vicdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vicdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2026 Perşembe

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Adlı Eseri Üzerine: Bürokrasi, Ahlaki Sorumluluk ve Düşünmenin Çöküşü

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin yargılanması sürecini anlatır. Kötülüğün Sıradanlığı kitabı modern insanın ahlaki sorumluluğunu, düşünme kapasitesini ve bürokratik düzen içinde suçun nasıl normalleşebildiğini tartışmaya açar. Kitapta asıl çarpıcı olan, kötülüğün çoğu zaman düşünsel yüzeysellikten doğabileceği iddiasıdır. Arendt’in sıradanlık kavramıyla kastettiği, suçun küçük ya da önemsiz oluşu değildir; suçu işleyen failin beklenen türden bir ideolojik canavar ya da patolojik sadist olmamasıdır. Eichmann yaptıkları üzerinde gerçekten düşünmeyen bir bürokrattır.

Eichmann’ın savunmalarında sürekli tekrar ettiği çizgi, emir-komuta zinciri içinde hareket ettiği ve kişisel inisiyatif kullanmadığı yönündedir. Kendini bir karar verici olarak görmez, o bir uygulayıcıdır. Arendt’e göre ise ahlaki sorumluluk yalnızca karar almakla ilgili değildir; onu uygulamak da bir tercihtir. Bir emri yerine getirirken onun sonuçlarını düşünmemek, sonuçlardan bağımsız davranmak, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, düşünmemeyi bir alışkanlık haline getirmek, suçun işlenmesini kolaylaştıran temel mekanizmalardan biri olur. Arendt’e göre Eichmann’ın en büyük kusuru düşünceden kaçmasıdır. Dili klişelerle doludur; idari terimlerin arkasına saklanır, gerçekliği doğrudan kavramak yerine bürokratik ifadelerle perdelemeyi tercih eder.

Kitap, bireysel kötülükten çok sistemsel kötülüğün nasıl işlediğini de gösterir. Toplama kampları ideolojik nefretten oluşmuştur, ama aynı zamanda modern organizasyonun bir ürünüdür. Tren sevkiyatları, kayıt sistemleri, çalışma planları ve üretim düzenleri, ölüm sürecini endüstriyel bir işleyişe bağlamıştır. Bazı kampların yakınında kurulan büyük sanayi tesisleri ve savaş ekonomisiyle kurulan ilişkiler, felaketin ekonomik boyutu olduğunu da ortaya koyar. Zorla çalıştırılan insanların emeği, kimi şirketlerin büyümesine katkı sağlamış; savaş ve soykırım, bazı aktörler için kâr fırsatına dönüşmüştür. Bu durum da kötülüğün nefretle olduğu kadar çıkarla da beslendiğini gösterir.

Bürokratik sistemler, yapılan eylem ile onun sonucu arasına katmanlar koyar. Karar veren başka, imzalayan başka, uygulayan başkadır. Herkes kendi rolünü dar bir görev tanımı içinde görür. Böylece bütünün dehşeti parçalanır ve görünmez hale gelir. Eichmann kendini, insanları ölüme gönderen biri olarak değil de “naklin organizasyonunu yapan bir memur” olarak tanımlayabilmiştir. Dilin bu dönüştürücü gücü önemlidir: Sözcükler değiştiğinde, algı da değişir. “Sürgün”, “sevkiyat”, “nihai çözüm” gibi ifadeler,  gerçeğin üstünü örten teknik terimler haline gelir.

Eichmann’ın zihinsel durumu üzerine yapılan tartışmalar da kitabın merkezindedir. Onun gerçekten düşünme kapasitesinin sınırlı biri olduğunu düşünebiliriz ya da bilinçli bir inkâr ve kaçınma içinde bulunduğunu. Ama Arendt’in yaklaşımı farklıdır; o insanın düşünmeyi bıraktığında, klişelerin düşünmenin yerini doldurduğu kanaatindedir.

Eichmann’ın yargılanması ve idamı da ayrı bir tartışma alanı açmıştır. Kitapta insanların görüşlerine yer verilir. Bazı insanlar onun ölüm cezasıyla cezalandırılmasını adaletin gereği sayarken, bazıları bunun yaptıklarıyla orantısız derecede kolay bir son olduğunu ileri sürmüştür. Daha ağır şartlarda yaşatılması ve acı çekmesi gerektiğini savunanlar olmuştur. Buna karşılık hukuk devleti anlayışı, cezanın işkence ya da intikam biçimine dönüşmemesi gerektiğini savunur. Yargılamanın temel amacı, suçun adını koymak ve sorumluluğu hukuki düzlemde belirlemektir.

Kitabın en sarsıcı sonucu şudur: Büyük kötülüklerin gerçekleşmesi için her zaman fanatik canavarlar gerekmez. Düşünmeyen, sorgulamayan, hazır kalıplarla konuşan ve sorumluluğu sürekli üst makamlara devreden sıradan insanlar da yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bu da kötülüğü daha ürkütücü kılar.

Bu nedenle Kötülüğün Sıradanlığı kitabı aslında modern toplum için bir uyarıdır. Bürokrasi, otorite ve itaat ilişkileri içinde bireyin düşünme sorumluluğunu koruması gerektiğini hatırlatır. Ahlaki felaketlerin önündeki en temel engel, düşünen bireydir. Düşünme eylemi durduğunda, en düzenli kurumlar bile en büyük yıkımlara hizmet edebilir. Bu yüzden Arendt’in kitabı, geçmişte yaşananları anlamak ve gelecekteki riskleri görmek için de okunması gereken bir etik inceleme kitabı niteliği taşımaktadır.

