Sûresi'ni Yeniden Düşünmek

Her gün okuduğum bazı sûreler vardır. İhlâs Sûresi de bunlardan biridir. Bugün İhlâs Sûresi'nin anlamı üzerine düşündüm. Hadi buyurun bakalım, birlikte okuyalım...

Eûzü Billâhi Mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Anlamı: "Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım."

Bu cümleye istiâze denir. Kur'ân okumaya başlamadan önce söylenir. İnsan kendi aklına, gücüne ve iradesine güvenmek yerine Allah'ın korumasına sığınır. Çünkü şeytanın vesveselerinden, nefsin aldatmalarından, kalbi karartan düşüncelerden korunmanın en güvenli yolu Allah'a yönelmektir. Bu ifade aynı zamanda bir kulluk itirafıdır. İnsan, kendi başına her kötülükten korunamayacağını kabul eder ve Rabbine sığınır.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Anlamı: "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla."

Besmele, Müslümanın hayatındaki her hayırlı işin başlangıcıdır. Bu sözle insan yaptığı işi Allah'ın adıyla başlatır ve onun bereketini Allah'tan beklediğini ifade eder.

Rahmân, Allah'ın bütün yaratılmışları kuşatan sonsuz merhametini ifade eder. İnanan-inanmayan, insan-hayvan, canlı-cansız bütün varlıklar O'nun rahmetinden nasibini alır.

Rahîm ise özellikle kullarına yönelik sürekli, özel ve yakın merhameti ifade eder. Bu isimde Allah'ın affediciliği, bağışlayıcılığı ve kuluna olan yakınlığı öne çıkar.

Önce kötülüklerden Allah'a sığınırım, sonra da O'nun rahmetiyle yola çıkarım. Çünkü hakikate giden yol, sığınmakla başlar ve Allah'ın adıyla devam eder.

1. "Kul huvallâhu ehad" - De ki: O Allah birdir.

Buradaki "de" emri önemlidir. Sanki insana şöyle denir: Hakikat senin içinde saklı kalmasın, dilinle de ilan et. Çünkü tevhid sadece inanmak değildir; bütün varlık karşısında duruş kazanmaktır.

"Allah birdir" demek yalnızca "Allah sayıca birdir" demek değildir. Sayıların biri gibi bir değildir O. Çünkü sayıların biri ikiyi, üçü çağırır; Allah'ın birliği ise karşıtı olmayan, benzeri olmayan, bölünmeyen bir birliktir. Tasavvufî anlamda bu ayet, kalbin dağınıklığını toplar. İnsan bin şeye bağlanır: korkuya, sevgiye, mala, insana, geçmişe, geleceğe... Bu ayet der ki: Bütün bağların arkasında tek bir hakikat vardır. Dağılma. Asıl dayanak birdir.

2. "Allâhu's-Samed" - Allah Samed'dir.

"Samed", herkesin muhtaç olduğu ama kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Bütün kapılar O'na açılır; O hiçbir kapıya muhtaç değildir.

Bu ayet çok derindir. İnsan eksiktir, acıkır, yorulur, kırılır, bekler, özler, korkar. İnsan daima tamamlanmaya ihtiyaç duyar; Allah ise ezelden ebede tam ve mükemmeldir. Varlığı kendindendir. Kimse O'nu tamamlamaz, kimse O'na güç katmaz, kimse O'ndan bir şey eksiltemez.

Tasavvufî olarak bu ayet kula şunu öğretir: Sen fanisin, eksiksin, arayansın. Eksikliğini başka eksiklerde tamamlamaya çalışma. İnsan insana iyi gelir ama insan insanın mutlak dayanağı olamaz. Kalbin en derin ihtiyacı ancak Samed olan Allah'a yönelince sükûn bulur.

3. "Lem yelid ve lem yûled" - Doğurmamış ve doğurulmamıştır.

Bu ayet Allah'ı insanî soy, nesep, aile, doğum ve beden kavramlarından tamamen uzaklaştırır. Allah doğurmaz; çünkü O parçalanmaz, kendinden bir parça ayırmaz. Doğurulmamıştır; çünkü başlangıcı yoktur, bir sebebe bağlı değildir.

İnsan doğar; çünkü önce yoktur. Allah doğmaz; çünkü ezelîdir. İnsan bir anneden, babadan, zamandan, mekândan gelir. Allah hiçbir yerden gelmez; çünkü O zaten her başlangıçtan öncedir.

Bu ayet aynı zamanda şunu söyler: Allah'ı insan gibi düşünme. O'nu öfkemizle, kıskançlığımızla, bedenimizle, soyumuzla, dünyadaki iktidar biçimleriyle ölçme. Allah benzemez. İnsan zihni O'nu kavramaya çalışır ama O, zihnin çizdiği suretlere sığmaz.

4. "Ve lem yekun lehû kufuven ehad" - Hiçbir şey O'na denk değildir.

Bu son ayet, önceki bütün anlamları mühürler. Allah'ın eşi, benzeri, dengi, rakibi yoktur. O herhangi bir varlık türünün en büyüğü değildir; varlıkların içinde en güçlü olan değildir. O, bütün varlığı var edendir.

Burada çok ince bir nokta var: Allah'ı çok büyük bir varlık gibi düşünmek bile eksik kalır. Çünkü "çok büyük" dediğimizde yine ölçü kullanırız. Oysa Allah ölçünün de ötesindedir. Büyük-küçük, yakın-uzak, önce-sonra gibi kavramlar yaratılmışlara aittir. Allah bunlarla kuşatılamaz.

Bu ayetin kalpteki karşılığı şudur: Hiçbir şeyi Allah'ın yerine koyma. Bir insanı, bir acıyı, bir arzuyu, bir korkuyu, bir makamı, bir kaybı mutlaklaştırma. Çünkü Allah'tan başka her şey sınırlıdır. Allah'a denk hiçbir şey yoksa, kalbin en yüksek tahtına da hiçbir şey O'nun yerine oturmamalıdır.

