kitap incelemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap incelemesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

Dostoyevski’nin Ezilenler Romanında Sevgi, Gurur ve Geri Dönüş

 

Dostoyevski’nin Ezilenler romanında insanın sevdiği kişiye duyduğu güçlü bağlılık ve bu bağlılığın içinde yaşanan kırılmalar vardır. Sevgi romanda hemen her karakterin hayatını belirleyen bir duygudur; fakat gurur, korku, bağımlılık, fedakârlık, korunma arzusu ve kırgınlık bu sevginin içine karışır. İnsan aynı anda sevebilir ve öfkelenebilir, bağışlamak isteyebilir ve geri durabilir, gitmeyi seçebilir ve geride bıraktığı yere dönmeyi bütün kalbiyle arzulayabilir. Dostoyevski insan ruhunu bu çelişkilerin içinde yakalar. Karakterlerinin davranışlarının altında saklanan duygularla ilgilenir.

Romanın en güçlü damarlarından birini birbirine ayna tutan iki baba-kız hikâyesi oluşturur. Nataşa, Alyoşa’ya duyduğu aşk uğruna babası Nikolay İhmenev’in evinden ayrılır; Nelli’nin annesi ise yıllar önce Prens Valkovski uğruna babası Jeremiah Smith’i terk etmiştir. Her iki durumda da baba ile kız arasındaki sevgi varlığını sürdürür. Fakat aynı ayrılık iki tarafın ruhunda bambaşka anlamlar kazanır. Kız için gitmek, sevdiği insanı ve kendi hayatını seçmektir; baba içinse kızının başka bir erkeği kendisine ve ailesine tercih etmesidir. Aralarındaki mesafe böylece kırılmış güvenin, incinmiş onurun ve söylenemeyen sözlerin yarattığı duygusal bir uçuruma dönüşür. Jeremiah Smith ile kızının hikâyesinde bu mesafe kapanamadan zaman tükenir. Nikolay ile Nataşa’nın hikâyesinde ise geri dönüş için hâlâ bir ihtimal vardır. Nelli’nin kendi annesiyle dedesi arasında gerçekleşmeyen barışmayı Nataşa ile babası için mümkün kılması romanın en dokunaklı noktalarından biridir. Kendisi gerçek anlamda bir yuvaya kavuşamayan Nelli, başka bir kızın yeniden evine dönebilmesine aracılık eder.

Aşk da Dostoyevski’nin elinde tek başına mutluluk getiren bir duygu olmaktan çıkar. Nataşa’nın Alyoşa’ya duyduğu aşk gerçektir; Alyoşa da Nataşa’ya karşı duygusuz değildir. Fakat Alyoşa, sevginin gerektirdiği iradeyi ve sorumluluğu taşıyabilecek olgunluğa sahip değildir. Nataşa yanlış bir duyguya değil, o duygunun ağırlığını taşıyamayan bir insana bağlanmıştır. Nelli’nin annesinin Prens Valkovski’ye duyduğu aşk ise daha yıkıcı bir biçim alır; çünkü onun sevgisinin karşısında, bu sevgiyi kendi çıkarı için kullanabilen bir insan vardır. Dostoyevski böylece çok önemli bir ayrım ortaya koyar: Birini büyük bir tutkuyla sevmek ile o insanla iyi bir hayat kurabilmek aynı şey değildir. Aşk gerçek olabilir; yine de o aşkın kurduğu ilişki insanı yaralayabilir.

Roman boyunca her karakter sevgiyi başka türlü yaşar. İvan’ın Nataşa’ya duyduğu sevgi sabra ve fedakârlığa, Nataşa’nın Alyoşa’ya bağlılığı tutkuya ve koruma isteğine, Nikolay’ın kızına sevgisi kırgınlığın ardında saklanan özleme, Nelli’nin annesine bağlılığı ise sevgiyle öfkenin birbirinden ayrılamadığı derin bir sadakate dönüşür. Bu yüzden Dostoyevski’nin karakterlerini yalnızca haklı ya da haksız olarak değerlendirmek güçtür. Onların içinde birbirine karşıt duygular aynı anda yaşayabilir. Dostoyevski’nin insan ruhuna yaklaşımındaki derinlik de buradan gelir: Bir insanın yaptığı hatayı gösterirken, o hatayı hangi sevginin, korkunun veya kırgınlığın içinden yaptığını da görmemizi sağlar.

