dünya edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2026 Pazar

José Saramago'nun Filin Yolculuğu Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

José Saramago'nun Filin Yolculuğu romanı tarihte gerçekten yaşanmış bir olayı anlatır: Portekiz kralının bir fili Avusturya Arşidükü Maksimilian'a hediye etmesi ve bu filin Avrupa boyunca yaptığı uzun yolculuktur konusu.

Saramago'nun asıl ilgisi tarihin içinde yaşayan insanlardır. Tarih kitapları kralları, savaşları ve anlaşmaları anlatır. Oysa Filin Yolculuğu romanı, tarihin kenarında kalmış ayrıntılara yönelir. Bir filin Avrupa boyunca yürütülmesi gibi sıra dışı bir olayın etrafında insanların nasıl davrandığını, nasıl düşündüğünü ve dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösterir. Aslında bu kitap için Saramago'nun insan doğası üzerine kurduğu uzun gözlemleri diyebiliriz.

Roman boyunca dikkat çeken en önemli unsur, anlatıcının sürekli devrede olmasıdır. Saramago olayları anlatır; yorum yapar, alay eder, düşünür ve okuru da düşünmeye zorlar. Din adamlarını, bürokratları, askerleri, kralları ve sıradan insanları aynı mesafeden izler. Hiç kimseyi tamamen yüceltmez. Çünkü romanda herkes biraz komiktir. Kral da, komutan da, rahip de, köylü de kendi dünyasının merkezinde olduğunu düşünür. Oysa yazar sürekli olarak bu merkezin ne kadar kırılgan olduğunu ve her şeyin bir anda değişebileceğini gösterir.

Romanın en etkileyici yanlarından biri de budur. Fil aslında hiç değişmeyen tek varlıktır. Yol boyunca aynı fil olarak kalır. Değişen ve kendini açığa vuran insanlar olur. Herkes file bakarken kendi zihnini ortaya koyar. Kimisi onda bir prestij nesnesi görür, kimisi kutsallık arar, kimisi siyasi güç simgesi bulur. Fil ise bütün bu anlamların dışında, yalnızca varlığını sürdürmektedir. Bu durum romanın temel ironisini oluşturur.

Romanın en güçlü sahnelerden biri, filin bakıcısı Subhro'nun filin sırtına çıktığı andır. Bu sahne aslında bakış açısının değişmesi ve kısa süreliğine de olsa sıradan bir insanın gücü elde ettiği anlamına gelir. Subhro yerden bakarken gösterişiyle gördüğü insanları, yukarıdan baktığında anlamsız ve küçük görür. İnsanların hareketleri, korkuları ve telaşları farklı bir anlam kazanır. Subhro burada kısa süreliğine de olsa iktidarın bakışını deneyimler.

Bu sahne romanın geri kalanını anlamak için önemli bir anahtar sunar. Çünkü bir kralın, bir hükümdarın ya da bir devlet yöneticisinin dünyaya nasıl baktığını sezdirir. Güç sahibi olmak yalnızca emir vermek değildir; aynı zamanda insanları uzaktan ve yukarıdan görmektir. Ancak Saramago bununla yetinmemiştir. Subhro'nun sıradan bir insan olduğunu da hatırlatır. O hem yukarıdadır hem aşağıdan gelmiştir. Bu nedenle o bakışın ne kadar yanıltıcı olduğunu da fark edebilir. Belki de romanın en önemli düşüncelerinden biri burada ortaya çıkar: Güç sahibi insanlar herkesi gördüklerini sanırlar, ama çoğu zaman sıradan insanların onlar hakkında ne düşündüğünü hiç bilmezler.

Roman boyunca din ve politika eleştirileri de bu düşüncenin etrafında şekillenir. Rahiplerin, komutanların ve yöneticilerin kendilerine yükledikleri büyük anlamlar, anlatıcının ironisiyle sürekli aşındırılır. Saramago'nun eleştirisi belirli kişilere değildir, insanın kendi önemini abartma eğilimine yöneliktir. İnsanlık yüzyıllardır kendisini tarihin merkezine yerleştirmeye çalışır.

