Kitap Yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2026 Çarşamba

Mehmet Rauf'un Genç Kız Kalbi Romanı Üzerine Düşünceler

Genç Kız Kalbi romanının başkahramanı Pervin, döneminin ölçülerine göre son derece iyi eğitim almış bir genç kadındır. İki yabancı dil bilmesi, piyano çalması, edebiyat ve felsefeyle ilgilenmesi onu çevresinden ayırır. Ancak Mehmet Rauf, Pervin'i yalnızca kültürlü ve duyarlı bir genç kız olarak çizmez; onun insanları çoğu zaman kendi estetik ve entelektüel ölçülerine göre yargıladığını da gösterir. Bu nedenle Pervin'in gözlemlerinde haklılık payı bulunsa da, bakış açısında gençlik gururu ve seçkincilik de hissedilir. 

Pervin'in Behiç'e duyduğu ilgi ise aslında doğrudan Behiç'in kendisine değil, onun şair kimliğine ve bu kimliğin etrafında kurduğu ideal erkek imgesine yöneliktir. Şiirlerindeki duyarlılığı gerçek kişiliğinin bir yansıması sanır; fakat zamanla şiir yazan bir insanın her zaman şiirleri kadar yüce olamayabileceğini öğrenir. Buna rağmen Behiç'i yalnızca ikiyüzlü bir karakter olarak değerlendirmekte gecikir. 

O dönemde evlilik çoğu zaman ekonomik şartlarla şekillenen bir kurumdur. Behiç'in maddi kaygıları, Pervin'in romantik dünyasını yıksa da, roman aynı zamanda aşk idealleri ile toplumsal gerçeklik arasındaki çatışmayı da gözler önüne serer. 

Eserin en etkileyici yönlerinden biri ise Pervin'in aldığı eğitimin ve kazandığı kültürün hayatında ne kadar karşılık bulabildiğini sorgulamasıdır. Bu sorgulama yalnızca onun değil, dönemin eğitimli Osmanlı kadınlarının da ortak meselesidir. Yabancı dil öğrenen, piyano çalan ve kitap okuyan kadınlar, buna rağmen toplum içinde kendilerini gerçekleştirebilecek alanlar bulmakta zorlanırlar. Bu nedenle roman yalnızca bir aşk hikâyesi değildir, aynı zamanda eğitimli bir genç kadının sıkışmışlığını anlatan bir eserdir.

Pervin'in İstanbul'a dair yaşadığı hayal kırıklığı da yalnızca Behiç'ten kaynaklanmaz; onun düşlediği kültür ve incelik dünyasının yerini çıkar ilişkileri, gösteriş ve toplumsal kısıtlamalar almıştır. Behiç ise bu hayal kırıklığının yüzü hâline gelir. Romanın sonunda Pervin'in romantik hayalleri ve dünyaya dair kurduğu ideal tasavvur yıkılır. Bu yönüyle Genç Kız Kalbi bir idealin yıkılışını ve bir genç kadının gerçekle yüzleşmesini anlatan bir romandır.

9 Haziran 2026 Salı

José Saramago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Romanı Üzerine

José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanında ölümün yokluğunu bir nimet gibi değil, bir felaket gibi gösterir. İlk bakışta insanlar ölümsüzlüğü büyük bir hediye sanıyorlar. Çünkü insan zihni genellikle ölümü, kaybetmek istemediği şeylerin karşısında duran bir engel olarak görür. Fakat Saramago burada çok temel bir soruyu soruyor: Ölüm ortadan kalkarsa hayat gerçekten daha mı iyi olur?

Romanın ilk bölümünde bunun cevabının pek de öyle olmadığı görülüyor. İnsanlar yaşlanmaya devam ediyor, hastalıklı insanlar çoğalıyor ama ölüm gelmiyor. Yani ölüm, insanlar hasta olduğu hâlde ya da yaşlılıktan dolayı kendi öz bakımlarını yapamadıkları hâlde bir türlü gelmiyor. Genç, sağlıklı ve güçlü biri için ölümsüzlük cazip gelebilir belki; fakat yatağa bağımlı, bilinci zayıflamış veya ağır hastalıklarla yaşayan biri için sonsuz yaşam bir ödülden çok bir ceza hâline dönüşebilir. Ölümün yokluğu ilk başta bir mucize gibi görünse de zamanla insanların omuzlarına ağır bir yük bindirmeye başlıyor.

Bu durumun toplumsal sonuçları da romanda çok ilginç biçimde işleniyor. Hastaların ve yaşlıların komşu ülkelere götürülerek orada ölmelerinin sağlanması, ölümün bile bir çeşit kaçakçılık ve mafya düzenine konu olması, insanların her şartta yeni sistemler kurduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalksa bile insan doğası değişmiyor. Romanın bu kısmı biraz kara mizah, biraz da toplumsal eleştiri taşıyor. Bir yandan insanı güldürürken diğer yandan da oldukça rahatsız edici sorular sorduruyor.

