birey ve toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birey ve toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2026 Pazartesi

George Orwell'ın Boğulmamak İçin Romanı Üzerine

İnsanlar çoğu zaman farkına varmadan hem kendi hayatlarından hem de yaşadıkları dünyadan uzaklaşırlar. George Orwell'ın Boğulmamak İçin romanı da tam olarak bu uzaklaşmanın hikâyesidir. Roman 1939 yılında yayımlanmıştır. Orwell bu romanı yazarken Avrupa büyük bir savaşın eşiğindedir. Sıradan insanlar işe gidiyor, alışveriş yapıyor, evleniyor, çocuk büyütüyor ve gündelik hayatlarını sürdürüyordur. Ancak Orwell yaklaşan felaketi hisseden yazarlardan biridir. Bu nedenle romanın her sayfasında görünmez bir huzursuzluk dolaşır. Başkahraman George Bowling'in kişisel sıkışmışlığı ile dünyanın içine sürüklendiği sıkışmışlık arasında dikkat çekici bir benzerlik vardır.

Fakat Orwell'ın bu romanı yazarken yalnızca siyasi ya da toplumsal kaygılar taşıdığını söylemek eksik kalır. Bence onun daha kişisel bir derdi de vardır.

Orwell çocukluğa körü körüne özlem duyan bir yazar değildir. Tam tersine, geçmişe romantik gözlüklerle bakmanın insanı yanıltabileceğini bilir. Bu yüzden George Bowling'i çocukluğunun geçtiği kasabaya geri gönderir ve ona acı bir gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu gösterir: Aradığı şey artık orada değildir.

Aslında George Bowling eski kasabasını aramıyordur. O, kaybettiği gençliğini, gerçekleşmemiş ihtimallerini ve seçmediği yolları arıyordur. İnsan belli bir yaşa geldiğinde ister istemez kendi hayatına dönüp bakar ve şu soruyu sorar: "Acaba başka bir hayat yaşayabilir miydim?"

Orwell bu sorunun peşine düşer ve okurunu da bu soruyla baş başa bırakır. Romanı okurken dikkatimi çeken noktalardan biri de Orwell'ın George Bowling'e yaklaşımı oldu. Yazar ne onu yüceltir ne de küçümser. Bazen onunla hafifçe alay eder, bazen de ona karşı bir merhamet hisseder. Çünkü George bir kahraman değildir. Sıradan bir insandır. Orwell burada olağanüstü bir karakter yaratmaz; çoğumuzun içinde bulunabilecek bir sesi konuşturur.

George Bowling'in yaşadığı sıkıntıları anlamak mümkündür. Ancak onu anlamak, her konuda haklı olduğunu kabul etmek anlamına gelmez. Roman boyunca George'un mutsuzluğunu görürüz; fakat bu mutsuzluğun sorumluluğunu zaman zaman başkalarına yüklediğini de fark ederiz. İşte Orwell'ın en güçlü sorularından biri burada ortaya çıkar: İnsanın mutsuz olması ile mutsuzluğunun sorumluluğunu başkalarına yüklemesi aynı şey midir? Bence romanın en etkileyici yönlerinden biri budur.

George Orwell'ın kendi hayatını düşündüğümüzde bu soru daha da anlam kazanır. Orwell rahat ve güvenli bir yaşam sürebilecekken bunu tercih etmemiştir. Yoksulluk içinde yaşamış, savaşlara katılmış, siyasi mücadelelerin içinde bulunmuştur. George Bowling ise bunun tam tersidir. Daha güvenli seçimler yapmış, daha sıradan bir hayat kurmuştur. 

Bu yüzden George Bowling bana biraz Orwell'ın kendisine sorduğu bir sorunun cevabı gibi geliyor. "Ya ben de herkes gibi yaşasaydım?"

Belki de George Bowling, Orwell'ın olmak istemediği ama anlamaya çalıştığı insandır. Romanın adına baktığımızda da aynı düşünceyle karşılaşırız. Boğulmamak İçin. Dikkat çekici olan şey, başlıkta kazanmak, yükselmek ya da başarmak gibi kavramların bulunmamasıdır. Burada yalnızca boğulmamak vardır. Orwell büyük başarıların değil, insanın ruhunu koruma mücadelesinin peşindedir.