Bununla birlikte romanı yalnızca bir hiciv romanı olarak okumak eksik olur. Çünkü kitabın satır aralarında daha karanlık bir duygu da hissedilir. Saramago dünyanın giderek daha iyi bir yer olduğuna inanan bir yazar değildir. Tam tersine, insanlığın aynı hataları tekrar tekrar ürettiğini düşünen yaşlı bir gözlemcidir. Savaşlar değişir, hükümdarlar değişir, dinî tartışmalar değişir; fakat kibir, güç tutkusu ve anlamsız çekişmeler varlığını sürdürür. Romanın yer yer melankolik tonunun kaynağı da budur.

Yine de roman bütünüyle umutsuz değildir. Çünkü bütün o gösterişli iktidar yapılarının arasında Subhro gibi insanlar vardır. Fil ile bakıcısı arasındaki bağ vardır. Yolculuk sırasında ortaya çıkan dostluklar, merhamet anları ve insanî yakınlıklar vardır. Saramago insanlığa güvenini büyük ölçüde kaybetmiş görünse de insanın küçük iyiliklerine olan ilgisini kaybetmemiştir.

Filin Yolculuğu, insanın kendisini nasıl gördüğünü ve aslında nasıl yanıldığını anlatan bir romandır. Tarih burada yalnızca bir çerçevedir. Asıl anlatılan şey iktidarın bakışı, insanın kibri, dünyanın absürtlüğü ve bütün bunların ortasında varlığını sürdüren sıradan hayattır. Romanın en güçlü imgelerinden biri, filin sırtından aşağıya bakan gözdür. Bu göz hem aşağıyı hem yukarıyı tanır; hem sıradan insanın hayatını hem de gücün insana verdiği yanılsamayı görür. 

Saramago'nun insanlık üzerine söylediği birçok söz de tam olarak bu noktadan doğar: İnsanlar dünyayı bulundukları yerden görürler ve çoğu zaman baktıkları yeri hakikatin kendisi sanırlar.

9 Haziran 2026 Salı

José Saramago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Romanı Üzerine

José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanında ölümün yokluğunu bir nimet gibi değil, bir felaket gibi gösterir. İlk bakışta insanlar ölümsüzlüğü büyük bir hediye sanıyorlar. Çünkü insan zihni genellikle ölümü, kaybetmek istemediği şeylerin karşısında duran bir engel olarak görür. Fakat Saramago burada çok temel bir soruyu soruyor: Ölüm ortadan kalkarsa hayat gerçekten daha mı iyi olur?

Romanın ilk bölümünde bunun cevabının pek de öyle olmadığı görülüyor. İnsanlar yaşlanmaya devam ediyor, hastalıklı insanlar çoğalıyor ama ölüm gelmiyor. Yani ölüm, insanlar hasta olduğu hâlde ya da yaşlılıktan dolayı kendi öz bakımlarını yapamadıkları hâlde bir türlü gelmiyor. Genç, sağlıklı ve güçlü biri için ölümsüzlük cazip gelebilir belki; fakat yatağa bağımlı, bilinci zayıflamış veya ağır hastalıklarla yaşayan biri için sonsuz yaşam bir ödülden çok bir ceza hâline dönüşebilir. Ölümün yokluğu ilk başta bir mucize gibi görünse de zamanla insanların omuzlarına ağır bir yük bindirmeye başlıyor.

Bu durumun toplumsal sonuçları da romanda çok ilginç biçimde işleniyor. Hastaların ve yaşlıların komşu ülkelere götürülerek orada ölmelerinin sağlanması, ölümün bile bir çeşit kaçakçılık ve mafya düzenine konu olması, insanların her şartta yeni sistemler kurduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalksa bile insan doğası değişmiyor. Romanın bu kısmı biraz kara mizah, biraz da toplumsal eleştiri taşıyor. Bir yandan insanı güldürürken diğer yandan da oldukça rahatsız edici sorular sorduruyor.