Daha sonra romanın ikinci kısmında bambaşka bir düzleme geçiliyor. Artık mesele ölümün yokluğu değil, ölümün kendisi oluyor. Ölüm bir kavram olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşüyor. Eflatun renkli zarflar, tırpan, önceden gönderilen ölüm bildirimleri, ölümün insan biçimine girmesi... Bunların hepsi eski ölüm sembollerinin Saramago'nun hayal gücüyle yeniden yorumlanmış hâli gibi duruyor.

Ölüm herkese ulaşabiliyor ama bir adama ulaşamıyor. Ölümün adama gönderdiği mektup sürekli geri dönüyor. Burada sanki ölüm ilk kez kendi gücünün sınırlarıyla karşılaşıyor. O ana kadar herkes üzerinde mutlak otoriteye sahip olan ölüm, ilk defa çözemediği bir bilmeceyle karşılaşıyor.

Sonra ölümün bir kadın kılığına girerek viyolonselciyi izlemesi ve sonunda ona âşık olması, romanı felsefi bir tartışmadan neredeyse bir masala dönüştürüyor. Çok ilginç olan nokta şu: Ölümün yenilgisi bir savaşta olmuyor. Ölüm kandırılmıyor, öldürülmüyor, zincire vurulmuyor. Ölüm ilk kez insanî bir duygu tarafından değiştiriliyor. Öldürmekten vazgeçmesinin sebebi güçsüz kalması da değil; sevmesi.

***

Bu romanı okurken İhsan Oktay Anar'ın Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri adlı roman aklıma geldi. Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri'nde ölüm çoğu zaman peşine düştüğü Uzun İhsan'ı yakalayamayan, oyunlara gelen, aldatılan bir figürdür. Saramago'nun romanında ise viyolonselci ölümü kandıran taraf değildir. Ölüm kendi içinde dönüşmüştür.

Yine de bu iki yazarın ölümü böyle kişileştirerek insanların hayatlarına sokması ve bunu yaparken o hafif kara mizahi kalemi devreye sokmaları oldukça ilginç ve düşündürücüdür. Birinde ölüm insan tarafından alt edilir ya da oyuna getirilir; diğerinde ise ölüm, insanı tanıdıkça değişir. Bu nedenle iki eser arasında doğrudan bir benzerlik kurmak mümkün olmasa da aralarında ilginç bir akrabalık hissedildiğini söylemek mümkündür.

Romanı okurken ölümün yokluğu başlangıçta bir mucize gibi görünürken, sonunda bunun ne anlama geldiğini öğrenmiş oluruz. Yine de Saramago kesin bir cevap vermez. Ölüm ertesi gün geri dönecek midir? Bir daha hiç gelmeyecek midir? Bu sadece viyolonselci için yapılmış geçici bir istisna mıdır? Bunları bilmeyiz.

Saramago, okuru “Ya ölüm olmasaydı?” sorusunu sonuna kadar düşünmeye zorluyor. Bu tür romanlar gerçeklikten uzaklaşmıyor; aksine gerçekliği başka bir açıdan görmemizi sağlıyor. Hayal gücüyle kurulmuş olmalarına rağmen insanı hayat, yaşlılık, acı, zaman ve sevgi üzerine düşündürüyorlar.

***

Roman yalnızca okurlar tarafından değil, eleştirmenler tarafından da ilgiyle karşılanmış. Eleştirmenlerin büyük bölümü, Saramago'nun ölüm gibi herkesin bildiğini sandığı bir kavramı ters yüz etmesini başarılı bulmuş. Özellikle romanın ilk bölümündeki toplumsal eleştiri dikkat çekmiş. Çünkü ölüm ortadan kalkınca yalnızca insanlar etkilenmiyor; devlet, hastaneler, sigorta sistemleri, din kurumları, aile yapısı ve ekonomi de sarsılıyor. Eleştirmenler, Saramago'nun bu yönüyle modern toplumun görünmeyen dayanaklarını ortaya çıkardığını söylemişler.

***

Bu roman iki parçalı bir yapıya sahip. İlk bölüm daha çok siyasi ve toplumsal bir hicivken, ikinci bölümde ölümün kadınlaşıp bir müzisyene âşık olması masalsı ve biraz da beklenmedik bir hava yaratıyor. Fakat tam da bu nedenle roman sıradan bir fikir egzersizinin ötesine geçiyor ve daha insani bir yere ulaşıyor.

Bence romanın en güçlü fikirlerinden biri şu: Ölüm hayatın düşmanı değildir.

Biz genellikle ölümü hayatın karşısında düşünürüz. Saramago ise ölümün hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalkınca yaşam güzelleşmiyor; aksine doğal düzen bozuluyor. Yaşamın anlamını veren şeylerden biri sonlu olmasıdır.

