Charles
Darwin’in Türlerin Kökeni Adlı Kitabı: Tür Kavramının Tarihselleştirilmesi ve
Doğal Seçilimin Mantığı
Darwin, Türlerin Kökeni
adlı eserine, türlerin değişmezliği fikrinin neden ve nasıl sorgulanmaya
başlandığını göstermek üzere bilinçli bir tarihsel çerçeveyle başlar. Bunun
temel nedeni, evrim düşüncesinin uzun süredir kabul gören bir doğa anlayışının
karşısına yerleştirilen kapsamlı bir kuram olmasıdır. Uzun süre doğa
bilginlerinin büyük çoğunluğu, türlerin sabit olduğu ve her birinin ayrı ayrı
yaratıldığı görüşünü benimsemiştir. Türlerin zaman içinde değişebileceği fikri
ise çoğu zaman felsefi sezgiler düzeyinde kalmış, bilimsel bir açıklama gücüne
kavuşamamıştır. Darwin’in amacı, bu fikrin kendisinden önce de dile
getirildiğini, ancak neden ikna edici bir bilimsel çerçeveye oturtulamadığını
göstermektir.
Bu bağlamda Buffon,
türlerin değişmezliği düşüncesini ilk ciddi biçimde sorgulayan isimlerden biri
olarak öne çıkar. Türler arasındaki benzerliklere, çevrenin etkisine ve ortak
köken ihtimaline işaret etmesine rağmen Buffon, dönüşüm fikrini tutarlı bir mekanizma
ile temellendiremez. Türlerin değiştiğini açıkça savunan ilk sistemli düşünür
ise Lamarck’tır. Lamarck, insan dâhil bütün canlıların daha önce yaşamış
biçimlerden türediğini ve bu sürecin doğa yasalarına dayandığını ileri sürer.
Türlerle çeşitler arasındaki sınırların belirsizliği ve canlı biçimler
arasındaki süreklilik, onu bu sonuca götürür. Ancak Lamarck değişimi büyük
ölçüde alışkanlıklara, organların kullanılmasına ya da kullanılmamasına ve
çevrenin doğrudan etkisine bağlamış; ayrıca canlıların zorunlu bir ilerleme
yasasına göre sürekli geliştiğini varsaymıştır. Darwin, Lamarck’ın türlerin
değiştiği yönündeki sezgisini önemli bulur; ancak bu sezginin, doğadaki
karmaşık uyumları açıklayacak bir mekanizma sunmadığını düşünür.
Lamarck’tan sonra gelen
birçok doğa bilgini türlerin değişebilirliğini kısmen kabul etmiş, fakat
yaşayan türlerin hâlâ değiştiği fikrine mesafeli yaklaşmıştır. Geoffroy
Saint-Hilaire çevrenin etkisini vurgulamış, ancak dönüşüm konusunda temkinli
kalmıştır. Wells ve Patrick Matthew doğal seçme ilkesini Darwin’den önce dile
getirmiş olsalar da, bu düşünceler sınırlı bağlamlarda kalmış ve sistemli bir
kurama dönüşmemiştir. Vestiges of Creation bilimsel bakımdan zayıf olmasına
rağmen, türlerin değişmezliği fikrine yönelik toplumsal direnci kırmıştır.
Darwin bu tabloyu sunarak evrim fikrinin yeni olmadığını, fakat kendisinden
önce bilimsel bir açıklama gücüne ulaşamadığını vurgular.
Beagle yolculuğu
sırasında Güney Amerika’daki canlıların dağılımı, fosil türlerle yaşayan türler
arasındaki yakın benzerlikler ve adalardaki özgün canlı toplulukları, türlerin
başlı başına yaratıldığı varsayımıyla bağdaşması güç olgular olarak Darwin’in karşısına
çıkar. Darwin bu gözlemleri 1837’den itibaren sistemli biçimde toplamaya
başlar, 1844’te bir taslak hazırlar; ancak uzun süre yayımlamaktan kaçınır.
Wallace’ın aynı sonuca bağımsız olarak ulaşması, onu çalışmasını yayımlamaya
zorlar. Darwin, kitabının eksik olduğunu açıkça kabul eder ve bilimsel güvenin,
karşıt olgularla yüzleşmekten doğduğunu özellikle vurgular.