Daha sonra romanın ikinci kısmında bambaşka bir düzleme geçiliyor. Artık mesele ölümün yokluğu değil, ölümün kendisi oluyor. Ölüm bir kavram olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşüyor. Eflatun renkli zarflar, tırpan, önceden gönderilen ölüm bildirimleri, ölümün insan biçimine girmesi... Bunların hepsi eski ölüm sembollerinin Saramago'nun hayal gücüyle yeniden yorumlanmış hâli gibi duruyor.

Ölüm herkese ulaşabiliyor ama bir adama ulaşamıyor. Ölümün adama gönderdiği mektup sürekli geri dönüyor. Burada sanki ölüm ilk kez kendi gücünün sınırlarıyla karşılaşıyor. O ana kadar herkes üzerinde mutlak otoriteye sahip olan ölüm, ilk defa çözemediği bir bilmeceyle karşılaşıyor.

Sonra ölümün bir kadın kılığına girerek viyolonselciyi izlemesi ve sonunda ona âşık olması, romanı felsefi bir tartışmadan neredeyse bir masala dönüştürüyor. Çok ilginç olan nokta şu: Ölümün yenilgisi bir savaşta olmuyor. Ölüm kandırılmıyor, öldürülmüyor, zincire vurulmuyor. Ölüm ilk kez insanî bir duygu tarafından değiştiriliyor. Öldürmekten vazgeçmesinin sebebi güçsüz kalması da değil; sevmesi.

***

Bu romanı okurken İhsan Oktay Anar'ın Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri adlı roman aklıma geldi. Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri'nde ölüm çoğu zaman peşine düştüğü Uzun İhsan'ı yakalayamayan, oyunlara gelen, aldatılan bir figürdür. Saramago'nun romanında ise viyolonselci ölümü kandıran taraf değildir. Ölüm kendi içinde dönüşmüştür.

Yine de bu iki yazarın ölümü böyle kişileştirerek insanların hayatlarına sokması ve bunu yaparken o hafif kara mizahi kalemi devreye sokmaları oldukça ilginç ve düşündürücüdür. Birinde ölüm insan tarafından alt edilir ya da oyuna getirilir; diğerinde ise ölüm, insanı tanıdıkça değişir. Bu nedenle iki eser arasında doğrudan bir benzerlik kurmak mümkün olmasa da aralarında ilginç bir akrabalık hissedildiğini söylemek mümkündür.

Romanı okurken ölümün yokluğu başlangıçta bir mucize gibi görünürken, sonunda bunun ne anlama geldiğini öğrenmiş oluruz. Yine de Saramago kesin bir cevap vermez. Ölüm ertesi gün geri dönecek midir? Bir daha hiç gelmeyecek midir? Bu sadece viyolonselci için yapılmış geçici bir istisna mıdır? Bunları bilmeyiz.

Saramago, okuru “Ya ölüm olmasaydı?” sorusunu sonuna kadar düşünmeye zorluyor. Bu tür romanlar gerçeklikten uzaklaşmıyor; aksine gerçekliği başka bir açıdan görmemizi sağlıyor. Hayal gücüyle kurulmuş olmalarına rağmen insanı hayat, yaşlılık, acı, zaman ve sevgi üzerine düşündürüyorlar.

***

Roman yalnızca okurlar tarafından değil, eleştirmenler tarafından da ilgiyle karşılanmış. Eleştirmenlerin büyük bölümü, Saramago'nun ölüm gibi herkesin bildiğini sandığı bir kavramı ters yüz etmesini başarılı bulmuş. Özellikle romanın ilk bölümündeki toplumsal eleştiri dikkat çekmiş. Çünkü ölüm ortadan kalkınca yalnızca insanlar etkilenmiyor; devlet, hastaneler, sigorta sistemleri, din kurumları, aile yapısı ve ekonomi de sarsılıyor. Eleştirmenler, Saramago'nun bu yönüyle modern toplumun görünmeyen dayanaklarını ortaya çıkardığını söylemişler.

