Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı,
Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin
yargılanması sürecini anlatır. Kötülüğün Sıradanlığı kitabı modern
insanın ahlaki sorumluluğunu, düşünme kapasitesini ve bürokratik düzen içinde
suçun nasıl normalleşebildiğini tartışmaya açar. Kitapta asıl çarpıcı olan,
kötülüğün çoğu zaman düşünsel yüzeysellikten doğabileceği iddiasıdır. Arendt’in sıradanlık kavramıyla kastettiği, suçun küçük ya da önemsiz oluşu değildir; suçu
işleyen failin beklenen türden bir ideolojik canavar ya da patolojik sadist
olmamasıdır. Eichmann yaptıkları üzerinde gerçekten düşünmeyen bir
bürokrattır.
Eichmann’ın savunmalarında sürekli tekrar ettiği çizgi,
emir-komuta zinciri içinde hareket ettiği ve kişisel inisiyatif kullanmadığı
yönündedir. Kendini bir karar verici olarak görmez, o bir uygulayıcıdır. Arendt’e
göre ise ahlaki sorumluluk yalnızca karar almakla ilgili değildir; onu uygulamak
da bir tercihtir. Bir emri yerine getirirken onun sonuçlarını düşünmemek,
sonuçlardan bağımsız davranmak, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine,
düşünmemeyi bir alışkanlık haline getirmek, suçun işlenmesini kolaylaştıran
temel mekanizmalardan biri olur. Arendt’e göre Eichmann’ın en büyük kusuru düşünceden
kaçmasıdır. Dili klişelerle doludur; idari terimlerin arkasına saklanır,
gerçekliği doğrudan kavramak yerine bürokratik ifadelerle perdelemeyi tercih
eder.
Kitap, bireysel kötülükten çok sistemsel kötülüğün nasıl
işlediğini de gösterir. Toplama kampları ideolojik nefretten oluşmuştur, ama
aynı zamanda modern organizasyonun bir ürünüdür. Tren sevkiyatları, kayıt
sistemleri, çalışma planları ve üretim düzenleri, ölüm sürecini endüstriyel bir
işleyişe bağlamıştır. Bazı kampların yakınında kurulan büyük sanayi tesisleri
ve savaş ekonomisiyle kurulan ilişkiler, felaketin ekonomik boyutu olduğunu da
ortaya koyar. Zorla çalıştırılan insanların emeği, kimi şirketlerin büyümesine
katkı sağlamış; savaş ve soykırım, bazı aktörler için kâr fırsatına
dönüşmüştür. Bu durum da kötülüğün nefretle olduğu kadar çıkarla da
beslendiğini gösterir.
Bürokratik sistemler, yapılan eylem ile onun sonucu arasına
katmanlar koyar. Karar veren başka, imzalayan başka, uygulayan başkadır. Herkes
kendi rolünü dar bir görev tanımı içinde görür. Böylece bütünün dehşeti
parçalanır ve görünmez hale gelir. Eichmann kendini, insanları ölüme gönderen
biri olarak değil de “naklin organizasyonunu yapan bir memur” olarak
tanımlayabilmiştir. Dilin bu dönüştürücü gücü önemlidir: Sözcükler
değiştiğinde, algı da değişir. “Sürgün”, “sevkiyat”, “nihai çözüm” gibi
ifadeler, gerçeğin üstünü örten teknik
terimler haline gelir.
Eichmann’ın zihinsel durumu üzerine yapılan tartışmalar da
kitabın merkezindedir. Onun gerçekten düşünme kapasitesinin sınırlı biri
olduğunu düşünebiliriz ya da bilinçli bir inkâr ve kaçınma içinde bulunduğunu. Ama
Arendt’in yaklaşımı farklıdır; o insanın düşünmeyi bıraktığında, klişelerin düşünmenin
yerini doldurduğu kanaatindedir.
Eichmann’ın yargılanması ve idamı da ayrı bir tartışma alanı
açmıştır. Kitapta insanların görüşlerine yer verilir. Bazı insanlar onun ölüm
cezasıyla cezalandırılmasını adaletin gereği sayarken, bazıları bunun
yaptıklarıyla orantısız derecede kolay bir son olduğunu ileri sürmüştür. Daha
ağır şartlarda yaşatılması ve acı çekmesi gerektiğini savunanlar olmuştur. Buna
karşılık hukuk devleti anlayışı, cezanın işkence ya da intikam biçimine
dönüşmemesi gerektiğini savunur. Yargılamanın temel amacı, suçun adını koymak
ve sorumluluğu hukuki düzlemde belirlemektir.
Kitabın en sarsıcı sonucu şudur: Büyük kötülüklerin
gerçekleşmesi için her zaman fanatik canavarlar gerekmez. Düşünmeyen,
sorgulamayan, hazır kalıplarla konuşan ve sorumluluğu sürekli üst makamlara
devreden sıradan insanlar da yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bu da kötülüğü daha
ürkütücü kılar.
Bu nedenle Kötülüğün Sıradanlığı kitabı aslında modern toplum için bir uyarıdır. Bürokrasi, otorite ve itaat ilişkileri içinde bireyin düşünme sorumluluğunu koruması gerektiğini hatırlatır. Ahlaki felaketlerin önündeki en temel engel, düşünen bireydir. Düşünme eylemi durduğunda, en düzenli kurumlar bile en büyük yıkımlara hizmet edebilir. Bu yüzden Arendt’in kitabı, geçmişte yaşananları anlamak ve gelecekteki riskleri görmek için de okunması gereken bir etik inceleme kitabı niteliği taşımaktadır.