Darwin için asıl sorun,
yalnızca türlerin değişip değişmediği değildir. Temel problem, doğadaki
karmaşık yapıların ve olağanüstü uyumların nasıl ortaya çıktığıdır. Ağaçkakanın
gagası ve diliyle beslenme biçimine tam uyumu ya da ökseotunun belirli kuşlar ve
böceklerle kurduğu karmaşık ilişkiler, yalnızca çevre koşullarıyla ya da
alışkanlıklarla açıklanamaz. Bu noktada Darwin, Lamarckçı açıklamaların
yetersizliğini açıkça ortaya koyar. Çözüm arayışında evcilleştirilmiş hayvanlar
ve tarım bitkileri üzerinde yoğunlaşır; çünkü bu örneklerde değişkenlik açık
biçimde gözlemlenebilir ve küçük farkların seçilerek biriktirilebildiği
görülür.
Darwin değişkenliği iki
ana kaynakta ele alır: yaşam koşullarının organizmayı doğrudan etkilemesi ve
üreme sisteminin çevresel değişimlere duyarlılığı yoluyla ortaya çıkan dolaylı
varyasyonlar. Bu varyasyonlar çoğu zaman rastlantısaldır; ancak doğal seçme
rastlantısal farkları yönlü hâle getirir. Yaşama mücadelesi içinde en küçük
avantaj sağlayan özellikler korunur ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Böylece
bilinçli bir amaç olmaksızın uyum ve çeşitlilik ortaya çıkar.
Üreme sistemi Darwin’in
açıklamasında merkezi bir yer tutar. Bir canlı genel olarak sağlıklı olabilir;
ancak üreme sistemi çevredeki çok küçük değişimlerden bile derin biçimde
etkilenebilir. Evcilleştirilmiş hayvanların tutukluluk altında üreyememesi, bitkilerin
bolca büyüyüp tohum vermemesi bu hassasiyetin açık örnekleridir. Darwin,
döllerdeki değişkenliğin temel kaynaklarından birinin de bu üreme
düzensizlikleri olduğu sonucuna varır.
Bu çerçeve, Darwin’in
hibrit kısırlığına yaklaşımını da belirler. Uzun süre doğa bilginleri, türleri
ayıran en güvenilir ölçütün türler arası çaprazlamanın başarısızlığı ya da
ortaya çıkan yavruların kısır olması olduğunu varsaymıştır. Darwin ise “kısırlık”
başlığı altında toplanan olguların tek tip olmadığını gösterir. Bir yanda
döllenmenin hiç gerçekleşmemesi ya da embriyonun erken evrede ölmesi, diğer
yanda ise sağlıklı görünen hibrit bireyin yetişkinlikte kısır olması vardır. Bu
durumlar biyolojik olarak aynı değildir.
Darwin, hibrit
kısırlığının mutlak değil dereceli olduğunu vurgular. Bazı hibritler tamamen
kısırdır, bazıları kısmen doğurgandır; sonuçlar türlere, bireylere ve koşullara
göre değişir. Bu kadar düzensiz ve değişken bir olgunun, türleri bilinçli
biçimde ayırmak için özel olarak konmuş bir engel olması ikna edici değildir.
Darwin’e göre hibrit kısırlığı, türlerin üreme sistemlerinin tam olarak
örtüşmemesinden kaynaklanır.
Darwin’in temel savı
nettir; kısırlık bir yan etkidir. Doğal seçme yalnızca üreme başarısını artıran
özellikleri biriktirir; kısır bir birey ise soyunu sürdüremez ve bu nedenle
kısırlık doğrudan seçilemez. Hibrit kısırlığı, türler zamanla ayrıştıkça özellikle
üreme sistemlerinde biriken fizyolojik farkların kaçınılmaz ama amaçsız bir
sonucudur.
Bu nedenle hibritlerin
kısır olması, türlerin baştan ayrı ve değişmez yaratıldığının kanıtı değildir.
Aksine, türler ortak bir kökten ayrıldıkça, üreme sistemleri arasındaki uyum
giderek zayıflar ve bu uyumsuzluk kısırlık olarak görünür hâle gelir. Tür sınırları
evrimsel ayrışmanın tarihsel sonuçlarıdır. Darwin açısından hibrit kısırlığı
türlerin zaman içinde nasıl ayrıldığını anlamamıza yardımcı olan önemli bir
biyolojik göstergedir.
Darwin, tür, çeşit ve
hibrit kavramlarının derece farkları olarak düşünülmesi gerektiğini savunur.