***

Bu roman iki parçalı bir yapıya sahip. İlk bölüm daha çok siyasi ve toplumsal bir hicivken, ikinci bölümde ölümün kadınlaşıp bir müzisyene âşık olması masalsı ve biraz da beklenmedik bir hava yaratıyor. Fakat tam da bu nedenle roman sıradan bir fikir egzersizinin ötesine geçiyor ve daha insani bir yere ulaşıyor.

Bence romanın en güçlü fikirlerinden biri şu: Ölüm hayatın düşmanı değildir.

Biz genellikle ölümü hayatın karşısında düşünürüz. Saramago ise ölümün hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalkınca yaşam güzelleşmiyor; aksine doğal düzen bozuluyor. Yaşamın anlamını veren şeylerden biri sonlu olmasıdır.

Düşünsenize, hiçbir zaman ölmeyeceğini kesin olarak bilen bir insan için yarının değeri ne olurdu? Bir işi bugün yapmakla bin yıl sonra yapmak arasında fark kalır mıydı? Roman biraz da bunu düşündürüyor.

İkinci olarak Saramago dini, devleti ve kurumları eleştiriyor. Ölümler olmayınca herkes paniğe kapılıyor. Hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri, cenaze işleri, hatta kilise bile ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü birçok kurum aslında ölümün varlığı üzerine kurulmuş durumdadır. Burada Saramago'nun şu soruyu sorduğu söylenebilir: “Ölüm olmasa toplumumuz gerçekten ayakta kalabilir miydi?”

Üçüncü ve belki de en önemli mesele ise sevgidir. Romanın sonuna geldiğimizde ölüm ilk kez bir insanla ilişki kuruyor. O zamana kadar ölüm için insanlar yalnızca isimlerden ibaret. Fakat viyolonselciyle karşılaşınca ilk kez bir insanı yakından tanıyor.

Aslında ölüm, insanı tanıdığında onu öldürmekte zorlanıyor. Yani sevgi ve yakınlık, ölümün bile mutlak gücünü sarsabilecek bir şey olarak gösteriliyor. Romanın sonunda ölümün gönderdiği mektubu yakması da bu yüzden çok anlamlıdır.

Belki de Saramago'nun okura düşündürmek istediği en büyük soru şudur: Eğer ölüm olmasaydı hayat anlamsızlaşır mıydı; yoksa hayatı anlamlı kılan şey, bir gün sona ereceğini bilmemiz midir?

Roman kesin bir cevap vermez. Ama okurun zihnine bu soruyu yerleştirir. Ve sanırım kitabın yıllardır konuşulmasının en önemli nedeni de budur. Romanın son sayfası kapandıktan sonra bile bu soru insanın zihninde yaşamaya devam eder.

***

Burada ayrıca değinmeden geçemeyeceğim bir nokta var. Türkiye'de romanın baskılarını yapan Kırmızı Kedi Yayınları'nın önsözünde, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un Körlük ve Görmek romanlarıyla birlikte bir üçleme oluşturduğu ve bu iki romanın devamı sayılabileceği yönünde bir değerlendirme yer alıyor. Ancak ben bu yoruma katılmıyorum.

Doğrudur; üç roman da adı verilmeyen bir ülkede geçer ve Saramago'nun benzer toplumsal meseleleri ele aldığı eserlerdir. Fakat Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, ne olay örgüsü bakımından ne karakterler bakımından ne de anlatılan hikâye açısından Körlük ve Görmek'in devamı olarak değerlendirilebilir. Körlük ve Görmek kendi içinde bütünlüklü bir hikâye oluştururken, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş bambaşka bir düşünce deneyinin peşinden gider.