Romanın adı da bu açıdan geniş bir anlam kazanır. Ezilenlerde insan yalnızca toplum, yoksulluk ya da başka insanların gücü altında ezilmez; kendi içinde taşıdığı duyguların ağırlığı da onu kuşatır. Nataşa aşkının, Nikolay incinmiş onurunun, İvan karşılıksız sevgisinin, Nelli geçmişten kendisine kalan acının, Alyoşa ise kararsızlığının ve babasının iradesinin ağırlığını taşır. Her biri kendisini bir insana, bir hatıraya ya da bir duyguya bağlayan görünmez bağlarla yaşar.

Romanın en derin hüznü ise sevginin var olduğu hâlde bazen sevilen kişiye ulaşamamasında saklıdır. Jeremiah Smith kızını sever, ancak bu sevgiyi ona ulaştırabileceği zamanı kaybeder. Nikolay aynı sona yaklaşırken Nataşa’ya yeniden sarılabilecek zamanı bulur. Dostoyevski için bağışlamak, geçmişi unutmak ya da yaşanan acıyı yok saymak anlamına gelmez; kırgınlığın hâlâ var olduğu yerde sevgiyi yeniden görünür kılabilmektir. Bu nedenle Ezilenler, kırılmış ilişkilerin içinde yaşamaya devam eden sevginin, insanın sevdiklerine geri dönme arzusunun ve henüz vakit varken birbirine yeniden ulaşabilmenin romanıdır.

Stefan Zweig - Amok Koşucusu: İnsan İradesinin Sınırları

 

Stefan Zweig, Amok Koşucusu’nda bir doktorun bir kadın karşısında yaşadığı saplantıyı ve ardından gelen trajediyi anlatır. Hikâyedeki asıl mesele: İnsan gerçekten kendisinin efendisi midir? sorusuna cevap aramaktır. Biz insanlar aklımızın, ahlakımızın ve irademizin bizi yönettiğine inanırız; fakat Zweig insanın bu güvenini sarsar. Ona göre insanın içinde, gündelik hayatın düzeni altında duran başka kuvvetler de vardır: arzu, gurur, yalnızlık, utanç, korku, suçluluk ve kendini affettirme ihtiyacı. Bazen tek bir olay bu kuvvetleri ortaya çıkarır ve insan, kendisi hakkında sahip olduğu bütün düşüncelerin aksine davranabilir. Amok Koşucusu biraz da insanın kendi içindeki yabancıyla karşılaşmasının hikâyesidir.

Doktor bu düşüncenin en güçlü temsilcisidir. Eğitimli, akılcı ve insan hayatını korumakla yükümlü bir kişidir. Mesleği bile aklı, ölçülülüğü ve sorumluluğu temsil eder. Fakat yıllardır yaşadığı yalnızlık ve yabancılaşma, onun iç dünyasında büyük bir boşluk yaratmıştır. Kadın karşısına çıktığında yalnızca bir hasta ile karşılaşmamış; bastırdığı arzularıyla, gururuyla ve kendi güç duygusuyla da karşılaşmıştır. Kadının kendisine muhtaç olduğunu fark ettiği anda doktor, hasta ile arasındaki ahlaki sınırı koruyamaz. Yardım etme gücünü bir üstünlük duygusuna dönüştürür. Zweig önemli bir ahlaki soruyu ortaya koyar: Bir insanın başka bir insan üzerinde gücü olduğunda, onun gerçek karakteri nasıl değişir?

Kadın ise doktorun tam karşısında duran başka bir irade biçimini temsil eder. O da son derece gururludur. Yardıma muhtaçtır fakat çaresizliğinin görülmesini istemez. Doktora yalvarmaz, kendisini bütünüyle onun merhametine bırakmaz. Toplumsal konumunu, evliliğini ve sırrını korumaya çalışır. Bu nedenle hikâyedeki çatışma yalnızca doktor ile kadın arasında değildir; iki gururun karşılaşmasıdır. Kadının gururu kendi sırrını korumaya, doktorun gururu ise kendisine ihtiyaç duyulduğunu kabul ettirmeye yöneliktir. İkisi de geri adım atmaz ve sonunda insan hayatının kendisinden daha önemsiz olması gereken gurur, trajedinin kapısını açar.

Fakat Zweig doktoru yalnızca ahlaken suçlu bir insan olarak da bırakmaz. Hikâyenin asıl derinliği bundan sonra ortaya çıkar. Doktor yaptığı şeyin farkına vardığında bu kez başka bir uç noktaya savrulur. Önce kadının karşısında gücünü hissetmek isteyen adam, artık onun peşinden koşan, ona ulaşmaya çalışan ve her şeyi düzeltmek isteyen çaresiz bir insana dönüşür. Burada roller tersine çevrilmiştir: Başlangıçta kadın doktora muhtaçken, artık doktor kadının kendisini affetmesine muhtaçtır. Çünkü doktorun aradığı şey yalnızca kadının kurtuluşu değildir; kendi vicdanından kurtulma ihtimalidir.