Doğurganlık ve kısırlık sabit ölçütler değildir; değişken, bağlamsal ve
tarihsel olgulardır. Bu nedenle kısırlık evrimsel ayrışmanın biyolojik
izlerinden biridir. Türleri uzun bir tarihin geçici durumları olarak ele
aldığımızda, hibrit kısırlığı gibi olgular açıklanması gereken sorunlar
olmaktan çıkar ve evrimin beklenen sonuçları hâline gelir.
Darwin, Türlerin
Kökeni’nde evrim kuramına yöneltilen en güçlü itirazlardan birini doğrudan ele
alır. Eğer türler gerçekten yavaş ve aşamalı biçimde değişerek ortaya
çıkıyorsa, neden yerbilimsel kayıtlarda bu sürecin sayısız ara basamağını
açıkça göremiyoruz ve neden birçok canlı grubu fosil kayıtlarında sanki bir
anda ortaya çıkmış gibi görünmektedir?
Darwin’in ilk vurgusu
fosil kayıtlarının doğası üzerinedir. Ona göre yerbilimsel belgeler, dünyanın
geçmişini eksiksiz biçimde kaydeden düzenli bir arşiv değildir. Bir canlının
fosilleşmesi son derece istisnai koşullara bağlıdır; organizmanın hızla gömülmesi,
çürümeden korunması, uygun tortularla örtülmesi ve bu tortuların milyonlarca
yıl boyunca bozulmadan kalması gerekir. Oysa doğada çoğu canlı, özellikle
karada yaşayanlar, iz bırakmadan yok olur. Deniz ortamlarında bile her dönem ve
her bölgede tortu birikimi gerçekleşmez; bazı yerlerde çökelme çok yavaş
ilerler, bazı dönemlerde ise tamamen durur. Ayrıca yerkabuğu sürekli yükselir,
alçalır, aşınır ve eski tabakaları ortadan kaldırır. Bu nedenle Darwin’e göre
fosil kayıtları, yaşam tarihinin yalnızca küçük, rastlantısal ve parçalı bir
bölümünü saklar.
Bu yapısal eksiklik,
fosil kayıtlarında türlerin “birdenbire ortaya çıkmış” gibi görünmesine yol
açar. Darwin, bu görünümün gerçek bir ani yaratılışı yansıtmadığını savunur.
Bir canlı grubu, belirli bir bölgede fosil kayıtlarına ilk kez girmeden çok
önce, başka bir coğrafyada uzun süre boyunca yavaş yavaş değişmiş, çeşitlenmiş
ve güçlenmiş olabilir. Uygun koşullar oluştuğunda bu grup hızla yayılmış ve
sanki aniden ortaya çıkmış izlenimi yaratmıştır. Ayrıca ardışık yerbilimsel
tabakalar arasında çoğu zaman çok uzun zaman boşlukları bulunur. Biz bu
boşlukları göremediğimiz için, “önce yok, sonra var” gibi keskin bir tabloyla
karşılaşırız.
Darwin, özellikle
Kambriyum tabakalarında çok sayıda hayvan grubunun görece kısa bir zaman
aralığında görünmesini teorisi açısından ciddi bir güçlük olarak kabul eder. Bu
noktada kaçamak yapmaz. Ancak bu durumun, Kambriyum’dan önce çok uzun evrimsel
dönemlerin yaşanmış olmasıyla açıklanabileceğini öne sürer. Ona göre bu erken
dönemlerin fosil kayıtları ya henüz keşfedilmemiştir, ya başkalaşım geçirmiştir
ya da tamamen yok olmuştur.
Darwin’in fosil
kayıtlarına ilişkin temel argümanı şudur. Her ne kadar kayıtlar eksik ve
parçalı olsa da, mevcut fosiller rastgele değildir. Ardışık jeolojik
tabakalarda bulunan canlılar, birbirlerine çok benzer; ancak çok daha eski ya
da çok daha yeni tabakalardakilerle belirgin biçimde farklılaşır. Bu durum
türlerin yavaş ve kademeli değişimlerle ortaya çıktığını gösterir.
Bu noktada Darwin, fosil
kayıtlarını coğrafi dağılım verileriyle birlikte düşünür. Onun dikkat çektiği
temel olgulardan biri, belirli bir bölgede geçmişte yaşamış canlılarla bugün
aynı bölgede yaşayan canlılar arasındaki belirgin akrabalık sürekliliğidir.
