modernleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
modernleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2026 Salı

Bir Konağın İçinde Dağılan Zaman: Kiralık Konak Üzerine

Bir Konağın İçinde Dağılan Zaman: Kiralık Konak Üzerine

Kiralık Konak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun önemli romanlarından biridir. Bir aile hikâyesinin ardında bir medeniyetin çözülüş anatomisini anlatır. Roman, eski bir İstanbul konağının içine sıkışmış üç kuşak üzerinden Osmanlı’dan Cumhuriyet’e savrulan zihniyeti gözler önüne serer.

Konağın sahibi Naim Efendi, Tanzimat’tan kalma bir Osmanlı beyefendisidir. Hayatı düzen, gelenek, vakar ve geçmişin ahlâken üstün olduğuna dair sarsılmaz bir inanç üzerine kuruludur. Konağı onun için aynı zamanda bir dünya görüşünün sembolüdür.

Naim Efendi, romanın merkezindeki ağır gövdedir. Eski Osmanlı terbiyesinin, Tanzimat sonrası bürokrat ahlâkının vücut bulmuş hâlidir. Sessizdir, vakar sahibidir, fakat onun vakarlı hâli artık koruyucu baba ya da büyükbaba olmasına yetmemektedir. Zamanın hızına ayak uyduramaz; ama asıl trajedisi, zamanın değiştiğini görmesine rağmen onu kabullenememesidir.

Seniha, romanın en çarpıcı ve en rahatsız edici karakteridir. Gençtir ve huzursuzdur; doymak bilmez kişiliğiyle romanın düşündürücü figürlerindendir. Avrupa’da yaşamak hayali onun için daha çok bir kimlik inkârıdır. Yaşadığı konağı küçümser, ailesini de geride bırakılacak bir yük gibi görür. Yakup Kadri, Seniha’yı ahlâksız diye damgalamamaktadır; fakat onu köklerinden kopmuş, bir boşlukta giderek çözülen bir figür olarak çizer.

Seniha entelektüel bir emekle yoğrulmuş bir dünyaya gözlerini açtığını zanneder; ama bu dünya ona gerçek bir düşünce disiplini kazandırmaz. O daha çok bu dünyanın vitriniyle ilgilidir. Avrupa’yı gezmek ve görmek ister, bilmek değil. Onun hayatı yaşamak ve tüketmek üzerinden kurulur.

Dünyayı görmek istemesi, dünyayı anlamak istemesinden önce gelir. Bulunduğu koşulları anlamayı sürekli erteler. Yaşadığı konağı ve ailesini sevmek ve anlamak yerine onlardan kaçmayı seçer. 
Batılılaşmayı zihinsel bir dönüşüm olarak değil; giyim, kuşam, davranış ve alışkanlıklar üzerinden algılar. Gidilecek yerler, içilecek şeyler, görülecek insanlar vardır onun hayalinde. Seniha’nın modernlik anlayışı derinlikli değildir; hareketlidir ama köksüzdür. Gitmek ister; çünkü gitmek, kalıp düşünmekten daha kolaydır.

Sekine Hanım ise iki arada kalmış bir kuşağın temsilidir. O, ne kızı kadar gözü kara bir modernlik savunucusudur ne de babası Naim Efendi kadar gelenekte dirençlidir. Modern olanla olmayan arasında sıkışmış, geçiş hâlinde duran bir karakterdir. Annesi gibi dirayetli değildir; ama tamamen iradesiz de sayılmaz. Asıl trajedisi, evin idaresini üstlenebilecek manevî güce sahip olmamasıdır. Konağın iç düzeni, onun ellerinde tutunamaz.

Naim Efendi’nin dünyasında ev, yalnızca bir mekân değildir; bir ahlâk ve hafıza alanıdır. Ancak Sekine Hanım bu alanı taşıyacak kararlılığı gösteremez. Böylece konak, rahmetli annenin zamanında yaşadığı düzeni yavaş yavaş kaybeder.

Seniha ile Faik arasındaki ilişki, klasik anlamda bir aşk hikâyesi değildir. Daha baştan itibaren çok farklı karaktere sahip olduklarını bilirler, ona rağmen birlikte olmaya devam ederler. Onların ilişkisi beklentiler ve hayaller üzerinden yürür.

