ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2026 Salı

José Saramago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Romanı Üzerine

José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanında ölümün yokluğunu bir nimet gibi değil, bir felaket gibi gösterir. İlk bakışta insanlar ölümsüzlüğü büyük bir hediye sanıyorlar. Çünkü insan zihni genellikle ölümü, kaybetmek istemediği şeylerin karşısında duran bir engel olarak görür. Fakat Saramago burada çok temel bir soruyu soruyor: Ölüm ortadan kalkarsa hayat gerçekten daha mı iyi olur?

Romanın ilk bölümünde bunun cevabının pek de öyle olmadığı görülüyor. İnsanlar yaşlanmaya devam ediyor, hastalıklı insanlar çoğalıyor ama ölüm gelmiyor. Yani ölüm, insanlar hasta olduğu hâlde ya da yaşlılıktan dolayı kendi öz bakımlarını yapamadıkları hâlde bir türlü gelmiyor. Genç, sağlıklı ve güçlü biri için ölümsüzlük cazip gelebilir belki; fakat yatağa bağımlı, bilinci zayıflamış veya ağır hastalıklarla yaşayan biri için sonsuz yaşam bir ödülden çok bir ceza hâline dönüşebilir. Ölümün yokluğu ilk başta bir mucize gibi görünse de zamanla insanların omuzlarına ağır bir yük bindirmeye başlıyor.

Bu durumun toplumsal sonuçları da romanda çok ilginç biçimde işleniyor. Hastaların ve yaşlıların komşu ülkelere götürülerek orada ölmelerinin sağlanması, ölümün bile bir çeşit kaçakçılık ve mafya düzenine konu olması, insanların her şartta yeni sistemler kurduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalksa bile insan doğası değişmiyor. Romanın bu kısmı biraz kara mizah, biraz da toplumsal eleştiri taşıyor. Bir yandan insanı güldürürken diğer yandan da oldukça rahatsız edici sorular sorduruyor.

Daha sonra romanın ikinci kısmında bambaşka bir düzleme geçiliyor. Artık mesele ölümün yokluğu değil, ölümün kendisi oluyor. Ölüm bir kavram olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşüyor. Eflatun renkli zarflar, tırpan, önceden gönderilen ölüm bildirimleri, ölümün insan biçimine girmesi... Bunların hepsi eski ölüm sembollerinin Saramago'nun hayal gücüyle yeniden yorumlanmış hâli gibi duruyor.

Ölüm herkese ulaşabiliyor ama bir adama ulaşamıyor. Ölümün adama gönderdiği mektup sürekli geri dönüyor. Burada sanki ölüm ilk kez kendi gücünün sınırlarıyla karşılaşıyor. O ana kadar herkes üzerinde mutlak otoriteye sahip olan ölüm, ilk defa çözemediği bir bilmeceyle karşılaşıyor.

Sonra ölümün bir kadın kılığına girerek viyolonselciyi izlemesi ve sonunda ona âşık olması, romanı felsefi bir tartışmadan neredeyse bir masala dönüştürüyor. Çok ilginç olan nokta şu: Ölümün yenilgisi bir savaşta olmuyor. Ölüm kandırılmıyor, öldürülmüyor, zincire vurulmuyor. Ölüm ilk kez insanî bir duygu tarafından değiştiriliyor. Öldürmekten vazgeçmesinin sebebi güçsüz kalması da değil; sevmesi.

***

Bu romanı okurken İhsan Oktay Anar'ın Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri adlı roman aklıma geldi. Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri'nde ölüm çoğu zaman peşine düştüğü Uzun İhsan'ı yakalayamayan, oyunlara gelen, aldatılan bir figürdür. Saramago'nun romanında ise viyolonselci ölümü kandıran taraf değildir. Ölüm kendi içinde dönüşmüştür.