Avustralya’daki fosil keseli memeliler, bugünkü Avustralya keselileriyle; Güney
Amerika’daki fosil dev memeliler, bugün o kıtada yaşayan tembel hayvanlar,
armadillolar ve karıncayiyenlerle açık bir benzerlik gösterir. Aynı durum Yeni
Zelanda’nın fosil kuşları ve günümüzdeki kuş türleri için de geçerlidir. Bir
kıtanın ölüleri ile dirileri arasında tarihsel bir bağ vardır.
Darwin bu olguyu iklimle
ya da fiziksel çevre koşullarıyla açıklamanın yetersiz olduğunu özellikle
vurgular. Çünkü benzer iklim kuşaklarına sahip kıtalar, bütünüyle farklı canlı
topluluklarına sahiptir. Buna karşılık tek bir kıta içinde çok farklı iklimlerde
yaşayan türler, başka kıtalardaki benzer iklimlerde yaşayan türlerden çok daha
yakındır. Bu durum canlıların dağılımını belirleyen asıl etkenin iklim değil,
soy geçmişi olduğunu gösterir. Darwin’in vardığı sonuç nettir; türler
bulundukları bölgelerde, daha önce yaşamış yakın akraba türlerden türeyerek
ortaya çıkar.
Bu çerçevede Darwin,
“yaratılış merkezleri” fikrine karşı çıkar. Ona göre her tür için ayrı ayrı
yaratılış merkezleri varsaymak, hem gereksizdir hem de gözlemlerle uyumsuzdur.
Türler belirli bölgelerde ortaya çıkar, yayılır, ayrışır ve zamanla bazı soylar
tükenirken bazıları varlığını sürdürür. Bu süreçte coğrafi karakter korunur.
Avustralya’da keselilerin, Güney Amerika’da dişsizlerin baskın olması, bu
tarihsel sürekliliğin sonucudur.
Darwin burada önemli bir
yanlış anlamayı da düzeltir. Fosil dev hayvanların, bugünkü küçük türlere
doğrudan dönüştüğü düşüncesini reddeder. Bu dev türlerin çoğu tamamen yok
olmuştur; ancak aynı cins içindeki daha küçük ve daha uyumlu türlerin soyları
devam etmiştir. Evrimde süreklilik soy çizgileri üzerinden işler. Yeni türlerin
ortaya çıkışı ile eski türlerin yok oluşu, aynı sürecin iki yüzüdür.
Darwin coğrafi dağılımı
açıklarken buzul çağlarının rolüne de özel bir yer verir. Avrupa ve Kuzey
Amerika’daki dağ zirvelerinde, arktik bölgelerde yaşayan türlerle büyük
benzerlik gösteren bitki ve hayvanların bulunması, ona göre geçmişte yaşanan
büyük iklim değişimleriyle açıklanmalıdır. Buzul çağlarında soğuk iklim türleri
güneye doğru yayılmış, iklim ısındığında ise kuzeye çekilmiş; bazıları dağ
zirvelerinde izole hâlde kalmıştır. Bu durum bugün birbirinden çok uzak
bölgelerde benzer türlerin bulunmasını açıklar. Ayrı ayrı yaratılış varsayımı,
bu karmaşık dağılımı açıklamakta yetersiz kalır.
Darwin ayrıca canlıların
uzun mesafelere nasıl yayılabildiğini ayrıntılı biçimde tartışır. Deniz
akıntıları, buz kütleleri, yüzen bitki parçaları, kuşların ayaklarına ya da
kursaklarına yapışan tohumlar, hatta böcek sürüleri bile canlıların yeni
bölgelere taşınmasını sağlayabilir. Bu tür olaylar nadir olabilir; ancak
jeolojik zaman ölçekleri düşünüldüğünde, yeni türlerin yayılması için
yeterlidir. Bu nedenle Darwin’e göre her coğrafi benzerliği ayrı bir
yaratılışla açıklamaya gerek yoktur.
Bütün bu gözlemler
Darwin’i tek bir sonuca götürür. Fosil kayıtlarının eksikliği ve türlerin
belirli bölgelerde “ani” görünümü, evrimin nasıl işlediğine dair güçlü ipuçları
sunar. Yerbilimsel belgeler, uzun ve kesintili bir tarihin yalnızca bazı
anlarını saklamıştır. Türler yavaş yavaş değişir, yayılır, rekabet eder ve
elenir; fosil kayıtları ise bu uzun sürecin yalnızca dağınık kısımlarını korur.