Kiralık Konak, İstanbul’da yaşayan bir ailenin iç dünyasını aşarak, bir dönemin ruh hâlini okura açar. Hakkı Celis bu ruh hâlinin karşı ucundadır. Onun hayatı, düşünceleri, idealleri ve öfkesi dış dünyaya yönelmiştir. Savaş gerçeğiyle, ülkenin geleceğiyle, kimlik meselesiyle yüzleşir.

Buradaki asıl sarsıcı karşıtlık şudur: Bir yanda savaşın, yıkımın, yokluğun çok acı bir şekilde yaşandığı bir dünya vardır. Öte yanda ise İstanbul’da, aynı zaman diliminde, evlerin içinde sürdürülen şaşaalı, lüks, eğlence merkezli hayatlar vardır. Bu iki dünya yan yana durur ama birbirini görmez ve duymaz.

Seniha düşünmeyen bir insan değildir; ama onun düşüncesi derinleşmez, yüzeyde kalır. Hakkı Celis ise derin düşünür; fakat bu düşünce onu hayata bağlamak yerine yaralar.

Kiralık Konak aynı anda yaşanan ama aynı şekilde hissedilmeyen hayatların romanıdır. Fakat Yakup Kadri romanında ne Seniha’yı mahkûm eder ne de Hakkı Celis’i ideal bir kahramana dönüştürür. 

***


Servet Bey eski insan tipinin temsilcisi değildir; aksine modern hayatı seçmiş, fakat bu modern hayatı da bir değer sistemi hâline getirememiş bir figürdür. Naim Efendi “insanca yaşanmış” bir geçmişin devamını isterken, Servet Bey rahatı, gösteriyi ve geçiciliği tercih eder. Servet Bey’in kadınlarla kurduğu ilişkiler de biçimlendirici ve yönlendirici bir nitelik taşır. O, kadınları kendi dünyasına alıştıran bir figürdür. Bu yüzden Seniha’nın karakter oluşumunda etkisi büyüktür. Seniha, hayata dair ilk “özgürlük” ve “modernlik” algısını Servet Bey’in çevresinde edinir.

Naim Efendi ekonomik sıkıntılarla boğuşurken, Servet Bey ve Seniha onun dünyasına yaklaşmaz. Bu bilinçli bir uzak duruştur. Çünkü Naim Efendi’nin yaşadığı hayat, onların seçtiği yaşam biçimini rahatsız eder. Yoksulluk, yalnızlık ve hatıra; eğlenceye dayalı bir hayatın içinde taşınması zor yüklerdir.

Hakkı Celis’in nasıl öldüğünü dinlemek Seniha’ya ağır gelir; ölüm onun dünyasında anlamlı değildir. Hakkı Celis millet uğruna hayatını feda ederken; Seniha ve Servet Bey’in dünyasında hayat, şimdi ve burada tüketilmesi gereken bir imkândır. Bu iki bakışın kesişmesi mümkün değildir.

Yakup Kadri’nin ustalığı şuradadır: Bu karakterlerden hiçbiri tek başına “suçlu” değildir. Asıl suçlu, anlamsız ve hızla değişen zamandır. Konağın içindeki herkes, zamanın bu baş döndürücü hızına farklı biçimlerde yenilir. Kimisi geçmişe tutunur, kimisi geleceğe.

11 Ocak 2026 Pazar

Gülerek Eleştirmek: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şık Romanında Yanlış Batılılaşma

 

Gülerek Eleştirmek: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şık Romanında Yanlış Batılılaşma

Şık, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın erken dönem romanları arasında yer alır. Tanzimat sonrası Osmanlı toplumunun Batılılaşma sürecine ilişkin eleştirel bakışını en açık biçimde ortaya koyan eserlerden biridir. Roman, yüzeysel Batı hayranlığını bir karakter üzerinden görünür kılarak, modernleşme sürecinin yalnızca dış görünüm ve davranış kalıpları üzerinden sınırlı kalmasının doğurabileceği kültürel ve ahlaki sorunları irdelemektedir.