31 Ocak 2026 Cumartesi

Hüküm Gecesi: Bir Gazetecinin Gözünden Siyasetin, Vicdanın ve Hayatın Dağılması

 

Hüküm Gecesi: Bir Gazetecinin Gözünden Siyasetin, Vicdanın ve Hayatın Dağılması

Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi romanı, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte büyük bir umutla açılan siyasal dönemin, kısa sürede nasıl bir hayal kırıklığına ve ahlâkî bir çöküşe dönüştüğünü anlatır. Romanın arka planında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı ele geçirdiği, muhalefeti baskı altına aldığı ve siyasetin sertleşerek gündelik hayatın her alanına yayıldığı bir dönem vardır; Yakup Kadri bu süreci insanların ruhlarına çöken bir karanlık olarak ele alır.

Romanda gazeteler korkunun, kuşkunun ve söylentinin üretildiği yerlere dönüşür. Kulislerde konuşulanlar hiçbir zaman açık ve net değildir; herkes bir şeyler duyar ama kimse tam olarak ne bildiğini söylemez. Komiteler, insanların birbirine temkinle yaklaştığı, kimsenin kimseye güvenmediği dar çevreler hâlini alır. Suikast söylentilerinin gerçekleşme ihtimali insanların hayatını zehreder; insanlar sürekli tedirgin yaşar. Parti çekişmeleri ise ilke mücadelesinden çok yer tutma kaygısıyla yürütülen bir mücadeleye dönüşür. Bütün bunlar, romanda siyasal hayatın insanı yavaş yavaş yoran, içini daraltan ve ahlâkî ölçülerini gevşeten bir ortam yarattığını gösterir.

Asıl mesele, bu ortamın insanları nasıl değiştirdiğidir. İdeallerle yola çıkanlar zamanla kuşkuya, korkuya, çıkar hesaplarına ve suskunluğa sürüklenir. Roman, siyasetin devlet düzenini, bireyin vicdanını, insanlarla kurduğu ilişkileri ve kendine duyduğu saygıyı aşındırdığını ortaya koyar. Hüküm Gecesi’nde merkezde bir muhalif gazeteci yer alır; ancak Ahmet Samim’in öldürülmesiyle başlayan süreci okurken aslında bir kişinin değil, bir kuşağın hakikat duygusunu, ahlâkî duruşunu ve inançlarını yitirişini izleriz. Bu yönüyle roman, iktidar ile muhalefetin birbirine benzediği, sözün değerini kaybettiği ve korkunun gündelik hayatın doğal bir parçası hâline geldiği bir dönemi anlatır.

***

Romanın konusu, Ahmet Kerim’in belli bir siyasal hareketi örgütlemesi ya da büyük bir eylemin merkezinde yer alması değildir; aksine, siyasetle iç içe yaşayan bir aydının bu ortamda yavaş yavaş yalnızlaşmasını, umudunu yitirmesini ve kendisiyle hesaplaşmasını anlatır.

Ahmet Kerim, muhalif bir gazetede yazılar yazar, baskı ve tehdit altında yaşar, kulislerde dolaşır, komite toplantılarına çağrılır; ancak bütün bu ilişkiler ağı onu güçlendirmek yerine daha fazla kuşkuya sürükler. Muhalefetin içinde yer alan kişilerde ilke ve tutarlılık yerine çıkar, mevki hırsı ve korku görür. İktidar baskıcıdır; fakat Yakup Kadri romanda suçu yalnızca iktidara yüklemez. Muhalefetin de en az iktidar kadar dağınık, tutarsız ve ahlâken sorunlu olduğunu gösterir. Ahmet Kerim ne iktidara inanabilir ne de muhalefetin temsil ettiği değerlere güvenebilir.

Roman ilerledikçe Ahmet Kerim’in hayatı yalnızca siyasal baskıyla değil, kişisel kayıplarla da sarsılır. Ahmet Samim’in öldürülmesi onun için bir dönüm noktasıdır. Ahmet Kerim arkadaşını kaybedince cesaretini ve siyasete duyduğu inancı da yitirir. Ardından gelen tutuklamalar, korku ve suskunluk ortamı, bu kopuşu kesinleştirir.

Ahmet Kerim

Hüküm Gecesi’nin merkezindeki Ahmet Kerim, klasik anlamda bir “kahraman” değildir. Cesur bir eylem adamı olmadığı gibi, kararlı ve tutarlı bir siyasal önder de değildir. O, yazan, düşünen, gözlemleyen ama giderek inancını yitiren bir aydındır. Roman boyunca Ahmet Kerim’in asıl mücadelesinin iktidarla değil, kendi iç dünyasıyla olduğu anlaşılır. Yazdığı yazılar, bulunduğu çevreler ve katıldığı toplantılar onun için bir dava bilincini güçlendirmez; tam tersine, siyasetin ne kadar kirli, dağınık ve güvenilmez olduğunu daha açık görmesine yol açar.

Ahmet Kerim, muhalif olmasına rağmen muhalefetin içinde gördüğü çıkarcılıktan, korkudan ve samimiyetsizlikten rahatsızdır. İktidar baskısına karşı dururken bile çevresindeki insanların bu baskıyı gerçekten göğüslemeye niyetli olmadıklarını fark eder. Herkes konuşur, şikâyet eder; fakat sıra bedel ödemeye gelince kaçar. Bu durum Ahmet Kerim’i daha da yalnızlaştırır.

Ahmet Kerim, Yakup Kadri’nin Meşrutiyet aydınına yönelttiği en sert eleştirilerden birini temsil eder. Bilinçlidir ama kararsızdır; ahlâklıdır ama güçsüzdür, haksızlığı görür fakat onu durduracak iradeyi kendinde bulamaz. Onun trajedisi hayatta kalmak zorunda kalmasıdır. Çünkü yaşarken inandığı her şeyin yavaş yavaş çözüldüğüne tanık olur.