Bu nedenle söz konusu romanlar arasında tematik benzerliklerden söz etmek mümkündür; ancak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u Körlük ve Görmek'in doğrudan devamı olarak nitelendirmek okurda yanlış bir beklenti oluşturabilir. Benim kanaatimce bu eserleri birbirine bağlayan şey aynı hikâyenin sürmesi değil, Saramago'nun adı bilinmeyen bir ülke üzerinden insanı, toplumu ve modern kurumları sorgulayan anlatı dünyasıdır.

5 Haziran 2026 Cuma

Körlükten Görmeye: Saramago'nun Dünyasına Yeniden Dönmek

Saramago'nun romanındaki bir karaktere göre tehlikeli olan şey zekânın kendisi değildir. Asıl tehlike, zekânın denetlenemeyen, sınırları tam olarak çizilemeyen ve önceden kestirilemeyen tarafında yatar. Bu nedenle iktidarlar, zeki insanları bütünüyle özgür bırakmak istemez; onları kendi hizmetlerine almayı, enerjilerini ve yeteneklerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı tercih ederler. Ne var ki gerçekten bağımsız düşünebilen insanlar hiçbir zaman tamamen kontrol altına alınamaz. Çünkü onlar yalnızca verilen görevleri yerine getiren kişiler değildir; aynı zamanda sorgulayan, öngören ve gerektiğinde itiraz edebilen bireylerdir.

İşte bu yüzden iktidar, en çok ihtiyaç duyduğu insanlardan aynı zamanda çekinir. Onların zekâsından yararlanmak ister, fakat düşüncelerinin hangi yöne evrileceğinden hiçbir zaman tam olarak emin olamaz. Bu belirsizlik ise iktidarın üzerinde sürekli dolaşan bir tedirginlik kaynağına dönüşür. Zeki insan, sistem için hem vazgeçilmez bir araç hem de her an beklenmedik sonuçlar doğurabilecek bir risk olarak görülür. Çünkü bağımsız düşünen insan, bir kez ortaya çıktığında yalnızca verilen görevi yerine getirmekle yetinmez; dönüp görevin kendisini, amacı ve hatta onu veren otoriteyi de sorgulamaya başlar. İktidarın asıl korkusu da burada ortaya çıkar. Zekâya ihtiyaç duyar, fakat onun özgürlüğünden korkar; onu yanına almak ister, fakat hiçbir zaman ona tam anlamıyla güvenemez. Bu yüzden bağımsız düşünce ile iktidar arasındaki gerilim hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz. Birinin varlığı diğerine ihtiyaç duyururken, aynı zamanda onu sürekli olarak huzursuz eder.

Evet, Saramago'nun Körlük ve Görmek adlı kitaplarını yıllar önce okumuştum. Fakat bu iki eser beni o kadar etkilemişti ki yeniden okumak istedim. Çünkü ben okumadan yazabilen insanlardan değilim. Çok okuyan, daha az yazanlardanım. Özellikle beni derinden etkileyen bir eser hakkında kalem oynatacaksam, önce onun dünyasına yeniden girmem gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle Körlük ve Görmek'i tekrar okudum.

Şimdi artık Görmek'in son sayfalarına yaklaşmış durumdayım. Sanırım bir ya da iki gün içinde yazımı tamamlamış olacağım. Bu kez yazıyı blogumda paylaşmayı düşünmüyorum. Eskişehir'de yayımlanan ve zaman zaman yazılarımı gönderdiğim bir internet sitesinde yer alacak. Yazılarımı takip edenler var mı bilmiyorum ama yayımlandığında bağlantısını paylaşmayı da ihmal etmeyeceğim.

