Turancılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turancılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2026 Pazar

Mehmet Hayati Özkaya’nın Afşın-1944 Piyesinde Siyasî Baskı ve Aile Trajedisi

 

Mehmet Hayati Özkaya’nın Afşın-1944 Piyesinde Siyasî Baskı ve Aile Trajedisi

1944 Türkçülük-Turancılık Davaları, Türkiye’nin yakın tarihindeki tartışmalı siyasî olaylardan biri olarak dikkat çekmektedir. Bu süreçte çok sayıda Türkçü aydın, yazar, öğretmen ve öğrenci “ırkçılık” ve “Turancılık” suçlamalarıyla yargılanmış, tutuklanmış ve ağır baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak yaşananlar yalnızca mahkeme salonlarıyla sınırlı kalmamış; dönemin siyasî atmosferi insanların aile hayatını, düşünce dünyasını ve günlük yaşamını da derinden etkilemiştir. Mehmet Hayati Özkaya’nın kaleme aldığı Afşın-1944 adlı piyes de bu dönemin siyasî ve insanî yönlerini anlatan bir eserdir. Bununla birlikte piyesin etrafında şekillendiği gerçek kişileri tanımak gerekir. Çünkü Afşın-1944 tarihî olaylarla kişisel acıları bir araya getiren dramatik bir eser niteliği taşımaktadır.

Eserin başkarakterlerinden biri Nejdet Sançar’dır. Asıl adı Mehmet Nejdet Sançar olan yazar ve eğitimci, Türkçülük düşüncesinin önemli temsilcilerinden biridir. Uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yapan Sançar Türk milliyetçiliği fikrini savunan bir düşünce adamıdır. 1944’te açılan Türkçülük-Turancılık Davaları sırasında tutuklanmış, sorgulanmış ve ağır baskılar yaşamıştır. Bu süreç onun hem meslek hayatını hem aile düzenini hem de ruh dünyasını derinden etkilemiştir. Özellikle hapishane günlerinde yaşadıkları, soruşturmalar ve devlet baskısı, ilerleyen yıllarda onun hafızasında silinmeyen izler bırakmıştır. Afşın-1944 piyesi de büyük ölçüde bu yaşanmışlıkların dramatik bir yansıması niteliğindedir.

Nejdet Sançar’ın hayatındaki en önemli isimlerden biri ağabeyi Nihal Atsız’dır. Türk edebiyatı ve Türkçülük düşüncesi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Atsız siyasî ve edebî kimliğiyle dikkat çeken bir şahsiyettir. Bozkurtlar, Ruh Adam ve Deli Kurt gibi romanlarının yanında şiirleri ve makaleleriyle de geniş bir okuyucu kitlesi oluşturmuştur. Özellikle çıkardığı Orhun dergisi dönemin Türkçü çevrelerinin önemli yayın organlarından biri hâline gelmiştir. Atsız’ın dönemin başbakanına yazdığı açık mektuplar ise 1944 olaylarının başlamasında önemli rol oynamıştır. O hem bir yazardır ve hem de dönemin siyasî tartışmalarının merkezindeki isimlerden biridir.

Nihal Atsız’ın eserlerinde sık sık ülkü, yalnızlık, tarih, kahramanlık ve ölüm temaları görülür. Bu duygusal atmosfer Afşın-1944 adlı eserin içinde de hissedilir. Piyeste Atsız’ın şiirlerine yer verilmesi de tesadüf değildir. Onun şiirleri eserde anlatılan acıları ve kayıpları daha derin bir duygusallığa taşır. Özellikle hapishane günlerini ve Sançar ailesinin yaşadığı yalnızlığı anlatan bölümlerde Atsız’ın dizeleri, karakterlerin iç dünyasının sesi hâline gelir.

Eserde önemli bir yere sahip olan bir diğer kişi ise Reşide Sançar’dır. Reşide Hanım, Nejdet Sançar’ın eşidir ve piyeste güçlü, sabırlı ve dirayetli bir kadın olarak karşımıza çıkar. Kendisi de öğretmendir. Eşinin tutuklanmasıyla birlikte hem ekonomik sıkıntılarla hem toplumsal baskılarla hem de yalnızlıkla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Üstelik bu süreçte hamiledir. Devlet baskısı yalnızca Nejdet Sançar’ı değil, ailesini de hedef almıştır. Görevinden uzaklaştırılması, maaşının kesilmesi ve yaşadığı maddî zorluklar bunun göstergesidir. Ancak Reşide Hanım bütün bu sıkıntılara rağmen geri adım atmayan bir karakterdir. Özellikle Afşın’in hastalığı sırasında gösterdiği sabır ve umut, onu eserin en güçlü figürlerinden biri hâline getirir.

