Hannah Arendt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hannah Arendt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2026 Perşembe

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Adlı Eseri Üzerine: Bürokrasi, Ahlaki Sorumluluk ve Düşünmenin Çöküşü

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin yargılanması sürecini anlatır. Kötülüğün Sıradanlığı kitabı modern insanın ahlaki sorumluluğunu, düşünme kapasitesini ve bürokratik düzen içinde suçun nasıl normalleşebildiğini tartışmaya açar. Kitapta asıl çarpıcı olan, kötülüğün çoğu zaman düşünsel yüzeysellikten doğabileceği iddiasıdır. Arendt’in sıradanlık kavramıyla kastettiği, suçun küçük ya da önemsiz oluşu değildir; suçu işleyen failin beklenen türden bir ideolojik canavar ya da patolojik sadist olmamasıdır. Eichmann yaptıkları üzerinde gerçekten düşünmeyen bir bürokrattır.

Eichmann’ın savunmalarında sürekli tekrar ettiği çizgi, emir-komuta zinciri içinde hareket ettiği ve kişisel inisiyatif kullanmadığı yönündedir. Kendini bir karar verici olarak görmez, o bir uygulayıcıdır. Arendt’e göre ise ahlaki sorumluluk yalnızca karar almakla ilgili değildir; onu uygulamak da bir tercihtir. Bir emri yerine getirirken onun sonuçlarını düşünmemek, sonuçlardan bağımsız davranmak, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, düşünmemeyi bir alışkanlık haline getirmek, suçun işlenmesini kolaylaştıran temel mekanizmalardan biri olur. Arendt’e göre Eichmann’ın en büyük kusuru düşünceden kaçmasıdır. Dili klişelerle doludur; idari terimlerin arkasına saklanır, gerçekliği doğrudan kavramak yerine bürokratik ifadelerle perdelemeyi tercih eder.

Kitap, bireysel kötülükten çok sistemsel kötülüğün nasıl işlediğini de gösterir. Toplama kampları ideolojik nefretten oluşmuştur, ama aynı zamanda modern organizasyonun bir ürünüdür. Tren sevkiyatları, kayıt sistemleri, çalışma planları ve üretim düzenleri, ölüm sürecini endüstriyel bir işleyişe bağlamıştır. Bazı kampların yakınında kurulan büyük sanayi tesisleri ve savaş ekonomisiyle kurulan ilişkiler, felaketin ekonomik boyutu olduğunu da ortaya koyar. Zorla çalıştırılan insanların emeği, kimi şirketlerin büyümesine katkı sağlamış; savaş ve soykırım, bazı aktörler için kâr fırsatına dönüşmüştür. Bu durum da kötülüğün nefretle olduğu kadar çıkarla da beslendiğini gösterir.

Bürokratik sistemler, yapılan eylem ile onun sonucu arasına katmanlar koyar. Karar veren başka, imzalayan başka, uygulayan başkadır. Herkes kendi rolünü dar bir görev tanımı içinde görür. Böylece bütünün dehşeti parçalanır ve görünmez hale gelir. Eichmann kendini, insanları ölüme gönderen biri olarak değil de “naklin organizasyonunu yapan bir memur” olarak tanımlayabilmiştir. Dilin bu dönüştürücü gücü önemlidir: Sözcükler değiştiğinde, algı da değişir. “Sürgün”, “sevkiyat”, “nihai çözüm” gibi ifadeler,  gerçeğin üstünü örten teknik terimler haline gelir.

Eichmann’ın zihinsel durumu üzerine yapılan tartışmalar da kitabın merkezindedir. Onun gerçekten düşünme kapasitesinin sınırlı biri olduğunu düşünebiliriz ya da bilinçli bir inkâr ve kaçınma içinde bulunduğunu. Ama Arendt’in yaklaşımı farklıdır; o insanın düşünmeyi bıraktığında, klişelerin düşünmenin yerini doldurduğu kanaatindedir.