Sûrenin özü

İhlâs Sûresi insana şunu öğretmektedir: Allah birdir, eksiksizdir, doğmamış ve doğurmamıştır, hiçbir şeye benzemez. Bu yüzden kul dağılmamalı, yaratılmışlara mutlak güç vermemeli, kalbini fani şeylerin önünde esir etmemelidir.

Bu sûre Allah'ı anlatırken aslında insanı da terbiye eder. Der ki: Dayanağın çok görünse de hakiki dayanak birdir. Kalbin çok yorulsa da döneceği kapı birdir. Seni anlayanlar azalsa da seni var eden, bilen ve tutan birdir.

***

Ben bir ilahiyatçı ya da din âlimi değilim. Ancak okuduğum sûrelerin ve ayetlerin anlamları üzerinde düşünmeyi severim. Bir konuyu öğrenirken yalnızca okumakla yetinmem; araştırır, farklı kaynaklara bakar ve üzerinde uzun uzun tefekkür ederim. İhlâs Sûresi üzerine yazdıklarım da bir âlimin tefsiri değil, okuduklarımdan ve düşündüklerimden süzülen kişisel notlardır. Eksiklerim ve hatalarım olabilir. Rabbim doğrusunu daha iyi bilir.

Not: İstiâze, sözlükte "sığınmak, korunma istemek, yardım dilemek" anlamına gelir.

8 Haziran 2026 Pazartesi

George Orwell'ın Boğulmamak İçin Romanı Üzerine

İnsanlar çoğu zaman farkına varmadan hem kendi hayatlarından hem de yaşadıkları dünyadan uzaklaşırlar. George Orwell'ın Boğulmamak İçin romanı da tam olarak bu uzaklaşmanın hikâyesidir. Roman 1939 yılında yayımlanmıştır. Orwell bu romanı yazarken Avrupa büyük bir savaşın eşiğindedir. Sıradan insanlar işe gidiyor, alışveriş yapıyor, evleniyor, çocuk büyütüyor ve gündelik hayatlarını sürdürüyordur. Ancak Orwell yaklaşan felaketi hisseden yazarlardan biridir. Bu nedenle romanın her sayfasında görünmez bir huzursuzluk dolaşır. Başkahraman George Bowling'in kişisel sıkışmışlığı ile dünyanın içine sürüklendiği sıkışmışlık arasında dikkat çekici bir benzerlik vardır.

Fakat Orwell'ın bu romanı yazarken yalnızca siyasi ya da toplumsal kaygılar taşıdığını söylemek eksik kalır. Bence onun daha kişisel bir derdi de vardır.

Orwell çocukluğa körü körüne özlem duyan bir yazar değildir. Tam tersine, geçmişe romantik gözlüklerle bakmanın insanı yanıltabileceğini bilir. Bu yüzden George Bowling'i çocukluğunun geçtiği kasabaya geri gönderir ve ona acı bir gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu gösterir: Aradığı şey artık orada değildir.

Aslında George Bowling eski kasabasını aramıyordur. O, kaybettiği gençliğini, gerçekleşmemiş ihtimallerini ve seçmediği yolları arıyordur. İnsan belli bir yaşa geldiğinde ister istemez kendi hayatına dönüp bakar ve şu soruyu sorar: "Acaba başka bir hayat yaşayabilir miydim?"

Orwell bu sorunun peşine düşer ve okurunu da bu soruyla baş başa bırakır. Romanı okurken dikkatimi çeken noktalardan biri de Orwell'ın George Bowling'e yaklaşımı oldu. Yazar ne onu yüceltir ne de küçümser. Bazen onunla hafifçe alay eder, bazen de ona karşı bir merhamet hisseder. Çünkü George bir kahraman değildir. Sıradan bir insandır. Orwell burada olağanüstü bir karakter yaratmaz; çoğumuzun içinde bulunabilecek bir sesi konuşturur.

George Bowling'in yaşadığı sıkıntıları anlamak mümkündür. Ancak onu anlamak, her konuda haklı olduğunu kabul etmek anlamına gelmez. Roman boyunca George'un mutsuzluğunu görürüz; fakat bu mutsuzluğun sorumluluğunu zaman zaman başkalarına yüklediğini de fark ederiz. İşte Orwell'ın en güçlü sorularından biri burada ortaya çıkar: İnsanın mutsuz olması ile mutsuzluğunun sorumluluğunu başkalarına yüklemesi aynı şey midir? Bence romanın en etkileyici yönlerinden biri budur.

George Orwell'ın kendi hayatını düşündüğümüzde bu soru daha da anlam kazanır. Orwell rahat ve güvenli bir yaşam sürebilecekken bunu tercih etmemiştir. Yoksulluk içinde yaşamış, savaşlara katılmış, siyasi mücadelelerin içinde bulunmuştur. George Bowling ise bunun tam tersidir. Daha güvenli seçimler yapmış, daha sıradan bir hayat kurmuştur. 

Bu yüzden George Bowling bana biraz Orwell'ın kendisine sorduğu bir sorunun cevabı gibi geliyor. "Ya ben de herkes gibi yaşasaydım?"

Belki de George Bowling, Orwell'ın olmak istemediği ama anlamaya çalıştığı insandır. Romanın adına baktığımızda da aynı düşünceyle karşılaşırız. Boğulmamak İçin. Dikkat çekici olan şey, başlıkta kazanmak, yükselmek ya da başarmak gibi kavramların bulunmamasıdır. Burada yalnızca boğulmamak vardır. Orwell büyük başarıların değil, insanın ruhunu koruma mücadelesinin peşindedir.