Roman boyunca okura açıkça söylenmeyen ama satır aralarında hissedilen bazı gerçekler vardır: Hayat düşündüğümüz kadar uzun değildir. Geçmiş geri gelmeyecektir. Başkalarını suçlamak insanı kurtarmayacaktır. Buna rağmen gerçeklerle yüzleşmek, hayallere sığınmaktan daha değerlidir.

Bu nedenle Boğulmamak İçin, yalnızca geçmişe özlem duyan bir adamın hikâyesi değildir. Aynı zamanda insanın kendi hayatına karşı dürüst olup olamayacağını sorgulayan bir romandır.

Romanı okurken George Bowling'in anlattığı hikâyeyi anlamak gerekir. Ancak bunun kadar önemli olan başka bir şey daha vardır: Onun anlatmadığı şeyleri de görmeye çalışmak. 

29 Aralık 2025 Pazartesi

Sophokles’in Aias Tragedyasında Değişen Değerler

 

Sophokles, Atina’nın en parlak ama aynı zamanda en çalkantılı döneminde doğar. Marathon Savaşı’ndan birkaç yıl önce dünyaya gelir; çocukluğu Pers Savaşları’nın yaşandığı yıllarda geçer. Salamis zaferinin coşkusuna tanıklık eder, Atina’nın yükselişini görür. Ardından kentin yavaş yavaş bir güç imparatorluğuna dönüşmesini, Delos Birliği’nin bir savunma ittifakı olmaktan çıkıp baskıcı bir yapıya evrilmesini ve sonunda Peloponez Savaşı’yla gelen ağır yenilgiyi yaşar. Sophokles’in hayatı, bir kentin doğuşunu, zirvesini ve çözülüşünü birlikte taşır.

Sophokles tragedyalarında karakterlerin bireysel kaderlerini ve bir kentin tarihsel ruh hâlini sahneye taşır.

Sophokles yalnızca bir tragedya yazarı değildir; aynı zamanda yaşadığı çağın tanığıdır. Kaynaklar onun etkin bir yurttaş olarak kamusal hayata katıldığını gösterir. Kolonos’ta doğmuştur; babası zengin bir zırh ve silah imalatçısıdır. Gençliğinde güzelliği, müzik ve dans yeteneğiyle dikkat çeker. Salamis Deniz Savaşı’ndan sonra yapılan kutlamalarda gençler korosunu yönetmesi, bu yönünün simgesel bir ifadesidir. Sophokles sanatla siyaset arasındaki mesafeyi daha baştan kapatmıştır.

Henüz yirmili yaşlarının sonunda Büyük Dionysia’da sahneye çıkar ve Aiskhylos’u yenerek birinci olur. Bu sıradan bir başarı değildir; çünkü Aiskhylos, tragedya geleneğinin kurucu figürüdür. Sophokles, onun ardından gelen ama onu aşabilen bir isim olarak görülmeye başlanır. Sophokles tragedyanın yönünü değiştirmiştir.

Kamusal görevler de üstlenir. Delos Birliği’nin mali işlerini denetleyen kurulda yer alır. İki kez strategos, yani general seçilir. Perikles’le birlikte Samos isyanının bastırılmasında, daha sonra Nikias’la birlikte başka askerî görevlerde bulunur. Sicilya seferinin felaketle sonuçlanmasının ardından kurulan denetim kurulunda görev alır. Böylece sahnede yazdığı tragedyalarda işlediği siyasal düzenle, gerçek hayatta karşılaştığı siyasal yapı arasında doğrudan bir bağ kurulur. Bu deneyimler, Sophokles’in tragedyasını soyut bir ahlak anlatısı olmaktan çıkarır; yaşanmış siyasal gerilimlerin sanatsal izdüşümüne dönüştürür.

Sophokles’in dili gündeliktir ama şiirseldir. Mecazdan yararlanır; ancak Aiskhylos’taki kadar yoğun ve ağır bir anlatımı tercih etmez. Kısa diyalogları, tek dizelik karşılıklı konuşmaları sever. Seyircinin bildiği ama sahnedeki kişilerin bilmediği ya da tersine, sahnedeki kişilerin bildiği ama seyircinin henüz bilmediği durumlar üzerinden gerilim kurar. Sophokles'in tragedyaları canlı ve hareketlidir. 

Onun tragedyalarında efsanevi evren geri plandadır; anlatı daha çok insanî bir dünyada geçer. Tanrılar güçlüdür, ancak sahnenin merkezinde insanın çatışması yer alır. Sophokles, toplum baskısı altındaki bireyi inceler. Aristoteles’in de belirttiği gibi, Sophokles’in kahramanları “bizden daha soyludur ama bizim gibidir.” Euripides insanı olduğu gibi sahneye taşırken, Sophokles onu olması gerektiği hâliyle sunar.