Darwin, Türlerin
Kökeni’nde embriyoloji ve körelmiş organları, evrim kuramının ortak kökenden
değişerek türeme fikrinin en derin ve en zor göz ardı edilebilecek göstergeleri
olarak ele alır. Bu alanların önemi, doğrudan çevresel uyumla açıklanamayacak
olmalarında yatar. Bir canlının yetişkin hâli, yaşadığı koşullara uyumun
sonucudur; embriyonik yapılar ve işlevsiz organlar ise çoğu zaman bu uyumla
hiçbir doğrudan ilişki taşımaz.
Darwin’in embriyolojiye
yönelttiği temel soru şudur. Neden çok farklı türlere ait canlılar, gelişimin
erken evrelerinde birbirlerine bu kadar benzer görünür? Memeli, kuş ve sürüngen
embriyoları, yaşamlarının ilk aşamalarında çoğu zaman ayırt edilemeyecek kadar
benzerdir. Boyun bölgesindeki yarıklar, damarların düzeni ve genel vücut planı,
yetişkin hâllerindeki derin farklılıklara rağmen ortak bir şemayı yansıtır. Bu
benzerlikler, embriyoların farklı çevre koşullarında gelişmesiyle açıklanamaz;
çünkü biri anne karnında, biri yumurtada, biri suda gelişmektedir. Darwin’e
göre bu ortaklık, ancak ortak bir atadan miras alınmış bir yapısal plan
varsayıldığında anlam kazanır.
Darwin burada önemli bir
ayrım yapar. Embriyonun erken evreleri, canlının atalarının tarihini yansıtır.
Doğal seçme çoğu zaman değişiklikleri yaşamın ileri evrelerinde etkili olacak
biçimde biriktirir; çünkü erken gelişim aşamalarında yapılan köklü değişiklikler,
organizmanın yaşamasını bütünüyle imkânsız hâle getirebilir. Bu nedenle
embriyonik yapılar, uzun süre boyunca görece korunur. Gelişimin ilerleyen
safhalarında ise çevreyle doğrudan temas başlar ve uyuma yönelik farklılaşmalar
belirginleşir. Embriyo ile yetişkin arasındaki farkın bu şekilde açıklanması,
Darwin’e göre ayrı ayrı yaratılış varsayımından çok daha tutarlıdır.
Darwin, embriyolojik
benzerliklerin her zaman “daha basit” ya da “daha aşağı” bir durumu temsil
etmediğini de özellikle vurgular. Bazı canlılarda larva evresi, yetişkin hâlden
daha karmaşık ve donanımlı olabilir. Örneğin bazı asalak türlerin yetişkin bireyleri
son derece basit yapılara indirgenmişken, larvaları hareket yeteneğine ve
gelişmiş organlara sahiptir. Bu durum, evrimi zorunlu bir ilerleme çizgisi
olarak gören yaklaşımlarla bağdaşmaz. Darwin açısından önemli olan, bir yapının
“ileri” ya da “geri” olması değil, hangi yaşam evresinde seçilim baskısına
maruz kaldığıdır.
Embriyolojiyle bağlantılı
olarak Darwin’in ele aldığı ikinci büyük konu körelmiş organlardır. Körelmiş
organlar, ya bütünüyle işlevsiz hâle gelmiş ya da çok sınırlı bir işlevi kalan
yapılardır. İnsanlardaki kuyruk sokumu kemiği, balinalardaki arka bacak kalıntıları,
yılanlardaki leğen kemikleri ya da uçamayan kuşlardaki kanatlar bu tür yapılara
örnektir. Bu organlar organizmanın bugünkü yaşamı için gerekli değildir; ancak
varlıkları açıklama gerektirir. Darwin’e göre bu açıklama, geçmişte işlevsel
olmuş yapıların zamanla önemini yitirmesiyle mümkündür.
Darwin, körelmiş
organların ayrı ayrı yaratılmış canlılar düşüncesiyle açıklanmasının ciddi
güçlükler içerdiğini savunur. Eğer her tür baştan bugünkü hâliyle yaratılmış
olsaydı, işe yaramayan ya da zar zor fark edilen yapıların varlığı anlamsız
olurdu. Bu tür yapıları “simetriyi tamamlamak” ya da “tasarımın bir parçası”
olarak açıklamak, Darwin’e göre sorunu çözmez; yalnızca ertelemektedir. Buna
karşılık evrimsel açıklama nettir. Bir yapı atalarda işlevselken, yaşam
koşulları değiştikçe önemini yitirir; doğal seçme bu yapıyı bütünüyle ortadan
kaldırmak zorunda değildir. Kullanılmayan ya da az kullanılan organlar zamanla
küçülür, körelir, ancak tamamen yok olmayabilir.