Düşünsenize, hiçbir zaman ölmeyeceğini kesin olarak bilen bir insan için yarının değeri ne olurdu? Bir işi bugün yapmakla bin yıl sonra yapmak arasında fark kalır mıydı? Roman biraz da bunu düşündürüyor.

İkinci olarak Saramago dini, devleti ve kurumları eleştiriyor. Ölümler olmayınca herkes paniğe kapılıyor. Hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri, cenaze işleri, hatta kilise bile ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü birçok kurum aslında ölümün varlığı üzerine kurulmuş durumdadır. Burada Saramago'nun şu soruyu sorduğu söylenebilir: “Ölüm olmasa toplumumuz gerçekten ayakta kalabilir miydi?”

Üçüncü ve belki de en önemli mesele ise sevgidir. Romanın sonuna geldiğimizde ölüm ilk kez bir insanla ilişki kuruyor. O zamana kadar ölüm için insanlar yalnızca isimlerden ibaret. Fakat viyolonselciyle karşılaşınca ilk kez bir insanı yakından tanıyor.

Aslında ölüm, insanı tanıdığında onu öldürmekte zorlanıyor. Yani sevgi ve yakınlık, ölümün bile mutlak gücünü sarsabilecek bir şey olarak gösteriliyor. Romanın sonunda ölümün gönderdiği mektubu yakması da bu yüzden çok anlamlıdır.

Belki de Saramago'nun okura düşündürmek istediği en büyük soru şudur: Eğer ölüm olmasaydı hayat anlamsızlaşır mıydı; yoksa hayatı anlamlı kılan şey, bir gün sona ereceğini bilmemiz midir?

Roman kesin bir cevap vermez. Ama okurun zihnine bu soruyu yerleştirir. Ve sanırım kitabın yıllardır konuşulmasının en önemli nedeni de budur. Romanın son sayfası kapandıktan sonra bile bu soru insanın zihninde yaşamaya devam eder.

***

Burada ayrıca değinmeden geçemeyeceğim bir nokta var. Türkiye'de romanın baskılarını yapan Kırmızı Kedi Yayınları'nın önsözünde, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un Körlük ve Görmek romanlarıyla birlikte bir üçleme oluşturduğu ve bu iki romanın devamı sayılabileceği yönünde bir değerlendirme yer alıyor. Ancak ben bu yoruma katılmıyorum.

Doğrudur; üç roman da adı verilmeyen bir ülkede geçer ve Saramago'nun benzer toplumsal meseleleri ele aldığı eserlerdir. Fakat Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, ne olay örgüsü bakımından ne karakterler bakımından ne de anlatılan hikâye açısından Körlük ve Görmek'in devamı olarak değerlendirilebilir. Körlük ve Görmek kendi içinde bütünlüklü bir hikâye oluştururken, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş bambaşka bir düşünce deneyinin peşinden gider.

Bu nedenle söz konusu romanlar arasında tematik benzerliklerden söz etmek mümkündür; ancak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u Körlük ve Görmek'in doğrudan devamı olarak nitelendirmek okurda yanlış bir beklenti oluşturabilir. Benim kanaatimce bu eserleri birbirine bağlayan şey aynı hikâyenin sürmesi değil, Saramago'nun adı bilinmeyen bir ülke üzerinden insanı, toplumu ve modern kurumları sorgulayan anlatı dünyasıdır.

5 Haziran 2026 Cuma

Körlükten Görmeye: Saramago'nun Dünyasına Yeniden Dönmek

Saramago'nun romanındaki bir karaktere göre tehlikeli olan şey zekânın kendisi değildir. Asıl tehlike, zekânın denetlenemeyen, sınırları tam olarak çizilemeyen ve önceden kestirilemeyen tarafında yatar. Bu nedenle iktidarlar, zeki insanları bütünüyle özgür bırakmak istemez; onları kendi hizmetlerine almayı, enerjilerini ve yeteneklerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı tercih ederler. Ne var ki gerçekten bağımsız düşünebilen insanlar hiçbir zaman tamamen kontrol altına alınamaz. Çünkü onlar yalnızca verilen görevleri yerine getiren kişiler değildir; aynı zamanda sorgulayan, öngören ve gerektiğinde itiraz edebilen bireylerdir.