Ahmet Samim

Ahmet Samim romanda muhalefetin en sahici figürüdür. Tehlikeyi sezmesine rağmen geri adım atmayan, korkusunu mizahla bastıran ve yazmaktan vazgeçmeyen bir gazetecidir. Onun öldürülmesi, romanda muhalefet ihtimalinin ortadan kaldırılması anlamına gelir.

Sırrı Bey, romanda muhalefetin içine işlemiş güvensizliğin ve korkunun insan suretine bürünmüş hâlidir. Hayatı sürgünler, kaçışlar ve yoksulluklarla geçmiştir; bu yüzden dirençli görünür ama aynı zamanda sürekli kuşku üreten bir karaktere dönüşmüştür. Her yerde komplo arayan bir ruh hâline bürünür. Muhalefetin içine çöken güvensizliğin ifadesidir. Onun iktidarla gizli bağları olduğu düşüncesi romanda açık bir kanıtla verilmez; bu daha çok Ahmet Kerim’in zihninde beliren, ihanetin artık olağan sayıldığı bir düzende duyulan sarsıcı bir ihtimaldir.

Hasip Bey, muhalefetin ilkesiz ve hesapçı yüzünü temsil eder. Siyaseti sırası geldiğinde iktidara geçilecek bir basamak olarak görürü. Söyleminde muhaliftir; fakat davranışlarında risk almaktan kaçınır, konumunu korumaya çalışır.

Ömer Beyefendi ise eski düzenin artık karşılığı kalmamış temsilcisidir. Soyuna, geçmişteki itibara ve eski devlet alışkanlıklarına tutunarak bugünü anlamaya çalışır. Yeni siyasal düzenin onu ciddiye almaması, onun gözünde bir rejim ayıbıdır; bu durum trajikomik sahnelere yol açar. Ömer Beyefendi’nin varlığı, muhalefetin neden gerçek bir siyasal alternatif üretemediğini gösterir: biri fırsat kollamakta, diğeri geçmişte yaşamaktadır.

Samiye

Samiye, Ahmet Kerim’in hayatına girdiğinde Kerim onu siyasetin dışında, hatta siyasetin karşısında bir yerde görür. Günlük tehditlerin, yazıların ve kavgaların ortasında Samiye, Kerim için daha sade ve daha güzel bir hayat ihtimalidir. Ancak Samiye’nin ağabeyi İttihat ve Terakki çevresiyle bağlantılıdır ve Ahmet Kerim’e düşmanlık besler. Kerim’e yönelik suikast girişimi de Samiye’nin evinde gerçekleşir. Olaydan sonra Samiye yalnız kalır; Ahmet Kerim onu affetmez. Samiye’nin intiharı, romanın ahlâkî kırılma anlarından biridir.

Ali Kemal

Yakup Kadri, Hüküm Gecesi’nde Ali Kemal’i sembolik bir tip olarak kullanır. O bir fikir adamı ya da tutarlı bir muhalif değildir; korku, telaş ve hayatta kalma içgüdüsüyle savrulan bir aydındır. Romandaki Ali Kemal, tehdit karşısında kolayca yön değiştirebilen, idam ihtimalini bile alaya vurarak hafifleten, siyaseti ciddiye almayan ama sürekli panik hâlinde yaşayan bir figürdür. Bu yönüyle o, romanda muhalefetin zaaflarını temsil eder: yüksek sesle konuşan ama bedel ödemeye gelince kaçan, ilke ile çıkar arasında gidip gelen bir aydın tipidir.

Not:

Ali Kemal, Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa’ya ve Millî direnişe açıkça karşı çıkan Osmanlı aydınlarından biridir. İstanbul’da yayımlanan yazılarında Anadolu’da başlayan direnişi “macera”, “isyankârlık” ve “devleti felakete sürükleyen bir hareket” olarak niteler. Ona göre kurtuluş, silahlı direnişle olmaz; İngiltere başta olmak üzere büyük devletlerle anlaşılmalı ve İstanbul hükümetinin çizgisinde kalınmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk ise tam tersine, Osmanlı Devleti’nin fiilen çöktüğünü, İstanbul hükümetinin iradesiz kaldığını ve milletin ancak bağımsız bir direnişle var olabileceğini savunur. Bu nedenle Ali Kemal gibi isimleri milli mücadeleyi zayıflatan unsurlar olarak görür. Atatürk’ün Nutuk’ta ve dönemin belgelerinde Ali Kemal çizgisindeki aydınlara yönelik sert eleştirileri, bu karşıtlığın düşünsel ve siyasal boyutunu açıkça gösterir.

Ali Kemal’in Millî Mücadele’ye karşı tutumu onu zamanla halkın önemli bir kesimiyle de karşı karşıya getirir. Yazıları ve siyasal duruşu, işgal koşullarında “teslimiyet” olarak algılanır.

***

Romanın en baskın teması korkudur. Bu korku açık bir dehşet hâli değildir; daha çok içten içe işleyen, insanı susturan bir korkudur. Korkuyla birlikte ilerleyen ikinci tema kuşkudur. Romanda kimse kimseye tam olarak güvenmez. Dostluklar geçicidir, ittifaklar pamuk ipliğine bağlıdır. Kuşku bireyin iç dünyasına da sızar; insan başkalarından şüphe ettiği gibi kendisinden de şüphe etmeye başlar.

Bunun doğal sonucu ahlâkî çözülmedir. Hüküm Gecesi’nde ahlâk büyük kopuşlarla değil, küçük tavizlerle yıkılır. İnsanlar bir anda kötü olmaz; zamanla susmayı, eğilmeyi ve görmezden gelmeyi alışkanlık hâline getirir. Romanın bir diğer önemli teması idealsizliktir. Yakup Kadri yalnız iktidarı değil, ona karşı duranları da sorgular. Ortada çok söz ve çok şikâyet vardır; fakat yön gösteren güçlü bir ideal yoktur.