Yine de bu iki yazarın ölümü böyle kişileştirerek insanların hayatlarına sokması ve bunu yaparken o hafif kara mizahi kalemi devreye sokmaları oldukça ilginç ve düşündürücüdür. Birinde ölüm insan tarafından alt edilir ya da oyuna getirilir; diğerinde ise ölüm, insanı tanıdıkça değişir. Bu nedenle iki eser arasında doğrudan bir benzerlik kurmak mümkün olmasa da aralarında ilginç bir akrabalık hissedildiğini söylemek mümkündür.

Romanı okurken ölümün yokluğu başlangıçta bir mucize gibi görünürken, sonunda bunun ne anlama geldiğini öğrenmiş oluruz. Yine de Saramago kesin bir cevap vermez. Ölüm ertesi gün geri dönecek midir? Bir daha hiç gelmeyecek midir? Bu sadece viyolonselci için yapılmış geçici bir istisna mıdır? Bunları bilmeyiz.

Saramago, okuru “Ya ölüm olmasaydı?” sorusunu sonuna kadar düşünmeye zorluyor. Bu tür romanlar gerçeklikten uzaklaşmıyor; aksine gerçekliği başka bir açıdan görmemizi sağlıyor. Hayal gücüyle kurulmuş olmalarına rağmen insanı hayat, yaşlılık, acı, zaman ve sevgi üzerine düşündürüyorlar.

***

Roman yalnızca okurlar tarafından değil, eleştirmenler tarafından da ilgiyle karşılanmış. Eleştirmenlerin büyük bölümü, Saramago'nun ölüm gibi herkesin bildiğini sandığı bir kavramı ters yüz etmesini başarılı bulmuş. Özellikle romanın ilk bölümündeki toplumsal eleştiri dikkat çekmiş. Çünkü ölüm ortadan kalkınca yalnızca insanlar etkilenmiyor; devlet, hastaneler, sigorta sistemleri, din kurumları, aile yapısı ve ekonomi de sarsılıyor. Eleştirmenler, Saramago'nun bu yönüyle modern toplumun görünmeyen dayanaklarını ortaya çıkardığını söylemişler.

***

Bu roman iki parçalı bir yapıya sahip. İlk bölüm daha çok siyasi ve toplumsal bir hicivken, ikinci bölümde ölümün kadınlaşıp bir müzisyene âşık olması masalsı ve biraz da beklenmedik bir hava yaratıyor. Fakat tam da bu nedenle roman sıradan bir fikir egzersizinin ötesine geçiyor ve daha insani bir yere ulaşıyor.

Bence romanın en güçlü fikirlerinden biri şu: Ölüm hayatın düşmanı değildir.

Biz genellikle ölümü hayatın karşısında düşünürüz. Saramago ise ölümün hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalkınca yaşam güzelleşmiyor; aksine doğal düzen bozuluyor. Yaşamın anlamını veren şeylerden biri sonlu olmasıdır.

Düşünsenize, hiçbir zaman ölmeyeceğini kesin olarak bilen bir insan için yarının değeri ne olurdu? Bir işi bugün yapmakla bin yıl sonra yapmak arasında fark kalır mıydı? Roman biraz da bunu düşündürüyor.

İkinci olarak Saramago dini, devleti ve kurumları eleştiriyor. Ölümler olmayınca herkes paniğe kapılıyor. Hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri, cenaze işleri, hatta kilise bile ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü birçok kurum aslında ölümün varlığı üzerine kurulmuş durumdadır. Burada Saramago'nun şu soruyu sorduğu söylenebilir: “Ölüm olmasa toplumumuz gerçekten ayakta kalabilir miydi?”

Üçüncü ve belki de en önemli mesele ise sevgidir. Romanın sonuna geldiğimizde ölüm ilk kez bir insanla ilişki kuruyor. O zamana kadar ölüm için insanlar yalnızca isimlerden ibaret. Fakat viyolonselciyle karşılaşınca ilk kez bir insanı yakından tanıyor.

