Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin
Hikâyesi
Atalarımın bir kısmı Selanik'te, bir kısmı
ise Kosova'da yaşamıştı. Ben Balkanlar'da yaşamış Türk ataların torunuyum.
Ailem Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra, 1924 yılında Türkiye'ye göç
etti. Balkan faciasını yaşamış, savaşları görmüş, kayıplar vermiş insanlardı
onlar. Ailemiz içinde vatan savunmasına katılanlar da vardı, şehit düşenler de.
Türkiye'ye geldiklerinde önce İzmir'e
yerleşmişler. Daha sonra aile fertlerinin bir kısmı İzmir'de kalmış, bir kısmı
Manisa'ya, bir kısmı da Bursa'ya gitmiş. Biz Bursa'ya yerleşen kolun
çocuklarıyız. Dedelerimin anne ve babaları Balkan göçmeniydi; ancak her iki
dedem de Bursa doğumluydu. Bu bakımdan ben, Bursa'da yaşayan üçüncü kuşağım.
Çocukluğumdan beri aile büyüklerimden
duyduğum kimlik tanımı hep aynıydı: “Biz Türk'üz ve Müslümanız.” Hatta
Kosova'dan gelen diğer dedemin ailesinde de Arnavut kökenli akrabalarımız
olmasına rağmen, onların da kendilerini yalnızca Arnavut olarak tanımladıklarını
hiç duymadım. “Evet, Arnavutuz” diyorlardı, “ama aynı zamanda Türk'üz de.”
Benim tanıdığım çevrede bu durum son derece doğal karşılanırdı.
Bu yüzden yıllar sonra, çok sevdiğim
rahmetli eniştemin kendisi için “Ben Osmanlıyım” dediğini duyduğumda çok
şaşırmıştım. Çünkü ailemde daha önce böyle bir tanımla karşılaşmamıştım.
Sonradan annem ve ablamla konuşurken, eniştemin Bilecik'in Söğüt ilçesinde
doğduğunu öğrendim. Osmanlı Devleti'nin doğduğu topraklarda yetişmiş biri
olarak kendisini bir Osmanlı mirasının varisi gibi görmesi aslında şaşırtıcı
değildi. Bana garip gelen, bu düşüncenin yanlış olması da değildi; benim alışık
olduğum aile kültüründe yer almamasıydı.
Elbette Osmanlı bizim tarihimizin bir
parçasıdır. Böylesine büyük bir devletin varlığını ve tarihî önemini inkâr
etmek mümkün değildir. Osmanlı'nın kuruluşu da büyümesi de tesadüf değildi.
Güçlü devlet adamları ve başarılı hükümdarlar sayesinde yüzyıllar boyunca
ayakta kaldı. Ancak zamanla yaşanan idarî zafiyetler, yanlış politikalar ve dış
müdahaleler devletin zayıflamasına yol açtı. Sonunda Osmanlı Devleti tarih
sahnesinden çekildi.
Bugün Osmanlı üzerine yapılan
tartışmalarda bazen onun bir Türk devleti olmadığı ileri sürülüyor. Oysa
Osmanlı, çok milletli bir yapıya sahip olsa da Türk tarihinin ve Türk devlet
geleneğinin önemli halkalarından biridir. Farklı etnik kökenlerden insanları
bünyesinde barındırmış olması bu gerçeği değiştirmez.
Buna rağmen ben kendimi Osmanlı olarak
hissetmiyorum. Tarihî miras ile kişisel aidiyet arasında bir fark olduğunu
düşünüyorum. Osmanlı'yı kendi geçmişimizin önemli bir parçası olarak kabul
ederim; fakat kimliğimi tarif ederken “Ben Osmanlıyım” demem. Ben kendimi Türk
ve Müslüman olarak tanımlarım.
Ayrıca sonradan öğrendiğim bir başka husus
da Arnavut kökenli büyüklerimizin bir kısmının Bektaşi olmasıydı. Bektaşi
geleneğine karşı duyduğum yakınlığın ve sempati hissinin kökeninde belki de bu
aile mirasının etkisi vardır diye düşünüyorum.
Osmanlı'yı kesinlikle reddetmiyorum;
aksine onu tarihimizin önemli bir parçası olarak görüyorum. Ancak aidiyet
meselesi başka bir şeydir. Ben kendimi Osmanlı olarak değil, Türk ve Müslüman
olarak hissediyorum. Bunu söylerken de herhangi bir üstünlük iddiasında
bulunmuyorum. Nasıl ki bir İngiliz İngiliz olduğunu, bir Fransız Fransız
olduğunu rahatlıkla ifade edebiliyorsa, ben de Türk ve Müslüman olduğumu aynı
doğallıkla söyleyebilmeliyim. Saygı insanların kendi kimliklerini ifade
edebilme hakkını da kapsar.
Benim için mesele de budur: Osmanlı tarihimin bir parçasıdır; fakat kimliğim Türk ve Müslüman kimliğidir.