Roman boyunca okura açıkça söylenmeyen ama satır aralarında hissedilen bazı gerçekler vardır: Hayat düşündüğümüz kadar uzun değildir. Geçmiş geri gelmeyecektir. Başkalarını suçlamak insanı kurtarmayacaktır. Buna rağmen gerçeklerle yüzleşmek, hayallere sığınmaktan daha değerlidir.

Bu nedenle Boğulmamak İçin, yalnızca geçmişe özlem duyan bir adamın hikâyesi değildir. Aynı zamanda insanın kendi hayatına karşı dürüst olup olamayacağını sorgulayan bir romandır.

Romanı okurken George Bowling'in anlattığı hikâyeyi anlamak gerekir. Ancak bunun kadar önemli olan başka bir şey daha vardır: Onun anlatmadığı şeyleri de görmeye çalışmak. 

5 Haziran 2026 Cuma

Körlükten Görmeye: Saramago'nun Dünyasına Yeniden Dönmek

Saramago'nun romanındaki bir karaktere göre tehlikeli olan şey zekânın kendisi değildir. Asıl tehlike, zekânın denetlenemeyen, sınırları tam olarak çizilemeyen ve önceden kestirilemeyen tarafında yatar. Bu nedenle iktidarlar, zeki insanları bütünüyle özgür bırakmak istemez; onları kendi hizmetlerine almayı, enerjilerini ve yeteneklerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı tercih ederler. Ne var ki gerçekten bağımsız düşünebilen insanlar hiçbir zaman tamamen kontrol altına alınamaz. Çünkü onlar yalnızca verilen görevleri yerine getiren kişiler değildir; aynı zamanda sorgulayan, öngören ve gerektiğinde itiraz edebilen bireylerdir.

İşte bu yüzden iktidar, en çok ihtiyaç duyduğu insanlardan aynı zamanda çekinir. Onların zekâsından yararlanmak ister, fakat düşüncelerinin hangi yöne evrileceğinden hiçbir zaman tam olarak emin olamaz. Bu belirsizlik ise iktidarın üzerinde sürekli dolaşan bir tedirginlik kaynağına dönüşür. Zeki insan, sistem için hem vazgeçilmez bir araç hem de her an beklenmedik sonuçlar doğurabilecek bir risk olarak görülür. Çünkü bağımsız düşünen insan, bir kez ortaya çıktığında yalnızca verilen görevi yerine getirmekle yetinmez; dönüp görevin kendisini, amacı ve hatta onu veren otoriteyi de sorgulamaya başlar. İktidarın asıl korkusu da burada ortaya çıkar. Zekâya ihtiyaç duyar, fakat onun özgürlüğünden korkar; onu yanına almak ister, fakat hiçbir zaman ona tam anlamıyla güvenemez. Bu yüzden bağımsız düşünce ile iktidar arasındaki gerilim hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz. Birinin varlığı diğerine ihtiyaç duyururken, aynı zamanda onu sürekli olarak huzursuz eder.

Evet, Saramago'nun Körlük ve Görmek adlı kitaplarını yıllar önce okumuştum. Fakat bu iki eser beni o kadar etkilemişti ki yeniden okumak istedim. Çünkü ben okumadan yazabilen insanlardan değilim. Çok okuyan, daha az yazanlardanım. Özellikle beni derinden etkileyen bir eser hakkında kalem oynatacaksam, önce onun dünyasına yeniden girmem gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle Körlük ve Görmek'i tekrar okudum.

Şimdi artık Görmek'in son sayfalarına yaklaşmış durumdayım. Sanırım bir ya da iki gün içinde yazımı tamamlamış olacağım. Bu kez yazıyı blogumda paylaşmayı düşünmüyorum. Eskişehir'de yayımlanan ve zaman zaman yazılarımı gönderdiğim bir internet sitesinde yer alacak. Yazılarımı takip edenler var mı bilmiyorum ama yayımlandığında bağlantısını paylaşmayı da ihmal etmeyeceğim.

Körlük ve Görmek, üzerinde günlerce düşünmeye sevk eden eserler. Sadece olay örgüleriyle değil, insan doğasına, iktidara, topluma ve bireye dair sordukları sorularla da okuru rahatsız eden, düşündüren ve uzun süre zihinde yaşamaya devam eden kitaplar. Aslında Saramago'nun neredeyse bütün eserleri böyledir. Onun romanları yalnızca okunup geçilecek hikâyeler değildir; üzerine konuşulması, tartışılması ve tekrar tekrar dönülüp düşünülmesi gereken eserlerdir.

Körlük romanının bir film uyarlaması da bulunuyor. Belki denk gelenleriniz olmuştur. Filmin kitabın ulaştığı derinliği yakaladığını söylemek zor; zaten çoğu zaman edebiyatın imkânlarıyla sinemanın imkânları aynı değildir. Ancak yine de romanın temel fikrini ve atmosferini görmek isteyenler için izlenebilir bir yapım olduğunu düşünüyorum. Kitap kadar sarsıcı olmayabilir, fakat Saramago'nun ortaya koyduğu o büyük soruyu hissettirmeyi başarıyor.

4 Haziran 2026 Perşembe

Anna Ahmatova'nın Şiirlerinde Kadın Sesi, Özgürlük ve İlham Üzerine Düşünceler

Bir Türk okuru olarak Anna Ahmatova'nın şiirlerini neden incelediğim sorulabilir. Sonuçta farklı bir coğrafyada, farklı bir dönemde yaşamış bir şairden söz ediyoruz. Ancak edebiyatın gücü de burada ortaya çıkıyor; bazı duygular ve düşünceler zamanın ve mekânın sınırlarını aşıyor

Ahmatova'nın özellikle Epigram şiirinde dikkatimi çeken nokta, kadınların kendi seslerini bulmalarını destekleyen özgür ruhtur. Şair, kadınları yalnızca başkalarına ilham veren kişiler olarak değil, kendi sözünü söyleyen bireyler olarak görür. Bu yaklaşım bana son derece anlamlı geliyor. Kadınlara küçümseyici ya da dışlayıcı bir gözle bakmak yerine onların düşüncelerini, sanatlarını ve seslerini görünür kılan bir bakış açısı sunuyor. Şiirin sonunda kadınların kendi seslerini bulduklarında artık susturulamayacaklarını ironik bir şekilde ifade etmesi de oldukça etkileyicidir.