Aslında ölüm, insanı tanıdığında onu öldürmekte zorlanıyor. Yani sevgi ve yakınlık, ölümün bile mutlak gücünü sarsabilecek bir şey olarak gösteriliyor. Romanın sonunda ölümün gönderdiği mektubu yakması da bu yüzden çok anlamlıdır.

Belki de Saramago'nun okura düşündürmek istediği en büyük soru şudur: Eğer ölüm olmasaydı hayat anlamsızlaşır mıydı; yoksa hayatı anlamlı kılan şey, bir gün sona ereceğini bilmemiz midir?

Roman kesin bir cevap vermez. Ama okurun zihnine bu soruyu yerleştirir. Ve sanırım kitabın yıllardır konuşulmasının en önemli nedeni de budur. Romanın son sayfası kapandıktan sonra bile bu soru insanın zihninde yaşamaya devam eder.

***

Burada ayrıca değinmeden geçemeyeceğim bir nokta var. Türkiye'de romanın baskılarını yapan Kırmızı Kedi Yayınları'nın önsözünde, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un Körlük ve Görmek romanlarıyla birlikte bir üçleme oluşturduğu ve bu iki romanın devamı sayılabileceği yönünde bir değerlendirme yer alıyor. Ancak ben bu yoruma katılmıyorum.

Doğrudur; üç roman da adı verilmeyen bir ülkede geçer ve Saramago'nun benzer toplumsal meseleleri ele aldığı eserlerdir. Fakat Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, ne olay örgüsü bakımından ne karakterler bakımından ne de anlatılan hikâye açısından Körlük ve Görmek'in devamı olarak değerlendirilebilir. Körlük ve Görmek kendi içinde bütünlüklü bir hikâye oluştururken, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş bambaşka bir düşünce deneyinin peşinden gider.

Bu nedenle söz konusu romanlar arasında tematik benzerliklerden söz etmek mümkündür; ancak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u Körlük ve Görmek'in doğrudan devamı olarak nitelendirmek okurda yanlış bir beklenti oluşturabilir. Benim kanaatimce bu eserleri birbirine bağlayan şey aynı hikâyenin sürmesi değil, Saramago'nun adı bilinmeyen bir ülke üzerinden insanı, toplumu ve modern kurumları sorgulayan anlatı dünyasıdır.

12 Eylül 2025 Cuma

Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü Romanında Ölüm, Yaşam Arzusu ve Toplumsal Yabancılaşma

 


Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü Romanında Ölüm, Yaşam Arzusu ve Toplumsal Yabancılaşma

Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eseri, 1829’da yayımlanmasına rağmen bugün hâlâ canlılığını koruyan bir tartışmayı edebiyatın merkezine taşır: İdam cezasının birey üzerindeki etkisi. Roman, ismi verilmeyen bir mahkûmun idam hükmüyle yüzleşmesini, altı haftalık bekleyişini ve zihinsel dalgalanmalarını aktarır. Hugo, bu kısa ama yoğun anlatıda toplumun suç, ceza ve ölüm karşısındaki tavrını eleştirel bir bakışla sunar. Böylelikle bu eser yaşam hakkına dair evrensel bir sorgulama halini alır.

Eserdeki anlatıcı işlediği cinayeti kabul eden bir kişidir. Hatta mahkeme karşısında bir an için idamı, ömür boyu kürek cezasına tercih edebileceğini dile getirir. Bu cümle, suçluluk bilinciyle vicdan arasındaki çatışmayı görünür kılar. Ancak ölüm hükmü kesinleşip yüzüne okunduğu anda yaşadığı sarsıntı, insan psikolojisinin temel gerçeğini açığa çıkarır: İnsan, zihninde ölümü doğallaştırabilir ama ölüm somut ve geri dönülmez bir gerçeklik olarak karşısına çıktığında, bütün dengeler yıkılır.

