Mehmet
Hayati Özkaya’nın Afşın-1944 Piyesinde Siyasî Baskı ve Aile Trajedisi
1944 Türkçülük-Turancılık
Davaları, Türkiye’nin yakın tarihindeki tartışmalı siyasî olaylardan biri
olarak dikkat çekmektedir. Bu süreçte çok sayıda Türkçü aydın, yazar, öğretmen
ve öğrenci “ırkçılık” ve “Turancılık” suçlamalarıyla yargılanmış, tutuklanmış
ve ağır baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak yaşananlar yalnızca mahkeme
salonlarıyla sınırlı kalmamış; dönemin siyasî atmosferi insanların aile
hayatını, düşünce dünyasını ve günlük yaşamını da derinden etkilemiştir. Mehmet
Hayati Özkaya’nın kaleme aldığı Afşın-1944 adlı piyes de bu dönemin siyasî ve
insanî yönlerini anlatan bir eserdir. Bununla birlikte piyesin etrafında
şekillendiği gerçek kişileri tanımak gerekir. Çünkü Afşın-1944 tarihî olaylarla
kişisel acıları bir araya getiren dramatik bir eser niteliği taşımaktadır.
Eserin
başkarakterlerinden biri Nejdet Sançar’dır. Asıl adı Mehmet Nejdet Sançar olan
yazar ve eğitimci, Türkçülük düşüncesinin önemli temsilcilerinden biridir. Uzun
yıllar edebiyat öğretmenliği yapan Sançar Türk milliyetçiliği fikrini savunan
bir düşünce adamıdır. 1944’te açılan Türkçülük-Turancılık Davaları sırasında
tutuklanmış, sorgulanmış ve ağır baskılar yaşamıştır. Bu süreç onun hem meslek
hayatını hem aile düzenini hem de ruh dünyasını derinden etkilemiştir.
Özellikle hapishane günlerinde yaşadıkları, soruşturmalar ve devlet baskısı,
ilerleyen yıllarda onun hafızasında silinmeyen izler bırakmıştır. Afşın-1944
piyesi de büyük ölçüde bu yaşanmışlıkların dramatik bir yansıması
niteliğindedir.
Nejdet Sançar’ın
hayatındaki en önemli isimlerden biri ağabeyi Nihal Atsız’dır. Türk edebiyatı
ve Türkçülük düşüncesi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Atsız
siyasî ve edebî kimliğiyle dikkat çeken bir şahsiyettir. Bozkurtlar, Ruh Adam
ve Deli Kurt gibi romanlarının yanında şiirleri ve makaleleriyle de geniş bir
okuyucu kitlesi oluşturmuştur. Özellikle çıkardığı Orhun dergisi dönemin Türkçü
çevrelerinin önemli yayın organlarından biri hâline gelmiştir. Atsız’ın dönemin
başbakanına yazdığı açık mektuplar ise 1944 olaylarının başlamasında önemli rol
oynamıştır. O hem bir yazardır ve hem de dönemin siyasî tartışmalarının
merkezindeki isimlerden biridir.
Nihal Atsız’ın
eserlerinde sık sık ülkü, yalnızlık, tarih, kahramanlık ve ölüm temaları
görülür. Bu duygusal atmosfer Afşın-1944 adlı eserin içinde de hissedilir.
Piyeste Atsız’ın şiirlerine yer verilmesi de tesadüf değildir. Onun şiirleri
eserde anlatılan acıları ve kayıpları daha derin bir duygusallığa taşır.
Özellikle hapishane günlerini ve Sançar ailesinin yaşadığı yalnızlığı anlatan
bölümlerde Atsız’ın dizeleri, karakterlerin iç dünyasının sesi hâline gelir.
Eserde önemli bir yere
sahip olan bir diğer kişi ise Reşide Sançar’dır. Reşide Hanım, Nejdet Sançar’ın
eşidir ve piyeste güçlü, sabırlı ve dirayetli bir kadın olarak karşımıza çıkar.
Kendisi de öğretmendir. Eşinin tutuklanmasıyla birlikte hem ekonomik sıkıntılarla
hem toplumsal baskılarla hem de yalnızlıkla mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Üstelik bu süreçte hamiledir. Devlet baskısı yalnızca Nejdet Sançar’ı değil,
ailesini de hedef almıştır. Görevinden uzaklaştırılması, maaşının kesilmesi ve
yaşadığı maddî zorluklar bunun göstergesidir. Ancak Reşide Hanım bütün bu
sıkıntılara rağmen geri adım atmayan bir karakterdir. Özellikle Afşın’in
hastalığı sırasında gösterdiği sabır ve umut, onu eserin en güçlü figürlerinden
biri hâline getirir.
Afşın, Nejdet ve Reşide
Sançar’ın oğludur. Henüz genç yaşta hastalanarak hayatını kaybetmiştir. Ancak
Afşın bir dönemin talihsizliğinin sembolüne dönüşür. Daha doğmadan önce ailesi
siyasî baskılarla kuşatılmıştır. Babasının tutuklanması, annenin bu süreçte
yalnız kalışı ve ekonomik sıkıntılar, onun çocukluk dünyasını doğrudan etkilemiştir.