Bunun yanında Ahmatova'nın hayat hikâyesi de şiirlerini anlamamı kolaylaştırdı. Acılarla, kayıplarla ve baskılarla geçen bir yaşam sürmesine rağmen şiirlerinde güçlü bir insanlık duygusu vardır. Belki de bu yüzden dizelerinde sıradan bir duygusallık yok, daha derin bir tecrübe var. Son birkaç gündür Ahmatova'nın şiirlerini okurken bu derinliği fark etmeye başladım.

Bu nedenle İlham Perisi ve Epigram şiirlerini incelemeyi tercih ettim. Bu şiirlerde yalnızca sanat ve ilham üzerine düşünceler değil, aynı zamanda insanın kendi sesini bulma mücadelesi de yer alıyor. Bana göre Ahmatova'nın şiirlerini bugün de değerli kılan tam olarak bu evrensel insanlık hâllerini güçlü ve sade bir dille ifade edebilmesidir.

İlham Perisinden Kadın Şaire: Anna Ahmatova'nın Şiir Dünyası

 

İLHAM PERİSİ

Bu gece bütün varlığım bir ipliğe bağlı,

çünkü hiç kimsenin buyuramayacağı onu bekliyorum.

En çok değer verdiğim her şey

gençlik, özgürlük, şan

elinde flüt taşıyan onun karşısında

solup gidiyor.

Ve bak! İşte geliyor...

örtüsünü geriye atıyor,

sakin ve merhametsiz gözlerle bana bakıyor.

“Sen misin,” diye soruyorum,

“Dante'nin Inferno'sunun

dizelerini kendisine dikte eden?”

Şöyle cevap veriyor:

“Evet.”

Anna Ahmatova'nın bu kısa şiiri, sanatçının ilhamla kurduğu ilişkiyi anlatır. Şair gece boyunca ilham perisini beklemektedir. Bu bekleyiş sıradan bir beklenti değildir; çünkü şiirin kaynağı olan ilham, onun gözünde gençlikten, özgürlükten ve şöhretten daha değerlidir. Bu nedenle şiirin başında sayılan bütün dünyevi değerler, ilham perisinin yanında önemini kaybetmektedir.

Ahmatova'nın ilham perisini sakin ve merhametsiz olarak tasvir etmesi de dikkat çekicidir. Burada sanatın insandan fedakârlık isteyen yönü vurgulanır. Gerçek şiir yalnızca güzel duyguların değil, aynı zamanda sabrın, yalnızlığın ve adanmışlığın da sonucudur. İlham perisi şairi rahatlatan değil, ona görev yükleyen bir varlıktır.

Şiirin sonunda Dante'ye yapılan gönderme, Ahmatova'nın şiir anlayışını daha da derinleştirir. Şair karşısındaki varlığın Dante'ye de ilham veren aynı güç olup olmadığını sorar. Aldığı “Evet” cevabı, büyük şiirin zamanları ve kültürleri aşan ortak bir kaynaktan beslendiği düşüncesini ifade eder. Böylece Ahmatova kendisini dünya şiir geleneğinin bir halkası olarak görür ve ilhamı, şairleri birbirine bağlayan evrensel bir güç olarak sunar.

EPİGRAM

Beatrice,

Dante gibi yazabilir miydi?

Ya da Laura,

aşkın acısını yüceltebilir miydi?

Kadınların konuşma üslubunu

ben belirledim.

Tanrı yardım etsin bana,

şimdi onları yeniden susturmaya!

Bu kısa şiirde Anna Ahmatova, edebiyat tarihinde kadınların konumunu sorgular. Dante'nin Beatrice'i ve Petrarca'nın Laura'sı yüzyıllar boyunca büyük şairlerin ilham kaynağı olarak anılmıştır. Ancak onların sesleri değil, kendileri hakkında yazılanlar hatırlanmıştır. Ahmatova bu duruma dikkat çekerek kadınların yalnızca ilham veren kişiler olarak görülmesine karşı çıkar.

Şiirdeki “Kadınların konuşma üslubunu ben belirledim” dizesi, Ahmatova'nın kadın şairlerin edebiyattaki yerini vurguladığı güçlü bir ifadedir. Buradaki “ben” yalnızca Ahmatova'nın kendisini değil, kadınların kendi sesleriyle konuşma ve yazma hakkını da temsil eder. Tarih boyunca başkalarının şiirlerinde yer alan kadınlar, artık kendi şiirlerini yazan kişiler hâline gelmiştir.

Son dizedeki “Tanrı yardım etsin bana, şimdi onları yeniden susturmaya!” sözü ise ironik bir anlam taşır. Ahmatova kadınların bir kez seslerini bulduktan sonra artık susturulamayacağını ima eder. Böylece şiir, kadınların edebiyattaki görünürlüğünü ve kendi hikâyelerini anlatma gücünü savunan kısa fakat etkili bir ifadeye dönüşür.

Bu iki şiir birlikte okunduğunda ortak bir düşünce etrafında birleşir. İlk şiirde Ahmatova şiirin doğuşunu ve ilhamın gücünü anlatırken; ikinci şiirde bu şiiri söyleyen sesin kim olduğunu sorgular. Ona göre kadın yalnızca şairlere ilham veren bir figür değildir; aynı zamanda kendi sözünü söyleyen, kendi şiirini yazan ve edebiyat tarihinde yerini alan bir sanatçıdır.

