24 Haziran 2026 Çarşamba

Rafael İşhanyan'ın Ermeni Tarihi Anlayışı

 


Rafael İşhanyan'ın Ermeni Tarihi Anlayışı

Yazara göre Ermeniler bir anda ortaya çıkmış, yalnızca bir göçle açıklanabilecek ya da tek bir eski halkın doğrudan devamı sayılabilecek bir topluluk değildir. Ermeni halkı; dilin, coğrafyanın, eski yerli halkların, göçlerin, devletlerin, efsanelerin ve kültürel hafızanın uzun zaman içinde birbirine karışmasıyla oluşmuştur. Bu yüzden kitapta Ermenilerin kendisini nasıl oluşturduğu, nasıl hatırladığı ve büyük imparatorluklar arasında nasıl varlığını sürdürdüğü anlatılır.

Yazarın anlatısında en önemli unsur dildir. Ermeniceyi halkın geçmişini taşıyan canlı bir belge olarak görür. Ermenicenin Hint-Avrupa dil ailesine bağlı olması, Ermenilerin eski dünya halklarıyla bağlantısını açıklamak için önemli kabul edilir. Fakat yazar bununla yetinmez; Ermenicenin Sümerce, Akadca, Sami dilleri, Kafkas dilleri ve eski Anadolu dilleriyle temaslarını da vurgular. Bu yaklaşım, Ermenilerin kapalı bir topluluk olmadığını; Mezopotamya, Anadolu, Kafkasya ve İran çevresindeki halklarla uzun süre ilişki içinde yaşadığını göstermeye yöneliktir.

Coğrafya da kitapta çok belirleyicidir. Van Gölü, Ararat çevresi, Sevan, Urmiye, Aras havzası, Fırat ve Dicle kaynakları, Ermeni tarihinde önemlidir. Arkeolojik bulgular, eski yerleşimler, kaya resimleri, kaleler, sulama kanalları ve metal işçiliği örnekleri bu coğrafyanın çok eski bir kültür alanı olduğunu göstermek için kullanılır.

Kitapta eski yazılı kaynaklarda geçen Armani, Haya, Hayasa, Nairi, Urartu, Ararat ve Armina gibi adlar arasında bir süreklilik kurulmaya çalışılır. Yazar bunları farklı dönemlerde aynı tarihî coğrafyanın ve aynı halkın değişik adları gibi yorumlar. Burası kitabın hem güçlü hem de tartışmalı tarafıdır. Çünkü bu adların birçoğu tarihî kaynaklarda gerçekten geçer; fakat hepsini kesin biçimde “Ermeni” adı altında birleştirmek akademik dünyada tartışmalı bir yorumdur.

Hayk efsanesi, yazarın anlatısında Ermeni bağımsızlık fikrinin sembolüdür. Hayk’ın Bel’e karşı çıkması, kuzeye göç etmesi ve kendi yurdunu kurması tarihsel bir belge gibi değil, halk hafızasında saklanan özgürlük anlatısı gibi ele alınır. Yazar bu efsaneyi tamamen masal olarak görmez; arkasında eski göçlerin, savaşların ve bağımsızlık mücadelelerinin izi olabileceğini düşünür. Aynı yöntem Şamiram-Ara hikâyesinde, Haldi-Hayk bağlantısında ve bazı Urartu krallarının Ermeni efsaneleriyle ilişkilendirilmesinde de görülür.

Daha somut tarihî döneme gelindiğinde Urartu ya da yazarın deyişiyle Van-Ararat Krallığı ön plana çıkar. Menua’nın kanalları, Argişti’nin şehirleri, Rusa’nın kaleleri ve imar faaliyetleri, bir devletin yalnızca savaşla değil; şehir kurarak, suyu yöneterek, tarımı geliştirerek ve düzen sağlayarak ayakta kaldığını gösterir. 

Sonra Yervantuniler, Artaşes, Tigran ve Arşakuniler üzerinden Ermeni siyasi tarihinin yükseliş ve zorluk dönemleri anlatılır. Artaşes dağınık Ermeni bölgelerini birleştiren kurucu hükümdardır. Tigran ise Ermeni tarihinin en güçlü dönemini temsil eder; yazara göre onun zamanında Ermenistan imparatorluk seviyesine ulaşır. Fakat Roma’nın doğuya yönelmesiyle bu yükseliş sona erer. Tigran’dan sonra Ermenistan, Roma ile Partlar arasında denge kurmaya çalışan bir sınır krallığı hâline gelir. Buna rağmen tamamen ortadan kalkmaz; hanedanlar değişir, dış müdahaleler olur, ama Ermeni siyasi varlığı devam eder.

Kitapta sıradan insanların hayatı da önemlidir. Ksenofon’un anlattığı köyler, toprağa gömülü evler, buğday, arpa, üzüm bağları, şarap üretimi ve hayvan sürüleri, Ermeni tarihini yalnızca kralların dünyasından çıkarır.

***

Yazarın amacı Ermeni halkının köksüz, sonradan belirmiş veya yalnızca dışarıdan gelmiş bir topluluk olmadığını göstermektir. İşhanyan, Ermenilerin çok eski bir coğrafyada, farklı halklarla karışarak ama kendi dilini ve kimliğini koruyarak tarih boyunca var olduğunu anlatmak ister.

Yazar tarihî malzeme kullanır; dilbilimden, arkeolojiden, yazıtlardan ve antik kaynaklardan yararlanmaya çalışır. Fakat yazarın temel eğilimi, bütün bu malzemeyi Ermeni tarihinin çok eski ve kesintisiz olduğu fikrini destekleyecek biçimde yorumlamaktır. Bu nedenle bazı iddiaları temkinli okumak gerekir. Özellikle Urartu’nun doğrudan Ermeni devleti sayılması, Hayasa’nın kesin biçimde Ermenilerle özdeşleştirilmesi ya da efsane kahramanlarının tarihî krallarla birleştirilmesi kesin bilgi değil, yorumdur.

***

Ermeniler, Güney Kafkasya ile Doğu Anadolu arasında tarih boyunca yaşamış eski bir halktır. Ermenice, Hint-Avrupa dil ailesine ait bağımsız bir dildir ve bu konuda tarihçiler arasında genel bir görüş birliği vardır. Ancak Ermeni halkının tam olarak nasıl oluştuğu konusunda kesin bir cevap yoktur. Bugün akademik dünyada en yaygın yaklaşım, Ermenilerin tek bir kavimden değil, uzun bir tarihî süreç içinde oluştuğudur. Hint-Avrupa dili konuşan topluluklar ile Urartular, Hurriler ve Doğu Anadolu'nun diğer eski halkları yüzyıllar boyunca kaynaşmış ve bugünkü Ermeni halkını meydana getirmiştir. Yani ne tamamen dışarıdan gelmiş tek bir halktırlar ne de yalnızca Urartuların doğrudan devamıdırlar.

MÖ 9-6. yüzyıllar arasında bölgede güçlü olan Urartu Krallığı önemli bir uygarlıktı. Başkenti Van çevresindeydi ve sulama kanalları, kaleleri ve yazıtlarıyla tanınır. Urartu Devleti yıkıldıktan sonra bölgede yeni siyasi yapılar ortaya çıktı. Pers döneminde Ermenistan satraplık olarak yönetildi. Daha sonra Büyük İskender'in fetihleriyle Helenistik dönem başladı.

MÖ 2. yüzyılda Artaşes I bağımsız Ermeni Krallığı'nı güçlendirdi. Ondan sonra gelen Tigran döneminde Ermeni Devleti geniş sınırlara ulaştı. Bu imparatorluk uzun ömürlü olmadı; Roma'nın yükselmesiyle toprakların büyük bölümü kaybedildi. Bundan sonra Ermenistan yüzyıllarca Roma ile Partlar, daha sonra da Sasani İranı arasında tampon bir devlet olarak varlığını sürdürdü.

Ermeni tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri ise MS 301 yılıdır. Geleneksel kabul gören tarihe göre Ermenistan, Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk devlet oldu. Bu gelişme Ermeni kimliğinin şekillenmesinde çok büyük rol oynadı. Daha sonra 5. yüzyılda Mesrop Maştots Ermeni alfabesini geliştirdi.

Orta Çağ boyunca Ermeniler Bizans, Araplar, Selçuklular, Moğollar ve Osmanlılar gibi birçok devletin egemenliği altında yaşadılar.

Şimdi İşhanyan'ın kitabına gelirsek; bazı görüşleri tartışmalıdır. Örneğin: Urartu'nun doğrudan Ermeni devleti olduğu iddiası genel kabul görmez. Hayasa'nın kesin biçimde Ermenilerin atası olduğu kanıtlanmış değildir. “Armani, “Hayasa”, “Nairi”, “Urartu” ve “Armina” adlarının aynı halkın farklı isimleri olduğu yorumu yaygın kabul edilen bir gerçek değil, bir görüştür. Hayk gibi efsanevi kişileri tarihî şahsiyetlerle ilişkilendirmesi de yorum niteliğindedir.

Buna karşılık kitapta doğru ve genel kabul gören bilgiler de vardır. Örneğin Ermenicenin bağımsız bir Hint-Avrupa dili olması, Tigran'ın bir krallık kurması, Ermenistan'ın Roma ile Partlar arasında kalması, Hristiyanlığın Ermeni kimliği için merkezi öneme sahip olması ve Ermenilerin tarih boyunca bu bölgede yaşamış eski halklardan biri olması akademik olarak büyük ölçüde kabul edilen konulardır.

***

Rafael İşhanyan'ı güçlü bir Ermeni milliyetçisi olduğu ve eserlerini bu bakış açısıyla yazdığı söylenebilir. İşhanyan (1922-1995), Ermeni dilbilimci, tarihçi ve filologdur. Çalışmalarının büyük bölümü Ermeni dilinin tarihi, Ermeni halkının kökeni ve Ermeni ulusal kimliği üzerinedir. Özellikle Ermenilerin çok eski çağlardan beri Anadolu'nun yerli halkı olduğu görüşünü savunmuş ve bu düşünceyi eserlerinin temel tezlerinden biri hâline getirmiştir.

1980'lerin sonu ve 1990'ların başında Karabağ hareketi sırasında millî konularda aktif rol almış, Ermeni bağımsızlık hareketini desteklemiş ve Ermeni-Türk ilişkileri üzerine de yazılar kaleme almıştır. Üçüncü Gücü Dışlama Yasası adını verdiği düşüncesinde, Ermenilerin kendi çıkarlarını esas alarak komşularıyla doğrudan ilişki kurmaları gerektiğini ileri sürmüştür.

İşhanyan'ın tarih kitapları da bu millî bakış açısını yansıtır. Dilbilim, arkeoloji, antik yazıtlar ve eski tarihçilerin eserlerinden yararlanır; ancak elde ettiği verileri çoğunlukla Ermeni tarihinin çok eski, kesintisiz ve Ermeni merkezli olduğu tezini destekleyecek şekilde yorumlar. Bu nedenle Urartu'nun doğrudan Ermeni devleti olduğu, Hayasa'nın Ermenilerin atası olduğu veya Ermeni halkının kesintisiz biçimde aynı coğrafyada yaşadığı gibi görüşleri kesin tarihî gerçek olarak değil, kendi tarih anlayışının parçaları olarak sunar.