Afşın’in karakteri
piyeste oldukça canlı biçimde anlatılır. Zeki, duyarlı, hareketli ve hayal gücü
güçlü bir çocuk olarak tasvir edilir. Futbolu sever, iyi kompozisyonlar yazar,
okul hayatında dikkat çeker ve milliyetçi bir aile ortamında yetişir. Ancak onun
hikâyesinin üzerinde baştan itibaren ağır bir kader duygusu vardır. Nejdet
Sançar’ın oğlunu anlatırken kullandığı ifadeler, yaklaşan trajediyi sürekli
hissettirir.
İşte Mehmet Hayati
Özkaya’nın Afşın-1944 adlı piyesi bu tarihî ve duygusal zeminde yükselir. Eser
bir yandan 1944 Türkçülük-Turancılık Davaları’nın oluşturduğu siyasî baskı
atmosferini anlatırken, diğer yandan bir ailenin yaşadığı büyük acıyı sahneye
taşır. Eser hafıza, kayıp, travma ve aile üzerine kurulmuş dramatik bir
anlatıdır. Özellikle Nejdet Bey karakteri üzerinden geçmişin insan ruhunda
bıraktığı korkular, suçluluk duyguları ve kırılmalar güçlü bir şekilde işlenir.
Piyeste mahkeme
salonları, sorgular, hapishaneler ve devlet baskısı kadar; ev içindeki
sessizlikler, sofradaki boş sandalye ve bir çocuğun hatırası da önemli yer
tutar. Eser tarihin yalnızca resmî olaylardan ibaret olmadığını; insanların
gündelik hayatlarında, aile ilişkilerinde ve hafızalarında yaşamaya devam
ettiğini gösterir.
***
Ben eseri okurken en çok
şunu düşündüm: Burada anlatılanlar yalnızca bir siyasî davalar süreci değil,
insanların hayatına kadar giren bir korku düzenidir. Eseri okuduktan sonra
mahkemelerden çok insanların ruh hâli akılda kalıyor. Nejdet Bey’in yıllar
geçmesine rağmen kâbus görmeye devam etmesi, ev içinde bile huzurlu olamaması,
geçmişin sürekli geri dönmesi… Bunlar aslında baskının insan üzerinde ne kadar
kalıcı olabileceğini gösteriyor.
1944 olayları konusunda
da bence en çarpıcı taraf, fikir ayrılıklarının zamanla insanları “tehlikeli”
hâle getirmesidir. Piyeste Türkçüler kendilerini vatansever insanlar olarak
görüyor; devlet ise onları tehdit olarak görüyor. Bu çatışma yalnızca siyasî
düzeyde kalmıyor, insanların günlük hayatını da parçalamaya başlıyor.
Tutuklamalar, işten uzaklaştırmalar, korku atmosferi, insanların birbirinden
şüphe etmesi… Bunlar toplumda derin bir güvensizlik oluşturuyor.
Ama eser bence yalnızca
“haklı-haksız” tartışması yapmıyor. Asıl etkileyici olan taraf tüm bu olayların
aile üzerinde bıraktığı yıkımı göstermesidir. Nejdet Bey’in hapishanede
geçirdiği günler de insanı üzüyor, fakat oğlu Afşın’ın hastane yatağındaki çaresizliği
insanı derinden sarsıyor. Bir noktadan sonra anlatıda sadece anne, baba ve
hasta bir çocuk kalıyor. Bu da aslında eseri daha çok insanî bir trajediye
dönüştürüyor.
Afşın’in ölümü bence
piyesin merkezindeki en ağır noktadır. Çünkü Afşın doğrudan suçlanan ya da
yargılanan biri değildir; ama yaşanan her şeyin yükünü taşıyan kişi hâline
geliyor. Daha doğmadan baskı ortamının içine düşüyor. Hastalık süreci de
dönemin çaresizliğinin bir simgesi gibi veriliyor. Hastanedeki eksiklikler,
yetişmeyen imkânlar, anne-babanın umutsuzluğu… Bunlar hem üzüntü hem de büyük
bir kırgınlık hissi bırakıyor.
Eserin bende bıraktığı en
güçlü duygu ise “yorgunluk” oldu. Karakterler sürekli mücadele ediyor ama
hiçbir zaman tam anlamıyla huzura ulaşamıyorlar. Hapisten çıksalar bile korku
sürüyor, yıllar geçse bile acılar bitmiyor. Özellikle sofradaki eksiklik hissi
ve Afşın’in yokluğunun evin içinde yaşamaya devam etmesi çok etkileyici.
Bir de şunu düşündürüyor:
Tarih kitaplarında genelde davalar, ideolojiler ve siyasî tartışmalar
anlatılır; ama bu tür eserler bize o olayların evlerin içine nasıl girdiğini
gösteriyor. İnsanların çocuklarıyla, eşleriyle, gündelik hayatlarıyla nasıl iç
içe geçtiğini hissettiriyor. Bence Afşın-1944’ün asıl gücü buradadır. Eser bir
dönemin havasını, korkusunu ve kayıp duygusunu hissettirmeye çalışmasıyla
oldukça farklı bir yerde duruyor.