Stefan Zweig, Amok Koşucusu’nda bir
doktorun bir kadın karşısında yaşadığı saplantıyı ve ardından gelen trajediyi
anlatır. Hikâyedeki asıl mesele: İnsan gerçekten kendisinin efendisi midir?
sorusuna cevap aramaktır. Biz insanlar aklımızın, ahlakımızın ve irademizin
bizi yönettiğine inanırız; fakat Zweig insanın bu güvenini sarsar. Ona göre
insanın içinde, gündelik hayatın düzeni altında duran başka kuvvetler de
vardır: arzu, gurur, yalnızlık, utanç, korku, suçluluk ve kendini affettirme
ihtiyacı. Bazen tek bir olay bu kuvvetleri ortaya çıkarır ve insan, kendisi
hakkında sahip olduğu bütün düşüncelerin aksine davranabilir. Amok Koşucusu
biraz da insanın kendi içindeki yabancıyla karşılaşmasının hikâyesidir.
Doktor bu düşüncenin en güçlü temsilcisidir.
Eğitimli, akılcı ve insan hayatını korumakla yükümlü bir kişidir. Mesleği bile
aklı, ölçülülüğü ve sorumluluğu temsil eder. Fakat yıllardır yaşadığı yalnızlık
ve yabancılaşma, onun iç dünyasında büyük bir boşluk yaratmıştır. Kadın
karşısına çıktığında yalnızca bir hasta ile karşılaşmamış; bastırdığı
arzularıyla, gururuyla ve kendi güç duygusuyla da karşılaşmıştır. Kadının
kendisine muhtaç olduğunu fark ettiği anda doktor, hasta ile arasındaki ahlaki
sınırı koruyamaz. Yardım etme gücünü bir üstünlük duygusuna dönüştürür. Zweig
önemli bir ahlaki soruyu ortaya koyar: Bir insanın başka bir insan üzerinde
gücü olduğunda, onun gerçek karakteri nasıl değişir?
Kadın ise doktorun tam karşısında duran başka
bir irade biçimini temsil eder. O da son derece gururludur. Yardıma muhtaçtır
fakat çaresizliğinin görülmesini istemez. Doktora yalvarmaz, kendisini
bütünüyle onun merhametine bırakmaz. Toplumsal konumunu, evliliğini ve sırrını
korumaya çalışır. Bu nedenle hikâyedeki çatışma yalnızca doktor ile kadın
arasında değildir; iki gururun karşılaşmasıdır. Kadının gururu kendi sırrını
korumaya, doktorun gururu ise kendisine ihtiyaç duyulduğunu kabul ettirmeye
yöneliktir. İkisi de geri adım atmaz ve sonunda insan hayatının kendisinden
daha önemsiz olması gereken gurur, trajedinin kapısını açar.
Fakat Zweig doktoru yalnızca ahlaken suçlu
bir insan olarak da bırakmaz. Hikâyenin asıl derinliği bundan sonra ortaya
çıkar. Doktor yaptığı şeyin farkına vardığında bu kez başka bir uç noktaya
savrulur. Önce kadının karşısında gücünü hissetmek isteyen adam, artık onun
peşinden koşan, ona ulaşmaya çalışan ve her şeyi düzeltmek isteyen çaresiz bir
insana dönüşür. Burada roller tersine çevrilmiştir: Başlangıçta kadın doktora
muhtaçken, artık doktor kadının kendisini affetmesine muhtaçtır. Çünkü doktorun
aradığı şey yalnızca kadının kurtuluşu değildir; kendi vicdanından kurtulma
ihtimalidir.
İşte “amok” kavramı burada gerçek felsefi
anlamına ulaşır. Amok yalnızca bir delilik hâli değildir; insanın tek bir duygu
tarafından ele geçirilerek bütün diğer değerlerini kaybetmesidir. Doktor önce
arzusunun ve gururunun, sonra pişmanlığının ve suçluluğunun esiri olur.