Mahkûmun altı hafta boyunca yaşadığı ruhsal buhranlar eserin dramatik yoğunluğunu oluşturur. İlk günlerde şok ve yadsıma hâkimdir. Zaman ilerledikçe yaşama arzusu artar; hukuki yollarla kurtuluş arar, temyize başvurur, merhamet bekler. Ancak girişimleri olumsuz sonuçlanır. Bu olumsuz sonuçlar onun gözünde toplumun tümden kendisini reddedişidir. Buna rağmen yaşama umudu sönmez. Son ana kadar affedilmeyi bekler; “Beni affetmeyeceklerse kimi affedecekler?” sorusu onun zihninde dönüp dolaşır.

Hugo’nun portresi, modern psikoloji açısından insanın yaşama bağlılığının mutlaklığını gösterir. Ölümün kesinliği karşısında bile zihnin umut üretmeye devam etmesi insanî bir içgüdüye işaret eder. Mahkûmun en baskın duygusu tüm yabancılaşmasına ve öfkesine rağmen yaşama isteğidir. İdama yaklaşan her adımda onda yeni bir yaşam özlemi doğar; çiçeklere, kuşlara, güneşe, çocukluk günlerine duyduğu özlem, yaşamın her satırda daha da değerli kılınmasını sağlar. Bu nedenle metin, yalnızca bir güçlü bir yaşama övgüsü olarak okunabilir. Altı haftalık buhran sürecinde mahkûm kendisiyle ve toplumla hesaplaşmaya başlar. İnsanlara güvenini kaybeder, giderek çevresine yabancılaşır. En çarpıcı sahnelerden biri, idam günü meydana toplanan kalabalığın coşkusudur. Halk, bir insanın ölümünü bir seyirlik eğlence olarak izlerken, mahkûm için bu olay yaşamın sonudur. Ortaya çıkan trajik ikilik, bireysel varoluş ile toplumsal varoluş arasındaki kopmaz uçurumu gözler önüne serer. Hugo burada toplumsal vicdanın çürümesini eleştirir.

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, dünya edebiyatında benzer temaları işleyen eserlerle birlikte düşünüldüğünde daha da anlamlı hale gelir. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov, işlediği cinayetin ağırlığıyla vicdan azabı çeker. Onun trajedisi Tanrı karşısındaki sorumluluktur. Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde kahraman suçlu değildir ama ölümün yaklaşmasıyla yaşamın değerini yeniden kavrar; sonunda ölümü kabul ederek ruhsal dinginliğe ulaşır. Camus’un Yabancı’sında ise Meursault, ölüm karşısında umut barındırmaz; dünyanın anlamsızlığını kabullenir ve absürt bir dinginlik içinde sonunu karşılar.

Bu karşılaştırmalar, Hugo’nun metnini 19. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan geniş bir edebî süreklilik içinde konumlandırır. Hugo’nun kahramanı yaşamak için çırpınırken, Dostoyevski vicdanın ağırlığını, Tolstoy ölümün anlamını, Camus ise yaşamın absürtlüğünü öne çıkarır.

Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, idam cezasına karşı yazılmış güçlü bir toplumsal ve siyasal bir tavırdır. Edebiyatın ölüm karşısında insan bilincini, vicdanını ve umut arzusunu nasıl işlediğinin erken ve çarpıcı bir örneğidir. Hugo’da ölüm, yaşamın mutlak değerini ilan eden bir çığlık haline gelir. Dostoyevski’de vicdanın işkencesi, Tolstoy’da ruhsal barış, Camus’ta absürt kabulleniş öne çıkar. Edebiyat bu çeşitlilik sayesinde ölümün yalnızca bir son olmadığını; aynı zamanda insanın kendini, suçunu, vicdanını ve yaşam tutkusunu yeniden tanımladığı bir uç deneyim olduğunu gösterir.

Bir Dünyanın Dağılışı: Hasip Saygılı'nın Osmanlı'nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları Adlı Eseri Üzerine

Bu kitabın zihnimde bıraktığı en güçlü iz, yavaş yavaş çözülen bir dünyanın bıraktığı hüzün oldu. Hasip Saygılı'nın anlattığı hikâye ban...