İşhanyan tarihî kaynakları kullanan; fakat bunları Ermeni millî kimliğini ve tarih anlayışını güçlendirmek amacıyla yorumlayan bir tarihçi ve düşünürdür. Bu nedenle eserleri okunurken hem sunduğu tarihî bilgilerden yararlanmak hem de milliyetçi bakış açısının yorumlarını içerdiğini göz önünde bulundurmak gerekir.

20 Haziran 2026 Cumartesi

Bir Dünyanın Dağılışı: Hasip Saygılı'nın Osmanlı'nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları Adlı Eseri Üzerine

Bu kitabın zihnimde bıraktığı en güçlü iz, yavaş yavaş çözülen bir dünyanın bıraktığı hüzün oldu. Hasip Saygılı'nın anlattığı hikâye bana göre yalnızca Osmanlı'nın son kırk yılı değildi, insanların kendilerini ait hissettikleri dünyanın yavaş yavaş ellerinden kayışının hikâyesiydi.

Tarih kitapları çoğu zaman savaşları, antlaşmaları ve devletleri anlatır. Oysa bu kitapta satır aralarında başka bir soru dolaşmaktadır: Bir insanın dünyası ne zaman yıkılır? Bir devlet eski gücünü kaybettiğinde mi, bir şehir elden çıktığında mı, yoksa kendisini ait hissettiği düzen artık geri dönmeyecek şekilde değiştiğinde mi?

Berlin Kongresi'nden Balkan Savaşları'na, Rus konsoloslarının öldürülmesinden Rumeli'den Anadolu'ya uzanan göçlere kadar anlatılan olayların merkezinde aslında bu soru vardır. Çünkü burada kaybedilen yalnızca toprak değildir. Kaybedilen şey aynı zamanda ortak bir hayatın mümkün olduğuna dair inançtır. Bir zamanlar aynı pazarda alışveriş yapan, aynı sokakta yürüyen, aynı şehrin seslerine uyanan insanlar giderek birbirlerini farklı milletlerin mensupları olarak görmeye başlamışlardır. Milliyetçilik yalnızca yeni devletler kurmamış; insanların birbirlerine bakışını, geçmişlerini hatırlama biçimlerini ve gelecek tasavvurlarını da değiştirmiştir.

Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken, insanların tarih kitaplarında anlatıldığı kadar kesin kimliklere sahip olmamaları oldu. Bir Arnavut hem Osmanlı'ya bağlı hissedebiliyor hem de kendi milletini savunabiliyordu. Bir Müslüman aynı anda hem Rumelili, hem Osmanlı, hem de yaşadığı toprağın insanı olabiliyordu. Fakat zaman ilerledikçe insanlardan seçim yapmaları istendi. Belki de Balkan trajedisinin temelinde bu zorunlu seçim yatmaktadır. Çünkü bazen insan bir kimlik kazanırken başka bir kimliği kaybeder.

Yazarın anlattığı konsolos cinayetleri, isyanlar, komiteler ve büyük devletlerin müdahaleleri ilk bakışta siyasi olaylar gibi görünmektedir. Fakat bunlar aynı zamanda insanların kaderleri üzerinde söz sahibi olma mücadelesidir. Rusya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı, Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlar kendi geleceklerini kurmaya çalışırken sıradan insanlar çoğu zaman tarihin sert akıntısı içinde savrulmuşlardır. Büyük siyaset kendi yolunda ilerlerken, bedeli çoğu zaman evlerini terk etmek zorunda kalanlar, sevdiklerini kaybedenler ve geride bırakılan şehirler ödemiştir.

Bu nedenle kitabın bana düşündürdüğü asıl mesele Osmanlı'nın neden kaybettiği değil, bir dünyanın nasıl dağıldığıdır. Selanik'in, Manastır'ın, Üsküp'ün veya Prizren'in kaybı yalnızca şehirlerin el değiştirmesi değildir. O şehirlerde kurulan hayatların, hatıraların ve aidiyet duygusunun da yavaş yavaş çözülmesidir.

Hasip Saygılı'nın kitabı bana göre geçmişin bugünün içinde yaşamaya devam ettiğini göstermektedir. Kitap boyunca anlatılan olaylar, tarihin kapanmış bir defter olmadığını; insanların hafızalarında, şehirlerin sokaklarında ve toplumların kimliklerinde yaşamayı sürdürdüğünü hissettirmektedir.

Belki de bu kitabın asıl sorusu şudur: Bir imparatorluk yıkıldığında geriye ne kalır? Yazarın verdiği cevap ise oldukça insani görünmektedir. Geriye insanlar kalır. Hatıralar kalır. Kayıplar kalır. Bazı şehirlerin isimleri, bazı türkülerin sözleri, bazı mezar taşları ve anlatılmaya devam eden hikâyeler kalır. 

18 Haziran 2026 Perşembe

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

 

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

Atalarımın bir kısmı Selanik'te, bir kısmı ise Kosova'da yaşamıştı. Ben Balkanlar'da yaşamış Türk ataların torunuyum. Ailem Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra, 1924 yılında Türkiye'ye göç etti. Balkan faciasını yaşamış, savaşları görmüş, kayıplar vermiş insanlardı onlar. Ailemiz içinde vatan savunmasına katılanlar da vardı, şehit düşenler de.

Türkiye'ye geldiklerinde önce İzmir'e yerleşmişler. Daha sonra aile fertlerinin bir kısmı İzmir'de kalmış, bir kısmı Manisa'ya, bir kısmı da Bursa'ya gitmiş. Biz Bursa'ya yerleşen kolun çocuklarıyız. Dedelerimin anne ve babaları Balkan göçmeniydi; ancak her iki dedem de Bursa doğumluydu. Bu bakımdan ben, Bursa'da yaşayan üçüncü kuşağım.

Çocukluğumdan beri aile büyüklerimden duyduğum kimlik tanımı hep aynıydı: “Biz Türk'üz ve Müslümanız.” Hatta Kosova'dan gelen diğer dedemin ailesinde de Arnavut kökenli akrabalarımız olmasına rağmen, onların da kendilerini yalnızca Arnavut olarak tanımladıklarını hiç duymadım. “Evet, Arnavutuz” diyorlardı, “ama aynı zamanda Türk'üz de.” Benim tanıdığım çevrede bu durum son derece doğal karşılanırdı.

Bu yüzden yıllar sonra, çok sevdiğim rahmetli eniştemin kendisi için “Ben Osmanlıyım” dediğini duyduğumda çok şaşırmıştım. Çünkü ailemde daha önce böyle bir tanımla karşılaşmamıştım. Sonradan annem ve ablamla konuşurken, eniştemin Bilecik'in Söğüt ilçesinde doğduğunu öğrendim. Osmanlı Devleti'nin doğduğu topraklarda yetişmiş biri olarak kendisini bir Osmanlı mirasının varisi gibi görmesi aslında şaşırtıcı değildi. Bana garip gelen, bu düşüncenin yanlış olması da değildi; benim alışık olduğum aile kültüründe yer almamasıydı.

Elbette Osmanlı bizim tarihimizin bir parçasıdır. Böylesine büyük bir devletin varlığını ve tarihî önemini inkâr etmek mümkün değildir. Osmanlı'nın kuruluşu da büyümesi de tesadüf değildi. Güçlü devlet adamları ve başarılı hükümdarlar sayesinde yüzyıllar boyunca ayakta kaldı. Ancak zamanla yaşanan idarî zafiyetler, yanlış politikalar ve dış müdahaleler devletin zayıflamasına yol açtı. Sonunda Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekildi.

Bugün Osmanlı üzerine yapılan tartışmalarda bazen onun bir Türk devleti olmadığı ileri sürülüyor. Oysa Osmanlı, çok milletli bir yapıya sahip olsa da Türk tarihinin ve Türk devlet geleneğinin önemli halkalarından biridir. Farklı etnik kökenlerden insanları bünyesinde barındırmış olması bu gerçeği değiştirmez.

Buna rağmen ben kendimi Osmanlı olarak hissetmiyorum. Tarihî miras ile kişisel aidiyet arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Osmanlı'yı kendi geçmişimizin önemli bir parçası olarak kabul ederim; fakat kimliğimi tarif ederken “Ben Osmanlıyım” demem. Ben kendimi Türk ve Müslüman olarak tanımlarım.

Ayrıca sonradan öğrendiğim bir başka husus da Arnavut kökenli büyüklerimizin bir kısmının Bektaşi olmasıydı. Bektaşi geleneğine karşı duyduğum yakınlığın ve sempati hissinin kökeninde belki de bu aile mirasının etkisi vardır diye düşünüyorum.

Osmanlı'yı kesinlikle reddetmiyorum; aksine onu tarihimizin önemli bir parçası olarak görüyorum. Ancak aidiyet meselesi başka bir şeydir. Ben kendimi Osmanlı olarak değil, Türk ve Müslüman olarak hissediyorum. Bunu söylerken de herhangi bir üstünlük iddiasında bulunmuyorum. Nasıl ki bir İngiliz İngiliz olduğunu, bir Fransız Fransız olduğunu rahatlıkla ifade edebiliyorsa, ben de Türk ve Müslüman olduğumu aynı doğallıkla söyleyebilmeliyim. Saygı insanların kendi kimliklerini ifade edebilme hakkını da kapsar.

Benim için mesele de budur: Osmanlı tarihimin bir parçasıdır; fakat kimliğim Türk ve Müslüman kimliğidir.

15 Haziran 2026 Pazartesi

Neden yazıyorum?

Her insanın bilgi sahibi olduğu ve olmadığı alanlar vardır. Ben matematik ya da futbol konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığım için bu alanlarda konuşmayı tercih etmem. Çünkü bilmediğim bir konuda fikir yürütmeyi doğru bulmam. İnsan her konuda söz sahibi olmak zorunda değildir; neyi bilmediğini bilmek de bir farkındalıktır.

Buna karşılık tarih, edebiyat ve çocuk gelişimi gibi eğitim aldığım ve yıllardır üzerine düşündüğüm alanlarda yazmam son derece doğaldır. Çünkü insan emek verdiği konularla zamanla zihinsel bir bağ kurar. Okudukça, araştırdıkça ve düşündükçe o konular hakkında fikir geliştirir.

Ben yalnızca öğrendiklerimle yetinmedim; yıllar boyunca kitaplar okudum, farklı görüşleri karşılaştırdım ve okuduklarım üzerine düşündüm. Çünkü okumak yalnızca bilgi edinmek değil, aynı zamanda bakış açısını geliştirmek ve olayları daha derinlikli değerlendirebilmeyi öğrenmektir.