İşte bu yüzden iktidar, en çok ihtiyaç duyduğu insanlardan aynı zamanda çekinir. Onların zekâsından yararlanmak ister, fakat düşüncelerinin hangi yöne evrileceğinden hiçbir zaman tam olarak emin olamaz. Bu belirsizlik ise iktidarın üzerinde sürekli dolaşan bir tedirginlik kaynağına dönüşür. Zeki insan, sistem için hem vazgeçilmez bir araç hem de her an beklenmedik sonuçlar doğurabilecek bir risk olarak görülür. Çünkü bağımsız düşünen insan, bir kez ortaya çıktığında yalnızca verilen görevi yerine getirmekle yetinmez; dönüp görevin kendisini, amacı ve hatta onu veren otoriteyi de sorgulamaya başlar. İktidarın asıl korkusu da burada ortaya çıkar. Zekâya ihtiyaç duyar, fakat onun özgürlüğünden korkar; onu yanına almak ister, fakat hiçbir zaman ona tam anlamıyla güvenemez. Bu yüzden bağımsız düşünce ile iktidar arasındaki gerilim hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz. Birinin varlığı diğerine ihtiyaç duyururken, aynı zamanda onu sürekli olarak huzursuz eder.

Evet, Saramago'nun Körlük ve Görmek adlı kitaplarını yıllar önce okumuştum. Fakat bu iki eser beni o kadar etkilemişti ki yeniden okumak istedim. Çünkü ben okumadan yazabilen insanlardan değilim. Çok okuyan, daha az yazanlardanım. Özellikle beni derinden etkileyen bir eser hakkında kalem oynatacaksam, önce onun dünyasına yeniden girmem gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle Körlük ve Görmek'i tekrar okudum.

Şimdi artık Görmek'in son sayfalarına yaklaşmış durumdayım. Sanırım bir ya da iki gün içinde yazımı tamamlamış olacağım. Bu kez yazıyı blogumda paylaşmayı düşünmüyorum. Eskişehir'de yayımlanan ve zaman zaman yazılarımı gönderdiğim bir internet sitesinde yer alacak. Yazılarımı takip edenler var mı bilmiyorum ama yayımlandığında bağlantısını paylaşmayı da ihmal etmeyeceğim.

Körlük ve Görmek, üzerinde günlerce düşünmeye sevk eden eserler. Sadece olay örgüleriyle değil, insan doğasına, iktidara, topluma ve bireye dair sordukları sorularla da okuru rahatsız eden, düşündüren ve uzun süre zihinde yaşamaya devam eden kitaplar. Aslında Saramago'nun neredeyse bütün eserleri böyledir. Onun romanları yalnızca okunup geçilecek hikâyeler değildir; üzerine konuşulması, tartışılması ve tekrar tekrar dönülüp düşünülmesi gereken eserlerdir.

Körlük romanının bir film uyarlaması da bulunuyor. Belki denk gelenleriniz olmuştur. Filmin kitabın ulaştığı derinliği yakaladığını söylemek zor; zaten çoğu zaman edebiyatın imkânlarıyla sinemanın imkânları aynı değildir. Ancak yine de romanın temel fikrini ve atmosferini görmek isteyenler için izlenebilir bir yapım olduğunu düşünüyorum. Kitap kadar sarsıcı olmayabilir, fakat Saramago'nun ortaya koyduğu o büyük soruyu hissettirmeyi başarıyor.

28 Mayıs 2026 Perşembe

Emily Brontë'nin Uğultulu Tepeler Romanında Gerçekçilik Unsuru

Uğultulu Tepeler adlı romanda karakterler birbirlerine hakaret eder, fiziksel şiddet uygular, kin besler ve zaman zaman son derece acımasız davranırlar. Özellikle Heathcliff, dönemin alışılmış roman kahramanlarından farklı olarak karanlık, öfkeli ve intikamcı bir kişilik sergiler.

Romanın günümüzde hâlâ ilgi görmesinin ve birçok okur tarafından gerçekçi bulunmasının nedenlerinden biri de belki budur. Çünkü gerçek hayatta insanlar her zaman nazik, ölçülü ve erdemli davranmazlar. Öfke, kıskançlık, nefret, intikam arzusu ve saldırganlık da insan doğasının ayrılmaz parçalarıdır. Emily Brontë, karakterlerini kusursuz kahramanlar olarak değil, tutkularının ve iç çatışmalarının etkisi altında yaşayan insanlar olarak tasvir eder.

Bununla birlikte romandaki gerçekçilik, gündelik yaşamın sıradan ayrıntılarından çok insan ruhunun derinliklerinde bulunan yoğun ve kimi zaman yıkıcı duyguların gerçekliğine dayanır. Heathcliff'in bitmek bilmeyen kini, Catherine'e duyduğu tutku ve Hindley'nin öfkesi olağan sınırların ötesine geçse de, bunlar insan doğasında var olabilecek duyguların aşırılaştırılmış yansımaları olarak görülebilir.

Romandaki kişiler her zaman sevilen ya da örnek alınan karakterler değildir; ancak çoğu zaman canlı, güçlü ve inandırıcı görünürler. İnsanların nefret edebilmesi, küsebilmesi, hakaret edebilmesi ve şiddete başvurabilmesi gibi karanlık yönlerin açıkça gösterilmesi aslında romanı daha sahici hâle getirir.