Körlük ve Görmek, üzerinde günlerce düşünmeye sevk eden eserler. Sadece olay örgüleriyle değil, insan doğasına, iktidara, topluma ve bireye dair sordukları sorularla da okuru rahatsız eden, düşündüren ve uzun süre zihinde yaşamaya devam eden kitaplar. Aslında Saramago'nun neredeyse bütün eserleri böyledir. Onun romanları yalnızca okunup geçilecek hikâyeler değildir; üzerine konuşulması, tartışılması ve tekrar tekrar dönülüp düşünülmesi gereken eserlerdir.

Körlük romanının bir film uyarlaması da bulunuyor. Belki denk gelenleriniz olmuştur. Filmin kitabın ulaştığı derinliği yakaladığını söylemek zor; zaten çoğu zaman edebiyatın imkânlarıyla sinemanın imkânları aynı değildir. Ancak yine de romanın temel fikrini ve atmosferini görmek isteyenler için izlenebilir bir yapım olduğunu düşünüyorum. Kitap kadar sarsıcı olmayabilir, fakat Saramago'nun ortaya koyduğu o büyük soruyu hissettirmeyi başarıyor.

4 Haziran 2026 Perşembe

Anna Ahmatova'nın Şiirlerinde Kadın Sesi, Özgürlük ve İlham Üzerine Düşünceler

Bir Türk okuru olarak Anna Ahmatova'nın şiirlerini neden incelediğim sorulabilir. Sonuçta farklı bir coğrafyada, farklı bir dönemde yaşamış bir şairden söz ediyoruz. Ancak edebiyatın gücü de burada ortaya çıkıyor; bazı duygular ve düşünceler zamanın ve mekânın sınırlarını aşıyor

Ahmatova'nın özellikle Epigram şiirinde dikkatimi çeken nokta, kadınların kendi seslerini bulmalarını destekleyen özgür ruhtur. Şair, kadınları yalnızca başkalarına ilham veren kişiler olarak değil, kendi sözünü söyleyen bireyler olarak görür. Bu yaklaşım bana son derece anlamlı geliyor. Kadınlara küçümseyici ya da dışlayıcı bir gözle bakmak yerine onların düşüncelerini, sanatlarını ve seslerini görünür kılan bir bakış açısı sunuyor. Şiirin sonunda kadınların kendi seslerini bulduklarında artık susturulamayacaklarını ironik bir şekilde ifade etmesi de oldukça etkileyicidir.

Bunun yanında Ahmatova'nın hayat hikâyesi de şiirlerini anlamamı kolaylaştırdı. Acılarla, kayıplarla ve baskılarla geçen bir yaşam sürmesine rağmen şiirlerinde güçlü bir insanlık duygusu vardır. Belki de bu yüzden dizelerinde sıradan bir duygusallık yok, daha derin bir tecrübe var. Son birkaç gündür Ahmatova'nın şiirlerini okurken bu derinliği fark etmeye başladım.

Bu nedenle İlham Perisi ve Epigram şiirlerini incelemeyi tercih ettim. Bu şiirlerde yalnızca sanat ve ilham üzerine düşünceler değil, aynı zamanda insanın kendi sesini bulma mücadelesi de yer alıyor. Bana göre Ahmatova'nın şiirlerini bugün de değerli kılan tam olarak bu evrensel insanlık hâllerini güçlü ve sade bir dille ifade edebilmesidir.

İlham Perisinden Kadın Şaire: Anna Ahmatova'nın Şiir Dünyası

 

İLHAM PERİSİ

Bu gece bütün varlığım bir ipliğe bağlı,

çünkü hiç kimsenin buyuramayacağı onu bekliyorum.

En çok değer verdiğim her şey

gençlik, özgürlük, şan

elinde flüt taşıyan onun karşısında

solup gidiyor.

Ve bak! İşte geliyor...

örtüsünü geriye atıyor,

sakin ve merhametsiz gözlerle bana bakıyor.

“Sen misin,” diye soruyorum,

Dante'nin Inferno'sunun

dizelerini kendisine dikte eden?”

Şöyle cevap veriyor:

“Evet.”