Eserin merkezinde yer alan Şatırzâde Şöhret Bey, Batılılaşmayı zihinsel bir dönüşüm olarak değil, giyim-kuşam, konuşma biçimi ve sosyal görünürlük üzerinden algılayan bir tiptir. Şöhret Bey’in davranışları ve dili, Batı kültürünün içeriğini kavramaktan uzak, taklide dayalı bir modernlik anlayışının temsilidir. Şöhret Bey, dönemin toplumsal eğilimlerinin simgesidir. Hüseyin Rahmi, Şöhret Bey’i abartılı ve gülünç özelliklerle donatırken, aslında eleştirisini kişisel olmaktan çıkarıp toplumsal bir zemine taşır.

Romanın dikkat çekici yönlerinden biri, yazarın mizahı eleştirel bir araç olarak kullanmasıdır. Romandaki komik durumlar, okuru düşünmeye sevk etmek için kurgulanmıştır. Şöhret Bey’in bozuk Fransızcası, uygunsuz davranışları ve sürekli “şık” görünme çabası, Batılılaşmanın içselleştirilmeden benimsenmesinin yarattığı taklide dayalı karakteri gözler önüne serer. Bu bağlamda Şık romanı, yanlış Batılılaşmanın bireyi nasıl komik, hatta trajik bir duruma sürüklediğini gösteren bir anlatı niteliği taşır.

Şık romanı Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey ile Râkım Efendi adlı eseriyle aynı düşünsel zemini paylaşır; ancak Hüseyin Rahmi’nin anlatımı daha sert, daha doğrudan ve daha alaycıdır. Gürpınar, eğitici bir anlatıcı rolüne bürünmektense, toplumsal çarpıklıkları doğrudan sergilemeyi tercih eder. Hüseyin Rahmi’nin tercihi, romanın realizmle hiciv arasında kurduğu dengeyi güçlendirir.

Romanın merkezinde yer alan Şatırzâde Şöhret Bey, “şık” olmayı hayatının temel amacı hâline getirmiş bir züppe tipidir. Şöhret Bey için Batılılaşma, bir düşünce veya değer dönüşümünden ziyade, giyim-kuşam, konuşma tarzı ve sosyal ortamlarda sergilenen davranışlardan ibarettir. Fransızcayı yanlış ve yersiz biçimde kullanması, alafranga tavırları abartması ve sürekli kendisini beğendirme çabası, onun Batı kültürünü içselleştirmediğini açıkça gösterir. Şöhret Bey, taklide dayalı modernleşme anlayışının somut bir temsilidir.

Şöhret Bey’in ilişki yaşadığı Madam Potiş, romanın önemli yan karakterlerinden biridir. Fransız asıllı olan Madam Potiş, Şöhret Bey’in Batı hayranlığından ve zaaflarından faydalanan, kurnaz ve çıkarcı bir figürdür. Madam Potiş, Şöhret Bey’in gözünde “medeniyetin” bir simgesidir; ancak romanda onun ahlaki zaafları ve çıkarcı tavırları özellikle vurgulanır.

Baba Perdriks, Madam Potiş’in bağlantılı olduğu eğlence mekânının sahibidir ve romanda daha çok hiciv yönünü güçlendiren bir figür olarak yer alır. Baba Pardiks, alafranga hayata özenen kişilerin nasıl ticari ve sosyal olarak istismar edildiğini temsil eder. Baba Perdriks’in varlığı, romanın dönemin sosyal düzenine yönelik bir sorgulama içerdiğini ortaya koyar.

Romanın karşıt tiplerinden biri olan Maşuk Bey, Şöhret Bey’in tam zıddı olarak kurgulanmıştır. Daha ölçülü, aklı başında ve gerçekçi bir karakter olan Maşuk Bey, Batılılaşmayı yalnızca biçimsel unsurlarla sınırlı görmeyen, daha dengeli bir yaklaşımı temsil eder. Onun varlığı, Şöhret Bey’in yüzeyselliğini daha belirgin hâle getiren bir karşılaştırma unsuru işlevi görür.