Uğultulu Tepeler yalnızca bir aşk hikâyesi değildir; aynı zamanda insan doğasının en sert, en karanlık ve en tutkulu yönlerini inceleyen güçlü bir psikolojik romandır. Bu romanın kalıcılığı da insanı bütün çelişkileriyle, erdemleriyle ve kusurlarıyla birlikte gösterebilmesinden kaynaklanmaktadır.

***

Uğultulu Tepeler’in film uyarlamalarını izlemeyi birkaç kez denedim. Aslında romanını severek okuduğum bir eserin filmini de seveceğimi düşünmüştüm. Fakat filmde aynı duyguyu yakalayamadım. Hatta ilk on dakikadan sonra izlemeye devam etmek istemedim ve kapattım. Bana oldukça boğucu geldi.

İlginç olan şu ki, aynı hikâyeyi romanda okurken böyle hissetmiyorum. Romanı baştan sona okuyabiliyorum. Çünkü okurken karakterlerin yalnızca ne yaptıklarını değil, neden öyle yaptıklarını da anlayabiliyorum. Heathcliff'in öfkesinin ve kininin, Catherine'in kararsızlığının ve huzursuzluğunun ya da diğer karakterlerin davranışlarının arkasındaki sebepleri görebiliyorum. Yazar onların iç dünyalarını, düşüncelerini, acılarını ve kısacası ne yaşadıklarını bana anlatıyor. Böyle olunca karakterlerle aramda bir bağ kuruluyor.

Filmde ise bu derinliği hissedemedim. Karakterlerin acılarını, öfkelerini ve çatışmalarını görüyorum ama bunların kökenine yeterince yaklaşamıyorum. Bu nedenle ekranda gördüğüm film bana sadece karanlık, kasvetli ve yorucu bir atmosfer gibi geldi. Oysa romanda aynı karanlık atmosferdeki insanların ruh hâllerini de okuyabildiğim için hikâyenin içine girebilmiştim.

Belki de bu yüzden roman okumayı daha çok seviyorum. Bir karakterin iç sesini duymak, onun geçmişini öğrenmek ve davranışlarının nedenlerini anlamak benim için önemli. Uğultulu Tepeler’in filminde bunu bulamadım. Filmine tahammül edemezken romanını keyifle okuyabildiğimi söylemeden edemezdim.

Keyifli okumalar dilerim. Sevgiler.


13 Mayıs 2026 Çarşamba

Jane Eyre Romanında Aşk, Benlik ve Kadın Özgürlüğü


Jane Eyre sizce bir aşk anlatısı mı? Roman bir kadının sevme arzusu ile kendi benliğini koruma çabası arasındaki derin çatışmayı anlatır. Charlotte Brontë romanında Viktorya toplumunun kadın üzerindeki baskısını, sınıf ayrımlarını, dinî otoriteyi ve ahlak anlayışını sorgular. Jane Eyre romanında aşk ve insanın kendi ruhunu kaybetmeden yaşayabilme mücadelesi vardır. Roman boyunca Jane’in karşısına çıkan her insan onun benliğini başka bir biçimde şekillendirmeye çalışır. Jane’in büyüklüğü ise bütün bu baskılar arasında kendi iç sesini kaybetmemesinde yatar.

Jane sevgiye muhtaçtır ama sevgi uğruna kendi benliğini feda etmeye razı değildir. Jane’in bütün çocukluğu sevgisizlik, dışlanma ve aşağılanma ile geçmiştir. Normalde böyle bir karakterin ilk güçlü sevgi ihtimaline tutunması beklenir. Edward Rochester ona arzu, ilgi, dikkat ve bir tür ruhsal yakınlık sunar. Fakat Jane Rochester’ı sevdiği hâlde onun gayrimeşru karısı durumuna düşmeyi reddeder. Jane’in kararıyla romanın ahlaki sorgulaması başlar. Jane’in ahlakı sadece dinî kurallardan ibaret değildir, daha derindedir. Onun ahlakı kendisini küçük düşürmeme üzerine kuruludur.

Jane’in Reed ailesinin yanında gördüğü zulümler, zihninde bir iç mahkeme kurmasına neden olmuştur. Jane daha çocukken haksızlığı tanır. Kendisine yapılan kötülüklerin acısını çekse de daha çok yaşadıklarının adaletsizliği üzerinde durur. Acı çeken insanlar bazen direnmek istemez ama Jane acıyı ahlaki bir mesele hâline getirir. “Bana kötü davranılıyor” diyen de odur, “Bu davranış yanlıştır” diyen de odur.

Lowood Okulu bölümü Jane’in öfkesinin eğitildiği yerdir. Helen Burns ona sabrı, Miss Temple ise ölçüyü öğretir. Jane iyi olmak için susan biri değildir. Zaman geçtikçe sakin ve olgun biri olur; kendini kontrol etmeyi öğrenir.