Darwin için körelmiş
organların önemi gösterdikleri düzensizliktedir. Bu yapılar çoğu zaman türden
türe, hatta aynı türün bireyleri arasında bile farklılık gösterir. Bazen
embriyo evresinde belirgin biçimde ortaya çıkar, sonra gelişimin ilerleyen
aşamalarında kaybolur. Örneğin bazı balinalarda embriyonik dönemde diş
tomurcukları oluşur, ancak doğumdan önce yok olur. Bu tür olgular, Darwin’e
göre, ancak tarihsel bir süreç varsayıldığında anlamlıdır.
Embriyoloji ile körelmiş
organlar arasındaki bağ burada ortaya çıkar. Embriyo, organizmanın geçmişine
ait izleri geçici olarak açığa çıkarır; körelmiş organlar ise bu geçmişin
yetişkin bedendeki kalıntılarıdır. Biri zamansal olarak erken evrede, diğeri mekânsal
olarak bedende saklıdır; ancak ikisi de ortak kökenin izlerini taşır. Darwin’e
göre bu iki alan, aynı tarihsel sürecin farklı yüzleridir.
Darwin, embriyolojik
benzerlikleri ve körelmiş organları evrimsel açıklamanın beklenen sonuçları
olarak görür. Türler ayrı ayrı ve değişmez biçimde yaratılmış olsaydı, bu tür
tarihsel izlerin varlığı açıklanamazdı. Oysa ortak atadan değişerek türeme fikri,
embriyoların gelişimin erken evrelerinde neden birbirine bu kadar benzediğini
açıklar. Aynı tarihsel mantık, yetişkin organizmalarda işlevini yitirmiş
kalıntıların varlığını da anlamlı kılar.
Darwin, embriyoloji ve
körelmiş organlar üzerinden şu sonuca varır. Canlıların bugünkü yapıları,
yalnızca mevcut işlevlerin ürünü değildir; aynı zamanda uzun bir evrimsel
geçmişin izlerini taşır. Doğal seçme, organizmaları baştan sona yeniden
tasarlamaz; var olan yapılar üzerinde çalışır, bazılarını geliştirir,
bazılarını dönüştürür, bazılarını ise köreltir.
Charles Darwin’in
Türlerin Kökeni adlı eseri, yalnızca “türler değişir” iddiasını ortaya atan bir
biyoloji kitabı değildir. Asıl gücü doğa tarihinin dağınık görünen alanlarını
-tarihsel gözlemler, evcil türler, fosil kayıtları, coğrafi dağılım, embriyoloji
ve körelmiş organlar- tek bir açıklayıcı ilke altında birleştirmesinde yatar.
Darwin’in önerdiği çerçeve, doğadaki düzeni mucizeye ya da önceden belirlenmiş
sınırlara başvurmadan, tarihsel ve nedensel bir süreç olarak kavramayı mümkün
kılar.
Kitapta ele alınan
bölümler bir arada düşünüldüğünde, Darwin’in temel yaklaşımının “tür” kavramını
sabit bir öz olmaktan çıkarıp tarihsel bir sonuç hâline getirdiği görülür.
Türler, önceden çizilmiş sınırlarla ayrılmış kapalı birimler değildir; uzun
zaman ölçeklerinde, küçük ama kalıtsal farklılıkların birikmesiyle ortaya çıkan
geçici denge noktalarıdır. Çeşitler, türleşmenin erken evrelerini; hibritler
ise bu sürecin sınırlarında ortaya çıkan fizyolojik uyumsuzlukları temsil eder.
Doğurganlık ve kısırlık, evrimsel ayrışmanın derecesine bağlı değişken
olgulardır.
Darwin’in hibrit
kısırlığına yaklaşımı bu bakımdan belirleyicidir. Kısırlığı türlerini üreme
sistemlerinin aşırı hassasiyetinden kaynaklanan amaçsız bir yan etki olarak
yorumlaması, evrim kuramının nedensel mantığını açıkça ortaya koyar. Doğal
seçme, yalnızca üreme başarısını artıran özellikler üzerinde etkili olabilir;
kısır bireyler üzerinden işleyen bir seçilim varsayımı hem gözlemsel hem de
mantıksal olarak sürdürülemez.
Aynı tarihsel mantık,
embriyoloji ve körelmiş organlar üzerinden daha derin bir boyut kazanır.