Matmazel Adel ise Maşuk Bey ile ilişkisi üzerinden romanda yer alan bir diğer Batılı kadın tipidir. Bu karakter, Madam Potiş’ten farklı olarak daha düzenli ve kontrollü bir yaşam tarzını temsil eder. Böylece romanda Batı etkisinin tek tip olmadığı, ancak yanlış ellerde ve yanlış anlayışlarla sorunlu bir hâl aldığı ima edilir.

Şık romanındaki karakterler, bireysel derinlikten ziyade temsil ettikleri zihniyetler üzerinden anlam kazanır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, romanındaki karakterleri bilinçli olarak abartılı çizerek, yanlış Batılılaşmanın toplumda yarattığı çarpıklıkları görünür kılar.

Şık romanında köpek -Drol- yanlış Batılılaşmanın gülünçleştiği noktayı somutlaştıran sembolik bir figür olarak işlev görür. Şöhret Bey ile Madam Potiş’in yanından ayırmadıkları küçük köpek, alafranga hayatın bir parçası gibi sunulur. Drol, Batı özentisinin gündelik hayata ne kadar yüzeysel ve gösterişçi biçimde taşındığını ortaya koyar. Köpeğin özellikle lokanta ve eğlence mekânlarında yol açtığı karışıklıklar, romanın mizah dozunu artırırken aynı zamanda eleştiriyi keskinleştirir. Hayvanın tabaklara saldırması, çevredeki insanları rahatsız etmesi Şöhret Bey’in “şık” görünme iddiasıyla kurmak istediği imajı tamamen boşa çıkarır.

Dikkat çekici olan nokta, köpeğin davranışlarının doğal olmasıdır. Gülünç olan hayvanın kendisi değildir; onu sergileyen insanlardır. Hüseyin Rahmi romanında eleştirinin yönünü açıkça insana çevirir. Köpek Drol, Batılılaşma özentisinin absürtlüğünü ortaya çıkaran bir araç hâline gelirken, Şöhret Bey’in yanlış modernlik anlayışı daha da görünür olur.

Romanın ilerleyen bölümlerinde köpek etrafında gelişen olaylar, Şöhret Bey’in toplum içindeki itibar kaybını hızlandırır. Alay edilmesi, dışlanması ve sonunda düştüğü gülünç durumlar, Drol aracılığıyla derinleştirilir.

23 Aralık 2025 Salı

Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal Kitabında Atatürk’ün Mücadelesi, Dehası ve İnsanî Yönü

Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal Kitabında Atatürk’ün Mücadelesi, Dehası ve İnsanî Yönü

Yılmaz Özdil’in Mustafa Kemal adlı kitabı, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını çocukluk yıllarından başlayarak Cumhuriyet’in ilanına ve 1938 yılına kadar uzanan geniş bir zaman dilimi içinde ele alır. Eser Atatürk’ün yaşadığı dönemi, verdiği mücadeleleri ve kişisel özelliklerini bilmek ve bunlar hakkında düşünmek için bütünlüklü bir çerçeve sunar.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, duygusal tonunun yüksekliğidir. Kurtuluş Savaşı yılları, cephelerde verilen mücadele, kongreler süreci ve Cumhuriyet’e giden yol, okur için güçlü bir bilgi kaynağı olmasının yanında, bu süreci adeta yaşıyormuş hissi uyandırır. Bu yönüyle kitabı etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Kitabı okurken, Atatürk’ü seven ve ona yakınlık duyan bir yazarın kaleminden çıktığı açıkça hissedilir. Bu duygusal yakınlık da anlatıya samimi ve içten bir akış kazandırmıştır.

Kitapta Atatürk’ün askerî ve siyasal mücadelesi kadar, onun zihinsel dünyası da önemli bir yer tutar. Atatürk’ün sahip olduğu üstün deha, kazandığı savaşlar ve aldığı önemli kararlar anlatılır. Atatürk, Fatih Sultan Mehmet’e hayranlık duyar ve onun askerî dehasını inceler. Hatta Kız Kulesi’ne Fatih Sultan Mehmet’in bir anıtını diktirmeyi düşündüğü aktarılır. Fatih Sultan Mehmet’in ve Hannibal’in savaş taktiklerini incelemiştir. Atatürk geçmişin büyük komutanlarından beslenen bir askerî akla sahiptir. Atatürk’ün tarihin belirli dönemlerinde ortaya çıkan ve insanlığın yönünü değiştiren büyük liderler arasında yer alması, geçmişte yaşamış büyük askerî dehaların stratejilerini incelemesine verdiği önemle de ilişkilidir.