İşte “amok” kavramı burada gerçek felsefi anlamına ulaşır. Amok yalnızca bir delilik hâli değildir; insanın tek bir duygu tarafından ele geçirilerek bütün diğer değerlerini kaybetmesidir. Doktor önce arzusunun ve gururunun, sonra pişmanlığının ve suçluluğunun esiri olur. Duygular değişmiştir fakat temel sorun değişmemiştir: Doktor hiçbir aşamada kendisinin efendisi değildir. Önce “istiyorum” duygusu onu yönetir, ardından “düzeltmeliyim” düşüncesi. Bu yüzden onun amok koşusu kendi içinde durduramadığı bir kuvvet tarafından sürüklenmesidir.

Zweig’in burada insan iradesi üzerine oldukça karanlık bir soru sorduğunu düşünüyorum. İnsan gerçekten özgürce mi karar verir, yoksa çoğu zaman kararlarımızın arkasında farkında olmadığımız tutkular mı vardır? Doktor kendisini akıllı ve eğitimli bir insan olarak görürken birkaç saat içinde hiç tanımadığı bir insana dönüşebilir. Zweig’in psikolojik edebiyatının gücü de buradadır: İnsanı “iyi” ve “kötü” diye ikiye ayırmak yerine, aynı insanın içinde birbirine zıt kişiliklerin bulunabileceğini gösterir. Merhametli insan zalimleşebilir; gururlu insan yalvaracak hâle gelebilir, akıllı insan akıldışının esiri olabilir. İnsan karakteri sandığımız kadar sabit değildir.

Kadının ölümüyle birlikte hikâyede başka bir büyük mesele ortaya çıkar: geri döndürülemezlik. Doktor hatasını anlar, fakat anlamak onu kurtarmaz. Çünkü ahlaki farkındalık zamanında yaşanmamıştır. Bazen insan ancak kaybettikten sonra ne yapması gerektiğini anlayabilir. Burada Zweig pişmanlığın en acı tarafını gösterir. Pişmanlık geçmişi değiştiremez; yalnızca geçmişte başka türlü davranabileceğimizi bize durmadan hatırlatır. Bu nedenle doktorun gerçek cezasını yine kendi bilinci verir.

Doktorun daha sonra kadının sırrını korumaya çalışması da bu açıdan önemlidir. Artık onu hayata döndüremez; yapabileceği tek şey onun iradesine ve sırrına ölümünden sonra sadık kalmaktır. Böylece doktorun mücadelesi kurtarmaktan kefarete dönüşür. Geçmişi değiştiremeyeceğini bildiği hâlde, yaptığı hatanın karşılığını kendi varlığıyla ödemeye çalışır. Fakat Zweig burada da kolay bir kurtuluş sunmamıştır. Çünkü bazı suçluluklar telafi edilebilirken bazıları yalnızca taşınabilir.

Zweig, doktor ile kadın arasındaki kısa karşılaşmadan insanın iradesi, gururu, güç arzusu, vicdanı ve pişmanlığı üzerine büyük bir trajedi çıkarır. Eserdeki asıl felaket ölümden bile önce gerçekleşmiştir: İnsan kendi içindeki sınırı aşmıştır ve bunu ancak aştıktan sonra fark etmiştir.

Belki de Zweig’in bize bıraktığı en rahatsız edici düşünce budur: İnsan kendisini tanıdığını zanneder, çünkü henüz sınanmadığı taraflarını görmemiştir. Doktorun karşısına çıkan kadın, onun kendisinden saklanan tarafını görünür hâle getirir. Bu nedenle Amok Koşucusu’nun en önemli sorusu “Doktor neden böyle yaptı?” sorusundan daha büyüktür: İnsanın içinde uygun koşullar ortaya çıkana kadar kendisinin bile bilmediği neler saklıdır?

Zweig belki de bu hikâyesiyle kesin bir cevap vermek istememiştir. Hikâyenin gücü bıraktığı huzursuzlukta yatar. İnsan aklına güvenebilir, ahlakına güvenebilir, kendisini tanıdığına inanabilir; fakat bütün bunların altında kontrol edilmesi çok daha zor bir dünya vardır. Doktorun amok koşusu bu yüzden yalnızca onun koşusu değildir. Zweig, doktorun felaketinde insanın kendi içindeki karanlık ve denetlenemeyen tarafla karşılaşma ihtimalini gösterir.