Embriyoların erken gelişim evrelerindeki benzerliği, canlıların ortak
geçmişlerini yansıtır. Körelmiş organlar ise bu geçmişin yetişkin bedende
korunmuş kalıntılarıdır. Bu yapılar, mevcut yaşam koşullarıyla açıklanamaz;
ancak ataların yaşamında işlevsel olmuş yapılar varsayıldığında anlam kazanır.
Darwin’in vurguladığı gibi, doğal seçme organizmaları baştan sona yeniden inşa
etmez; var olan yapılar üzerinde çalışır, bazılarını geliştirir, bazılarını
dönüştürür, bazılarını ise köreltir. Bütün bu bulgular, fosil kayıtlarının
eksikliği ve coğrafi dağılımın düzensizliğiyle birlikte değerlendirildiğinde,
evrimin neden çoğu zaman kesintili ve aniymiş gibi göründüğü de anlaşılır hâle
gelir. Yerbilimsel belgeler, yaşam tarihinin parçalı ve seçici bir kaydıdır.
Türlerin fosil kayıtlarında “birdenbire” ortaya çıkması, evrimin uzun ara
dönemlerin kayıt altına alınmamış olduğunu gösterir. Aynı şekilde, canlıların
coğrafi dağılımı iklimden çok soy geçmişiyle açıklanır; aynı bölgede yaşamış
türler, yerlerini çoğu zaman aynı bölgenin değişmiş soylarına bırakır.
Darwin, Teleolojinin
Aşılması ve Modern Bilimin Nedensel Ufku
Doğa düşüncesinin uzun
tarihinde teleoloji, yani doğadaki oluşları amaçlar üzerinden açıklama eğilimi,
neredeyse varsayılan bir çerçeve olmuştur. Antikçağ’dan itibaren canlıların
yapıları, çoğu zaman “ne için var oldukları” sorusu üzerinden anlaşılmaya çalışılmış;
organların biçimi, işlevlerine uygunluklarıyla birlikte bilinçli ya da
yarı-bilinçli bir yönelimin sonucu olarak yorumlanmıştır. Bu yaklaşımın klasik
formu, doğayı içkin amaçlarla işleyen bir düzen olarak kavrayan Aristotelesçi
gelenekte ortaya çıkar. Canlılar, bu bakışta kendi ereklerine doğru gelişen
varlıklar olarak düşünülür.
Modern bilimin erken
döneminde, özellikle mekanik doğa anlayışının yükselişiyle birlikte teleoloji
fizik alanında büyük ölçüde terk edilmiştir. Newtoncu evrende hareket,
amaçlarla değil kuvvetler ve yasalarla açıklanır. Ancak biyoloji bu dönüşümü
daha geç yaşar. Bunun temel nedeni, canlılardaki olağanüstü uyum görünümüdür.
Göz görmek için, kanat uçmak için, kök su almak için vardır gibi görünen
yapılar, ereksel bir açıklamayı neredeyse kendiliğinden davet eder. Bu nedenle
biyoloji, uzun süre mekanik nedensellik ile teleolojik dil arasında gerilimli
bir alanda kalmıştır.
Bu bağlamda Charles
Darwin’in tarihsel önemi daha net görünür. Darwin, teleolojik açıklamayı
doğrudan reddetmez; onu nedensel olarak dönüştürür. Canlı yapıların “bir işe
yarıyor gibi” görünmesi, geçmişte işlemiş seçilim süreçleriyle açıklanır. Göz
görmek için var değildir; görebilen varyasyonlar, hayatta kalma ve üreme
bakımından avantaj sağladıkları için korunmuştur. Uyum, geriye dönük olarak
seçilmiş bir durumdur.
Darwin’in getirdiği bu
dönüşüm, teleolojiyi biyolojiden tamamen silmez; fakat onu tarihsel bir
izlenime indirger. Canlı yapılarda gözlenen düzen ve uygunluk, ileriye dönük
bir planın değil, geçmişte tekrar tekrar işleyen eleme süreçlerinin ürünüdür.
Bu nedenle Darwinci açıklama, “neden böyle oldu?” sorusunu “ne için var?”
sorusunun yerine geçirir.
