Yazarlık, oyunculuk ve benzeri sanat alanları, insanın gündelik yaşamda bastırdığı ya da göstermekten kaçındığı benliklerini görünür kılabildiği alanlardır. Sanat, insanın yalnızca güzel, uyumlu ve kabul edilebilir taraflarını değil; öfkesini, kıskançlığını, kibrini, saldırganlığını, iktidar arzusunu ve hatta içinde taşıdığı zorbalık ihtimalini de ifade edebileceği bir alan yaratır.
İnsan toplumsal yaşam içinde bu
yönlerinin büyük bölümünü denetlemek, gizlemek ya da susturmak zorundadır.
Sanat ise bastırılan bu taraflara başka bir biçimde var olma imkânı verir. Bir
karakterde, bir rolde, bir hikâyede ya da mizahın içinde insan, gerçek yaşamda
ortaya çıkaramadığı başka bir benliğine ses verebilir. Bu nedenle sanat bazen
insanın kendi içindeki yabancıyla karşılaşmasının da bir yoludur.
Buradaki “diğer benlik” mutlaka
bütünüyle kötü bir kişilik değildir; daha çok insanın kendi içinde sansürlediği
benliktir. Çünkü insan tek ve değişmez bir yapıdan oluşmaz. Merhametin yanında
acımasızlığı, sevginin yanında kıskançlığı, alçakgönüllülüğün yanında üstünlük
arzusunu da taşıyabilir. Sanatçı bütün bu karşıtlıkları doğrudan yaşamak yerine
onları yarattığı dünyaya aktarır.
Belki de sanatın en çarpıcı taraflarından biri budur: İnsan yalnızca başkalarını anlatmak için yaratmaz; kendi içinde taşıdığı ihtimalleri de keşfetmek için yaratır. Bazen bir sanatçı, kendisinden bile sakladığı bir benliği yarattığı karakterde, söylediği bir sözde ya da ortaya koyduğu eserde fark eder. Böylece sanat insanın susturduğu benliklerinin konuşabildiği bir yere dönüşür.