Turfanda mı Yoksa Turfa mı? Mizancı Murad tarafından 1890-1891 yıllarında kaleme alınmış ve ilk kez 1891’de yayımlanmış bir fikir romanıdır. Yazar bu eseri Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasî, idarî ve ahlakî sorunları göstermek ve bunlara çözüm önerileri sunmak amacıyla yazmıştır. Bu yüzden roman Türk edebiyatının ilk idealist ve siyasal romanlarından biri olarak kabul edilir.
Romanın başkarakteri Mansur Bey'dir. Mansur ile Zehra’nın hikâyesi Cezayir’de başlar. Bu iki çocuk amcalarının yanında büyürler. Diğer kuzenlerinden farklıdırlar; daha küçük yaşlardan itibaren çalışkan, zeki, gururlu, karakter sahibi ve vatan sevgisiyle yetişmiş kişilerdir. Her ne kadar Cezayir’de yaşasalar da kendilerini Osmanlı’ya ait hissederler. Mansur’un ailesi aslen Kütahyalı Türklerdendir. Bu yüzden Mansur geldiği yeri hiçbir zaman unutmaz. Türk kimliğine bağlıdır; Türkçeyi sever ve kendi kimliğini korumaya çalışır. Roman boyunca onun Osmanlı’ya, devlete ve padişaha duyduğu bağlılık sürekli vurgulanır.
Mansur daha sonra Fransa’ya giderek tıp eğitimi alır. Ancak Avrupa’da eğitim görmesine rağmen Batı hayranı bir karaktere dönüşmez. Tam tersine, öğrendiklerini Osmanlı Devleti’nin hizmetine sunmak ister. Eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelir. İstanbul’a gelişinin sebebi ideallerini gerçekleştirmek istemesidir. Roman esas olarak bu noktadan sonra başlar. Mansur Bey devlet dairelerinde çalışmaya başladığında hayal ettiği Osmanlı ile karşılaştığı Osmanlı arasında büyük bir fark olduğunu görür.
Romanın en güçlü taraflarından biri bürokrasi eleştirisidir. Mizancı Murad, Mansur Bey aracılığıyla devlet dairelerindeki çürümeyi gözler önüne serer. Memurların önemli bir kısmı görevlerini gerektiği gibi yerine getirmemektedir. İş yapmayan, bütün gününü boş geçiren, sadece maaş almak için makam işgal eden insanlar vardır. Üstelik bu kişiler liyakat sahibi olmadıkları hâlde sürekli terfi etmektedirler. Rüşvet yaygınlaşmış, adam kayırma olağan bir hâl almıştır. Devlet hizmeti anlayışının yerini kişisel çıkarlar almıştır. Mansur Bey bu düzeni değiştirmek isteyen bir karakterdir. Fakat dürüstlüğü yüzünden sürekli engellerle karşılaşır. Çünkü sistem kendisini eleştiren insanları dışlamaktadır. Romanın temel sorularından biri de burada ortaya çıkar: Toplum için çalışan, dürüst ve idealist insanlar gerçekten değerli midir, yoksa onlar çağlarının anlayamadığı “turfanda” insanlar mıdır?
Eserde yalnızca devlet meseleleri yoktur. Bir konak hayatı da anlatılır. Zehra, Fatma Hanım, paşalar, akrabalar ve çeşitli aile ilişkileri romanın önemli bir bölümünü oluşturur. Ancak romanın genel yapısına bakıldığında bu bölümlerin bazen düşünce kısmının gerisinde kaldığı hissedilir. Çünkü Mizancı Murad aslında bir romancıdan çok fikir adamıdır. Bu nedenle bazı entrikalar, paşaların aile ilişkileri veya konaktaki çekişmeler zaman zaman romana sonradan eklenmiş izlenimi verir.
Zehra karakteri de bu idealist anlayışın bir parçasıdır. Zehra eğitimli, ahlaklı, fedakâr ve bilinçli bir kadın olarak çizilir. Ancak romanda kadın eğitiminin sınırları da dikkat çeker. Kadınların eğitim alması desteklenmektedir; fakat bu eğitim daha çok aile hayatını güzelleştirmek ve iyi nesiller yetiştirmek amacıyla düşünülmektedir. Zehra bilgili bir kadındır fakat yaşadığı sosyal çevrede bu bilgisini toplumsal hayata aktarma imkânı oldukça sınırlıdır. Bu yönüyle roman, bir taraftan kadın eğitimini savunurken diğer taraftan dönemin geleneksel kadın anlayışını da korumaktadır.