Eserde öne çıkan bir diğer önemli konu, Atatürk’ün dinle kurduğu ilişkidir. Atatürk’ün İslam dinine büyük önem verdiği, bir konuyu okuyarak, araştırarak ve üzerine düşünerek ele aldığı görülür. Bedir Savaşı’nı askerî açıdan incelemesi ve bu savaşa ait bir harita çıkarması da bunun önemli örneklerindendir. Hz. Muhammed’in Bedir Savaşı’ndaki başarısını üstün bir askerî başarı olarak değerlendirdiği ifade edilir.

Kitap, Atatürk’ün büyük bir asker ve devlet adamı olduğunu ve güçlü bir karaktere sahip bir insan olduğunu ortaya koyar. Onun duygusal yönü, hızlı karar verebilme yeteneği, sağlam karakteri, dürüstlüğü ve güvenilirliği, yaşadığı olaylar karşısında aldığı tavırlarda belirginleşir. Atatürk’ün özel hayatındaki duruşu, ilkelerinden taviz vermeyen bir kişilik yapısını yansıtır.

Atatürk’ün okumaya verdiği önem, sosyal hayata duyduğu ilgi ve toplumun kültürel gelişimine yönelik hassasiyeti kitap boyunca kendini gösterir. Özellikle kadınların toplum içinde henüz hak ettikleri yerde olmadığını fark etmesi, Atatürk’ü derinden etkiler. Bu durum da onun kadın hakları için verdiği mücadelenin temelinde yatan duyarlılığını açıkça ortaya koyar.

Mustafa Kemal kitabı, Atatürk’ü duyguları, düşünceleri, inancı, zekâsı ve insanî yönleriyle birlikte ele alan bütünlüklü bir anlatı sunar. Cephelerden Cumhuriyet’e uzanan büyük mücadele anlatılırken, Atatürk’ün iç dünyası ve düşünsel derinliği de okura eşlik eder.

Okunması dileğiyle...

15 Ekim 2025 Çarşamba

Yusuf Akçura ve Üç Tarz-ı Siyaset: İmparatorluktan Ulus-Devlete Geçişin Düşünsel İnşası

 


Yusuf Akçura ve Üç Tarz-ı Siyaset: İmparatorluktan Ulus-Devlete Geçişin Düşünsel İnşası

Yusuf Akçura, 1876’da Rusya İmparatorluğu’nda, Simbir (bugünkü Ulyanovsk) yakınlarında doğdu. Kırım Tatar kökenli aristokrat bir aileden geliyordu. Küçük yaşta babasını kaybetti, annesiyle İstanbul’a geldi ve Osmanlı askeri okullarında eğitim aldı. Harbiye yıllarında milliyet fikri ile tanıştı; fakat bu düşünceleri nedeniyle “ayrılıkçı faaliyet” suçlamasıyla Fizan’a sürüldü. Osmanlı’ya bağlı ama eleştirebilen bir bilinç kazandı. Sürgünden kurtulduktan sonra Paris’e giderek Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirdi. Burada modern tarih, sosyoloji ve siyaset biliminin yöntemlerini öğrendi. Tezinde Osmanlı kurumlarını ele aldı; bu, onun artık Osmanlı sistemine bilimsel mesafeden bakmaya başladığı andır. 1903’te Kazan’a döndü, öğretmenlik yaptı ve milliyetçi fikirlerini yazıya döktü. 1904’te yayımlanan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesiyle Türk düşünce tarihinde bir dönüm noktası yarattı. Bu makale Osmanlı’nın geleceği için üç siyasî yolu karşılaştırıyordu: Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. 1908’de II. Meşrutiyet sonrası İstanbul’a geldi. Türk Derneği, Türk Yurdu ve Türk Ocağı gibi kurumları kurarak Türkçülüğü örgütlü bir fikir hâline getirdi. Cumhuriyet döneminde profesör, milletvekili ve Türk Tarih Kurumu’nun kurucusu oldu. 1935’te vefat etti. Hayatı boyunca Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan fikrî dönüşümün en bilinçli ve sistematik temsilcisi oldu.