Rochester romandaki güç, mülkiyet, sınıf ve erkek otoritesini temsil eder. Thornfield onun evidir, onun düzenidir ve aynı zamanda geçmişidir. Jane ise Thornfield’a dışarıdan gelmiş bir yabancıdır. Maaşlı bir mürebbiyedir. Bu konum oldukça hassastır. Jane ne hizmetçi sınıfına tam anlamıyla aittir ne de aristokrat çevreye. Eğitimlidir ama zengin değildir; kültürlüdür ama statüsü yoktur.

Rochester Jane’i sever, evet; ama aynı zamanda onu sınar, kıskandırır ve sakladığı hakikatler aracılığıyla onu yönlendirmeye çalışır. Rochester’ın Jane’e karşı kurduğu bu psikolojik üstünlük romanın ilerleyen bölümlerinde daha belirgin hâle gelir. Özellikle Blanche Ingram meselesinde Rochester’ın Jane’in duygularını kıskançlık üzerinden sınadığı görülür. Jane’i sevdiğini açıkça söylemek yerine onun sevgisini ölçmeye çalışır. Böylece ilişkideki duygusal dengeyi kendi kontrolü altında tutmak ister. Jane ise bu oyunların farkına varabilecek kadar dikkatli bir gözlemcidir.

St. John Rivers bence romanın en tehlikeli karakterlerinden biridir. Hatta bazı yönlerden Rochester’dan bile daha ürkütücüdür. Rochester’ın karanlığı görünürdür; tutkuları vardır, hataları vardır, yalan söyler, kıskandırır, öfkelenir. İnsan onun tehlikeli tarafını hisseder. Ama St. John’un baskısı soğuk, sessiz ve ahlak kisvesi altında gelir. Bu yüzden daha sinsi bir tarafı vardır.

St. John kendisini büyük ölçüde insan olmaktan çıkarmış bir karakterdir. Duygularını bastırmayı erdem sayar. Jane’i sevmediğini kendisi de bilir aslında; ama yine de onunla evlenmek ister. Çünkü Jane’i kutsal görevine uygun bir araç olarak görür. Jane’in zekâsını, dayanıklılığını ve iradesini sever belki, ama ruhunu sevmez. Onu bir eşten çok yardımcı bir misyoner gibi düşünür. Üstelik bunu yaparken dinî dili kullanması karakteri daha rahatsız edici hâle getirir. Jane’i suçluluk duygusuyla baskı altına almaya çalışır. Sanki Jane onunla gitmezse Tanrı’ya karşı gelmiş olacakmış gibi bir atmosfer kurar. Bu nedenle St. John’un sevgisizliği aslında bir tahakküm biçimidir.

Bir de ilginç olan şudur: Charlotte Brontë St. John’u tamamen kötü biri gibi yazmaz. Çalışkan, disiplinli ve fedakâr biridir gerçekten. Ama insan sadece görevle yaşayamaz. Merhametsiz bir ahlak anlayışı insanı taşlaştırabilir. St. John’un trajedisi de burada ortaya çıkar; o kadar kutsal olmaya çalışır ki insanlığını kaybetmeye başlar.

Romanın en büyük ve en güçlü karakteri ise kesinlikle Jane Eyre’dır. Jane iyi biridir ama öfkesi, gururu, arzuları ve korkuları da vardır. Onu büyük yapan da budur; kusursuz değildir, kendi benliğini korumak için sürekli mücadele eder. Roman boyunca herkes ona başka bir kimlik dayatır. Reed ailesi onu yük gibi görür, Lowood itaati öğretmeye çalışır, Rochester onu aşkın içinde tutmak ister, St. John ise onu kendi dinî görev anlayışının bir parçasına dönüştürmeye çalışır. Ancak Jane bunların hiçbirinin içinde tamamen kaybolmaz.

Jane zaman zaman öfkelenen, kıskanan, kırılan bir insandır; fakat bu duyguların kendisini bütünüyle ele geçirmesine izin vermez. Sürekli kendi vicdanıyla hesaplaşır ve doğru olanı bulmaya çalışır. Rochester’dan ayrılması da kendisine duyduğu saygıyla ilgilidir. St. John’u reddetmesi ise kendi ruhunu koruma isteğinden doğar. Bu yüzden Jane’in iyiliği gerektiğinde karşı çıkan, direnen ama yine de zalimleşmeyen bir iyiliktir.

En insancıl ve en dengeli karakter ise bence Miss Temple’dır. Çünkü hem merhametli hem sağduyulu hem de adil bir kadındır. Jane’i küçümsemeden destekler. Üstelik bunu baskıcı bir ahlak anlayışıyla değil, gerçek bir şefkat duygusuyla yapar. Lowood’daki karanlık atmosfer içinde neredeyse aydınlık tek yetişkin figür odur.