Bu noktada Darwin’in
yaklaşımı, modern bilimin genel yönelimiyle tam bir uyum içindedir. Modern
bilim, doğayı anlamak için nihai amaçlara değil, yerel nedenlere ve süreçlere
başvurur. Ancak Darwin’in özgünlüğü, bu nedenselliği zamansal olarak
genişletmesinde yatar. Doğal seçme, çok uzun zaman ölçeklerinde işleyen bir
tarihsel nedenselliktir. Bu nedenle evrimsel açıklama, klasik mekanik
açıklamalardan farklı olarak, geçmişe dönük bir anlatı kurmak zorundadır.
Darwinci biyoloji bu
anlamda tarih ile bilimi birbirine yaklaştırır. Bir türün ya da bir organın
açıklaması, tıpkı tarihsel bir olayın açıklaması gibi, onu mümkün kılan
koşulların, rastlantıların ve seçici baskıların izini sürmeyi gerektirir.
Sonuçlar ancak onları önceleyen süreçler üzerinden anlaşılır.
Darwin’in teleolojiyle
kurduğu bu dolaylı ilişki, aynı zamanda metafizik doğa tasarımlarına da sınır
çizer. Doğada düzen vardır; ancak bu düzen önceden tasarlanmış olmak zorunda
değildir. Uyum vardır; ancak bu uyum bilinçli bir yönelim gerektirmez. Türler,
bir plana göre gerçekleştirilmiş varlıklar değil, uzun bir seçilim tarihinin
geçici ürünleridir. Bu bakış açısı, canlıları geçmişleri tarafından
biçimlendirilmiş süreçler olarak kavramayı mümkün kılar.
Bu nedenle Darwin’in
katkısı, yalnızca teleolojik açıklamayı zayıflatmak değildir. O, biyolojiyi,
amaçlara başvurmadan da düzenin açıklanabileceği bir bilim hâline getirir.
Böylece biyoloji, modern bilimin nedensel ve tarihsel ufkuna tam anlamıyla
dâhil olur.
Darwin, Tanrı ve Doğa
Charles Darwin’in
Türlerin Kökeni ile ortaya koyduğu yaklaşım, sıklıkla Tanrı inancına yönelik
bir karşı çıkış olarak yorumlanmıştır. Ancak Darwin’in girişimi, Tanrı’nın
varlığı hakkında bir hüküm vermekten ziyade, doğayı açıklama biçimini köklü
biçimde yeniden kurmaya yöneliktir. Darwin, Tanrı’yı ne kanıtlamaya çalışır ne
de onu tartışmanın merkezine alır; doğadaki düzenin ve uyumun, başvurulan
açıklama ilkeleri bakımından yeni bir temelde ele alınabileceğini gösterir.
Darwin’den önce doğa
tarihi büyük ölçüde ereksel bir dil içinde kavranmıştır. Canlı yapıların
işlevsel uygunluğu, bilinçli bir yönelimin ürünü olarak okunmuş; organların
biçimi, yerine getirdikleri işlevlerle birlikte düşünülmüştür. Darwin’in doğal
seçme anlayışı bu okuma biçimini dönüştürür. Bir yapı belirli bir amaç
doğrultusunda ortaya çıkmaz; belirli koşullar altında avantaj sağlayan
varyasyonlar korunur ve zaman içinde birikir. Uyum, ileriye doğru kurulmuş bir
tasarımın sonucu olarak değil, geçmişte işlemiş eleme süreçlerinin ürünü olarak
kavranır.
Bu yaklaşımda Tanrı, doğa
olaylarının doğrudan açıklayıcı unsuru değildir. Doğadaki düzen, ilahi bir
iradenin anlık müdahalesi şeklinde düşünülmez; uzun zaman ölçeklerine yayılan
nedensel süreçlerin sonucu olarak ele alınır. Darwinci açıklama, “hangi amaçla
vardır?” sorusunun yerine “hangi koşullar altında ortaya çıkmıştır?” sorusunu
geçirir. Böylece Tanrı, bilimsel çözümlemenin temel dayanaklarından biri
olmaktan çıkarak inanç alanına yönelir.
Darwin’in getirdiği dönüşüm, inanç karşıtı bir öğreti üretmez; açıklama yöntemini yeniden tanımlar. Doğa tarihsel süreçlerin birikimi üzerinden anlaşılır. Bilim ise bu çerçevede, gözlemlenebilir olguların geçmişte nasıl biçimlendiğini araştıran bir etkinlik hâline gelir. Darwin’in yaşamının ilerleyen dönemlerinde kesin bir inanç konumundan uzak durması da, bu yöntembilimsel tutumla uyumlu bir düşünsel duruş olarak okunabilir.