Eichmann’ın yargılanması ve idamı da ayrı bir tartışma alanı açmıştır. Kitapta insanların görüşlerine yer verilir. Bazı insanlar onun ölüm cezasıyla cezalandırılmasını adaletin gereği sayarken, bazıları bunun yaptıklarıyla orantısız derecede kolay bir son olduğunu ileri sürmüştür. Daha ağır şartlarda yaşatılması ve acı çekmesi gerektiğini savunanlar olmuştur. Buna karşılık hukuk devleti anlayışı, cezanın işkence ya da intikam biçimine dönüşmemesi gerektiğini savunur. Yargılamanın temel amacı, suçun adını koymak ve sorumluluğu hukuki düzlemde belirlemektir.

Kitabın en sarsıcı sonucu şudur: Büyük kötülüklerin gerçekleşmesi için her zaman fanatik canavarlar gerekmez. Düşünmeyen, sorgulamayan, hazır kalıplarla konuşan ve sorumluluğu sürekli üst makamlara devreden sıradan insanlar da yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bu da kötülüğü daha ürkütücü kılar.

Bu nedenle Kötülüğün Sıradanlığı kitabı aslında modern toplum için bir uyarıdır. Bürokrasi, otorite ve itaat ilişkileri içinde bireyin düşünme sorumluluğunu koruması gerektiğini hatırlatır. Ahlaki felaketlerin önündeki en temel engel, düşünen bireydir. Düşünme eylemi durduğunda, en düzenli kurumlar bile en büyük yıkımlara hizmet edebilir. Bu yüzden Arendt’in kitabı, geçmişte yaşananları anlamak ve gelecekteki riskleri görmek için de okunması gereken bir etik inceleme kitabı niteliği taşımaktadır.

10 Eylül 2025 Çarşamba

Piyon’dan Saraylara: İktidarın Kapalı Dünyalar İnşası

III. olarak Somerset’e ayak basmam asla mümkün değildi. Binlerce insan Heist’ın sınırları içinde sıkışıp kalmışken, Somerset aynı genişlikteydi fakat yalnızca Hartlara hizmet ediyordu. İçeri girmek için ya orada çalışıyor olmak ya da bir aileden davet almak gerekiyordu. Girişlerde nöbet tutan silahlı bekçiler de bu kuralı tavizsiz uyguluyordu.

Bu pasaj Piyon adlı eserde yer alsa da, gerçekte iktidarların tarih boyunca sergilediği tipik bir eğilimin edebî ifadesi olarak okunabilir. Gücü elinde bulunduran otoriteler, belirli bir süre sonra kendi iktidar alanlarının bir yönetim merkezi olduğunun ispatı için sembolik bir “dünya” kurmaya yönelirler. Bu “dünya” saraylar, kaleler ya da yüksek duvarlarla çevrili kentler aracılığıyla inşa edilir. Böylelikle iktidar, kendisini sıradan halktan hem mekânsal hem de toplumsal düzeyde ayırır.

Somerset’in kapılarında nöbet tutan bekçilerin işlevi, tarihsel bağlamda saray muhafızlarının işleviyle benzerlik gösterir. Antik Roma’daki Praetorian (Komutanın Muhafız Birliği) muhafızlardan Osmanlı’daki Enderun teşkilatına kadar pek çok örnekte, iktidar mekânlarına giriş özel bir davet, kan bağı ya da sadakat ilişkisiyle mümkün olmuştur. Bu durum, iktidarın kendisini dışarıdan gelecek tehditlere karşı koruma refleksinin ötesinde, toplum ile iktidar arasındaki mesafenin de kurumsallaşmasına yol açar.

Somerset örneği, iktidarların zaman içinde kamusal alanı daraltarak kendilerine ait bir özel alanı büyütmeleri sürecine işaret eder. Hannah Arendt’in kamusal ve özel alan ayrımı ya da Michel Foucault’nun iktidarın mekânsallığına dair çözümlemeleriyle birlikte düşünüldüğünde, bu tür kapalı dünyalar idari merkezler ve iktidarın sürekliliğini sağlayan sembolik yapılar olarak anlam kazanır. Sarayların veya Somerset’in kapıları dışarıya kapandığında, içerideki mekân bir iktidar gösterisine; dışarıdaki dar alanlar ise sıradan halkın sıkıştığı, gözetim altında tutulduğu bölgelere dönüşür.

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Adlı Eseri Üzerine: Bürokrasi, Ahlaki Sorumluluk ve Düşünmenin Çöküşü

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin yargılanması s...