Ahlaki açıdan en saf ve en merhametli karakter ise bence Helen Burns’tür. Helen romanın vicdanını temsil eder. İnsanlara öfkeyle yaklaşmaz, kendisine yapılan kötülükleri kine dönüştürmez ve acıya büyük bir sabırla katlanır. Jane’in içindeki sertliği ilk yumuşatan kişi de odur. Ancak Helen’in sabrı ve affediciliği yer yer insanüstü bir hâl alır. Bu yüzden o tamamen gerçek bir karakterden uzaktır; Jane’in ruhsal gelişimine yön veren manevi bir figür olarak tasarlandığı açıktır.

Mrs. Reed romanın ilk büyük otorite figürlerinden biridir. Soğuk, sınıfçı ve dışlayıcı bir kadındır. Jane’i kendi çocuklarından aşağı görür. Özellikle Jane’in fakir ve yetim olması Mrs. Reed’in ona karşı sert davranmasına neden olur. Mrs. Reed aslında Viktorya toplumunun katı aile ve sınıf anlayışını temsil eder. Jane’in bağımsız, sorgulayan ve duygusal olarak kolay boyun eğmeyen yapısı onu rahatsız eder. Mesele sadece kişisel nefret değildir; Jane’in varlığı evdeki düzeni bozan bir durum hâline gelir.

Mrs. Reed’in Jane’e yaptığı psikolojik baskı oldukça ağırdır. Özellikle Jane’i sürekli “yalancı”, “nankör” ve “sorunlu çocuk” gibi göstermesi, Jane’in çocuk zihninde derin bir yalnızlık oluşturur. Jane’in ileride sürekli kendi değerini korumaya çalışmasının köklerinden biri de burada yatar.

Rochester romanın en karmaşık karakterlerinden biridir ve Charlotte Brontë onu bilinçli olarak hem çekici hem rahatsız edici biçimde yazmıştır. Rochester’ın yalnızlığını, pişmanlığını ve Jane’e duyduğu gerçek sevgiyi hissederiz; fakat bu onun davranışlarını tamamen haklı çıkarmaz. Özellikle Bertha Mason konusunda ciddi bir problem vardır. Bertha Mason’ın akıl hastası bir kadın olmasına rağmen romanda çoğu zaman “şeytanî”, “vahşi” ve “hayvansı” sıfatlarla anlatılması oldukça sert ve adaletsizdir. Edward Rochester  Bertha’yı çoğu zaman bir insan olarak değil de hayatını mahveden korkunç bir lanet olarak görür. Oysa ortada akıl sağlığını kaybetmiş bir kadın vardır. Yangın çıkarması, saldırgan davranışlar sergilemesi ya da kontrolünü yitirmesi hastalığından kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle Bertha’yı yalnızca “canavar kadın” biçiminde değerlendirmek kesinlikle adil değildir.

Ama burada dönemin şartlarını da düşünmek gerekir. Viktorya döneminde akıl hastalıkları bugün olduğu gibi anlaşılmıyordu. Tedavi yöntemleri çok sınırlıydı ve aileler çoğu zaman bu insanları toplumdan gizliyordu. Rochester’ın Bertha’yı konağın üst katına kapatması bugün korkunç görünse de dönemin toplumsal gerçekliği içinde tamamen sıra dışı sayılmazdı. Yazarın bakışı Rochester’ın bakış açısına çok yakın durduğu için Bertha’nın insanlığı geri planda kalır.

Bence Brontë’nin bilinçli ya da bilinçsiz yaptığı en büyük şeylerden biri şudur: Bertha’yı bir karakterden çok bir sembole dönüştürmüştür. Bertha Rochester’ın bastırılmış geçmişinin, korkularının ve kontrol edemediği hayatının bir parçasıdır. Ama sembole dönüştüğü anda insan tarafı kaybolmuştur. 

Rochester Jane’i gerçekten seviyor olabilir ama Bertha konusunda tamamen dürüst, adil ve merhametli biri değildir. Hatta bazen kendi acısını merkeze koyduğu için Bertha’nın acısını görememiştir. Bu da onu romantik olduğu kadar bencil ve tehlikeli bir karakter hâline getirir.

13 Ağustos 2025 Çarşamba

Emine Işınsu’nun Bukağı Romanında Niyazi Mısrî’nin Yolculuğu

Emine Işınsu’nun Bukağı Romanında Niyazi Mısrî’nin Yolculuğu

Emine Işınsu’nun Bukağı adlı romanı, XVII. yüzyıl mutasavvıfı Niyazi Mısrî’nin hayatını tasavvufî bir yolculuk, dostluk, aşk, sürgün ve hakikat arayışı üzerinden anlatır. Yazar, olay örgüsünü tarihî gerçeklerle örerken, insan ruhunun iniş çıkışlarını, nefsin merhalelerini ve dervişliğin zahirî-bâtınî boyutlarını incelikle işler.