3 Haziran 2026 Çarşamba

Anne Brontë'nin Agnes Grey Romanında Sınıf Çatışması ve Ahlaki Yargılar

Agnes Grey Viktorya dönemi İngiltere'sindeki sınıf ilişkilerini, kadınların toplumsal konumunu, dinî ahlak anlayışını ve bireyin iç dünyasını sorgulayan bir eserdir. Romanın anlatıcısı olan Agnes Grey yaşadığı olayları doğrudan kendi bakış açısından aktardığı için okuyucu bütün karakterleri onun gözlerinden tanır. Özellikle Rosalie Murray gibi karakterlerin sunuluşunda Agnes'in kişisel duygularının ve toplumsal konumundan kaynaklanan kırgınlıklarının etkisi hissedilebilir. Roman iyi ve kötü karakterlerin karşı karşıya geldiği bir ahlak hikâyesi ve aynı zamanda anlatıcının öznelliğinin de sorgulanabileceği bir eser olarak okunmalıdır.

Agnes Grey romanında anlatıcının güvenilirliği meselesini sorgulamak gerekir. Öncelikle Agnes'in toplum içindeki konumuna bakmak önemlidir. Agnes bir mürebbiyedir ve Viktorya dönemi İngiltere'sinde mürebbiyeler oldukça sıra dışı bir sosyal konumda bulunurlar. Hizmetçi değildirler; ancak çalıştıkları evlerde ailenin bir üyesi olarak da kabul edilmezler. Aynı masada oturabilirler fakat aileden sayılmazlar; eğitimlidirler ama zengin değildirler. Bu nedenle Agnes sürekli bir dışlanmışlık ve aşağılanmışlık hissi yaşar. Hem Bloomfield hem de Murray ailesindeki deneyimlerinde bunu açıkça görmek mümkündür. Öğrencileri onu gerçek bir otorite olarak kabul etmezken, işverenleri de ona çoğu zaman hak ettiği saygıyı göstermez. Bu nedenle Agnes'in anlatımında belirgin bir kırgınlık ve incinmişlik duygusu hissedilir.

Agnes iyi bir gözlemcidir; ancak aynı zamanda anlattığı olayların doğrudan içindedir. Bu nedenle Rosalie ve Matilda'yı değerlendirirken tamamen tarafsız olduğunu söylemek zordur. Özellikle Rosalie konusunda anlatıcının eleştirel tavrı oldukça belirgindir. Rosalie'nin kusurlarını ayrıntılı biçimde aktarırken olumlu yönlerine daha az yer verir. Gerçekten de Rosalie Murray kibirli, flörtöz ve sınıf bilinci yüksek bir genç kadındır; ancak onu yalnızca kötü bir insan olarak görmek de eksik bir değerlendirme olacaktır. Rosalie içinde yetiştiği aristokrat dünyanın değerlerini benimsemiş bir karakterdir. Güzelliğinin ve sosyal statüsünün kendisine sağladığı avantajları kullanır. Erkeklerin ilgisini çekmekten hoşlanır ve evliliği çoğu zaman aşktan öte, daha çok sosyal yükselişin bir aracı olarak görür.

Weston meselesinde de benzer bir durum söz konusudur. Rosalie Weston'ın duygularını önemsemekten çok onun ilgisini çekmekten hoşlanır. Weston'ın kendisine duyduğu hayranlık onun hoşuna gider; ancak onunla evlenmeyi ciddi biçimde düşünmez. Bunun en önemli nedeni Weston'ın bir din adamı olması ve yeterince varlıklı olmamasıdır. Rosalie'nin Sir Thomas Ashby ile evlenmesi de bu düşüncenin bir sonucudur. Anne Brontë burada açık bir ahlaki karşıtlık kurar: Rosalie serveti ve toplumsal konumu seçer, ancak mutsuz olur; Agnes ise sevgiyi ve sağlam karakteri seçer, sonunda mutluluğa ulaşır.

Roman boyunca Agnes olayları sık sık Hristiyan ahlakı çerçevesinde yorumlar. İnsanları yalnızca davranışlarına göre değil, manevi durumlarına göre de değerlendirir. Edward Weston da benzer biçimde güçlü bir dinî duyarlılığa sahiptir. Anne Brontë'nin amacı aslında bir aşk hikâyesi anlatmak kadar, Hristiyan erdemlerini savunan ahlaki bir roman ortaya koymaktır.

Agnes'in güzelliğe dair düşünceleri de dikkat çekicidir. O, güzelliğin önemli olmadığını ve insan değerinin iyi karakterden geldiğini savunur. Ancak anlatının satır aralarına bakıldığında fiziksel görünüş konusunda tamamen kayıtsız olmadığı görülür. Rosalie'nin güzelliğini sık sık vurgulaması ve bunun insanlar üzerindeki etkisini anlatması, güzelliğin toplumsal gücünün farkında olduğunu gösterir. Hatta bazı noktalarda Rosalie'ye yönelik eleştirilerinde, güzelliğin sağladığı ayrıcalıklara karşı duyduğu rahatsızlık hissedilebilir. Bu durum Agnes'in de zaman zaman önyargılardan bütünüyle bağımsız olmadığını düşündürmektedir.

Agnes Grey iyi insanların ödüllendirildiği ve kötü insanların cezalandırıldığı bir ahlak romanıdır. Aynı zamanda yoksul fakat eğitimli bir kadının, zenginlerin dünyasına içeriden bakışını sunan bir toplumsal eleştiridir. Agnes'in gözlemleri değerli ve dikkat çekicidir; ancak tamamen tarafsız değildir. Rosalie gerçekten kusurlu bir karakterdir, fakat onu yalnızca Agnes'in anlattığı kadar kötü görmek de anlatıcının önyargılarını gözden kaçırmak anlamına gelir. Romanın ilgi çekici yönlerinden biri de budur: Anne Brontë Rosalie'yi ve Rosalie'ye bakan Agnes'i de anlatır. Bu yönüyle eser; sınıf çatışması, kadınların toplumsal konumu, dinî ahlak ve anlatıcının öznelliği gibi birçok önemli temayı bir araya getiren bir romandır.

