F. Scott Fitzgerald - Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi Kitabı Hakkında
Benjamin Button’un hikâyesi bir tuhaflıkla ve hatta neredeyse
bir skandalla başlar. Baltimore’da saygın bir aile olan Buttonlar, çocuk sahibi
olmanın heyecanıyla doludur. Fakat Roger Button hastaneye gittiğinde bebek
odasında karşılaştığı manzara karşısında sarsılır. Beşiğin içinde bir bebek
yoktur; aksine, gözlerini yorgunlukla açıp kapayan, yüzü kırışıklarla dolu,
sanki uzun bir hayatın sonuna gelmiş gibi duran yaşlı bir adam vardır. Bu yaşlı
adam Buttonların yeni doğmuş oğludur.
Roger Button hem çok şaşırır hem de oğlundan utanır, onu
toplum karşısına nasıl çıkarabileceğini düşünür. Oğlunu bir bebek gibi
gösterebilmek için elinden geleni yapar. Üzerine çocuk kıyafetleri giydirir, eline
oyuncaklar verir, ama Benjamin’ın doğasına bunların hiçbiri uymaz. O, daha ilk
günlerden itibaren huzurla oturmak, gazete okumak, hatta bir puro içmek isteyen
bir varlıktır. Çocuk gibi davranmayı reddeder; çünkü Benjamin çocuk değildir -en azından görünüşte değildir.
Fakat zaman da Benjamin için bildiğimiz gibi ilerlemiyordur.
Yıllar geçtikçe onun yüzündeki kırışıklıklar silinmeye, saçları koyulaşmaya
başlar. Bedeni hafifler, hareketleri çevikleşir. Benjamin fiziksel olarak
gençleşir, ama aslında bu durum onun hayatını daha da karmaşık hâle getirir.
Çünkü toplum bir insanın yalnızca nasıl göründüğüne göre değil, hangi yaşta
olması gerektiğine göre de tavır alır. Benjamin ise hiçbir zaman insanların
beklentisiyle örtüşmez.
Çocuk yaşta okula gönderildiğinde fazla yaşlı bulunur;
ilerleyen yıllarda ise tam tersi, genç görünmeye başladığında ciddiye alınmaz.
Onun varlığı, insanların alışık olduğu zaman düzenine uymadığı için, sürekli
bir uyumsuzluk üretir. Sanki Benjamin’ın sorunu yaşlanmak ya da gençleşmek
değil de, hiçbir zaman doğru anda doğru yerde olamamaktır.
Yetişkinliğe doğru ilerlediği, yani aslında gençleştiği
dönemde hayatı bir süreliğine dengelenir. Babasının işine girer, toplum içinde
yer edinir ve ilk defa diğer insanlarla benzer bir “zaman çizgisi” üzerinde
duruyormuş gibi görünür. Bu dönemde yaşananlar onun hayatındaki nadir uyum
anlarıdır. Belki de bu yüzden en sıradan görünen yılları, aslında en huzurlu
olanlarıdır.
Evliliği de Benjamin’in geçici uyumunun bir parçasıdır.
Hildegarde Moncrief ile evlendiğinde, kadın Benjamin’ı olgun, ağırbaşlı bir
adam olarak görür. Ancak zaman geçtikçe Benjamin gençleşmeye devam ederken,
Hildegarde yaşlanır. Aralarındaki bağ da fiziksel görünüşlerindeki tersine gelişmeyle
zayıflar. Kadının gözünde Benjamin artık eskisi gibi “ciddiye alınacak” biri
değildir; onun gençleşmesi, bir tür hafifleme, hatta bir çocuklaşma olarak
algılanır. Bu da ilişkinin temelini yavaş yavaş aşındırır.
Benjamin’ın hayatındaki en dikkat çekici dönemlerden biri,
savaş yıllarıdır. Genç bir adam gibi göründüğü bu zaman diliminde, ilk kez
çevresiyle gerçek bir uyum yakalar. Savaşa katılır, başarı gösterir, takdir
edilir. Benjamin ancak tersine akan bir hayatın ortasında, kısa bir an için
herkes gibi olabilir.
Zaman ilerledikçe Benjamin yeniden “geriye doğru” gençleşir.
Orta yaşın ardından gençliğe, gençlikten çocukluğa doğru inerken, çevresiyle
arasındaki bağlar tamamen kopmaya başlar. En çarpıcı kırılma noktası, kendi
oğlunun büyüyüp olgunlaşmasıyla yaşanır. Çünkü bu kez sadece toplumla değil,
kendi ailesiyle de zaman açısından ters düşer. Oğlu yetişkin bir birey olurken
Benjamin küçülür; bir noktada roller değişir, baba ile oğul arasındaki ilişki
tersine döner. Oğul, Benjamin’a bakmak zorunda kalan bir yetişkine dönüşür.
Benjamin’ın zihni de bedeniyle birlikte geriye doğru gider.
Anıları silinmeye, bilinci daralmaya başlar. Artık geçmişini hatırlayamaz, kim
olduğunu kavrayamaz. Oyuncaklarla ilgilenen bir çocuğa dönüşür; sonra daha da
geriye gider, bir bebeğin bilinçsizliğine yaklaşır.
Benjamin’ın varlığı, hatıralarıyla birlikte yavaş yavaş
silinir. Sonunda geriye ne bir kimlik kalır ne de bir hayatın anlamını taşıyan
bilinç. Benjamin’ın tersine akan hayatı, aslında insanın zamanla kurduğu
ilişkinin ne kadar hassas olduğunu gösterir. Bir insanın kimliği, yalnızca
yaşadığı deneyimlerden değil, bu deneyimlerin “doğru zamanda” yaşanmasından da
oluşur. Benjamin bu zaman düzeninin dışına düştüğü için, aslında hiçbir zaman
tam anlamıyla bir hayat yaşayamaz.
***
Hikâye oldukça mesafeli, ironik ve hatta yer yer alaycı bir anlatıdır. F. Scott Fitzgeral tuhaf olanı olağan bir dille anlatarak rahatsız edici bir etki yaratır. Benjamin’ın tersine akan hayatı ilk bakışta bir ayrıcalık gibi görünse de aslında hiçbir şeyi çözmemiştir, zamanın yönü değişir ama karakterin yalnızlığı, insan ilişkilerinin kırılganlığı ve toplumun beklentileri değişmez. Fitzgerald, insanın anlamlı bir hayat yaşayabilmesi için zamanla uyum içinde yaşamak zorunda olduğunu ima eder ve Benjamin’ın trajedisinin de bu uyumsuzluktan doğduğunu göstermek ister. Kitapta ince bir mizah vardır, yaşlı bir bebeğin puro istemesi gibi sahneler sadece absürt değildir, aynı zamanda yaş kavramının ne kadar yapay olduğunu da gösterir. Karakterin duygusal derinliğinin sınırlı olması bir eksiklik gibi görülebilir ama bence bu bilinçli bir tercihtir; çünkü yazar karakterden çok fikri keskinleştirmek ister. Hikâyede anlatılanlar zaman, kimlik ve insanın dünyadaki yeri üzerine sarsıcı bir düşüncenin ürünüdür.