Bu atmosfer içinde yalnızlık belirginleşir. Romanın merkezindeki aydın tipi, kalabalıklar içinde bile yalnızdır. Aynı masada oturduğu, aynı gazetede yazdığı insanlarla bile derin bir bağ kuramaz. Çünkü herkesin zihni başka bir korku ve başka bir hesapla meşguldür. Bütün bu temaların kesiştiği noktada bir kuşağın hakikate, söze ve ahlâkî tutarlılığa olan inancının dağıldığı görülür.

***

Hüküm Gecesi, en temelde bir aydın romanıdır; çünkü anlattığı çatışma, aydının kendisiyle yaşadığı çatışmadır. Yakup Kadri Hüküm Gecesi romanında aydını tereddüt eden, yorulan ve zaman zaman kendini aldatan bir insan olarak ele alır. Ahmet Kerim için mesele hangi partinin haklı olduğu değildir; asıl mesele, siyaset denilen alanın insanı ne hâle getirdiğidir. Yazdığı yazılar ve katıldığı toplantılar ona umut vermez; aksine, siyasetin içine girdikçe inancının aşındığını fark eder.

Romanın aydın bakışı, kendini sorgulama cesaretiyle belirginleşir. Ahmet Kerim başkalarını da, kendisini de yargılar. Bu yönüyle Hüküm Gecesi, aydını masumlaştırmaz ve onun korkularını, suskunluklarını ve gecikmiş fark edişlerini açıkça gösterir. Romanda sözün değer kaybı da bu çerçevede anlam kazanır: Yazılar yayımlanır ama ses getirmez, konuşmalar yapılır ama kimse gerçekten dinlemez. Aydın konuşur; fakat konuşmanın dünyayı değiştirmediğini acı bir biçimde öğrenir.

***

Hüküm Gecesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan siyasal çözülmenin insan hayatına nasıl yansıdığını gösterir. Meşrutiyet’le birlikte beklenen yenilenme gerçekleşmemiş, devlet zayıflamış, belirsizlik gündelik hayatı kuşatmıştır. Bu ortamda korku ve güvensizlik yaygınlaşmış, insanlar susmuş ve yalnızlaşmıştır. Yakup Kadri, imparatorluğun bu son dönemini, insanlarda yarattığı yorgunluk ve ahlâkî aşınma üzerinden anlatır.

9 Ocak 2026 Cuma

Oidipus’un Felaketi: Bilgi, Suç ve Vicdanın Trajik Tarihi

Oidipus’un Felaketi: Bilgi, Suç ve Vicdanın Trajik Tarihi

Antik Yunan tragedyasının en çarpıcı anlatılarından biri olan Oidipus efsanesi, insanın hakikatle yüzleşmesinin nelere mal olabileceğini gösterir. Oidipus’un trajedisi çoğu zaman baba katli ve ensest gibi uç eylemler üzerinden okunur; oysa Sophokles’in anlatısında felaket, bu eylemlerin kendisinden çok, onların bilinçle kavranması anında başlar.

Thebai Kralı Laios’a, oğlunun onu öldüreceği kehaneti bildirilmiştir. Kehaneti engellemek isteyen Laios, yeni doğan çocuğun ayak bileklerini deldirip bağlatarak Kithairon Dağı’na terk ettirir. Çocuğun hayatta kalması, kehanetin ilk ironisidir. Kurtarılan çocuk Korinthos Kralı Polybus tarafından evlat edinilir ve ayaklarındaki yaralardan ötürü “şiş ayaklı” anlamına gelen Oidipus adını alır.

Bir şölen sırasında “uydurma evlat” olduğu yönündeki bir itham, Oidipus’ta derin bir kuşku uyandırır. Kimliğini öğrenmek için Delphi’ye gider; ancak Apollon kâhini ona gerçekte kim ya da kimin oğlu olduğunu söylemez, yalnızca babasını öldürüp annesiyle evleneceğini bildirir. Oidipus bu kehaneti Korinthos’taki anne ve babasıyla ilişkilendirir ve onları korumak için kentten uzaklaşmaya karar verir. Sophokles’in trajedisinde Oidipus’u büyük kılan da budur: Felaketten kaçışı, korkudan değil ahlaki bir sorumluluktan doğar.

Yolculuğu sırasında Phokis yakınlarında bir üç yol ağzında karşılaştığı yaşlı adamla çıkan tartışma şiddete dönüşür; Oidipus, bilmeden öz babası Laios’u öldürür. Kehanetin ilk ayağı böylece gerçekleşir. Ardından Thebai’ye ulaşır, Sfenks’in bilmecesini çözer ve kenti kurtardığı için ödüllendirilir. Oidipus, Thebai’yi Sfenks’ten kurtardıktan sonra, ölen kralın ardından dul kalan İokaste ile evlenir ve kral olur. Böylece Oidipus, bilmeden hem babasını öldürmüş hem de annesiyle evlenmiştir. Oidipus’un trajedisi bilinçli kötülükten değil, eksik bilgiyle verilen doğru görünümlü kararlardan doğar.

Yıllar sonra Thebai’yi saran veba, geçmişin üzerindeki örtüyü kaldırır. Oidipus felaketin kaynağını araştırmayı bizzat üstlenir ve hakikati öğrenmekten vazgeçmez. Gerçek açığa çıktığında İokaste kendini asar; Oidipus ise gözlerini kör eder, iktidardan vazgeçer; kentten sürülmeyi kabul eder ve felaketin yükünü tek başına taşımayı göze alır. Ancak tragedya burada sona ermez; yalnızca biçim değiştirir.