Yusuf Akçura, üç siyaset anlayışının (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) uygulanabilirlik ve fayda bakımından değerlendirmesine, fayda kavramını tanımlayarak başlar. Ona göre siyaset, soyut idealler üzerine değil, somut toplumsal menfaat üzerine kurulmalıdır. Her topluluk kendi varlığını koruma içgüdüsüyle hareket eder. Akçura bu düşünceden yola çıkarak temel bir soru yöneltir: Osmanlı Devleti kimin menfaatini esas almalıdır; Müslümanların mı, Türklerin mi, yoksa imparatorlukta yaşayan tüm halkların mı? Bu tartışma, Akçura’nın soyut insanlık faydasından Osmanlı toplumsal gerçekliğine geçişini simgeler. Ona göre Osmanlı Devleti’nin menfaati genel olarak Türk ve Müslüman unsurların menfaatine aykırı değildir; zira devletin güçlenmesi, onların da güçlenmesidir. Ancak İslam’ın çıkarı, gayrimüslim tebaaya zarar verir; Türklüğün çıkarı ise, Müslüman olmayan halkların ayrışmasına neden olur. Bu nedenle Osmanlı, İslam ve Türk unsurlarının faydaları tam olarak örtüşmez.

Akçura, bu gerilimin en açık biçimde Osmanlıcılık siyaseti içinde ortaya çıktığını söyler. Osmanlıcılık, imparatorlukta yaşayan farklı milletleri (Türk, Arap, Rum, Ermeni, Yahudi vb.) tek bir “Osmanlı milleti” hâline getirerek din ve ırk farklarını ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Tanzimat dönemiyle birlikte “müsavat” (eşitlik), “hürriyet” (özgürlük) ve “vatandaşlık” kavramları Batı’dan alınmış, bu fikirlerle desteklenmiştir. Ancak uygulamada başarısız olmuştur. Müslüman halk, gayrimüslimlerle eşit olmayı dini gerekçelerle reddetmiş; gayrimüslim tebaa ise bu eşitliği samimi bulmamıştır. Eşitlik ilkesi kâğıt üzerinde kalmış, pratikte sınıfsal ve inançsal ayrılıklar sürmüştür. Avrupa devletleri bu süreci daha da zorlaştırmıştır. Fransa, İngiltere ve Rusya, Osmanlı’daki azınlıkları himaye bahanesiyle kışkırtmış; Rusya, özellikle Balkanlar’daki Ortodoks toplulukları Slav birliği fikriyle Osmanlı’ya karşı örgütlemiştir. Avrupa kamuoyu ise Osmanlı’yı “geri kalmış doğulu” olarak damgalayıp Hristiyan unsurlar lehine siyasî müdahalelerde bulunmuştur. Akçura, bu koşullar altında Osmanlıcılığın iyi niyetli ama uygulanamaz bir hayal olduğunu ifade eder. Halkın çıkarları birbiriyle çeliştiği için Osmanlı milleti fikri başarısızlığa mahkûm olmuştur.

Osmanlıcılığın çöküşünden sonra Akçura, ikinci siyaset anlayışı olan İslamcılığı inceler. Bu fikir Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu tüm Müslümanların birliğiyle sağlamayı hedefler. İslam birliği; Türk, Arap, Fars, Hintli ve Afrikalı Müslümanların ümmet bilinci altında birleşmesini öngörür. Ancak Akçura bu düşüncenin tarihsel olarak ideal, fakat pratikte imkânsız olduğunu belirtir. İslam dünyasında mezhep ayrılıkları (Sünni-Şii), milliyet farklılıkları (Arap, Fars, Türk) ve dil bölünmeleri birliğe engel teşkil eder. Tarihsel örneklerle açıklayan Akçura, Hz. Muhammed’in vefatından sonra Emevî-Abbasî rekabetinin İslam birliğini zedelediğini, hilafetin ise zamanla dinî anlamını yitirip siyasî bir güç aracına dönüştüğünü hatırlatır. Ayrıca Batılı devletler, birleşmiş bir İslam dünyasının kendi sömürge çıkarlarına tehdit oluşturacağını düşündüklerinden bu birliğe daima karşı çıkmıştır. Bu sebeple, İslamcılık “fikren asil ama siyaseten imkânsız” bir proje olarak kalır. Akçura, hilafetin sembolik gücünün Osmanlı toplumunda hâlen canlı olduğunu da teslim eder. Osmanlı Türkleri hilafeti manevî bir merkez olarak görmektedir; ancak bu inanç siyasî birlik kurmak için yeterli değildir. Çünkü Hristiyan devletlerin nüfuzu altındaki Müslüman halklar, hilafete bağlılığın bağımsızlıklarını tehlikeye atacağı korkusunu taşımaktadır. Akçura, bu durumu “duygusal bir sadakat ile siyasî gerçeklik arasındaki çelişki” olarak yorumlar. İslam birliği, tarihsel hafızada bir ideal olarak yaşamaya devam etse de, modern dönemde uluslararası baskılar ve iç farklılıklar nedeniyle uygulanabilir bir strateji olmaktan uzaktır.