Duygular değişmiştir fakat temel sorun değişmemiştir: Doktor hiçbir aşamada
kendisinin efendisi değildir. Önce “istiyorum” duygusu onu yönetir, ardından
“düzeltmeliyim” düşüncesi. Bu yüzden onun amok koşusu kendi içinde
durduramadığı bir kuvvet tarafından sürüklenmesidir.
Zweig’in burada insan iradesi üzerine oldukça
karanlık bir soru sorduğunu düşünüyorum. İnsan gerçekten özgürce mi karar
verir, yoksa çoğu zaman kararlarımızın arkasında farkında olmadığımız tutkular
mı vardır? Doktor kendisini akıllı ve eğitimli bir insan olarak görürken birkaç
saat içinde hiç tanımadığı bir insana dönüşebilir. Zweig’in psikolojik
edebiyatının gücü de buradadır: İnsanı “iyi” ve “kötü” diye ikiye ayırmak
yerine, aynı insanın içinde birbirine zıt kişiliklerin bulunabileceğini
gösterir. Merhametli insan zalimleşebilir; gururlu insan yalvaracak hâle gelebilir,
akıllı insan akıldışının esiri olabilir. İnsan karakteri sandığımız kadar sabit
değildir.
Kadının ölümüyle birlikte hikâyede başka bir
büyük mesele ortaya çıkar: geri döndürülemezlik. Doktor hatasını anlar, fakat
anlamak onu kurtarmaz. Çünkü ahlaki farkındalık zamanında yaşanmamıştır. Bazen
insan ancak kaybettikten sonra ne yapması gerektiğini anlayabilir. Burada Zweig
pişmanlığın en acı tarafını gösterir. Pişmanlık geçmişi değiştiremez; yalnızca
geçmişte başka türlü davranabileceğimizi bize durmadan hatırlatır. Bu nedenle
doktorun gerçek cezasını yine kendi bilinci verir.
Doktorun daha sonra kadının sırrını korumaya
çalışması da bu açıdan önemlidir. Artık onu hayata döndüremez; yapabileceği tek
şey onun iradesine ve sırrına ölümünden sonra sadık kalmaktır. Böylece doktorun
mücadelesi kurtarmaktan kefarete dönüşür. Geçmişi değiştiremeyeceğini bildiği
hâlde, yaptığı hatanın karşılığını kendi varlığıyla ödemeye çalışır. Fakat
Zweig burada da kolay bir kurtuluş sunmamıştır. Çünkü bazı suçluluklar telafi
edilebilirken bazıları yalnızca taşınabilir.
Zweig, doktor ile kadın arasındaki kısa
karşılaşmadan insanın iradesi, gururu, güç arzusu, vicdanı ve pişmanlığı
üzerine büyük bir trajedi çıkarır. Eserdeki asıl felaket ölümden bile önce
gerçekleşmiştir: İnsan kendi içindeki sınırı aşmıştır ve bunu ancak aştıktan
sonra fark etmiştir.
Belki de Zweig’in bize bıraktığı en rahatsız
edici düşünce budur: İnsan kendisini tanıdığını zanneder, çünkü henüz
sınanmadığı taraflarını görmemiştir. Doktorun karşısına çıkan kadın, onun kendisinden
saklanan tarafını görünür hâle getirir. Bu nedenle Amok Koşucusu’nun en
önemli sorusu “Doktor neden böyle yaptı?” sorusundan daha büyüktür: İnsanın
içinde uygun koşullar ortaya çıkana kadar kendisinin bile bilmediği neler
saklıdır?
Zweig belki de bu hikâyesiyle kesin bir cevap vermek istememiştir. Hikâyenin gücü bıraktığı huzursuzlukta yatar. İnsan aklına güvenebilir, ahlakına güvenebilir, kendisini tanıdığına inanabilir; fakat bütün bunların altında kontrol edilmesi çok daha zor bir dünya vardır. Doktorun amok koşusu bu yüzden yalnızca onun koşusu değildir. Zweig, doktorun felaketinde insanın kendi içindeki karanlık ve denetlenemeyen tarafla karşılaşma ihtimalini gösterir.