Bu nedenle yazdıklarım boş bir yerden gelmiyor. Arkasında yıllar içinde biriken okumalar, araştırmalar ve düşünceler bulunuyor. Yıllardır emek verdiğim, okuduğum ve üzerine düşündüğüm konular hakkında fikir geliştirmem ve yazmam son derece doğaldır. Bu, kendimi bir otorite olarak görmekten değil; zamanla bu alanlarla kurduğum zihinsel bağın doğal sonucundan kaynaklanır.

Benim için yazmak düşünmeye ve öğrenmeye devam etmektir. İnsan bazen en çok yazarken düşünür, yazarken fark eder ve yazarken kendini geliştirir. Nasıl ki bir ağacın yıllar içinde kök salması doğalsa, yıllarca okuyan, düşünen ve araştıran bir insanın da sonunda kaleme sarılması o kadar doğaldır.

Hakikatin Önündeki En Büyük Engel: Nefis

İnsan, nefsinin hükmünü takip ettiğinde bunu her zaman açık bir kötülük olarak görmez. Hatta çoğu zaman kendisini haklı olduğuna inandırır. Bazen doğruyu bildiği hâlde işine geleni seçer; bazen bir tartışmada gerçeği bulmak yerine haklı çıkmaya çalışır. Kimi zaman sevdiği birini korumak uğruna adaletten taviz verir, kimi zaman da öfkesini, kırgınlığını veya çıkarını haklılık zanneder.

Bu yüzden insan, dışarıdaki yanlışları sorgulamadan önce kendi iç dünyasına bakmalıdır. Çünkü insanın fark etmekte en çok zorlandığı şey, kendi nefsinin etkisidir. Başkasının haksızlığını görmek kolaydır; fakat kendi haksızlığımızı çoğu zaman çeşitli gerekçelerle örtmeye çalışırız. Nefis, insanı açık bir yanlışa çağırmaktan ziyade, yanlışı doğru gibi göstermeye çalışır.

Bir işe karar vermeden önce insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: "Ben bunu doğru olduğu için mi istiyorum, yoksa istediğim şey doğru olsun diye mi uğraşıyorum?"

İlk bakışta birbirine yakın görünen bu iki tavır arasında aslında büyük bir fark vardır. Hakikati arayan kişi, hoşuna gitmese bile doğruyu kabul etmeye hazırdır. Nefsinin peşinden giden kişi ise doğruyu değil, kendi arzusunun gerçekleşmesini ister. Bu nedenle aynı olay karşısında iki insanın tavrı tamamen farklı olabilir: Biri delile teslim olurken, diğeri delili kendi isteğine uydurmaya çalışır.

İnsan çoğu zaman kötülüğü kötülük olduğu için yapmaz; onu kendince haklı gösterdiği için yapar. Nefsin en büyük gücü de burada ortaya çıkar. Açıkça "yanlış yapıyorum" demez; öfkeye "haklı tepki", kibre "özgüven", kıskançlığa "hassasiyet", çıkarına ise "akılcılık" adını verir. Böylece insan, farkına varmadan kendi arzularının savunucusu hâline gelir.

Bu sebeple insanın en çetin mücadelesi başkalarıyla değil, kendi iç dünyasıyladır. Dışarıdaki düşmanı görmek kolaydır; fakat arzuların, korkuların ve önyargıların kararlarımızı nasıl yönlendirdiğini görmek zordur. Büyük âlimlerin sürekli nefis muhasebesini tavsiye etmeleri de bundandır. Çünkü insan bazen başkalarını değil, en çok kendisini aldatır.

Hakka yaklaşmanın yolu, önce bu ihtimali kabul etmekten geçer. İnsan, nefsinin yanılabileceğini fark ettiği ölçüde adalete; adalete yaklaştığı ölçüde de hakikate yaklaşır. Bu yüzden gerçek muhasebe, başkalarının kusurlarını saymak değil, kendi kalbimizin hangi hükme boyun eğdiğini sorgulamaktır. Nefsin hükmüne mi, yoksa hakkın hükmüne mi? Bu soru, insanın hayatı boyunca kendisine sorması gereken en önemli sorulardan biridir.

14 Haziran 2026 Pazar

Son Işık

Akşamın solgun karanlığından başka miras bırakmayan bir nal sesinin,

ufukta dağılan ince tozu;

ve çoktan denize karışmış bir yelkenin ardından suyun üzerinde uzun süre kalan o belirsiz

aydınlığı

kim çağırır onları?

Yıldızların saf unutkanlığı altında isimler de uzak bir yankı gibi ağır ağır çözülürken,

gecenin derin ayazına eğilmiş bir yalnızlığın kendinden başka şahidi yoktur.

Ufukta sönen son ışık kadar kısa olan ömür hatırlanmak istemez;

yalnızca bir an,

yalnızca bir anlık suskunlukla

göğün içinde tamamlanmış olmaktan başka bir dileği yoktur.


Burcu Bolakan

José Saramago'nun Filin Yolculuğu Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

José Saramago'nun Filin Yolculuğu romanı tarihte gerçekten yaşanmış bir olayı anlatır: Portekiz kralının bir fili Avusturya Arşidükü Maksimilian'a hediye etmesi ve bu filin Avrupa boyunca yaptığı uzun yolculuktur konusu.

Saramago'nun asıl ilgisi tarihin içinde yaşayan insanlardır. Tarih kitapları kralları, savaşları ve anlaşmaları anlatır. Oysa Filin Yolculuğu romanı, tarihin kenarında kalmış ayrıntılara yönelir. Bir filin Avrupa boyunca yürütülmesi gibi sıra dışı bir olayın etrafında insanların nasıl davrandığını, nasıl düşündüğünü ve dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösterir. Aslında bu kitap için Saramago'nun insan doğası üzerine kurduğu uzun gözlemleri diyebiliriz.

Roman boyunca dikkat çeken en önemli unsur, anlatıcının sürekli devrede olmasıdır. Saramago olayları anlatır; yorum yapar, alay eder, düşünür ve okuru da düşünmeye zorlar. Din adamlarını, bürokratları, askerleri, kralları ve sıradan insanları aynı mesafeden izler. Hiç kimseyi tamamen yüceltmez. Çünkü romanda herkes biraz komiktir. Kral da, komutan da, rahip de, köylü de kendi dünyasının merkezinde olduğunu düşünür. Oysa yazar sürekli olarak bu merkezin ne kadar kırılgan olduğunu ve her şeyin bir anda değişebileceğini gösterir.

Romanın en etkileyici yanlarından biri de budur. Fil aslında hiç değişmeyen tek varlıktır. Yol boyunca aynı fil olarak kalır. Değişen ve kendini açığa vuran insanlar olur. Herkes file bakarken kendi zihnini ortaya koyar. Kimisi onda bir prestij nesnesi görür, kimisi kutsallık arar, kimisi siyasi güç simgesi bulur. Fil ise bütün bu anlamların dışında, yalnızca varlığını sürdürmektedir. Bu durum romanın temel ironisini oluşturur.

Romanın en güçlü sahnelerden biri, filin bakıcısı Subhro'nun filin sırtına çıktığı andır. Bu sahne aslında bakış açısının değişmesi ve kısa süreliğine de olsa sıradan bir insanın gücü elde ettiği anlamına gelir. Subhro yerden bakarken gösterişiyle gördüğü insanları, yukarıdan baktığında anlamsız ve küçük görür. İnsanların hareketleri, korkuları ve telaşları farklı bir anlam kazanır. Subhro burada kısa süreliğine de olsa iktidarın bakışını deneyimler.

Bu sahne romanın geri kalanını anlamak için önemli bir anahtar sunar. Çünkü bir kralın, bir hükümdarın ya da bir devlet yöneticisinin dünyaya nasıl baktığını sezdirir. Güç sahibi olmak yalnızca emir vermek değildir; aynı zamanda insanları uzaktan ve yukarıdan görmektir. Ancak Saramago bununla yetinmemiştir. Subhro'nun sıradan bir insan olduğunu da hatırlatır. O hem yukarıdadır hem aşağıdan gelmiştir. Bu nedenle o bakışın ne kadar yanıltıcı olduğunu da fark edebilir. Belki de romanın en önemli düşüncelerinden biri burada ortaya çıkar: Güç sahibi insanlar herkesi gördüklerini sanırlar, ama çoğu zaman sıradan insanların onlar hakkında ne düşündüğünü hiç bilmezler.

Roman boyunca din ve politika eleştirileri de bu düşüncenin etrafında şekillenir. Rahiplerin, komutanların ve yöneticilerin kendilerine yükledikleri büyük anlamlar, anlatıcının ironisiyle sürekli aşındırılır. Saramago'nun eleştirisi belirli kişilere değildir, insanın kendi önemini abartma eğilimine yöneliktir. İnsanlık yüzyıllardır kendisini tarihin merkezine yerleştirmeye çalışır.

Bununla birlikte romanı yalnızca bir hiciv romanı olarak okumak eksik olur. Çünkü kitabın satır aralarında daha karanlık bir duygu da hissedilir. Saramago dünyanın giderek daha iyi bir yer olduğuna inanan bir yazar değildir. Tam tersine, insanlığın aynı hataları tekrar tekrar ürettiğini düşünen yaşlı bir gözlemcidir. Savaşlar değişir, hükümdarlar değişir, dinî tartışmalar değişir; fakat kibir, güç tutkusu ve anlamsız çekişmeler varlığını sürdürür. Romanın yer yer melankolik tonunun kaynağı da budur.

Yine de roman bütünüyle umutsuz değildir. Çünkü bütün o gösterişli iktidar yapılarının arasında Subhro gibi insanlar vardır. Fil ile bakıcısı arasındaki bağ vardır. Yolculuk sırasında ortaya çıkan dostluklar, merhamet anları ve insanî yakınlıklar vardır. Saramago insanlığa güvenini büyük ölçüde kaybetmiş görünse de insanın küçük iyiliklerine olan ilgisini kaybetmemiştir.

Filin Yolculuğu, insanın kendisini nasıl gördüğünü ve aslında nasıl yanıldığını anlatan bir romandır. Tarih burada yalnızca bir çerçevedir. Asıl anlatılan şey iktidarın bakışı, insanın kibri, dünyanın absürtlüğü ve bütün bunların ortasında varlığını sürdüren sıradan hayattır. Romanın en güçlü imgelerinden biri, filin sırtından aşağıya bakan gözdür. Bu göz hem aşağıyı hem yukarıyı tanır; hem sıradan insanın hayatını hem de gücün insana verdiği yanılsamayı görür. 

Saramago'nun insanlık üzerine söylediği birçok söz de tam olarak bu noktadan doğar: İnsanlar dünyayı bulundukları yerden görürler ve çoğu zaman baktıkları yeri hakikatin kendisi sanırlar.