Kolonos’ta Oidipus: Felaketin Onura Dönüşmesi
Kör, yaşlı ve sürgün Oidipus, kızı Antigone’nin rehberliğinde Kolonos’a sığınır. Burada artık suçlu bir kral değil, acıyla arınmış biridir. Kehanete göre mezarı bulunduğu kente bereket getirecektir; bu nedenle bedeni siyasal bir değer kazanır. Atina Kralı Theseus, Oidipus’a merhamet gösterir ve onu bir sığınmacı olarak kabul eder.

Bu sırada Oidipus’un oğulları Eteokles ve Polyneikes, Thebai tahtı için çatışmaya hazırlanır. Babalarını yıllarca dışlayan oğullar, şimdi onun gücünden yararlanmak ister; ancak Oidipus onları reddeder ve birbirlerini öldürecekleri yönünde beddua eder. Oidipus’un bedduası bir öfke patlamasından çok, ahlaki bir yargıdır. Oidipus’un ölümü de gizemlidir; bedeni bulunmaz. Bir zamanlar lanetli sayılan figür, zamanla kutsal bir varlığa dönüşür.

Antigone: Felaketin Vicdana Dönüşmesi
Oidipus’un bedduası gerçekleşir; iki kardeş Thebai önünde birbirini öldürür. Tahta geçen Kreon, Eteokles’i onurlandırırken Polyneikes’in gömülmesini yasaklar. Antigone, babasının mirasını devralan son figürdür. Oidipus hakikati bilmek uğruna kendini feda etmişti; Antigone ise doğru bildiğini yapmak uğruna ölümü göze alır. Antigone’nin “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım” sözü, tragedyanın vicdani ağırlığını bu noktada toplar. Kreon’un otoriteyi mutlaklaştırması ise felaketi derinleştirir; Antigone’nin ardından oğlunu ve karısını kaybeder.

Oidipus’un felaketi kuşaktan kuşağa dönüşerek sürer. Sophokles’in tragediyası, insanın bilgi, iktidar ve vicdan karşısındaki sorumluluğunu sorgular.

***

Oidipus, edebiyat tarihinde tek bir hikâye olarak kalmamış, zamanla insanın kendini bilme serüvenini anlatan trajik bir kalıba dönüşmüştür. Bu çizginin erken ve belirgin örneklerinden biri Fyodor Dostoyevski’dir. Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un hikâyesi, yüzeyde Oidipus’la ilgisiz görünse de yapısal olarak aynı trajik mantıkla ilerler. Raskolnikov da Oidipus gibi, kendince haklı gerekçelere dayanarak ahlaki bir karar verir ve suç işler. Asıl yıkım, eylemin bilinçte yarattığı sarsıntıda başlar. Raskolnikov’un cezalandırılması hukuki olmaktan çok zihinseldir. Bu durum Oidipus’un  kendini kör etmesinin edebiyatta modern bir iç çöküşe dönüşmüş hâlidir. Dostoyevski’de hakikat kurtarıcı değildir; insanı parçalayan bir ağırlık olarak belirir.

Oidipus’un bir başka güçlü yankısı Franz Kafka’da görülür. Dava’daki Josef K., neden suçlandığını bilmeden yargılanır; ancak buna rağmen suçluluk duygusundan kurtulamaz. Kafka burada Oidipus’un tersyüz edilmiş bir versiyonunu yazar: Oidipus sonunda gerçeği öğrenir; Josef K. ise asla öğrenemez, ama yine de mahkûm olur. Her iki durumda da kurtuluş yoktur; Kafka’da trajedi, hakikate ulaşamamanın yarattığı sürekli bir tedirginlik içinde sürer.

20.yüzyılda Oidipus’un en bilinçli yeniden yazımlarından biri Jean-Paul Sartre’da ortaya çıkar. Sinekler adlı oyununda Sartre, Oidipus’un yerine Orestes’i koyar; ancak yapı aynıdır. Suçtan kaçmak değil, suçu bilinçle üstlenmek merkezdedir. Sartre’ın kahramanı, Oidipus’tan farklı olarak kaderi değil, özgürlüğü seçer. Bu fark belirleyicidir. Varoluşçuluk, Oidipus’un trajedisini devralır, ancak onu özgürlük problemine dönüştürür. Yine de kök aynıdır: İnsan, gerçeğin yükünü taşıyabilecek midir?

Oidipus’un etkisi modern romanda yalnızca suç ve bilinç üzerinden değil, kimlik sorusu üzerinden de sürer. Albert Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault, Oidipus’un neredeyse negatif bir kopyasıdır. Oidipus her şeyi bilmek ister; 
Meursault, dünyayı anlamlandırma çabasından bilinçli olarak uzak durur; buna rağmen toplumsal dışlanma, yargılanma ve ölümden kaçamaz. Camus, bu terslik içinde, hakikatten kaçmanın insanı kurtarıp kurtarmadığını düşündürür.

Daha çağdaş edebiyatta ise Oidipus, özellikle baba figürüyle hesaplaşma ve geçmişin kaçınılmazlığı üzerinden yeniden görünür. Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanı, Oidipus ile Şehnâme’deki Rüstem-Sührab anlatısını bilinçli biçimde yan yana getirir. Burada Oidipus, artık evrensel bir baba-oğul trajedisinin sembolüdür. Pamuk, modern bireyin geçmişten kaçamayacağını, bilginin ve kökenin her zaman geri döndüğünü Oidipusçu bir yapı içinde yeniden yazar.

Oidipus’un trajedisi edebiyatta bir düşünme biçimine dönüşmüştür. Yazarlar onun hikâyesinin kurduğu trajik mantığı yeniden üretirler. Bilgiyle ilerleyen, ahlaki gerekçelerle karar alan, ancak sonunda kendisiyle yüzleşmek zorunda kalan kahramanlar, modern edebiyatın Oidipus çocuklarıdır.