Romanda iki doğum sahnesi yer alır. Biri Mehmet Zihni Efendi’nin oğlu Kasım, diğeri Nakşibendî şeyhi Ali Bey’in oğlu Mehmet’tir. Bu Mehmet, ileride "Niyazi Mısrî" olarak tanınacaktır. Kasım’ın babasının Malatya’ya sürgün edilmesiyle bu iki çocuğun yolları kesişir. Önce çekingen bir arkadaşlık başlar, sonra uzun yıllara yayılan bir dostluğa dönüşür. Yıllarca mektuplaşarak hem kendi hayatlarının hikâyesini hem de yaşadıkları çağın ruhunu birbirlerine aktarırlar. Mektuplaşmalar, romanın en dokunaklı damarlarından biridir; okur, bugün kaybolmuş incelikleri hatırlayıp bir iç çekmeden edemez.

Mehmet’in Kasım’ın kız kardeşine duyduğu gençlik aşkı, roman boyunca tamamına ermeyen, zamanla şekil değiştiren bir duyguya dönüşür. Niyazi Mısrî, Bursa’da bir başkasıyla evlenir; Ulu Camii kürsüsünden yıllarca vaazlar verir. Vaazlarında hem dini hem de politik meseleleri dile getirir; bu da ona hem hayranlar hem de düşmanlar kazandırır. Rodos, Limni sürgünleri...

Mısrî’nin hayatında sürgünler manevi imtihanlardır. Limni sürgünü, bunların en uzunudur. Aslında iki yıl sonra serbest bırakılma ihtimali doğar, fakat o adada kalmayı, hizmete devam etmeyi seçer. On beş yıl boyunca yaşadığı Limni, onun hem inziva hem de eser üretim mekânı olur. Mısrî, dönemin iktidarları ve tarikat çevreleri tarafından kimi zaman bağrına basılır, kimi zaman dışlanır. Açık sözlülüğü, sert eleştirileri ve hakikate bağlılığı, onu hem çok sevilir hem de çok düşman edinir hale getirir. II. Ahmet döneminde, dervişleriyle Edirne’ye yürüyüşü (niyeti savaşa katılmaktır) padişahın emrine uymadığı için yeni bir Limni sürgününe dönüşür. Bu sürgüne giderken orada öleceğini bilir. Onun hayatı, sıradan gözlerle kavranması güç, "kutlu" bir yolculuktur.

Bukağı, bir insanın hakikati ararken geçirdiği dönüşümlerin, iç hesaplaşmaların, aşkla, dostlukla, yalnızlıkla ve sürgünle sınanışının romanıdır. Emine Işınsu, sade ama yoğun bir dil kullanır; okur, anlatılan hikâyenin ardındaki hem tarihî hem de tasavvufî bilgi birikimini hisseder. Romanın bıraktığı etki, yalnızca tarihî bir şahsiyetin biyografisinin aktarılmasından ibaret değildir; metin, aynı zamanda okuyucuyu kendi varoluş serüvenini sorgulamaya davet eden bir edebî eser işlevi görür. Mektupların samimiyeti, dostluğun sürekliliği, tamamlanmamış aşkların bıraktığı boşluk ve sürgünlerin taşıdığı tecrit duygusu, eserin temel duygusal ve tematik eksenini oluşturur. Niyazi Mısrî’nin hayat yolculuğu, sıradan bir bireyin kavrayış sınırlarını aşan derinlikte olmakla birlikte, hakikati arayan her zihne aşinalık hissi verecek evrensel unsurlar taşır. Bukağı, bu yönüyle tasavvufî düşünce, bireysel dönüşüm ve tarihî bağlamın kesişim noktasında yer alan anlamlı bir eserdir.

NOT: Kitaba adını veren "bukağı", günlük kullanımda ayağa takılan bir tür zinciri ifade eder. Sözlükte ise "hayvanların kaçmasını önlemek için ayaklarına geçirilen, çoğunlukla demirden yapılmış halka ve zincir" olarak tanımlanır. Böylece bukağı, hem hareketi kısıtlayan somut bir nesne, hem de mecazen özgürlüğü engelleyen, insanı bağlayan her türlü görünmez pranganın simgesi hâline gelir. Kitabın başlığındaki bukağı, bu iki anlamı bir arada taşır. Zincirin soğuk ve ağır maddesini, aynı zamanda ruhu ve toplumu saran baskının görünmez ağırlığını...

Bir Dünyanın Dağılışı: Hasip Saygılı'nın Osmanlı'nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları Adlı Eseri Üzerine

Bu kitabın zihnimde bıraktığı en güçlü iz, yavaş yavaş çözülen bir dünyanın bıraktığı hüzün oldu. Hasip Saygılı'nın anlattığı hikâye ban...