13 Haziran 2026 Cumartesi

Övüncün Ötesinde

Yeryüzüne bırakılmıştı insan

bir aynanın derinliğinde kendine bir krallık kurdu

camdan kuleler yükseldi solgun bir yıldızın unutulmuş ışığına karşı

bir bahçe vardı ve bahçede tek bir çiçek

onu bütün mevsimlerin kalbi sandı

oysa gecenin görünmez kıyılarında adsız çiçekler açıyordu durmadan

aynalar çoğaldı

her aynada başka bir yüz her yüzde başka bir anı

ve aynı göğün altında sayısız bakış açılıp kapanıyordu

zaman

kimseye ait olmayan ırmağında günleri sürüklüyordu

fakat insan

aynadaki yüzü kendisi sanıyordu

sonunda

ne ayna kaldı ne kule ne çiçek

bir gün dönüp baktığında

ne toprağın sahibi olduğunu gördü ne göğün

yalnızca

adsız çiçeklerin arasında bir anı olduğunu


Burcu Bolakan

From: Korkunun Ötesindeki Gizem


From geceleri ortaya çıkan canavarların insanları avladığı bir korku dizisidir. Fakat anlatı ilerledikçe dizinin asıl gücünün yaratıklardan değil, bilinmezlikten geldiği anlaşılır.

Hikâye tesadüfen ulaştıkları gizemli bir kasabada mahsur kalan insanların etrafında şekillenir. Kasabaya gelenler bir daha ayrılamaz; hangi yolu denerlerse denesinler yeniden aynı yere dönerler. Ancak asıl dehşet gece çöktüğünde başlar. İnsan görünümündeki yaratıklar ortaya çıkar, evlere girmeye çalışır ve yakaladıkları insanları vahşice öldürürler. Bu yaratıkların en rahatsız edici özelliklerinden biri ise yüzlerinden hiç eksilmeyen donuk gülümsemeleridir. Sanki insan taklidi yapan ama insan olmayı çoktan unutmuş varlıklardır.

Dizinin ilk sezonları büyük ölçüde hayatta kalma mücadelesine ve kasabanın gizemine odaklanır. İzleyici karakterlerle birlikte şu soruların peşine düşer: Bu insanlar neden burada? Kasabadan neden çıkılamıyor? Yaratıklar kim? Bütün bunların arkasında ne var?

Zamanla hikâye daha derin ve karanlık bir yöne evrilir. Çocuklar, eski ritüeller, lanetler ve geçmişte işlenmiş korkunç suçlar anlatının merkezine yerleşir. Ortaya çıkan ipuçları, kasabanın tarihinin çocuk kurbanlarıyla ve insanlığın sınırlarını aşmaya çalışan kişilerle bağlantılı olabileceğini düşündürür. Böylece dizi yalnızca bir korku hikâyesi olmaktan çıkar; suç, kefaret, kader ve kurtuluş temalarını da işlemeye başlar.

Benim için dizinin en ilgi çekici yanı, korkusunu belirsizlikten üretmesidir. İlk bölümlerde beni ekrana bağlayan şey, geceleri ortaya çıkan canavarlar ve onların yarattığı tehdit hissiydi. Ancak hikâye ilerledikçe asıl merak ettiğim şey kasabanın gizemi oldu. İnsanların neden burada olduğu, yaratıkların kökeni ve bütün bunların nasıl sona ereceği soruları korkunun önüne geçmeye başladı.

Bununla birlikte, ilerleyen sezonlarda bazı gizemlerin çözülmeden yenilerinin eklenmesi zaman zaman hikâyeyi gereğinden fazla karmaşıklaştırıyor. Yine de From'un atmosferini, yarattığı tekinsizlik duygusunu ve merak unsurunu başarılı buluyorum. Tüm eksiklerine rağmen beni bir sonraki bölümü izlemeye devam ettiren güçlü bir çekim etkisine sahip.


12 Haziran 2026 Cuma

Bir Zambağın Ölümü

Bir Zambağın Ölümü

Sönmüş hayallerin dibinde,
hangi akşamın küllerini karıştırır bu solgun saat?
Perdesiz bir göğün altında, adı unutulmuş bir yıldızın soğuk gümüşü düşer suya.
Ne çağıran bir ses vardır, ne de dönülecek bir kıyı.
Sonsuzluğun koynunda uyur gece.
Bir zambak, açılmadan ölmüştür çoktan,
rüzgârın yolunu unuttuğu o yoksun bahçede.
Kül rengidir göğün teni.
Uzak aynalarda silik bir ışık ürperir, sonra söner.
Ve gölgesini taşıyamayan sararmış yapraklar gibi
dökülmekte, dökülmekte,
zaman.

Burcu Bolakan

11 Haziran 2026 Perşembe

Travmanın Sahibi Kim?

Afganistan savaşı hakkında yapılan filmleri ve dizileri izlerken aklıma hep aynı soru geliyor: Bu savaşın asıl mağduru kimdi?

Yıllardır Batı sinemasında Afganistan'dan dönen askerlerin hikâyelerini izliyoruz. Kâbus görenler, arkadaşlarını kaybedenler, travma yaşayanlar, hayata yeniden tutunmaya çalışanlar... Bu hikâyelerin insani bir tarafı olduğu elbette inkâr edilemez. Ancak anlatılan her hikâye, aynı zamanda anlatılmayan başka hikâyelerin de üzerini örter.

Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan'a askerî müdahalede bulundu. Müdahalenin gerekçesi El-Kaide'yi ortadan kaldırmak ve yeni saldırıları önlemekti. Daha sonra demokrasi, insan hakları ve istikrar gibi hedefler de bu müdahalenin gerekçeleri arasında gösterildi. Fakat yaklaşık yirmi yıl süren savaşın sonunda geriye yalnızca askerlerin travmaları kalmadı. On binlerce sivil hayatını kaybetti, milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kaldı ve bir ülke nesiller boyunca taşıyacağı yaralar aldı.

Buna rağmen popüler kültürde karşımıza çıkan hikâyelerin büyük bölümü Afganistan halkını değil, savaşa katılan askerleri anlatıyor. İzleyiciye çoğu zaman askerlerin korkuları, kayıpları ve vicdan azapları anlatılıyor. Oysa aynı savaşın içinde yaşayan Afgan çocuklarının, ailelerinin ve sivillerinin yaşadıkları çok daha az görünür hâle geliyor.

Bunun bir nedeni, bu yapımların büyük ölçüde Batı toplumları için üretilmesidir. İnsanlar kendilerine benzeyen karakterlerle daha kolay özdeşleşir. Ancak bu durum başka bir sorunu da beraberinde getirir: Savaşın anlatısı, savaşı yaşayanların değil, savaşa gidenlerin gözünden kurulmaya başlar.

Bugün birçok filmde ve dizide Afganistan'dan dönen askerlerin yaşadıkları sık sık hatırlatılıyor. Fakat aynı yapımlarda Afganistan halkının neler yaşadığına çoğu zaman yalnızca birkaç sahne ayrılıyor ya da hiç yer verilmiyor. Böyle olunca insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bir ülkeye gidip savaşanların travmaları neden sürekli anlatılırken, o savaşın yaşandığı topraklardaki insanların acıları neden bu kadar az konuşuluyor?

Asıl mesele askerlerin acı çekip çekmediği değildir. İnsan yaptığı şeyden bağımsız olarak travma yaşayabilir. Fakat savaşın bütün yükünü onların taşıdığı izlenimi oluşturmak da gerçeği eksik anlatmaktır. Çünkü savaşın en ağır bedelini çoğu zaman silah taşıyanlar değil, savaşın ortasında yaşamaya çalışan insanlar öder.

Dünyanın sizi izlemesi, sizi haklı bulduğu anlamına gelmez. Bir hikâyenin sürekli anlatılması da onun tek gerçek olduğu anlamına gelmez. Afganistan savaşını anlamak istiyorsak, yalnızca savaşa gidenlerin değil, savaşın içinde kalanların sesine de kulak vermek gerekir.

***

Gerçekten artık Afganistan'a giden askerlerin bozulmuş psikolojilerini dinlemekten yorulmuştum. Filmlerde, dizilerde ve romanlarda sürekli onların travmaları anlatılıyordu. Oysa aynı savaşın yaşandığı topraklarda hayatını kaybeden, evsiz kalan, yerinden edilen ve yıllarca korkuyla yaşayan milyonlarca insan vardı. Bir noktadan sonra kendime şu soruyu sormaya başladım: Neden hep savaşa gidenlerin hikâyesini dinliyoruz da savaşın ortasında kalanların hikâyesini duymuyoruz? Bu yazıyı yazma nedenim de tam olarak buydu.

Ahmed Gazâlî'nin Mâzursun Şiiri Üzerine

Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun

Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun

Ben sensiz bin gece kan yuttum

Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun

Ahmed Gazâlî bu şiirde sevgiliye kırgınlığını dile getirir; fakat onu yargılamaz. Zira ayrılığın ve özlemin yükünü taşıyan kendisidir, sevgili ise böyle bir acıyla hiç sınanmamıştır. Bu yüzden onu anlamayışını bir kusur değil, bir mazeret sayar.

Şair, "Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır" derken sevgilinin daima sevilen, aranan ve gönülleri kendine bağlayan biri olduğunu anlatır. Böyle biri, mahrumiyetin ve ayrılığın ne demek olduğunu bilmez. Bu yüzden "Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin" mısraı, sevgilinin kederden uzak oluşuna işaret eder.

Buna karşılık âşık, "Ben sensiz bin gece kan yuttum" diyerek çektiği acının büyüklüğünü dile getirir. Divan ve tasavvuf edebiyatında "kan yutmak", derin bir ıstırabı içine gömüp taşımak anlamına gelir. Buradaki acı yalnızca ayrılığın değil, aynı zamanda anlaşılmamış olmanın da acısıdır.

Şiirin en dokunaklı yanı son mısrada saklıdır: "Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun."

Sevgili hiçbir zaman kendi yokluğunu yaşamamış, kendisine hasret kalmamıştır. Bu nedenle âşığın ne hissettiğini bütünüyle anlaması mümkün değildir. Şair de onu bu yüzden suçlamaz. "Mâzursun" sözü, bir affedişten çok hüzünlü bir kabulleniştir.

Şiirin asıl güzelliği burada ortaya çıkar. Kırgınlık vardır ama öfke yoktur; sitem vardır ama kin yoktur. Ahmed Gazâlî birkaç mısrada şu hakikati dile getirir:

İnsan, yaşamadığı bir acıyı tam anlamıyla bilemez. Belki de şiirin özü tek bir cümlede toplanabilir:

"Benim çektiğim hasreti anlayamıyorsun; ama seni suçlamıyorum, çünkü sen hiç benim yerimde olmadın."

***

Bazen bir günün büyük kısmını şiir okuyarak geçirdiğim oluyor. Şiir okumayı sevdiğim kadar, okuduğum şiirler ve onları yazan şairler üzerine düşünmeyi de seviyorum. Bir şiirin arkasındaki zihni, o dizeleri doğuran duyguları ve tecrübeleri merak ediyorum. Kimi zaman bir mısra üzerinde uzun uzun duruyor, kimi zaman da şairin dünyasını anlamaya çalışıyorum. 