Akçura üçüncü fikir olarak Türkçülüğü ele alır. Bu siyaset, Osmanlı’daki ve dünyadaki bütün Türklerin birleşmesi fikrini savunur. Akçura’ya göre Osmanlı Türkleri hem Müslümandır hem de imparatorluğun kurucu unsurudur. Dolayısıyla Türklerin birleşmesi, hem imparatorluğun iç dayanıklılığını artıracak hem de İslam dünyasında bir merkez kuvvet yaratacaktır. Türklerin büyük kısmı Asya’nın ortasından Balkanlar’a kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır; bu nedenle Türk birliği kurulabilirse, dünya siyasetinde güçlü bir blok doğacaktır. Osmanlı Devleti bu birliğin öncüsü olabilir; tıpkı Japonya’nın Asya’daki modernleşme liderliği gibi, “lider Türk devleti” rolünü üstlenebilir. Bununla birlikte Akçura, Türkçülüğün tarihsel zayıflıklarını da teslim eder. Türklerde milliyet bilinci yenidir; Batı etkisiyle ancak 19. yüzyılın sonlarında gelişmeye başlamıştır. Ümmet anlayışının hâkim olduğu bir toplumda milliyet fikri köklü değildir. Ayrıca Türk halkları coğrafi olarak dağılmış, kültürel olarak parçalanmış ve tarihsel bağlarını büyük ölçüde unutmuştur. Bu nedenle Akçura, Türkçülüğü bir “potansiyel proje”, yani geleceğe dönük bir yönelim olarak değerlendirir. Henüz bir devlet ideolojisi değildir, ancak modernleşme sürecinin kaçınılmaz istikameti budur. Akçura’ya göre din, artık milletleri birleştiren değildir, onları tanımlayan bir faktördür. Dinin yerini milliyet almıştır: “Zamanımızda dinler, milletlerin birleşmesinden vazgeçerek kabilelerin, ırkların rabıtası hâline geçiyor.” Bu gözlem, onun laikleşme eğilimini ve erken ulus-devlet düşüncesine yaklaşımını gösterir. Türk birliği idealinin önünde dış engeller bulunur. Rusya, kendi Türk kökenli Müslüman tebaasının milliyet bilinci kazanmasından korkar; Avrupa devletleri ise Pan-Türkizmin Doğu’da yeni bir güç merkezi yaratmasından endişe eder. Bu yüzden Türk birliği kısa vadede siyasî olarak değil, kültürel düzeyde gerçekleşebilir. Akçura, Türkçülüğün dinle çelişmediğini, aksine İslamiyet’le paralel biçimde gelişebileceğini savunur. Türkçülük, Osmanlı’nın modernleşmesi için tek rasyonel yol olarak görünmektedir. Akçura, üç siyasetin genel bilançosunu şöyle kurar: Osmanlıcılık: iyi niyetli ama imkânsızdır. İslamcılık: duygusal ama siyaseten zayıftır. Türkçülük: genç, fakat tarihsel olarak kaçınılmaz bir yönelimdir.