Oidipusçu yapı, Karamazov Kardeşler’de açık biçimde hissedilir; ancak Dostoyevski bu yapıyı tek bir kahramanda toplamaz, bilinçler arasında dağıtır. Baba cinayeti anlatının merkezindedir; fakat asıl soru “kim yaptı?” değil, “kim sorumludur?” sorusudur. Dimitri, suça en yakın olan figürdür; eylemi gerçekleştirmese bile onu ister ve yükünü taşır. İvan, cinayeti düşünsel düzeyde mümkün kılar; reddettiği ahlaki düzen, suça zemin hazırlar. Alyoşa ise suçla yüzleşip yıkılmayan bilinci temsil eder; hakikatin insanı yok etmek zorunda olmadığını gösterir. Smerdyakov ise bastırılmış ve görünmez bir figür olarak eylemi gerçekleştirir, fakat suçu tek başına taşımaz. Böylece Oidipus’ta tek bedende yoğunlaşan felaket, Karamazov Kardeşler’de kolektif bir bilinç hâline gelir.

***

Oidipus’un modern düşünce üzerindeki etkisi psikoloji alanında da görülür. Ancak psikolojinin Oidipus’la kurduğu ilişki, edebiyattakinden farklıdır. Edebiyat Oidipus’u trajik bir bilinç hâli olarak yeniden üretirken, psikoloji onu açıklanabilir bir modele dönüştürme eğilimindedir.

Bu dönüşümün en bilinen örneği Sigmund Freud’dur. Freud, Oidipus anlatısını bireysel gelişimin evrensel bir şeması olarak okur ve “Oidipus kompleksi” kavramını ortaya koyar. Bu okumada mit, trajik bir hikâye olmaktan çıkar; bastırılmış arzuların simgesel ifadesine dönüşür. Ancak Sophokles’in tragedyasında Oidipus annesini arzulayan bir figür değildir; aksine, böyle bir yazgıdan kaçmak için hayatını altüst eden bir bilinçtir. Bu nedenle Freud’un yorumu, Oidipus’u psikolojiye kazandırırken, onun trajik bağlamını daraltır.

Oidipus’a tragedyanın ruhuna daha yakın bir yerden yaklaşan isim ise Carl Gustav Jung’dur. Jung için Oidipus, bastırılmış bir arzuya değil, bilinçdışındaki karanlık bilgiyle yüzleşmeye işaret eder. Bu noktada edebiyatla psikoloji arasındaki fark belirginleşir. Psikoloji Oidipus’u adlandırır, sınıflandırır ve açıklar; edebiyat ise onu açık bırakır. Freud Oidipus’tan bir kuram üretir; edebiyat Oidipus’la birlikte düşünmeyi sürdürür. Bu yüzden Oidipus, psikolojide bir kavrama dönüşürken, edebiyatta bir soru olarak yaşamaya devam eder.

Oidipus’un trajedisi, insanın kendisi hakkında öğrendiklerinin onu iyileştirmekten çok sarsabileceğini ilk kez bu kadar berrak biçimde göstermiştir.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Antigone: Devlet Yasası ile Vicdan Arasında Bir İnsanlık Dramı

 

Antigone: Devlet Yasası ile Vicdan Arasında Bir İnsanlık Dramı

Antik Yunan trajedileri insanın iktidarla, yasayla ve kendi vicdanıyla giriştiği kadim çatışmaları görünür kılan düşünce metinleridir. Sophokles’in Antigone adlı oyunu bu anlamda birey ile devlet arasındaki gerilimin sarsıcı örneklerinden biridir. Sophokles, Antigone adlı oyunuyla, Labdakos ailesinin kuşaklar boyunca süren lanetinin son halkasında, yasa ile ahlakın karşı karşıya gelişini sahneye taşır.

Antigone’nin hikâyesi, babası Oidipus’un trajik yaşamıyla başlar. Oidipus’un öyküsü daha doğmadan yazılmış bir felaketler zinciridir. Thebai Kralı Laios bir kehanetle uyarılır; doğacak oğlu bir gün onu öldürecek ve annesiyle evlenecektir. Bu tür kehanetler, Antik Yunan dünyasında kaderden kaçmanın mümkün olmadığına dair yerleşmiş olan inancı gösterir. Thebai Kralı Laios kehaneti engellemek ister; yeni doğan bebeğin ayak bileklerini deldirerek dağa terk edilmesini emreder. Oidipus’un adı buradan gelir: “şiş ayaklı” anlamına gelen Oidipus.

Ancak kader çoğu zaman onu değiştirmeye çalışanların eylemlerinden beslenir. Oidipus ölmez; Korinthos Kralı Polybos ve eşi Merope tarafından bulunur ve evlat edinilir. Oidipus, gerçek soyunu bilmeden büyür. Yıllar sonra bir gün Delfoi Kehanet Merkezi’ne gittiğinde, kendisine aynı korkunç yazgı bildirilir: Babasını öldürecek, annesiyle evlenecektir. Oidipus bunu önlemek için Korinthos’tan kaçar.

Oidipus yolda dar bir geçitte karşılaştığı yaşlı bir adamla tartışır ve onu öldürür. Bu adam, bilmeden öldürdüğü öz babası Laios’tur. Ardından Thebai’ye ulaşan Oidipus, kenti haraca kesen Sfenks’in bilmecesini çözer; kahraman ilan edilir ve dul kraliçe Iokaste ile evlendirilir. Böylece kehanetin ikinci kısmı da gerçekleşir. Oidipus ve Iokaste’nin evliliğinden dört çocuk dünyaya gelir: Eteokles, Polyneikes, Antigone ve İsmene.