14 Haziran 2026 Pazar

José Saramago'nun Filin Yolculuğu Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

José Saramago'nun Filin Yolculuğu romanı tarihte gerçekten yaşanmış bir olayı anlatır: Portekiz kralının bir fili Avusturya Arşidükü Maksimilian'a hediye etmesi ve bu filin Avrupa boyunca yaptığı uzun yolculuktur konusu.

Saramago'nun asıl ilgisi tarihin içinde yaşayan insanlardır. Tarih kitapları kralları, savaşları ve anlaşmaları anlatır. Oysa Filin Yolculuğu romanı, tarihin kenarında kalmış ayrıntılara yönelir. Bir filin Avrupa boyunca yürütülmesi gibi sıra dışı bir olayın etrafında insanların nasıl davrandığını, nasıl düşündüğünü ve dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösterir. Aslında bu kitap için Saramago'nun insan doğası üzerine kurduğu uzun gözlemleri diyebiliriz.

Roman boyunca dikkat çeken en önemli unsur, anlatıcının sürekli devrede olmasıdır. Saramago olayları anlatır; yorum yapar, alay eder, düşünür ve okuru da düşünmeye zorlar. Din adamlarını, bürokratları, askerleri, kralları ve sıradan insanları aynı mesafeden izler. Hiç kimseyi tamamen yüceltmez. Çünkü romanda herkes biraz komiktir. Kral da, komutan da, rahip de, köylü de kendi dünyasının merkezinde olduğunu düşünür. Oysa yazar sürekli olarak bu merkezin ne kadar kırılgan olduğunu ve her şeyin bir anda değişebileceğini gösterir.

Romanın en etkileyici yanlarından biri de budur. Fil aslında hiç değişmeyen tek varlıktır. Yol boyunca aynı fil olarak kalır. Değişen ve kendini açığa vuran insanlar olur. Herkes file bakarken kendi zihnini ortaya koyar. Kimisi onda bir prestij nesnesi görür, kimisi kutsallık arar, kimisi siyasi güç simgesi bulur. Fil ise bütün bu anlamların dışında, yalnızca varlığını sürdürmektedir. Bu durum romanın temel ironisini oluşturur.

Romanın en güçlü sahnelerden biri, filin bakıcısı Subhro'nun filin sırtına çıktığı andır. Bu sahne aslında bakış açısının değişmesi ve kısa süreliğine de olsa sıradan bir insanın gücü elde ettiği anlamına gelir. Subhro yerden bakarken gösterişiyle gördüğü insanları, yukarıdan baktığında anlamsız ve küçük görür. İnsanların hareketleri, korkuları ve telaşları farklı bir anlam kazanır. Subhro burada kısa süreliğine de olsa iktidarın bakışını deneyimler.

Bu sahne romanın geri kalanını anlamak için önemli bir anahtar sunar. Çünkü bir kralın, bir hükümdarın ya da bir devlet yöneticisinin dünyaya nasıl baktığını sezdirir. Güç sahibi olmak yalnızca emir vermek değildir; aynı zamanda insanları uzaktan ve yukarıdan görmektir. Ancak Saramago bununla yetinmemiştir. Subhro'nun sıradan bir insan olduğunu da hatırlatır. O hem yukarıdadır hem aşağıdan gelmiştir. Bu nedenle o bakışın ne kadar yanıltıcı olduğunu da fark edebilir. Belki de romanın en önemli düşüncelerinden biri burada ortaya çıkar: Güç sahibi insanlar herkesi gördüklerini sanırlar, ama çoğu zaman sıradan insanların onlar hakkında ne düşündüğünü hiç bilmezler.

Roman boyunca din ve politika eleştirileri de bu düşüncenin etrafında şekillenir. Rahiplerin, komutanların ve yöneticilerin kendilerine yükledikleri büyük anlamlar, anlatıcının ironisiyle sürekli aşındırılır. Saramago'nun eleştirisi belirli kişilere değildir, insanın kendi önemini abartma eğilimine yöneliktir. İnsanlık yüzyıllardır kendisini tarihin merkezine yerleştirmeye çalışır.

Bununla birlikte romanı yalnızca bir hiciv romanı olarak okumak eksik olur. Çünkü kitabın satır aralarında daha karanlık bir duygu da hissedilir. Saramago dünyanın giderek daha iyi bir yer olduğuna inanan bir yazar değildir. Tam tersine, insanlığın aynı hataları tekrar tekrar ürettiğini düşünen yaşlı bir gözlemcidir. Savaşlar değişir, hükümdarlar değişir, dinî tartışmalar değişir; fakat kibir, güç tutkusu ve anlamsız çekişmeler varlığını sürdürür. Romanın yer yer melankolik tonunun kaynağı da budur.