***

Agnes Grey'i okurken insanın aklına gerçekten şu soru geliyor: Agnes öğretmenliği sevdiği için mi yapıyor, yoksa mecbur olduğu için mi?

Romanın büyük bölümüne baktığımızda Agnes'in mürebbiyelik mesleğine karşı romantik bir tutkusu olduğunu söylemek zor. O, ailesinin maddi sıkıntılarına yardımcı olmak için çalışmak zorunda kalır. İlk iş deneyimlerinden itibaren öğrencilerinin saygısızlığı, işverenlerinin küçümseyici tavırları ve toplumdaki belirsiz konumu nedeniyle sürekli hayal kırıklığı yaşar. Özellikle Bloomfield ve Murray ailelerinde çocukların eğitiminden çok onların kaprisleriyle uğraşmak zorunda kalır.

Bu nedenle Agnes'in zaman zaman öğrencilerinden ve yaptığı işten nefret ettiğini hissetmek mümkündür. Hatta Rosalie ve Matilda'yı anlatırken sabrının zorlandığını, onların davranışlarından içten içe rahatsız olduğunu açıkça görürüz. Ancak burada meslekten nefret etmek ile çalışma koşullarından nefret etmek arasında bir ayrım yapmak gerekir. Agnes öğretmenlik yapmasına izin vermeyen ailelerden ve öğrencilerden şikâyetçidir. Eğitim vermek ister ama kimse onu dinlemez.

***

Öğretmenlik ya da mürebbiyelik yalnızca para kazanmak için yapıldığında, özellikle de kişi sürekli aşağılanıyor ve değersizleştiriliyorsa, bu iş zamanla bir yük hâline gelebiliyor. Agnes'in yaşadığı şey biraz da budur. O, ekonomik zorunluluklar nedeniyle çalışmak zorunda kalan genç bir kadındır. 

***

Anne Brontë romanında öncelikle dönemin zengin ailelerinin çocuk yetiştirme anlayışını eleştirir. Bloomfield ve Murray ailelerindeki çocukların şımarık, bencil ve saygısız olmaları ailelerinin yanlış tutumlarının bir sonucudur. Agnes çocukları eğitmeye ve disipline etmeye çalışsa da işverenleri onun otoritesini desteklemez. 

Romanın bir diğer önemli yönü ise kadınların ekonomik konumunu gözler önüne sermesidir. Viktorya dönemi İngiltere'sinde eğitimli fakat yoksul bir kadının geçimini sağlayabileceği meslekler oldukça sınırlıdır. Agnes çalışmak zorundadır; ancak çalıştığı zaman da hak ettiği saygıyı göremez. 

Agnes'in mesleğine ilişkin duyguları da bu bağlamda değerlendirilmelidir. O, öğretmenlik yapmaktan çok, öğretmenlik yapmasına imkân tanımayan koşullardan şikâyetçidir. Eğitim vermek isteyen bir genç kadın olmasına rağmen, sürekli olarak şımarık öğrencilerle ve onu ciddiye almayan ailelerle mücadele etmek zorunda kalır. Bu nedenle roman ekonomik zorunluluklar nedeniyle sevmediği koşullarda çalışmak zorunda kalan bir kadının hikâyesi olarak da okunabilir.

Bütün bunların yanında roman güçlü bir ahlaki ve dinî çerçeveye sahiptir. Anne Brontë, Agnes'in sabrı ve dürüstlüğü ile Weston'ın merhametini erdem olarak sunarken; Rosalie'nin bencilliğini ve çıkarcı tercihlerini eleştirir. Romanın sonunda karakterlerin karşılaştıkları sonuçlar da bu ahlaki anlayış doğrultusunda şekillenir. 

1 Haziran 2026 Pazartesi

Mizancı Murad'ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? Romanında İdealizmin Maddi Temeli: Mansur Bey ve Miras Meselesi

Turfanda mı Yoksa Turfa mı? Mizancı Murad tarafından 1890-1891 yıllarında kaleme alınmış ve ilk kez 1891’de yayımlanmış bir fikir romanıdır. Yazar bu eseri Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasî, idarî ve ahlakî sorunları göstermek ve bunlara çözüm önerileri sunmak amacıyla yazmıştır. Bu yüzden roman Türk edebiyatının ilk idealist ve siyasal romanlarından biri olarak kabul edilir.

Romanın başkarakteri Mansur Bey'dir. Mansur ile Zehra’nın hikâyesi Cezayir’de başlar. Bu iki çocuk amcalarının yanında büyürler. Diğer kuzenlerinden farklıdırlar; daha küçük yaşlardan itibaren çalışkan, zeki, gururlu, karakter sahibi ve vatan sevgisiyle yetişmiş kişilerdir. Her ne kadar Cezayir’de yaşasalar da kendilerini Osmanlı’ya ait hissederler. Mansur’un ailesi aslen Kütahyalı Türklerdendir. Bu yüzden Mansur geldiği yeri hiçbir zaman unutmaz. Türk kimliğine bağlıdır; Türkçeyi sever ve kendi kimliğini korumaya çalışır. Roman boyunca onun Osmanlı’ya, devlete ve padişaha duyduğu bağlılık sürekli vurgulanır.

Mansur daha sonra Fransa’ya giderek tıp eğitimi alır. Ancak Avrupa’da eğitim görmesine rağmen Batı hayranı bir karaktere dönüşmez. Tam tersine, öğrendiklerini Osmanlı Devleti’nin hizmetine sunmak ister. Eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelir. İstanbul’a gelişinin sebebi ideallerini gerçekleştirmek istemesidir. Roman esas olarak bu noktadan sonra başlar. Mansur Bey devlet dairelerinde çalışmaya başladığında hayal ettiği Osmanlı ile karşılaştığı Osmanlı arasında büyük bir fark olduğunu görür.