Ölümün Gölgesinde Geçen Günler

Gerçekten de insan bazen hayatın hiçbir şeye değmediğini düşündüğü eşiklere geliyor. Böyle zamanlarda anlıyor ki bazı insanların sözlerini, yargılarını ve bakışlarını gereğinden fazla ciddiye almamak gerekiyor.
Ben bunu uzaktan seyretmedim; bizzat yaşadım. Öyle günlerden geçtim ki, ölüm düşüncesi bir ihtimal olmaktan çıkıp yanı başımda duran karanlık bir gölgeye dönüştü. Neredeyse yaşamaktan vazgeçecek noktaya geldim. Bugün kamuoyunda konuşulan bazı olaylar hakkında elbette yalnızca medyaya yansıyan kadarıyla fikir sahibi olabilirim; fakat kendi yaşadıklarımı bütün çıplaklığıyla biliyorum.
İnsanın hiçbir suçu yokken hakarete uğramasının, ne yaparsa yapsın kıskançlık ve kötü niyetle karşılanmasının, görünmez duvarlarla çevrilmesinin ne demek olduğunu biliyorum. Mobbingin, duygusal şiddetin ve insanların etrafına ördüğü dedikodu ağlarının bir insan ruhunu nasıl yavaş yavaş tükettiğini de biliyorum. Kendini anlatmaya çalıştıkça daha çok susturulmanın, mücadele ettikçe daha çok yıpranmanın nasıl bir çaresizlik duygusu doğurduğunu da...
Bir zaman geldi ki bütün bunların ağırlığı altında yaşamak istemediğimi düşündüm. O günlerde kendime hem maddi hem de manevi olarak büyük zararlar verdim. Bugün ayrıntılarına girmek istemediğim yaralar bıraktım kendimde. Fakat o yaraların izleri hâlâ hafızamda duruyor.
Belki de bu yüzden, benzer acılar yaşayan insanların hikâyelerine kayıtsız kalamıyorum. Çünkü bazı acılar yalnızca anlaşılmaz; yaşanır. Ve yaşayan kişi, başka bir yaralı ruhun sessiz çığlığını uzaktan da olsa tanıyabilir.
Bana bu karanlık günleri yaşatan, hayatımı daraltan, ruhumu yoran insanları affedip affedemeyeceğimi bilmiyorum. Bildiğim tek şey, insanın bazen aldığı yaraları unutmasa da onlarla yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığıdır.

Yazmanın Bedeli

Bir internet sitesinde yazıyordum. Bu internet sitesinde yazabilmek için her ay bir aidat ödeniyordu. Yanlış hatırlamıyorsam ben de istenen aidatı yaklaşık üç yıl boyunca ödedim. Ama bunu yazılarım yayımlansın diye büyük bir istekle ya da özel bir beklentiyle yapmış değildim. Daha çok iyi niyetle yapılmış bir şeydir. Sitenin devamına katkımız olsun, bir faydamız dokunsun diye düşünüyordum.

Aslında bütünüyle saçma bir durum da sayılmaz. Bir insan bir kitap yazar, yayınevleri basmak istemez, o da kendi imkânlarıyla kitabını bastırır. Buna kimse karışamaz. İnsan emeğinin görünmesini isteyebilir. Fakat günlük yazıların yayımlandığı bir internet sitesinde düzenli olarak para ödenmesi ne kadar doğrudur, bundan emin değilim. Belki dayanışma adına anlamlı bulunabilir.

Sonra işin başka bir tarafını gördüm. İnsan her zaman para ödeyebilecek durumda olamayabiliyor. Türkiye'nin ekonomik şartları bellidir. Benim iki çocuğum var ve onları okutmakla yükümlüyüm. Öncelikle sorumluluğum onlara karşıdır.

Bir süre sonra bu ödemeyi sürdüremeyeceğimi söyledim. Ardından da yazarlar listesinden çıkarıldığımı gördüm.

Doğrusu ben yazıyorum diye dünyanın değişeceğini düşünen biri değilim. Benim gibi yazan pek çok insan var. Hatta bugün çok büyük kabul edilen yazarların bazıları hiç yaşamamış olsaydı bile dünya dönmeye devam edecekti. Benim yazmam ya da yazmamam da dünyayı değiştirmiyor olabilir. Yazmak benim için önemlidir, hepsi bu.

Üstelik artık internet çağında yaşıyoruz. Düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz, yazılarımızı yayımlayabileceğimiz pek çok mecra var. Bu yüzden yaşadığım bu olayı hayatımın merkezine koymuyorum. Sadece yaşanmış bir tecrübedir ve anlatmak istedim.

***

Bir şeyi daha belirtmek isterim. Yazılarımı okuyan, takip eden ya da beğenen insanlar olabilir. Bundan memnuniyet duyarım. Ancak bu durum, onların beklentilerine göre düşünmek veya sürekli aynı fikirleri savunmak zorunda olduğum anlamına gelmez. Düşüncenin tabiatı buna zaten izin vermez. İnsan, başkalarının hoşuna gitsin diye değil, doğru bildiğini söylemek için yazar.

Hoşuna gitmeyen her düşüncede karşısındakini hizaya çekmeye çalışan, onu uyarmaya kalkışan bir anlayışı da doğru bulmuyorum. Ben artık yönlendirilmesi gereken bir çocuk yaşında değilim. Herkes kendi fikrini söyleyebilir; fakat hiç kimsenin başkalarının düşünceleri üzerinde vesayet kurmaya hakkı yoktur.

Aslında insanlar haddini bilerek yaşasalar birçok mesele kendiliğinden çözülecek. Sorun çoğu zaman fikir ayrılığında değil, sınırlarını unutup başkalarının alanına müdahale etmeye çalışan hadsizlikte ortaya çıkıyor.

10 Haziran 2026 Çarşamba

Hayat Sosyal Medya Değil!

Herkes birbirine ağzına geleni söyleyecek, insanları ağır şekilde eleştirecek, konuşma üsluplarını yargılayacak; sonra da her şey eskisi gibi devam edecek öyle mi? Hayat pek öyle işlemiyor. Söylenen sözlerin de yapılan eleştirilerin de bir karşılığı var. Bir de artık kime nasıl hitap edeceğimizi başkalarından öğrenecek değiliz. Merak etmeyin, bunları yeterince biliyoruz. Üstelik bazı ifadeler yöreseldir. İnsanlar çocukluğundan beri çevresinde nasıl duymuşsa öyle konuşabilir. Doğrusunu biliyor olması, her zaman onu kullanmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Kimi zaman alışkanlıktan, kimi zaman da sevdiği için bir ifadeyi o şekilde kullanır. Bu da o kişinin doğrusunu bilmediğini değil, dilini ve üslubunu kendi tercihine göre kullandığını gösterir.

Mehmet Rauf'un Genç Kız Kalbi Romanı Üzerine Düşünceler

Genç Kız Kalbi romanının başkahramanı Pervin, döneminin ölçülerine göre son derece iyi eğitim almış bir genç kadındır. İki yabancı dil bilmesi, piyano çalması, edebiyat ve felsefeyle ilgilenmesi onu çevresinden ayırır. Ancak Mehmet Rauf, Pervin'i yalnızca kültürlü ve duyarlı bir genç kız olarak çizmez; onun insanları çoğu zaman kendi estetik ve entelektüel ölçülerine göre yargıladığını da gösterir. Bu nedenle Pervin'in gözlemlerinde haklılık payı bulunsa da, bakış açısında gençlik gururu ve seçkincilik de hissedilir. 

Pervin'in Behiç'e duyduğu ilgi ise aslında doğrudan Behiç'in kendisine değil, onun şair kimliğine ve bu kimliğin etrafında kurduğu ideal erkek imgesine yöneliktir. Şiirlerindeki duyarlılığı gerçek kişiliğinin bir yansıması sanır; fakat zamanla şiir yazan bir insanın her zaman şiirleri kadar yüce olamayabileceğini öğrenir. Buna rağmen Behiç'i yalnızca ikiyüzlü bir karakter olarak değerlendirmekte gecikir. 

O dönemde evlilik çoğu zaman ekonomik şartlarla şekillenen bir kurumdur. Behiç'in maddi kaygıları, Pervin'in romantik dünyasını yıksa da, roman aynı zamanda aşk idealleri ile toplumsal gerçeklik arasındaki çatışmayı da gözler önüne serer. 

Eserin en etkileyici yönlerinden biri ise Pervin'in aldığı eğitimin ve kazandığı kültürün hayatında ne kadar karşılık bulabildiğini sorgulamasıdır. Bu sorgulama yalnızca onun değil, dönemin eğitimli Osmanlı kadınlarının da ortak meselesidir. Yabancı dil öğrenen, piyano çalan ve kitap okuyan kadınlar, buna rağmen toplum içinde kendilerini gerçekleştirebilecek alanlar bulmakta zorlanırlar. Bu nedenle roman yalnızca bir aşk hikâyesi değildir, aynı zamanda eğitimli bir genç kadının sıkışmışlığını anlatan bir eserdir.

Pervin'in İstanbul'a dair yaşadığı hayal kırıklığı da yalnızca Behiç'ten kaynaklanmaz; onun düşlediği kültür ve incelik dünyasının yerini çıkar ilişkileri, gösteriş ve toplumsal kısıtlamalar almıştır. Behiç ise bu hayal kırıklığının yüzü hâline gelir. Romanın sonunda Pervin'in romantik hayalleri ve dünyaya dair kurduğu ideal tasavvur yıkılır. Bu yönüyle Genç Kız Kalbi bir idealin yıkılışını ve bir genç kadının gerçekle yüzleşmesini anlatan bir romandır.

José Saramago

Şu sıralar José Saramago'nun Filin Yolculuğu adlı kitabını okuyorum. Daha kitaba başlamadan önce, çevirmen Pınar Savaş'ın önsözünde dikkatimi çeken bir bölüm oldu ve bundan söz etmeden geçemeyeceğim.

Kitabın başındaki çevirmen notunu okurken istemeden gülümsedim. Pınar Savaş, Saramago'nun alışılmış yazım kurallarına pek itibar etmeyen üslubunu anlatıyordu: konuşma çizgileri yok, tırnak işaretleri yok, çoğu zaman kimin konuştuğu açıkça belirtilmiyor; hatta "dedi", "ekledi" gibi diyaloğu kapatan ifadelere bile başvurulmuyor. Çevirmenin bunları okura önceden açıklama ihtiyacı duyması bana oldukça eğlenceli geldi.

Fakat asıl hoşuma giden, bu dağınık görünen özgürlüğün bana hiç yabancı gelmemesiydi. Saramago'nun kurallarla arasına mesafe koyan, anlatıyı kendi ritmine bırakan tavrında kendime yakın bir şeyler buldum. Belki de bu yüzden çevirmenin uyarıları beni endişelendirmek yerine güldürdü; çünkü anlatılan eksiklikler kusur değil; bir özgürlük biçimidir.