Afşın, Nejdet ve Reşide Sançar’ın oğludur. Henüz genç yaşta hastalanarak hayatını kaybetmiştir. Ancak Afşın bir dönemin talihsizliğinin sembolüne dönüşür. Daha doğmadan önce ailesi siyasî baskılarla kuşatılmıştır. Babasının tutuklanması, annenin bu süreçte yalnız kalışı ve ekonomik sıkıntılar, onun çocukluk dünyasını doğrudan etkilemiştir.

Afşın’in karakteri piyeste oldukça canlı biçimde anlatılır. Zeki, duyarlı, hareketli ve hayal gücü güçlü bir çocuk olarak tasvir edilir. Futbolu sever, iyi kompozisyonlar yazar, okul hayatında dikkat çeker ve milliyetçi bir aile ortamında yetişir. Ancak onun hikâyesinin üzerinde baştan itibaren ağır bir kader duygusu vardır. Nejdet Sançar’ın oğlunu anlatırken kullandığı ifadeler, yaklaşan trajediyi sürekli hissettirir.

İşte Mehmet Hayati Özkaya’nın Afşın-1944 adlı piyesi bu tarihî ve duygusal zeminde yükselir. Eser bir yandan 1944 Türkçülük-Turancılık Davaları’nın oluşturduğu siyasî baskı atmosferini anlatırken, diğer yandan bir ailenin yaşadığı büyük acıyı sahneye taşır. Eser hafıza, kayıp, travma ve aile üzerine kurulmuş dramatik bir anlatıdır. Özellikle Nejdet Bey karakteri üzerinden geçmişin insan ruhunda bıraktığı korkular, suçluluk duyguları ve kırılmalar güçlü bir şekilde işlenir.

Piyeste mahkeme salonları, sorgular, hapishaneler ve devlet baskısı kadar; ev içindeki sessizlikler, sofradaki boş sandalye ve bir çocuğun hatırası da önemli yer tutar. Eser tarihin yalnızca resmî olaylardan ibaret olmadığını; insanların gündelik hayatlarında, aile ilişkilerinde ve hafızalarında yaşamaya devam ettiğini gösterir.

***

Ben eseri okurken en çok şunu düşündüm: Burada anlatılanlar yalnızca bir siyasî davalar süreci değil, insanların hayatına kadar giren bir korku düzenidir. Eseri okuduktan sonra mahkemelerden çok insanların ruh hâli akılda kalıyor. Nejdet Bey’in yıllar geçmesine rağmen kâbus görmeye devam etmesi, ev içinde bile huzurlu olamaması, geçmişin sürekli geri dönmesi… Bunlar aslında baskının insan üzerinde ne kadar kalıcı olabileceğini gösteriyor.

1944 olayları konusunda da bence en çarpıcı taraf, fikir ayrılıklarının zamanla insanları “tehlikeli” hâle getirmesidir. Piyeste Türkçüler kendilerini vatansever insanlar olarak görüyor; devlet ise onları tehdit olarak görüyor. Bu çatışma yalnızca siyasî düzeyde kalmıyor, insanların günlük hayatını da parçalamaya başlıyor. Tutuklamalar, işten uzaklaştırmalar, korku atmosferi, insanların birbirinden şüphe etmesi… Bunlar toplumda derin bir güvensizlik oluşturuyor.

Ama eser bence yalnızca “haklı-haksız” tartışması yapmıyor. Asıl etkileyici olan taraf tüm bu olayların aile üzerinde bıraktığı yıkımı göstermesidir. Nejdet Bey’in hapishanede geçirdiği günler de insanı üzüyor, fakat oğlu Afşın’ın hastane yatağındaki çaresizliği insanı derinden sarsıyor. Bir noktadan sonra anlatıda sadece anne, baba ve hasta bir çocuk kalıyor. Bu da aslında eseri daha çok insanî bir trajediye dönüştürüyor.

Afşın’in ölümü bence piyesin merkezindeki en ağır noktadır. Çünkü Afşın doğrudan suçlanan ya da yargılanan biri değildir; ama yaşanan her şeyin yükünü taşıyan kişi hâline geliyor. Daha doğmadan baskı ortamının içine düşüyor. Hastalık süreci de dönemin çaresizliğinin bir simgesi gibi veriliyor. Hastanedeki eksiklikler, yetişmeyen imkânlar, anne-babanın umutsuzluğu… Bunlar hem üzüntü hem de büyük bir kırgınlık hissi bırakıyor.

Eserin bende bıraktığı en güçlü duygu ise “yorgunluk” oldu. Karakterler sürekli mücadele ediyor ama hiçbir zaman tam anlamıyla huzura ulaşamıyorlar. Hapisten çıksalar bile korku sürüyor, yıllar geçse bile acılar bitmiyor. Özellikle sofradaki eksiklik hissi ve Afşın’in yokluğunun evin içinde yaşamaya devam etmesi çok etkileyici.