***

Aias, Sophokles’in günümüze ulaşan tragedyaları arasında en eskisi kabul edilir. Yazılış tarihi genellikle MÖ 450-442 yılları arasına yerleştirilir. Konusunu Yunan mitolojisinden, özellikle de Homeros’un İlyada destanından alır. Sophokles, bambaşka bir kahraman yaratmak yerine, seyircinin zaten tanıdığı güçlü bir figürü tragedyanın merkezine yerleştirir.

Aias, Salamis kralı Telamon ile Periboia’nın oğludur. İlyada’da “kahramanların en mükemmeli” olarak anılır ve Akhilleus’tan sonra Akha ordusunun en güçlü savaşçısı sayılır. Üvey kardeşi Teukros’la birlikte Salamis’ten on iki gemiyle Troya Savaşı’na katılır. Akhilleus’un Agamemnon’la çatışıp savaştan çekilmesinin ardından, Akha gemilerini yakmaya çalışan Troyalıları durduranlar arasında yer alır. Patroklos’un cesedinin savaş alanından alınarak ordugâha taşınmasında da belirleyici bir rol üstlenir.

Akhilleus’un yokluğunda savaşın kaderini değiştirmek gerekir. Bu nedenle Hektor’un karşısına çıkacak savaşçıyı belirlemek için kura çekilir. Helenler, en güçlü ve en cesur kişinin Aias olduğuna inandıkları için kuranın ona çıkması için dua ederler. Kura gerçekten Aias’a çıkar; ancak Hektor’la yaptığı çarpışma kesin bir sonuca ulaşmaz.

Homeros, Aias’ı iri yapılı, heybetli, adeta bir kule gibi betimler. Onun gücü sıradan değildir; büyük kayaları yerinden söküp düşmanlarının üzerine fırlatabilir. En belirgin simgesi, başka kimsenin kaldıramayacağı büyüklükteki kalkanıdır. Bedensel gücüyle öne çıkan Aias, aynı zamanda sağduyusuyla da anılır.

Aias mitosunun merkezinde, Akhilleus’un ölümünden sonra yaşanan silah meselesi yer alır. Akhilleus’un silahlarının kime verileceği konusunda anlaşmazlık çıkar. Thetis’in girişimiyle Akhalar, silahları ordunun en güçlü kahramanına vermeye karar verirler; ancak bu onura Odysseus’u layık görürler. Aias, silahların kendisine verilmesi gerektiğine inanır. Bu karar onu derinden öfkelendirir; hırsı, aklının sesini bastırır ve sonunda intihara sürükler. Homeros, bu olayı Odysseus’un ağzından anlatarak, onun Aias gibi yiğit bir savaşçının ölümüne duyduğu derin üzüntüyü dile getirir.

***

Tragedya, mitolojik geçmişle klasik çağın siyasal kurumlarının yüzleşme alanıdır. Eski mitler yeniden yorumlanır; siyasal ve etik sorunlar bu anlatılar üzerinden tartışılır. Aias, antik Yunan tragedya geleneği içinde siyasal yönü en güçlü eserlerden biri olarak değerlendirilir. Oyun, kurgusu ve karakterleri aracılığıyla birçok siyasal simge taşır.

Sophokles, Aias’ta doğrudan V. yüzyıl Atinası’na seslenir. Aias’ın kişiliğinde geçmişe ait değerleri temsil eden simgeler yoğun biçimde toplanır. Homerosçu dünya görüşüne göre en büyük erdemler adalet, cesaret ve onurdur. Bu değerler kesin, mutlak ve bireyseldir. Ancak bireyselliğin yüceltildiği bir dünyada, kişinin topluma zarar vermemesi beklenir; sağduyu ve ölçü ön plana çıkar.

Homeros’un dünyasında kibir, tanrısal cezayı çağıran büyük bir suçtur. Aias bu suça yatkındır. Tanrıça Athena’nın yardım teklifini reddeder; yardıma ihtiyacı olmadığını, başarıya tanrıların yardımıyla herkesin ulaşabileceğini, ancak kendisinin işlerini tek başına başardığını söyler.