Romanın en güçlü taraflarından biri bürokrasi eleştirisidir. Mizancı Murad, Mansur Bey aracılığıyla devlet dairelerindeki çürümeyi gözler önüne serer. Memurların önemli bir kısmı görevlerini gerektiği gibi yerine getirmemektedir. İş yapmayan, bütün gününü boş geçiren, sadece maaş almak için makam işgal eden insanlar vardır. Üstelik bu kişiler liyakat sahibi olmadıkları hâlde sürekli terfi etmektedirler. Rüşvet yaygınlaşmış, adam kayırma olağan bir hâl almıştır. Devlet hizmeti anlayışının yerini kişisel çıkarlar almıştır. Mansur Bey bu düzeni değiştirmek isteyen bir karakterdir. Fakat dürüstlüğü yüzünden sürekli engellerle karşılaşır. Çünkü sistem kendisini eleştiren insanları dışlamaktadır. Romanın temel sorularından biri de burada ortaya çıkar: Toplum için çalışan, dürüst ve idealist insanlar gerçekten değerli midir, yoksa onlar çağlarının anlayamadığı “turfanda” insanlar mıdır?

Eserde yalnızca devlet meseleleri yoktur. Bir konak hayatı da anlatılır. Zehra, Fatma Hanım, paşalar, akrabalar ve çeşitli aile ilişkileri romanın önemli bir bölümünü oluşturur. Ancak romanın genel yapısına bakıldığında bu bölümlerin bazen düşünce kısmının gerisinde kaldığı hissedilir. Çünkü Mizancı Murad aslında bir romancıdan çok fikir adamıdır. Bu nedenle bazı entrikalar, paşaların aile ilişkileri veya konaktaki çekişmeler zaman zaman romana sonradan eklenmiş izlenimi verir. 

Zehra karakteri de bu idealist anlayışın bir parçasıdır. Zehra eğitimli, ahlaklı, fedakâr ve bilinçli bir kadın olarak çizilir. Ancak romanda kadın eğitiminin sınırları da dikkat çeker. Kadınların eğitim alması desteklenmektedir; fakat bu eğitim daha çok aile hayatını güzelleştirmek ve iyi nesiller yetiştirmek amacıyla düşünülmektedir. Zehra bilgili bir kadındır fakat yaşadığı sosyal çevrede bu bilgisini toplumsal hayata aktarma imkânı oldukça sınırlıdır. Bu yönüyle roman, bir taraftan kadın eğitimini savunurken diğer taraftan dönemin geleneksel kadın anlayışını da korumaktadır.

Mansur Bey’in en büyük ideallerinden biri eğitimdir. Ona göre bir millet ancak eğitimle yükselebilir. Bu yüzden görev yaptığı Veliler köyünde bir okul açar. Köylülerin bilinçlenmesini, çocukların iyi eğitim almasını ister. Eğitim, tarım, üretim ve ahlak onun düşünce dünyasının temel kavramlarıdır. Hatta kurduğu okul ve yaptığı çalışmalar, onun memuriyetinden daha önemli bir hizmet olarak gösterilir. Mizancı Murad’ın ideal Osmanlı aydını anlayışı burada açıkça görülmektedir.

Romanın ilerleyen bölümlerinde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yani 93 Harbi başlar. Mansur Bey görev gereği Şıpka cephesine gider. Burada doktor olarak çalışır ve savaşın bütün acılarını yakından görür. Yaralı askerlerle ilgilenir, büyük fedakârlıklar gösterir. Ancak dürüstlüğü başına dert açar. Bazı komutanlar ve çıkar çevreleri tarafından iftiraya uğrar. Hatta casusluk ve bozgunculukla suçlanır. Böylece romanın başından beri görülen temel durum tekrar ortaya çıkar: Dürüst ve idealist insanlar yozlaşmış düzen tarafından dışlanmaktadır.

Şam'dan sonra Mansur Bey’in sağlık durumu bozulur. Hastalığı ilerler ve doktorlar ona daha sıcak iklimlere gitmesini tavsiye ederler. Bu nedenle Trablusgarp ve Sudan taraflarına gider. Romanın son kısmı büyük ölçüde mektuplardan oluşur. Zehra Hanım, Fatma Hanım ve Mansur Bey arasındaki bu mektuplar hem duygusal hem de düşünsel yönü güçlü bölümlerdir. Mansur Bey artık ölüm ihtimalini düşünmektedir. Buna rağmen memleket meseleleriyle ilgilenmeye devam eder.

Zehra ile Mansur’un ilişkisi de bu noktada sıradan bir aşk hikâyesi olmaktan çıkar. İkisi de aynı ideale bağlıdır. Zehra yalnızca sevilen bir kadın değil, Mansur’un düşüncelerini anlayan ve onları yaşatmaya çalışan bir karakterdir. Mansur Bey ölmeden önce oğulları Mahmut’un eğitimine önem verilmesini ister. Çünkü onun gözünde gerçek miras para ya da makam değil, fikirlerdir. Mahmut’un iyi yetişmesi, ülkesine hizmet eden bir insan olması ve babasının davasını sürdürmesi gerektiğini düşünür.

Romanın sonunda Mansur Bey hayatını kaybeder. Mansur Bey toplum tarafından tam olarak anlaşılamamış bir idealisttir. Mizancı Murad’ın vermek istediği mesaj açıktır: Bir toplumun kurtuluşu dürüst, eğitimli, ahlaklı ve çalışkan insanların çoğalmasına bağlıdır. Mansur Bey bu yüzden yazarın hayal ettiği yeni Osmanlı insanının sembolüdür.