9 Haziran 2026 Salı

Düşünme

Gece inerken şehrin üzerine,
Ben onu izliyordum yüksek penceremden.
Bir soru takılmıştı zihnime:

Tanrı hakkında düşünmeye devam edebilir miydim,
Yoksa onu da çoktan birileri mi sahiplenmişti?

Evet, belki de öyleydi.
Belki de değil.
Dedikleri gibiydi belki;
Yalnız onlar düşünmeliydi.

Yıldızlar cevap vermedi.
Rüzgâr da susuyordu.

Utanıyorlar mıydı,
Yoksa insanlardan korkuyorlar mıydı?

Düşünüyorlardı belli ki.

Ama hiçbir yıldızın önüne çıkıp,
"Düşünme, o bizim Tanrımızdır"
Diyen olmamıştı.

Yalnız gökyüzü,
Sözcüklerimi dinler gibiydi;
Herkese açıktı,
Kimseye ait olmadan.

Belki de hakikat böyleydi;

Ne karanlığa sığıyordu,
Ne aydınlığa,
Ne de isimlere.

José Saramago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Romanı Üzerine

José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanında ölümün yokluğunu bir nimet gibi değil, bir felaket gibi gösterir. İlk bakışta insanlar ölümsüzlüğü büyük bir hediye sanıyorlar. Çünkü insan zihni genellikle ölümü, kaybetmek istemediği şeylerin karşısında duran bir engel olarak görür. Fakat Saramago burada çok temel bir soruyu soruyor: Ölüm ortadan kalkarsa hayat gerçekten daha mı iyi olur?

Romanın ilk bölümünde bunun cevabının pek de öyle olmadığı görülüyor. İnsanlar yaşlanmaya devam ediyor, hastalıklı insanlar çoğalıyor ama ölüm gelmiyor. Yani ölüm, insanlar hasta olduğu hâlde ya da yaşlılıktan dolayı kendi öz bakımlarını yapamadıkları hâlde bir türlü gelmiyor. Genç, sağlıklı ve güçlü biri için ölümsüzlük cazip gelebilir belki; fakat yatağa bağımlı, bilinci zayıflamış veya ağır hastalıklarla yaşayan biri için sonsuz yaşam bir ödülden çok bir ceza hâline dönüşebilir. Ölümün yokluğu ilk başta bir mucize gibi görünse de zamanla insanların omuzlarına ağır bir yük bindirmeye başlıyor.

Bu durumun toplumsal sonuçları da romanda çok ilginç biçimde işleniyor. Hastaların ve yaşlıların komşu ülkelere götürülerek orada ölmelerinin sağlanması, ölümün bile bir çeşit kaçakçılık ve mafya düzenine konu olması, insanların her şartta yeni sistemler kurduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalksa bile insan doğası değişmiyor. Romanın bu kısmı biraz kara mizah, biraz da toplumsal eleştiri taşıyor. Bir yandan insanı güldürürken diğer yandan da oldukça rahatsız edici sorular sorduruyor.

Daha sonra romanın ikinci kısmında bambaşka bir düzleme geçiliyor. Artık mesele ölümün yokluğu değil, ölümün kendisi oluyor. Ölüm bir kavram olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşüyor. Eflatun renkli zarflar, tırpan, önceden gönderilen ölüm bildirimleri, ölümün insan biçimine girmesi... Bunların hepsi eski ölüm sembollerinin Saramago'nun hayal gücüyle yeniden yorumlanmış hâli gibi duruyor.

Ölüm herkese ulaşabiliyor ama bir adama ulaşamıyor. Ölümün adama gönderdiği mektup sürekli geri dönüyor. Burada sanki ölüm ilk kez kendi gücünün sınırlarıyla karşılaşıyor. O ana kadar herkes üzerinde mutlak otoriteye sahip olan ölüm, ilk defa çözemediği bir bilmeceyle karşılaşıyor.

Sonra ölümün bir kadın kılığına girerek viyolonselciyi izlemesi ve sonunda ona âşık olması, romanı felsefi bir tartışmadan neredeyse bir masala dönüştürüyor. Çok ilginç olan nokta şu: Ölümün yenilgisi bir savaşta olmuyor. Ölüm kandırılmıyor, öldürülmüyor, zincire vurulmuyor. Ölüm ilk kez insanî bir duygu tarafından değiştiriliyor. Öldürmekten vazgeçmesinin sebebi güçsüz kalması da değil; sevmesi.

***

Bu romanı okurken İhsan Oktay Anar'ın Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri adlı roman aklıma geldi. Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri'nde ölüm çoğu zaman peşine düştüğü Uzun İhsan'ı yakalayamayan, oyunlara gelen, aldatılan bir figürdür. Saramago'nun romanında ise viyolonselci ölümü kandıran taraf değildir. Ölüm kendi içinde dönüşmüştür.

Yine de bu iki yazarın ölümü böyle kişileştirerek insanların hayatlarına sokması ve bunu yaparken o hafif kara mizahi kalemi devreye sokmaları oldukça ilginç ve düşündürücüdür. Birinde ölüm insan tarafından alt edilir ya da oyuna getirilir; diğerinde ise ölüm, insanı tanıdıkça değişir. Bu nedenle iki eser arasında doğrudan bir benzerlik kurmak mümkün olmasa da aralarında ilginç bir akrabalık hissedildiğini söylemek mümkündür.

Romanı okurken ölümün yokluğu başlangıçta bir mucize gibi görünürken, sonunda bunun ne anlama geldiğini öğrenmiş oluruz. Yine de Saramago kesin bir cevap vermez. Ölüm ertesi gün geri dönecek midir? Bir daha hiç gelmeyecek midir? Bu sadece viyolonselci için yapılmış geçici bir istisna mıdır? Bunları bilmeyiz.

Saramago, okuru “Ya ölüm olmasaydı?” sorusunu sonuna kadar düşünmeye zorluyor. Bu tür romanlar gerçeklikten uzaklaşmıyor; aksine gerçekliği başka bir açıdan görmemizi sağlıyor. Hayal gücüyle kurulmuş olmalarına rağmen insanı hayat, yaşlılık, acı, zaman ve sevgi üzerine düşündürüyorlar.

***

Roman yalnızca okurlar tarafından değil, eleştirmenler tarafından da ilgiyle karşılanmış. Eleştirmenlerin büyük bölümü, Saramago'nun ölüm gibi herkesin bildiğini sandığı bir kavramı ters yüz etmesini başarılı bulmuş. Özellikle romanın ilk bölümündeki toplumsal eleştiri dikkat çekmiş. Çünkü ölüm ortadan kalkınca yalnızca insanlar etkilenmiyor; devlet, hastaneler, sigorta sistemleri, din kurumları, aile yapısı ve ekonomi de sarsılıyor. Eleştirmenler, Saramago'nun bu yönüyle modern toplumun görünmeyen dayanaklarını ortaya çıkardığını söylemişler.

***

Bu roman iki parçalı bir yapıya sahip. İlk bölüm daha çok siyasi ve toplumsal bir hicivken, ikinci bölümde ölümün kadınlaşıp bir müzisyene âşık olması masalsı ve biraz da beklenmedik bir hava yaratıyor. Fakat tam da bu nedenle roman sıradan bir fikir egzersizinin ötesine geçiyor ve daha insani bir yere ulaşıyor.

Bence romanın en güçlü fikirlerinden biri şu: Ölüm hayatın düşmanı değildir.

Biz genellikle ölümü hayatın karşısında düşünürüz. Saramago ise ölümün hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalkınca yaşam güzelleşmiyor; aksine doğal düzen bozuluyor. Yaşamın anlamını veren şeylerden biri sonlu olmasıdır.

Düşünsenize, hiçbir zaman ölmeyeceğini kesin olarak bilen bir insan için yarının değeri ne olurdu? Bir işi bugün yapmakla bin yıl sonra yapmak arasında fark kalır mıydı? Roman biraz da bunu düşündürüyor.

İkinci olarak Saramago dini, devleti ve kurumları eleştiriyor. Ölümler olmayınca herkes paniğe kapılıyor. Hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri, cenaze işleri, hatta kilise bile ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü birçok kurum aslında ölümün varlığı üzerine kurulmuş durumdadır. Burada Saramago'nun şu soruyu sorduğu söylenebilir: “Ölüm olmasa toplumumuz gerçekten ayakta kalabilir miydi?”

Üçüncü ve belki de en önemli mesele ise sevgidir. Romanın sonuna geldiğimizde ölüm ilk kez bir insanla ilişki kuruyor. O zamana kadar ölüm için insanlar yalnızca isimlerden ibaret. Fakat viyolonselciyle karşılaşınca ilk kez bir insanı yakından tanıyor.

Aslında ölüm, insanı tanıdığında onu öldürmekte zorlanıyor. Yani sevgi ve yakınlık, ölümün bile mutlak gücünü sarsabilecek bir şey olarak gösteriliyor. Romanın sonunda ölümün gönderdiği mektubu yakması da bu yüzden çok anlamlıdır.

Belki de Saramago'nun okura düşündürmek istediği en büyük soru şudur: Eğer ölüm olmasaydı hayat anlamsızlaşır mıydı; yoksa hayatı anlamlı kılan şey, bir gün sona ereceğini bilmemiz midir?

Roman kesin bir cevap vermez. Ama okurun zihnine bu soruyu yerleştirir. Ve sanırım kitabın yıllardır konuşulmasının en önemli nedeni de budur. Romanın son sayfası kapandıktan sonra bile bu soru insanın zihninde yaşamaya devam eder.

***

Burada ayrıca değinmeden geçemeyeceğim bir nokta var. Türkiye'de romanın baskılarını yapan Kırmızı Kedi Yayınları'nın önsözünde, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un Körlük ve Görmek romanlarıyla birlikte bir üçleme oluşturduğu ve bu iki romanın devamı sayılabileceği yönünde bir değerlendirme yer alıyor. Ancak ben bu yoruma katılmıyorum.

Doğrudur; üç roman da adı verilmeyen bir ülkede geçer ve Saramago'nun benzer toplumsal meseleleri ele aldığı eserlerdir. Fakat Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, ne olay örgüsü bakımından ne karakterler bakımından ne de anlatılan hikâye açısından Körlük ve Görmek'in devamı olarak değerlendirilebilir. Körlük ve Görmek kendi içinde bütünlüklü bir hikâye oluştururken, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş bambaşka bir düşünce deneyinin peşinden gider.

Bu nedenle söz konusu romanlar arasında tematik benzerliklerden söz etmek mümkündür; ancak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u Körlük ve Görmek'in doğrudan devamı olarak nitelendirmek okurda yanlış bir beklenti oluşturabilir. Benim kanaatimce bu eserleri birbirine bağlayan şey aynı hikâyenin sürmesi değil, Saramago'nun adı bilinmeyen bir ülke üzerinden insanı, toplumu ve modern kurumları sorgulayan anlatı dünyasıdır.