Cesur, güçlü ve onuruna düşkün olan Aias, bu özellikleri takdir edildiği sürece dengeli bir figürdür. Savaşa kendi erdemlerini ortaya koymak için katılır. Kendi değerinden emindir. Bu nedenle silah arkadaşlarının “en değerli kahraman” unvanını başkasına vermesini ağır bir hakaret olarak algılar. Artık savaşmak için bir gerekçe görmez. Kent-devlet benzeri bir siyasal yapıya dönüşen ordudan kendini soyutlar ve öfkesini silah arkadaşlarına yöneltir.

Bu yalnızlık Aias’ı hem ordudan hem tanrılardan uzaklaştırır. Arkadaşlarının hayvan sürülerini katlederek topluma zarar verir. Kendi değerleriyle toplumun değerleri artık örtüşmez. Aristokratik idealleri, Sophokles’in savunduğu yeni düzenle çatışır. Kahramanlık anlayışı bireysellikten toplumsallığa kaymıştır ve Aias bu dönüşüme uyum sağlayamaz.

Sophokles’in oyununda İlyada’nın destansı atmosferi yerini Troya kıyısındaki sade ve ıssız bir sahneye bırakır. Kullanılan dil ve terimler bile değişir. Sophokles bu dönüşümü görünür kılmak için koroyu sahneden çeker. Artık sahnede kent-devleti temsil eden figürler vardır: Agamemnon ve Menelaos. Konuşmaları siyasal argümanlara dayanır. Eski dünyanın sözcüsü olan Teukros bu aşamada ikna edici olamaz; çözüm Odysseus’un gelişiyle mümkün hâle gelir.

Sophokles’e göre toplumun etik değerleri değişmek zorundadır. Eski sistemin ürünü olan Homerosçu kahraman, bu yeni düzen içinde varlığını sürdüremez.

Menelaos ve Agamemnon, orduda disiplinin sağlanması ve bireyin topluma boyun eğmesi gerektiğini savunur; bu nedenle Aias’a itibarının iade edilmesine karşı çıkarlar. Ancak kullandıkları siyasal dile rağmen, davranışlarını yönlendiren şey bireysel nefret ve düşmanlıktır. Odysseus ise iknayı ve ölçüyü temsil eder. Yeni siyasal sistemin dayandığı ilke, kaba kuvvet değildir; ikna ve dengedir.

Aias’ın temel yanlışı, kahraman ile kent-devlet arasındaki karşılıklı bağı görememesidir. Kent kahramana ihtiyaç duyar; kahraman da kente muhtaçtır. Bu karşılıklılığı fark edemeyen Aias, trajedinin merkezine yerleşir.

***

Aias bir kahramanın düşüşünü anlatır ve bir dünyanın kendini aşamamasını sahneye taşır. Sophokles, Homerosçu kahramanlık anlayışını yargılamak yerine onu tarihsel bağlamı içinde gösterir ve sınırlarına kadar götürür. Aias’ın yıkımı değişen dünyaya karşı kendi değerlerini mutlaklaştırmasından doğar. Kahramanlık artık tek başına yeterli değildir; ölçü, ikna ve birlikte yaşama iradesi gereklidir. Aias bu yeni dili öğrenemez.

Bu yüzden Sophokles’in trajedisi, seyirciyi düşünmeye zorlar. Aias’ı anlamak mümkündür; ama onun yolunu sürdürmek mümkün değildir. Kent-devletin gerektirdiği etik düzen, bireysel onuru toplumsal denge içinde yeniden tanımlar. Aias bu dengeyi reddettiği anda yalnız kalır ve trajedi kaçınılmaz hâle gelir.

Sophokles’in asıl başarısı, bireysel çatışmayı tanrısal bir yazgıya havale etmemesinden kaynaklanır. Tragedya, tanrılardan çok insanların seçimleriyle ilerler. Aias, değişen değerler karşısında bireyin nerede duracağını sorgulayan bir eserdir. Kahraman ile toplum arasındaki bağ koptuğunda, geriye ne güç kalır ne de onur. Sophokles Aias'ın kopuşunu sarsıcı bir açıklıkla sahneye taşır.

Bir Dünyanın Dağılışı: Hasip Saygılı'nın Osmanlı'nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları Adlı Eseri Üzerine

Bu kitabın zihnimde bıraktığı en güçlü iz, yavaş yavaş çözülen bir dünyanın bıraktığı hüzün oldu. Hasip Saygılı'nın anlattığı hikâye ban...