Mansur Bey’in en büyük ideallerinden biri eğitimdir. Ona göre bir millet ancak eğitimle yükselebilir. Bu yüzden görev yaptığı Veliler köyünde bir okul açar. Köylülerin bilinçlenmesini, çocukların iyi eğitim almasını ister. Eğitim, tarım, üretim ve ahlak onun düşünce dünyasının temel kavramlarıdır. Hatta kurduğu okul ve yaptığı çalışmalar, onun memuriyetinden daha önemli bir hizmet olarak gösterilir. Mizancı Murad’ın ideal Osmanlı aydını anlayışı burada açıkça görülmektedir.
Romanın ilerleyen bölümlerinde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yani 93 Harbi başlar. Mansur Bey görev gereği Şıpka cephesine gider. Burada doktor olarak çalışır ve savaşın bütün acılarını yakından görür. Yaralı askerlerle ilgilenir, büyük fedakârlıklar gösterir. Ancak dürüstlüğü başına dert açar. Bazı komutanlar ve çıkar çevreleri tarafından iftiraya uğrar. Hatta casusluk ve bozgunculukla suçlanır. Böylece romanın başından beri görülen temel durum tekrar ortaya çıkar: Dürüst ve idealist insanlar yozlaşmış düzen tarafından dışlanmaktadır.
Şam'dan sonra Mansur Bey’in sağlık durumu bozulur. Hastalığı ilerler ve doktorlar ona daha sıcak iklimlere gitmesini tavsiye ederler. Bu nedenle Trablusgarp ve Sudan taraflarına gider. Romanın son kısmı büyük ölçüde mektuplardan oluşur. Zehra Hanım, Fatma Hanım ve Mansur Bey arasındaki bu mektuplar hem duygusal hem de düşünsel yönü güçlü bölümlerdir. Mansur Bey artık ölüm ihtimalini düşünmektedir. Buna rağmen memleket meseleleriyle ilgilenmeye devam eder.
Zehra ile Mansur’un ilişkisi de bu noktada sıradan bir aşk hikâyesi olmaktan çıkar. İkisi de aynı ideale bağlıdır. Zehra yalnızca sevilen bir kadın değil, Mansur’un düşüncelerini anlayan ve onları yaşatmaya çalışan bir karakterdir. Mansur Bey ölmeden önce oğulları Mahmut’un eğitimine önem verilmesini ister. Çünkü onun gözünde gerçek miras para ya da makam değil, fikirlerdir. Mahmut’un iyi yetişmesi, ülkesine hizmet eden bir insan olması ve babasının davasını sürdürmesi gerektiğini düşünür.
Romanın sonunda Mansur Bey hayatını kaybeder. Mansur Bey toplum tarafından tam olarak anlaşılamamış bir idealisttir. Mizancı Murad’ın vermek istediği mesaj açıktır: Bir toplumun kurtuluşu dürüst, eğitimli, ahlaklı ve çalışkan insanların çoğalmasına bağlıdır. Mansur Bey bu yüzden yazarın hayal ettiği yeni Osmanlı insanının sembolüdür.
Bugün roman okunduğunda dikkat çeken noktalardan biri de ele aldığı birçok meselenin hâlâ güncelliğini korumasıdır. Liyakatsizlik, memur zihniyeti, rüşvet, makamların kişisel çıkar için kullanılması, eğitim sorunları ve devlet yönetimindeki aksaklıklar romanda uzun uzun eleştirilir. Bu yüzden eser yalnızca Tanzimat sonrası Osmanlı’yı anlatan tarihî bir roman değil, aynı zamanda günümüze kadar uzanan toplumsal tartışmaların da erken bir örneği olarak görülebilir. Mizancı Murad’ın sorduğu soru bugün de geçerliliğini korur: Toplum için çalışan dürüst insanlar gerçekten “turfanda” yani geleceğin habercileri midir, yoksa kendi çağları tarafından değersiz görülen “turfa” insanlar olarak mı kalacaklardır?
***