Karşıt Görüş: Cevabımız ve Ahmet Feridin Eleştirisi

Akçura’nın makalesi dönemin Osmanlı aydınları arasında büyük ses uyandırdı. Karşıt görüşteki yazarlar, özellikle Ahmet Ferid (Ali Kemal’le birlikte), Üç Tarz-ı Siyaset’e “Cevabımız” başlığıyla yanıt verdiler. Bu cevaplarda üç temel eleştiri öne çıkar: Osmanlılık zaten fiilen vardır. Akçura’nın Osmanlıcılığı “çökmüş” göstermesi yanlıştır. Osmanlı kimliği, Kanûn-ı Esâsî ve devletin resmi dili (Türkçe) ile zaten varlığını sürdürmektedir. Osmanlı milleti mevcut bir gerçekliktir. Tarih şemalara sığmaz. Ahmet Ferid, Akçura’yı “tarihi soyut sınıflara ayırmakla” suçlar. Ona göre tarih, Akçura’nın yaptığı gibi cetvellerle ölçülmez; tecrübe, ahlak ve maneviyatla anlaşılır. Bu, pozitivist bir tarih anlayışına karşı Osmanlı muhafazakâr epistemolojisinin savunusudur. Milliyetçilik tehlikelidir. Osmanlı’nın bekası manevî birliktedir. Türkçülük veya İslamcılık bu birliği bozar. Ahmet Ferid, “Osmanlı siyaseti fiiliyattır, hayattır.” diyerek Osmanlıcılığı pragmatik, yaşayan bir sistem olarak savunur. Türkçülük ise geleceğin ideali olabilir ama bugünün gerçekliği değildir. Bu tartışma iki dünya görüşü arasındaki çatışmadır: Bir yanda modern ulus fikrine yönelen Akçura, öte yanda imparatorluk düzenini korumak isteyen Osmanlı muhafazakârları vardır.

Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’i, Osmanlı düşünce tarihinin yalnızca bir ideolojik tartışması değil, bir zihinsel kopuşun manifestosudur. Akçura’nın yazısı, dağılmakta olan bir imparatorluğun kimlik krizini tarihsel bir gerçeklik olarak ele alır. O, Osmanlı’nın artık “devletin bekası” ile “milletin varlığı” arasında bir tercih yapmak zorunda olduğunu fark eden ilk aydınlardan biridir. Akçura için mesele devleti ayakta tutacak geçici çözümler bulmak değildir, devletin dayandığı varlık zeminini yeniden kurmaktır. Osmanlıcılığın çok uluslu hoşgörüsünün çağ dışı kaldığını, İslamcılığın ise siyasal gerçeklikten ziyade bir manevî bağ olarak işlev görebileceğini söyler. Bu analiz, Akçura’yı Batı’daki tarihsel determinizmle buluşturur: çağ artık ulus-devletlerin çağıdır. Milliyet fikri, bir tercihten çok bir zorunluluktur. Bu yüzden o, Türkçülüğü Osmanlı’nın içinden doğan yeni bir varoluş biçimi, bir “siyasal kimlik devrimi” olarak görür. Akçura duygusal sadakat yerine tarihsel farkındalığı, imparatorluk sadakati yerine ulus bilincini savunur.

Ona yöneltilen eleştiriler; özellikle Ahmet Ferid’in “devlet sadakati” vurgusu, Osmanlı düşüncesinin son savunma refleksidir. Ferid, devletin sürekliliğini yüceltir; ona göre Osmanlı’nın gücü çoklu kimliğinde, geleneksel itaate dayalı düzenindedir. Akçura’nın bakışındaysa bu çokluk artık bir zaaf haline gelmiştir. O, devleti kurtarmanın yolunu geleceği örgütlemekte görür.

Akçura’nın Türkçülüğü, imparatorluğun tarihsel mirasının modern biçimde yeniden doğuşuna yöneliktir. Tarih nihayetinde onun bu öngörüsünü doğrular: birkaç yıl sonra Osmanlı’nın enkazı üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti, Akçura’nın teorik düzlemde kurduğu ulus-devlet modelinin somut biçimidir.

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Adlı Eseri Üzerine: Bürokrasi, Ahlaki Sorumluluk ve Düşünmenin Çöküşü

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin yargılanması s...