Bugün roman okunduğunda dikkat çeken noktalardan biri de ele aldığı birçok meselenin hâlâ güncelliğini korumasıdır. Liyakatsizlik, memur zihniyeti, rüşvet, makamların kişisel çıkar için kullanılması, eğitim sorunları ve devlet yönetimindeki aksaklıklar romanda uzun uzun eleştirilir. Bu yüzden eser yalnızca Tanzimat sonrası Osmanlı’yı anlatan tarihî bir roman değil, aynı zamanda günümüze kadar uzanan toplumsal tartışmaların da erken bir örneği olarak görülebilir. Mizancı Murad’ın sorduğu soru bugün de geçerliliğini korur: Toplum için çalışan dürüst insanlar gerçekten “turfanda” yani geleceğin habercileri midir, yoksa kendi çağları tarafından değersiz görülen “turfa” insanlar olarak mı kalacaklardır?

***

Turfanda mı Yoksa Turfa mı? bir düşünce romanı olduğu için karakterler çoğu zaman insan olmaktan çıkıp fikirlerin temsilcisine dönüşüyorlar.

Özellikle Sabiha karakteri bunun en belirgin örneklerinden biridir. Sabiha aslında Zehra'dan daha canlı, daha insani ve daha gerçek bir karakterdir. Duygularına yenilir, kıskanır, hata yapar, zaaf gösterir. Fakat Mizancı Murad'ın ahlak anlayışında bu tür zaafların affedilmesi zordur. Bu yüzden Sabiha'nın hikâyesi de bir trajediye dönüşür. Roman boyunca yaptığı hataların bedelini öder ve sonunda ölümle cezalandırılır. Burada yazarın amacı aslında okuyucuya ahlaki bir ders vermektir.

Aynı durum Müzeyyen Hanım için de geçerlidir. Kötülüğe doğrudan öncülük etmese bile Raşit Efendi'nin suçlarına ortak olduğu için cezasını ölümle öder. Yazarın dünyasında ahlaki hata ile fiziksel ceza arasında çok doğrudan bir ilişki vardır. İyi insanlar ödüllendirilir, kötü veya hata yapan insanlar ise ortadan kaldırılır.

Bu durum Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemlerinin bazı romanlarında da görülür. Roman kahramanları çoğu zaman gerçek insanlar gibi değil, "ibret örnekleri" gibi kurgulanmıştır. Mizancı Murad da bundan farklı davranmaz.

Romanın en dikkat çekici eleştiri noktalarından biri, idealizm ile maddi güç arasındaki ilişki konusunda ortaya çıkmaktadır. Mizancı Murad eser boyunca çalışmayı, ahlakı, eğitimi ve topluma hizmet etmeyi yüceltir. Mansur Bey de bu düşüncelerin temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Onun amacı servet elde etmek ya da zenginleşmek değildir; okul açmak, insanları eğitmek ve memleketin kalkınmasına katkı sağlamaktır. Ancak romanın sonunda bu ideallerin gerçekleşmesini mümkün kılan şeylerden biri büyük bir miras olur.

Burada dikkat çekici olan nokta yazarın olay örgüsünü kurma biçimidir. Şeyh Salih Efendi'nin ailesine bakıldığında, servetin doğal mirasçıları sayılabilecek karakterlerin birer birer ortadan kaldırıldığı görülür. İsmail Bey ölür, Sabiha ölür, diğer bazı karakterler de hikâyeden çıkarılır. Sonunda ortaya çıkan maddi güç ve imkânlar Mansur Bey'in temsil ettiği ideallerin hizmetine sunulur.

İsmail Bey ya da Sabiha, Raşit Efendi gibi kötülüğün temsilcileri değildir. Hataları, zaafları ve yanlış tercihleri olabilir; ancak bunlar onları doğrudan kötü insanlar hâline getirmez. Buna rağmen romanın sonunda yaşama şansı bulanlar çoğunlukla yazarın onayladığı karakterler olurken, diğerleri trajik biçimde sahneden çekilirler.

Acaba bu karakterler gerçekten yaptıkları hatalar nedeniyle mi ölürler, yoksa yazar ideal kahramanının önündeki engelleri kaldırmak için mi onları hikâyeden çıkarır? Özellikle Sabiha'nın ölümü bu açıdan tartışmalıdır. Çünkü Sabiha'nın suçu duygularına yenilmek ve yazarın ahlak anlayışına uygun olmayan tercihlerde bulunmasıdır.

Romanın bir başka düşündürücü yönü de idealizmin maddi temelleridir. Mansur Bey'in savunduğu eğitim projeleri, açtığı okullar ve gerçekleştirmek istediği toplumsal çalışmalar büyük ölçüde ekonomik kaynak gerektirmektedir. Romanın sonunda bu kaynakların önemli bir kısmının miras yoluyla sağlanması, idealizm ile servet arasındaki ilişkiyi görünür hâle getirir. Böylece eser farkında olmadan şu gerçeği de ortaya koymaktadır: En iyi niyetli düşünceler bile hayata geçirilebilmek için belirli bir maddi güce ihtiyaç duyar.

Romandaki tartışma yalnızca iyi ile kötü arasındaki mücadele değildir. Aynı zamanda ideallerin gerçekleşebilmesi için gerekli olan ekonomik koşulların nasıl oluştuğu meselesidir. Mizancı Murad ahlaken üstün gördüğü kahramanına bu imkânı sağlayabilmek için olay örgüsünü belirli bir yöne taşımış görünmektedir. Bu durum da romanın en ilgi çekici ve en fazla tartışılabilecek yönlerinden birini oluşturmaktadır.

Aldous Huxley’nin Loudun Şeytanları: İnanç, Arzu, Ego ve İktidar

  Aldous Huxley’nin Loudun Şeytanları XVII. yüzyıl Fransa’sında yaşanmış tuhaf bir şeytan çarpması vakasını anlatıyor. Bir manastırdaki r...