Anna Ahmatova'nın bu kısa şiiri, sanatçının ilhamla kurduğu ilişkiyi anlatır. Şair gece boyunca ilham perisini beklemektedir. Bu bekleyiş sıradan bir beklenti değildir; çünkü şiirin kaynağı olan ilham, onun gözünde gençlikten, özgürlükten ve şöhretten daha değerlidir. Bu nedenle şiirin başında sayılan bütün dünyevi değerler, ilham perisinin yanında önemini kaybetmektedir.

Ahmatova'nın ilham perisini sakin ve merhametsiz olarak tasvir etmesi de dikkat çekicidir. Burada sanatın insandan fedakârlık isteyen yönü vurgulanır. Gerçek şiir yalnızca güzel duyguların değil, aynı zamanda sabrın, yalnızlığın ve adanmışlığın da sonucudur. İlham perisi şairi rahatlatan değil, ona görev yükleyen bir varlıktır.

Şiirin sonunda Dante'ye yapılan gönderme, Ahmatova'nın şiir anlayışını daha da derinleştirir. Şair karşısındaki varlığın Dante'ye de ilham veren aynı güç olup olmadığını sorar. Aldığı “Evet” cevabı, büyük şiirin zamanları ve kültürleri aşan ortak bir kaynaktan beslendiği düşüncesini ifade eder. Böylece Ahmatova kendisini dünya şiir geleneğinin bir halkası olarak görür ve ilhamı, şairleri birbirine bağlayan evrensel bir güç olarak sunar.

EPİGRAM

Beatrice,

Dante gibi yazabilir miydi?

Ya da Laura,

aşkın acısını yüceltebilir miydi?

Kadınların konuşma üslubunu

ben belirledim.

Tanrı yardım etsin bana,

şimdi onları yeniden susturmaya!

Bu kısa şiirde Anna Ahmatova, edebiyat tarihinde kadınların konumunu sorgular. Dante'nin Beatrice'i ve Petrarca'nın Laura'sı yüzyıllar boyunca büyük şairlerin ilham kaynağı olarak anılmıştır. Ancak onların sesleri değil, kendileri hakkında yazılanlar hatırlanmıştır. Ahmatova bu duruma dikkat çekerek kadınların yalnızca ilham veren kişiler olarak görülmesine karşı çıkar.

Şiirdeki “Kadınların konuşma üslubunu ben belirledim” dizesi, Ahmatova'nın kadın şairlerin edebiyattaki yerini vurguladığı güçlü bir ifadedir. Buradaki “ben” yalnızca Ahmatova'nın kendisini değil, kadınların kendi sesleriyle konuşma ve yazma hakkını da temsil eder. Tarih boyunca başkalarının şiirlerinde yer alan kadınlar, artık kendi şiirlerini yazan kişiler hâline gelmiştir.

Son dizedeki “Tanrı yardım etsin bana, şimdi onları yeniden susturmaya!” sözü ise ironik bir anlam taşır. Ahmatova kadınların bir kez seslerini bulduktan sonra artık susturulamayacağını ima eder. Böylece şiir, kadınların edebiyattaki görünürlüğünü ve kendi hikâyelerini anlatma gücünü savunan kısa fakat etkili bir ifadeye dönüşür.

Bu iki şiir birlikte okunduğunda ortak bir düşünce etrafında birleşir. İlk şiirde Ahmatova şiirin doğuşunu ve ilhamın gücünü anlatırken; ikinci şiirde bu şiiri söyleyen sesin kim olduğunu sorgular. Ona göre kadın yalnızca şairlere ilham veren bir figür değildir; aynı zamanda kendi sözünü söyleyen, kendi şiirini yazan ve edebiyat tarihinde yerini alan bir sanatçıdır.

Tahtacılarda Dedelik Kurumu

Tahtacı topluluklarında dedelik kurumu , dinî ve toplumsal hayatın temel unsurlarından biri olarak kabul edilmektedir. Dede yalnızca ibadet...