İhlâs Sûresi'ni Yeniden Düşünmek

Her gün okuduğum bazı sûreler vardır. İhlâs Sûresi de bunlardan biridir. Bugün İhlâs Sûresi'nin anlamı üzerine düşündüm. Hadi buyurun bakalım, birlikte okuyalım...

Eûzü Billâhi Mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Anlamı: "Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım."

Bu cümleye istiâze denir. Kur'ân okumaya başlamadan önce söylenir. İnsan kendi aklına, gücüne ve iradesine güvenmek yerine Allah'ın korumasına sığınır. Çünkü şeytanın vesveselerinden, nefsin aldatmalarından, kalbi karartan düşüncelerden korunmanın en güvenli yolu Allah'a yönelmektir. Bu ifade aynı zamanda bir kulluk itirafıdır. İnsan, kendi başına her kötülükten korunamayacağını kabul eder ve Rabbine sığınır.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Anlamı: "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla."

Besmele, Müslümanın hayatındaki her hayırlı işin başlangıcıdır. Bu sözle insan yaptığı işi Allah'ın adıyla başlatır ve onun bereketini Allah'tan beklediğini ifade eder.

Rahmân, Allah'ın bütün yaratılmışları kuşatan sonsuz merhametini ifade eder. İnanan-inanmayan, insan-hayvan, canlı-cansız bütün varlıklar O'nun rahmetinden nasibini alır.

Rahîm ise özellikle kullarına yönelik sürekli, özel ve yakın merhameti ifade eder. Bu isimde Allah'ın affediciliği, bağışlayıcılığı ve kuluna olan yakınlığı öne çıkar.

Önce kötülüklerden Allah'a sığınırım, sonra da O'nun rahmetiyle yola çıkarım. Çünkü hakikate giden yol, sığınmakla başlar ve Allah'ın adıyla devam eder.

1. "Kul huvallâhu ehad" - De ki: O Allah birdir.

Buradaki "de" emri önemlidir. Sanki insana şöyle denir: Hakikat senin içinde saklı kalmasın, dilinle de ilan et. Çünkü tevhid sadece inanmak değildir; bütün varlık karşısında duruş kazanmaktır.

"Allah birdir" demek yalnızca "Allah sayıca birdir" demek değildir. Sayıların biri gibi bir değildir O. Çünkü sayıların biri ikiyi, üçü çağırır; Allah'ın birliği ise karşıtı olmayan, benzeri olmayan, bölünmeyen bir birliktir. Tasavvufî anlamda bu ayet, kalbin dağınıklığını toplar. İnsan bin şeye bağlanır: korkuya, sevgiye, mala, insana, geçmişe, geleceğe... Bu ayet der ki: Bütün bağların arkasında tek bir hakikat vardır. Dağılma. Asıl dayanak birdir.

2. "Allâhu's-Samed" - Allah Samed'dir.

"Samed", herkesin muhtaç olduğu ama kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Bütün kapılar O'na açılır; O hiçbir kapıya muhtaç değildir.

Bu ayet çok derindir. İnsan eksiktir, acıkır, yorulur, kırılır, bekler, özler, korkar. İnsan daima tamamlanmaya ihtiyaç duyar; Allah ise ezelden ebede tam ve mükemmeldir. Varlığı kendindendir. Kimse O'nu tamamlamaz, kimse O'na güç katmaz, kimse O'ndan bir şey eksiltemez.

Tasavvufî olarak bu ayet kula şunu öğretir: Sen fanisin, eksiksin, arayansın. Eksikliğini başka eksiklerde tamamlamaya çalışma. İnsan insana iyi gelir ama insan insanın mutlak dayanağı olamaz. Kalbin en derin ihtiyacı ancak Samed olan Allah'a yönelince sükûn bulur.

3. "Lem yelid ve lem yûled" - Doğurmamış ve doğurulmamıştır.

Bu ayet Allah'ı insanî soy, nesep, aile, doğum ve beden kavramlarından tamamen uzaklaştırır. Allah doğurmaz; çünkü O parçalanmaz, kendinden bir parça ayırmaz. Doğurulmamıştır; çünkü başlangıcı yoktur, bir sebebe bağlı değildir.

İnsan doğar; çünkü önce yoktur. Allah doğmaz; çünkü ezelîdir. İnsan bir anneden, babadan, zamandan, mekândan gelir. Allah hiçbir yerden gelmez; çünkü O zaten her başlangıçtan öncedir.

Bu ayet aynı zamanda şunu söyler: Allah'ı insan gibi düşünme. O'nu öfkemizle, kıskançlığımızla, bedenimizle, soyumuzla, dünyadaki iktidar biçimleriyle ölçme. Allah benzemez. İnsan zihni O'nu kavramaya çalışır ama O, zihnin çizdiği suretlere sığmaz.

4. "Ve lem yekun lehû kufuven ehad" - Hiçbir şey O'na denk değildir.

Bu son ayet, önceki bütün anlamları mühürler. Allah'ın eşi, benzeri, dengi, rakibi yoktur. O herhangi bir varlık türünün en büyüğü değildir; varlıkların içinde en güçlü olan değildir. O, bütün varlığı var edendir.

Burada çok ince bir nokta var: Allah'ı çok büyük bir varlık gibi düşünmek bile eksik kalır. Çünkü "çok büyük" dediğimizde yine ölçü kullanırız. Oysa Allah ölçünün de ötesindedir. Büyük-küçük, yakın-uzak, önce-sonra gibi kavramlar yaratılmışlara aittir. Allah bunlarla kuşatılamaz.

Bu ayetin kalpteki karşılığı şudur: Hiçbir şeyi Allah'ın yerine koyma. Bir insanı, bir acıyı, bir arzuyu, bir korkuyu, bir makamı, bir kaybı mutlaklaştırma. Çünkü Allah'tan başka her şey sınırlıdır. Allah'a denk hiçbir şey yoksa, kalbin en yüksek tahtına da hiçbir şey O'nun yerine oturmamalıdır.

Sûrenin özü

İhlâs Sûresi insana şunu öğretmektedir: Allah birdir, eksiksizdir, doğmamış ve doğurmamıştır, hiçbir şeye benzemez. Bu yüzden kul dağılmamalı, yaratılmışlara mutlak güç vermemeli, kalbini fani şeylerin önünde esir etmemelidir.

Bu sûre Allah'ı anlatırken aslında insanı da terbiye eder. Der ki: Dayanağın çok görünse de hakiki dayanak birdir. Kalbin çok yorulsa da döneceği kapı birdir. Seni anlayanlar azalsa da seni var eden, bilen ve tutan birdir.

***

Ben bir ilahiyatçı ya da din âlimi değilim. Ancak okuduğum sûrelerin ve ayetlerin anlamları üzerinde düşünmeyi severim. Bir konuyu öğrenirken yalnızca okumakla yetinmem; araştırır, farklı kaynaklara bakar ve üzerinde uzun uzun tefekkür ederim. İhlâs Sûresi üzerine yazdıklarım da bir âlimin tefsiri değil, okuduklarımdan ve düşündüklerimden süzülen kişisel notlardır. Eksiklerim ve hatalarım olabilir. Rabbim doğrusunu daha iyi bilir.

Not: İstiâze, sözlükte "sığınmak, korunma istemek, yardım dilemek" anlamına gelir.

8 Haziran 2026 Pazartesi

Doğum Günüm

Türk olmak ne güzel. Müslüman olmak ne güzel. İnsan olmak ne güzel. Ben olmak ne güzel...
Tanrım, yaşadığım için sana çok teşekkür ederim. Beni bu dünyaya gönderdiğin için, bana bu hayatı ve bu güzellikleri gösterdiğin için sana çok teşekkür ederim.
Bana iki harika kız evlat verdiğin için, aldığım her nefes için, gördüğüm her gün için sana çok teşekkür ederim.
Seni bulmama izin verdiğin için sana çok teşekkür ederim. Defalarca uzaklaşıp yine sana döndüğümde beni kabul ettiğin için, bana yol gösterdiğin, yolumu aydınlattığın için sana çok teşekkür ederim.
Annem için, babam için, kardeşlerim için; hayatıma giren ve çıkan insanlar için; sevinçlerim ve acılarım için, kaybettiklerim ve kazandıklarım için sana çok teşekkür ederim. Çünkü bugün biliyorum ki hepsi beni ben yapan yolun parçalarıydı.
İyi ki beni yaratmışsın Tanrım. İyi ki bugün yaşıyorum. İyi ki bu dünyadan geçiyorum.
Sana çok, çok, çok ama çok minnettarım.
Bunun için şükrediyorum.

Doğum Günüm

Hayat kusursuz değildi. Ama yine de yaşamaya değdi. 🎂👸

Yaşamak güzeldi. Sevmek güzeldi. Çocuklarımda yaşamaya devam ettiğimi bilmek de güzel. Benden izler taşıyan iki süper kız...

Bugün doğum günüm. Babamın yaşadığı yaştayım. Evimin bir köşesinde oturmuş bunları konuşuyor, bunları düşünüyorum. Mutluyum. Şanslıyım.

Bunun için şükrediyorum. 🎂👸

Bektaşileri Neden Seviyorum?

Benim büyük dedelerim Bektaşi imiş. Ben de Bektaşileri hem çok seviyor hem de onların dünyaya bakışındaki o engin hoşgörüyü kendime yakın buluyorum. İnsanları inancına, mezhebine, diline ya da kökenine göre ayırmadan sevebilmek az şey değildir.

Belki de bu yüzden gönlüm biraz onlara meylediyor. Çünkü Bektaşilikte kuru gösterişten çok insan vardır; kibirden çok tevazu, öfkeden çok muhabbet vardır. Dünyaya bir kavga meydanı gibi görmezler, gelip geçilen bir misafirhane gibi bakmayı öğretirler.

Ne kadar farklı düşünürsek düşünelim, bir gönül kırmanın bir ibadeti eksik bırakmaktan daha ağır olduğunu söyleyen bir anlayışın mirasına da saygı duyuyorum. Bu yüzden Bektaşileri seviyorum; sadece büyük dedelerim Bektaşi oldukları için de değil, gönlü geniş, sözü hikmetli insanlar oldukları için. Sözleri bazen sert görünse de incitmek için değil uyandırmak içindir; dilde biraz iğne, gönülde ise daima muhabbet taşırlar.

George Orwell'ın Boğulmamak İçin Romanı Üzerine

İnsanlar çoğu zaman farkına varmadan hem kendi hayatlarından hem de yaşadıkları dünyadan uzaklaşırlar. George Orwell'ın Boğulmamak İçin romanı da tam olarak bu uzaklaşmanın hikâyesidir. Roman 1939 yılında yayımlanmıştır. Orwell bu romanı yazarken Avrupa büyük bir savaşın eşiğindedir. Sıradan insanlar işe gidiyor, alışveriş yapıyor, evleniyor, çocuk büyütüyor ve gündelik hayatlarını sürdürüyordur. Ancak Orwell yaklaşan felaketi hisseden yazarlardan biridir. Bu nedenle romanın her sayfasında görünmez bir huzursuzluk dolaşır. Başkahraman George Bowling'in kişisel sıkışmışlığı ile dünyanın içine sürüklendiği sıkışmışlık arasında dikkat çekici bir benzerlik vardır.