Felaketin doruk noktası, yıllar sonra Thebai’yi saran veba salgınıyla yaşanır. Kentin insanları ölmekte, düzen bozulmaktadır. Oidipus, kendini halkına karşı sorumlu bir kral olarak görür ve Delfoi Kehanet Merkezi’ne danışır. Verilen yanıta göre kentin başına gelen felaket, eski kral Laios’un katilinin hâlâ cezalandırılmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Oidipus, bu suçluyu bulup sürgüne göndermeden Thebai’nin kurtulamayacağını öğrenir.

Oidipus, ironik biçimde hiç tereddüt etmeden soruşturmaya girişir. Kör kâhin Tiresias’ı çağırır. Tiresias gerçeği bilmektedir; fakat söylemek istemez. Soruşturma ilerledikçe parçalar bir araya gelmeye başlar. Iokaste, Laios’un yıllar önce bir yol ayrımında öldürüldüğünü anlatır. Oidipus bu ayrıntıyı duyduğunda huzursuz olur; çünkü geçmişinde, Korinthos’tan kaçarken benzer bir yerde yaşlı bir adamı öldürdüğünü hatırlar. Ardından Korinthos’tan gelen bir haberci, Oidipus’un sandığı gibi Polybos’un öz oğlu olmadığını, bebekken kendisini evlat edindiğini açıklar. Son darbe ise Oidipus’u bebekken dağa bırakan çobanın tanıklığıyla gelir. O çocuk Laios’un oğludur.

Gerçek artık inkâr edilemez hâle gelir. Oidipus’un kaçtığı kehanet, onu adım adım kendine götürmüştür. Babasını öldürmüş, annesiyle evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur. Iokaste, gerçeği Oidipus’tan önce kavrar ve dayanamaz; kendini asarak yaşamına son verir. Oidipus ise Iokaste’nin cesedini bulduğunda, onun elbisesindeki iğnelerle gözlerini kör eder.

Oidipus’un kendini kör etmesi bilinçli bir cezalandırmadır. Oidipus artık gerçeği görmüştür; fakat bu gerçeği gördükten sonra dünyaya bakmaya tahammülü kalmamıştır.

Oidipus’un yıkımı, çocuklarının kaderini de belirler. O artık yalnızca düşmüş bir kral değil, ailesine ve kentine lanet mirası bırakan bir figürdür. Çocukları, babalarının işlediği suçların ve tanrısal adaletin gölgesinde büyür. Antigone’nin vicdanla yasa arasındaki çatışması, babasının ağır mirasının içinden doğar. Oidipus’un gerçeği öğrendikten sonra kendini kör ettiği dünyada büyüyen Antigone, yasaya körü körüne uymanın her zaman doğru olmadığını erken yaşta öğrenmiştir.

Eteokles ve Polyneikes Oidipus’un oğullarıdır. Babaları öldükten sonra Thebai tahtını dönüşümlü olarak yönetme konusunda anlaşırlar; ancak iktidarın gücü caziptir. Eteokles, Polyneikes’in tahta geçme sırası geldiğinde yönetme hakkını kardeşine devretmez. Bunun üzerine Polyneikes, Argos’tan destek alarak Thebai kentine karşı savaş açar. Kent surlarının önünde yapılan düelloda iki kardeş birbirini öldürür. Tahta geçen dayıları Kreon, düzeni sağlamak adına bir karar alır. Thebai kentini savunduğu için Eteokles onurlu bir törenle gömülecek, kendi kentine ve halkına karşı savaştığı gerekçesiyle Polyneikes ise gömülmeyecek, cesedi doğaya terk edilecektir.

Bu noktada Antigone’nin trajedisi başlar. Kreon’un Polyneikes’in gömülmesini yasaklayan buyruğu, Antigone için yalnızca siyasal bir karar değildir; bu emir ölüye gömülme hakkını kutsal sayan Antik Yunan inancına açıkça aykırıdır. Çünkü bu inanca göre bir insanın gömülmemesi ruhunun cezalandırılması anlamına gelir; ölü öteki dünyada huzura kavuşamaz. Antigone bu yasağı bu yüzden reddeder. Onun gözünde tanrıların değişmez yasaları, kralların koyduğu geçici yasalardan daha bağlayıcıdır.

Antigone, devletin emrine rağmen kardeşini toprağa verir. Yaptığı bu eylem iktidarın mutlaklığına karşı insan vicdanının kararlı bir başkaldırısıdır. Yakalandığında ise savunmasını yapar ve pişmanlık da duymaz. Antigone’nin “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım” sözü, tragedyanın hem dramatik hem de etik doruk noktasıdır. Antigone insan olmanın bedelini bilen bir figür olarak konuşur.

Kreon da basit bir “kötü karakter” değildir. O, devletin düzenini korumak zorunda olduğuna inanan bir iktidar temsilcisidir. Ona göre yasa bir kez çiğnenirse, şehir kaosa sürüklenir. Bu yüzden Antigone’yi cezalandırmak, onun gözünde siyasal bir zorunluluktur. Ne var ki Sophokles, Kreon’un bu katı tutumunu trajik bir körlük olarak sunar. Kreon, yeğeninin cesedinin doğaya terk edilmesini emrederken yanlış bir karar vermiştir. Yine de verdiği karar iktidarın kararı olduğu için yasa anlamına gelir. Kreon düzeni korumaya çalışırken ailesini ve vicdanını yitirir.

Antigone’nin diri diri bir mağaraya kapatılarak ölüme terk edilmesi, tragedyanın en karanlık anıdır. Ardından gelen ölümler -Haimon’un ve Eurydike’nin intiharı- Kreon’un haklı olduğunu sandığı düzenin geride yalnızca yıkım bıraktığını gösterir. Böylece Antigone oyunu tek bir haklı taraf bırakmadan sona erer. Antigone ölür ama ahlaki üstünlüğünü korur; Kreon yaşar ama her şeyini kaybeder.