Bir de şunu düşündürüyor: Tarih kitaplarında genelde davalar, ideolojiler ve siyasî tartışmalar anlatılır; ama bu tür eserler bize o olayların evlerin içine nasıl girdiğini gösteriyor. İnsanların çocuklarıyla, eşleriyle, gündelik hayatlarıyla nasıl iç içe geçtiğini hissettiriyor. Bence Afşın-1944’ün asıl gücü buradadır. Eser bir dönemin havasını, korkusunu ve kayıp duygusunu hissettirmeye çalışmasıyla oldukça farklı bir yerde duruyor.

3 Mayıs 2026 Pazar

3 Mayıs 1944 Olayları: Türkçülük Günü’nün Tarihsel Arka Planı ve Bir Fikir Çatışmasının Doğuşu

Türkçülük Günü’nün ortaya çıkmasına yol açan 3 Mayıs 1944 olaylarını anlamak için dönemin siyasi atmosferine bakmak gerekir. Çünkü ortada yalnızca bir dava değil, aynı zamanda fikirler arasında derin bir çatışma vardır. II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye savaşın dışında kalmaya çalışsa da hem iç politikada hem de düşünce dünyasında ciddi bir gerilim yaşamaktaydı. Bir yanda Türk kimliğini, tarihini ve kültürünü merkeze alan Türkçü düşünce; diğer yanda farklı ideolojik yaklaşımlar ve devletin denge politikası bulunuyordu. Bu ortamda milliyetçi söylemler, özellikle Turancılık fikriyle birlikte daha sert ve iddialı bir hâl almıştı.

Gerilim, Nihal Atsız’ın yayımladığı yazılarla açık biçimde ortaya çıktı. Atsız, bazı aydınları ve bürokratları millî değerlere bağlı olmamakla suçladı; eleştirilerinde açıkça isim verdi. Bu isimlerden biri Sabahattin Ali idi. Bunun üzerine Sabahattin Ali, Atsız’a hakaret davası açtı.

Mahkeme günü Atsız’ı destekleyen öğrenciler ve gençler adliye önünde toplandı. Kalabalık kısa sürede büyüyerek protestoya dönüştü. Güvenlik güçlerinin müdahalesiyle birlikte çok sayıda kişi gözaltına alındı. Ardından soruşturmalar genişletildi ve olaylar “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak bilinen sürece dönüştü.

Yazılarla başlayan tartışma, dava ve sokak hareketleriyle ilerleyen bir olaylar dizisine dönüştü. Başlangıçta iki kişi arasındaki hukuki bir mesele olarak görülen dava, kısa sürede daha geniş bir fikir çatışmasının parçası hâline geldi. Mahkeme önünde toplanan kalabalık, birkaç destekçiden ibaret kalmadı; büyüyerek daha geniş bir tepkiye dönüştü.

Devlet açısından durum farklı değerlendirildi. Ortaya çıkan hareket sıradan bir destek olarak görülmedi; mevcut düzenin dışında gelişen ve kontrol altına alınması gereken bir yönelim olarak algılandı. Müdahale gecikmedi, gözaltılar arttı ve süreç geniş çaplı bir yargılamaya dönüştü.

Gösteriler sonrasında çok sayıda Türkçü aydın ve genç gözaltına alındı. Ardından “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak bilinen kapsamlı bir yargılama süreci başlatıldı. Bu süreçte Türkçü düşünce, “ırkçılık” ve “devlet düzenine karşı faaliyet” iddialarıyla suçlandı.

Bu sert müdahalenin arkasında birkaç temel neden vardı. Türkiye, savaş yıllarında hassas bir denge politikası izliyordu; ideolojik hareketlerin dış politikada sorun yaratabileceği düşünülüyordu. Özellikle Turancılık fikri, Sovyetler Birliği ile ilişkiler açısından riskli görülüyordu. Ayrıca devlet, kendi denetimi dışında gelişen kitlesel hareketlere karşı temkinliydi. Öğrenci gösterileri potansiyel bir toplumsal hareket olarak değerlendirildi. Buna ek olarak, dönemin aydınları arasındaki ideolojik ayrılıklar giderek keskinleşmiş ve siyasal bir boyut kazanmıştı.

3 Mayıs 1944’te yaşananlar, devlet ile belirli bir fikir akımı arasındaki gerilimin açık biçimde ortaya çıktığı bir dönüm noktasıdır.

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

  Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi Atalarımın bir kısmı Selanik'te, bir kısmı ise Kosova'da yaşamıştı. Ben Balkanla...