Fakat Orwell'ın bu romanı yazarken yalnızca siyasi ya da toplumsal kaygılar taşıdığını söylemek eksik kalır. Bence onun daha kişisel bir derdi de vardır.

Orwell çocukluğa körü körüne özlem duyan bir yazar değildir. Tam tersine, geçmişe romantik gözlüklerle bakmanın insanı yanıltabileceğini bilir. Bu yüzden George Bowling'i çocukluğunun geçtiği kasabaya geri gönderir ve ona acı bir gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu gösterir: Aradığı şey artık orada değildir.

Aslında George Bowling eski kasabasını aramıyordur. O, kaybettiği gençliğini, gerçekleşmemiş ihtimallerini ve seçmediği yolları arıyordur. İnsan belli bir yaşa geldiğinde ister istemez kendi hayatına dönüp bakar ve şu soruyu sorar: "Acaba başka bir hayat yaşayabilir miydim?"

Orwell bu sorunun peşine düşer ve okurunu da bu soruyla baş başa bırakır. Romanı okurken dikkatimi çeken noktalardan biri de Orwell'ın George Bowling'e yaklaşımı oldu. Yazar ne onu yüceltir ne de küçümser. Bazen onunla hafifçe alay eder, bazen de ona karşı bir merhamet hisseder. Çünkü George bir kahraman değildir. Sıradan bir insandır. Orwell burada olağanüstü bir karakter yaratmaz; çoğumuzun içinde bulunabilecek bir sesi konuşturur.

George Bowling'in yaşadığı sıkıntıları anlamak mümkündür. Ancak onu anlamak, her konuda haklı olduğunu kabul etmek anlamına gelmez. Roman boyunca George'un mutsuzluğunu görürüz; fakat bu mutsuzluğun sorumluluğunu zaman zaman başkalarına yüklediğini de fark ederiz. İşte Orwell'ın en güçlü sorularından biri burada ortaya çıkar: İnsanın mutsuz olması ile mutsuzluğunun sorumluluğunu başkalarına yüklemesi aynı şey midir? Bence romanın en etkileyici yönlerinden biri budur.

George Orwell'ın kendi hayatını düşündüğümüzde bu soru daha da anlam kazanır. Orwell rahat ve güvenli bir yaşam sürebilecekken bunu tercih etmemiştir. Yoksulluk içinde yaşamış, savaşlara katılmış, siyasi mücadelelerin içinde bulunmuştur. George Bowling ise bunun tam tersidir. Daha güvenli seçimler yapmış, daha sıradan bir hayat kurmuştur. 

Bu yüzden George Bowling bana biraz Orwell'ın kendisine sorduğu bir sorunun cevabı gibi geliyor. "Ya ben de herkes gibi yaşasaydım?"

Belki de George Bowling, Orwell'ın olmak istemediği ama anlamaya çalıştığı insandır. Romanın adına baktığımızda da aynı düşünceyle karşılaşırız. Boğulmamak İçin. Dikkat çekici olan şey, başlıkta kazanmak, yükselmek ya da başarmak gibi kavramların bulunmamasıdır. Burada yalnızca boğulmamak vardır. Orwell büyük başarıların değil, insanın ruhunu koruma mücadelesinin peşindedir.

Roman boyunca okura açıkça söylenmeyen ama satır aralarında hissedilen bazı gerçekler vardır: Hayat düşündüğümüz kadar uzun değildir. Geçmiş geri gelmeyecektir. Başkalarını suçlamak insanı kurtarmayacaktır. Buna rağmen gerçeklerle yüzleşmek, hayallere sığınmaktan daha değerlidir.

Bu nedenle Boğulmamak İçin, yalnızca geçmişe özlem duyan bir adamın hikâyesi değildir. Aynı zamanda insanın kendi hayatına karşı dürüst olup olamayacağını sorgulayan bir romandır.

Romanı okurken George Bowling'in anlattığı hikâyeyi anlamak gerekir. Ancak bunun kadar önemli olan başka bir şey daha vardır: Onun anlatmadığı şeyleri de görmeye çalışmak. 

5 Haziran 2026 Cuma

Anonim Bir Kişisel Gelişim Hikâyesi

Sağır Kurbağa Öyküsü

Bir gün, bir grup kurbağa yüksek bir kulenin tepesine çıkmak için yarış düzenler. Yarış başlayınca etrafta toplanan diğer kurbağalar yarışmacıları izlemeye koyulur. Ancak seyirciler pek umutlu değildir. Kule çok yüksektir ve kurbağaların oraya çıkabileceğine kimse inanmaz. Bu yüzden sürekli şöyle bağırırlar:

-Boşuna uğraşıyorsunuz!

-Çıkamazsınız!

-Bu imkânsız!

-Daha fazla devam etmeyin!

Yarışan kurbağalar bu sözleri duydukça yorulur, moralleri bozulur ve birer birer yarıştan çekilmeye başlar. Bir süre sonra neredeyse bütün kurbağalar pes eder.

Fakat içlerinden biri tırmanmaya devam eder. Ne düşer ne vazgeçer. Adım adım ilerlemeye devam eder ve sonunda kulenin tepesine ulaşmayı başarır.

Herkes şaşkınlık içindedir.

-Nasıl başardı?

-Bu kadar olumsuz söz arasında nasıl vazgeçmedi?

Merak edip yanına giderler. O zaman fark ederler ki tepeye ulaşan kurbağa sağırdır.

Yani yol boyunca kimsenin "Yapamazsın", "Başaramazsın", "Vazgeç" sözlerini duymamıştır. Çevresindekilerin bağırışlarını kendisini cesaretlendiren tezahüratlar sanmış ve yoluna devam etmiştir.

Bu hikâyenin verdiği mesaj açıktır: İnsan bazen hedeflerine ulaşabilmek için kendisini sürekli aşağı çeken, umutsuzluğa sürükleyen seslere kulaklarını kapatabilmelidir. Çünkü birçok hayal, imkânsız olduğu için değil; insanlar sürekli "olmaz" dediği için yarım kalır. Bazen başarıya giden yolda ihtiyaç duyduğumuz şey biraz daha fazla yetenek değildir, biraz daha az olumsuz sese maruz kalmaktır.

Körlükten Görmeye: Saramago'nun Dünyasına Yeniden Dönmek

Saramago'nun romanındaki bir karaktere göre tehlikeli olan şey zekânın kendisi değildir. Asıl tehlike, zekânın denetlenemeyen, sınırları tam olarak çizilemeyen ve önceden kestirilemeyen tarafında yatar. Bu nedenle iktidarlar, zeki insanları bütünüyle özgür bırakmak istemez; onları kendi hizmetlerine almayı, enerjilerini ve yeteneklerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı tercih ederler. Ne var ki gerçekten bağımsız düşünebilen insanlar hiçbir zaman tamamen kontrol altına alınamaz. Çünkü onlar yalnızca verilen görevleri yerine getiren kişiler değildir; aynı zamanda sorgulayan, öngören ve gerektiğinde itiraz edebilen bireylerdir.

İşte bu yüzden iktidar, en çok ihtiyaç duyduğu insanlardan aynı zamanda çekinir. Onların zekâsından yararlanmak ister, fakat düşüncelerinin hangi yöne evrileceğinden hiçbir zaman tam olarak emin olamaz. Bu belirsizlik ise iktidarın üzerinde sürekli dolaşan bir tedirginlik kaynağına dönüşür. Zeki insan, sistem için hem vazgeçilmez bir araç hem de her an beklenmedik sonuçlar doğurabilecek bir risk olarak görülür. Çünkü bağımsız düşünen insan, bir kez ortaya çıktığında yalnızca verilen görevi yerine getirmekle yetinmez; dönüp görevin kendisini, amacı ve hatta onu veren otoriteyi de sorgulamaya başlar. İktidarın asıl korkusu da burada ortaya çıkar. Zekâya ihtiyaç duyar, fakat onun özgürlüğünden korkar; onu yanına almak ister, fakat hiçbir zaman ona tam anlamıyla güvenemez. Bu yüzden bağımsız düşünce ile iktidar arasındaki gerilim hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz. Birinin varlığı diğerine ihtiyaç duyururken, aynı zamanda onu sürekli olarak huzursuz eder.

Evet, Saramago'nun Körlük ve Görmek adlı kitaplarını yıllar önce okumuştum. Fakat bu iki eser beni o kadar etkilemişti ki yeniden okumak istedim. Çünkü ben okumadan yazabilen insanlardan değilim. Çok okuyan, daha az yazanlardanım. Özellikle beni derinden etkileyen bir eser hakkında kalem oynatacaksam, önce onun dünyasına yeniden girmem gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle Körlük ve Görmek'i tekrar okudum.

Şimdi artık Görmek'in son sayfalarına yaklaşmış durumdayım. Sanırım bir ya da iki gün içinde yazımı tamamlamış olacağım. Bu kez yazıyı blogumda paylaşmayı düşünmüyorum. Eskişehir'de yayımlanan ve zaman zaman yazılarımı gönderdiğim bir internet sitesinde yer alacak. Yazılarımı takip edenler var mı bilmiyorum ama yayımlandığında bağlantısını paylaşmayı da ihmal etmeyeceğim.

Körlük ve Görmek, üzerinde günlerce düşünmeye sevk eden eserler. Sadece olay örgüleriyle değil, insan doğasına, iktidara, topluma ve bireye dair sordukları sorularla da okuru rahatsız eden, düşündüren ve uzun süre zihinde yaşamaya devam eden kitaplar. Aslında Saramago'nun neredeyse bütün eserleri böyledir. Onun romanları yalnızca okunup geçilecek hikâyeler değildir; üzerine konuşulması, tartışılması ve tekrar tekrar dönülüp düşünülmesi gereken eserlerdir.

Körlük romanının bir film uyarlaması da bulunuyor. Belki denk gelenleriniz olmuştur. Filmin kitabın ulaştığı derinliği yakaladığını söylemek zor; zaten çoğu zaman edebiyatın imkânlarıyla sinemanın imkânları aynı değildir. Ancak yine de romanın temel fikrini ve atmosferini görmek isteyenler için izlenebilir bir yapım olduğunu düşünüyorum. Kitap kadar sarsıcı olmayabilir, fakat Saramago'nun ortaya koyduğu o büyük soruyu hissettirmeyi başarıyor.

Tahtacılarda Dedelik Kurumu

Tahtacı topluluklarında dedelik kurumu , dinî ve toplumsal hayatın temel unsurlarından biri olarak kabul edilmektedir. Dede yalnızca ibadet...