Antigone trajedisi bu yönüyle çağları aşan bir metindir. Bireysel vicdan ile devlet yasası arasındaki çatışma, bugün de güncelliğini korur. Sophokles’in başarısı, seyirciyi kimin haklı olduğuna dair kesin bir yargıya zorlamaması, aksine her iki tarafın da bedel ödediği bir etik alan açmasıdır.

12 Eylül 2025 Cuma

Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü Romanında Ölüm, Yaşam Arzusu ve Toplumsal Yabancılaşma

 


Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü Romanında Ölüm, Yaşam Arzusu ve Toplumsal Yabancılaşma

Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eseri, 1829’da yayımlanmasına rağmen bugün hâlâ canlılığını koruyan bir tartışmayı edebiyatın merkezine taşır: İdam cezasının birey üzerindeki etkisi. Roman, ismi verilmeyen bir mahkûmun idam hükmüyle yüzleşmesini, altı haftalık bekleyişini ve zihinsel dalgalanmalarını aktarır. Hugo, bu kısa ama yoğun anlatıda toplumun suç, ceza ve ölüm karşısındaki tavrını eleştirel bir bakışla sunar. Böylelikle bu eser yaşam hakkına dair evrensel bir sorgulama halini alır.

Eserdeki anlatıcı işlediği cinayeti kabul eden bir kişidir. Hatta mahkeme karşısında bir an için idamı, ömür boyu kürek cezasına tercih edebileceğini dile getirir. Bu cümle, suçluluk bilinciyle vicdan arasındaki çatışmayı görünür kılar. Ancak ölüm hükmü kesinleşip yüzüne okunduğu anda yaşadığı sarsıntı, insan psikolojisinin temel gerçeğini açığa çıkarır: İnsan, zihninde ölümü doğallaştırabilir ama ölüm somut ve geri dönülmez bir gerçeklik olarak karşısına çıktığında, bütün dengeler yıkılır.

Mahkûmun altı hafta boyunca yaşadığı ruhsal buhranlar eserin dramatik yoğunluğunu oluşturur. İlk günlerde şok ve yadsıma hâkimdir. Zaman ilerledikçe yaşama arzusu artar; hukuki yollarla kurtuluş arar, temyize başvurur, merhamet bekler. Ancak girişimleri olumsuz sonuçlanır. Bu olumsuz sonuçlar onun gözünde toplumun tümden kendisini reddedişidir. Buna rağmen yaşama umudu sönmez. Son ana kadar affedilmeyi bekler; “Beni affetmeyeceklerse kimi affedecekler?” sorusu onun zihninde dönüp dolaşır.

Hugo’nun portresi, modern psikoloji açısından insanın yaşama bağlılığının mutlaklığını gösterir. Ölümün kesinliği karşısında bile zihnin umut üretmeye devam etmesi insanî bir içgüdüye işaret eder. Mahkûmun en baskın duygusu tüm yabancılaşmasına ve öfkesine rağmen yaşama isteğidir. İdama yaklaşan her adımda onda yeni bir yaşam özlemi doğar; çiçeklere, kuşlara, güneşe, çocukluk günlerine duyduğu özlem, yaşamın her satırda daha da değerli kılınmasını sağlar. Bu nedenle metin, yalnızca bir güçlü bir yaşama övgüsü olarak okunabilir. Altı haftalık buhran sürecinde mahkûm kendisiyle ve toplumla hesaplaşmaya başlar. İnsanlara güvenini kaybeder, giderek çevresine yabancılaşır. En çarpıcı sahnelerden biri, idam günü meydana toplanan kalabalığın coşkusudur. Halk, bir insanın ölümünü bir seyirlik eğlence olarak izlerken, mahkûm için bu olay yaşamın sonudur. Ortaya çıkan trajik ikilik, bireysel varoluş ile toplumsal varoluş arasındaki kopmaz uçurumu gözler önüne serer. Hugo burada toplumsal vicdanın çürümesini eleştirir.

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, dünya edebiyatında benzer temaları işleyen eserlerle birlikte düşünüldüğünde daha da anlamlı hale gelir. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov, işlediği cinayetin ağırlığıyla vicdan azabı çeker. Onun trajedisi Tanrı karşısındaki sorumluluktur. Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde kahraman suçlu değildir ama ölümün yaklaşmasıyla yaşamın değerini yeniden kavrar; sonunda ölümü kabul ederek ruhsal dinginliğe ulaşır. Camus’un Yabancı’sında ise Meursault, ölüm karşısında umut barındırmaz; dünyanın anlamsızlığını kabullenir ve absürt bir dinginlik içinde sonunu karşılar.

Bu karşılaştırmalar, Hugo’nun metnini 19. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan geniş bir edebî süreklilik içinde konumlandırır. Hugo’nun kahramanı yaşamak için çırpınırken, Dostoyevski vicdanın ağırlığını, Tolstoy ölümün anlamını, Camus ise yaşamın absürtlüğünü öne çıkarır.

Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, idam cezasına karşı yazılmış güçlü bir toplumsal ve siyasal bir tavırdır. Edebiyatın ölüm karşısında insan bilincini, vicdanını ve umut arzusunu nasıl işlediğinin erken ve çarpıcı bir örneğidir. Hugo’da ölüm, yaşamın mutlak değerini ilan eden bir çığlık haline gelir. Dostoyevski’de vicdanın işkencesi, Tolstoy’da ruhsal barış, Camus’ta absürt kabulleniş öne çıkar. Edebiyat bu çeşitlilik sayesinde ölümün yalnızca bir son olmadığını; aynı zamanda insanın kendini, suçunu, vicdanını ve yaşam tutkusunu yeniden tanımladığı bir uç deneyim olduğunu gösterir.

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Adlı Eseri Üzerine: Bürokrasi, Ahlaki Sorumluluk ve Düşünmenin Çöküşü

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin yargılanması s...