Yine de roman bütünüyle umutsuz değildir. Çünkü bütün o gösterişli iktidar yapılarının arasında Subhro gibi insanlar vardır. Fil ile bakıcısı arasındaki bağ vardır. Yolculuk sırasında ortaya çıkan dostluklar, merhamet anları ve insanî yakınlıklar vardır. Saramago insanlığa güvenini büyük ölçüde kaybetmiş görünse de insanın küçük iyiliklerine olan ilgisini kaybetmemiştir.

Filin Yolculuğu, insanın kendisini nasıl gördüğünü ve aslında nasıl yanıldığını anlatan bir romandır. Tarih burada yalnızca bir çerçevedir. Asıl anlatılan şey iktidarın bakışı, insanın kibri, dünyanın absürtlüğü ve bütün bunların ortasında varlığını sürdüren sıradan hayattır. Romanın en güçlü imgelerinden biri, filin sırtından aşağıya bakan gözdür. Bu göz hem aşağıyı hem yukarıyı tanır; hem sıradan insanın hayatını hem de gücün insana verdiği yanılsamayı görür. 

Saramago'nun insanlık üzerine söylediği birçok söz de tam olarak bu noktadan doğar: İnsanlar dünyayı bulundukları yerden görürler ve çoğu zaman baktıkları yeri hakikatin kendisi sanırlar.

9 Haziran 2026 Salı

José Saramago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Romanı Üzerine

José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanında ölümün yokluğunu bir nimet gibi değil, bir felaket gibi gösterir. İlk bakışta insanlar ölümsüzlüğü büyük bir hediye sanıyorlar. Çünkü insan zihni genellikle ölümü, kaybetmek istemediği şeylerin karşısında duran bir engel olarak görür. Fakat Saramago burada çok temel bir soruyu soruyor: Ölüm ortadan kalkarsa hayat gerçekten daha mı iyi olur?

Romanın ilk bölümünde bunun cevabının pek de öyle olmadığı görülüyor. İnsanlar yaşlanmaya devam ediyor, hastalıklı insanlar çoğalıyor ama ölüm gelmiyor. Yani ölüm, insanlar hasta olduğu hâlde ya da yaşlılıktan dolayı kendi öz bakımlarını yapamadıkları hâlde bir türlü gelmiyor. Genç, sağlıklı ve güçlü biri için ölümsüzlük cazip gelebilir belki; fakat yatağa bağımlı, bilinci zayıflamış veya ağır hastalıklarla yaşayan biri için sonsuz yaşam bir ödülden çok bir ceza hâline dönüşebilir. Ölümün yokluğu ilk başta bir mucize gibi görünse de zamanla insanların omuzlarına ağır bir yük bindirmeye başlıyor.

Bu durumun toplumsal sonuçları da romanda çok ilginç biçimde işleniyor. Hastaların ve yaşlıların komşu ülkelere götürülerek orada ölmelerinin sağlanması, ölümün bile bir çeşit kaçakçılık ve mafya düzenine konu olması, insanların her şartta yeni sistemler kurduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalksa bile insan doğası değişmiyor. Romanın bu kısmı biraz kara mizah, biraz da toplumsal eleştiri taşıyor. Bir yandan insanı güldürürken diğer yandan da oldukça rahatsız edici sorular sorduruyor.

Daha sonra romanın ikinci kısmında bambaşka bir düzleme geçiliyor. Artık mesele ölümün yokluğu değil, ölümün kendisi oluyor. Ölüm bir kavram olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşüyor. Eflatun renkli zarflar, tırpan, önceden gönderilen ölüm bildirimleri, ölümün insan biçimine girmesi... Bunların hepsi eski ölüm sembollerinin Saramago'nun hayal gücüyle yeniden yorumlanmış hâli gibi duruyor.

Ölüm herkese ulaşabiliyor ama bir adama ulaşamıyor. Ölümün adama gönderdiği mektup sürekli geri dönüyor. Burada sanki ölüm ilk kez kendi gücünün sınırlarıyla karşılaşıyor. O ana kadar herkes üzerinde mutlak otoriteye sahip olan ölüm, ilk defa çözemediği bir bilmeceyle karşılaşıyor.

Sonra ölümün bir kadın kılığına girerek viyolonselciyi izlemesi ve sonunda ona âşık olması, romanı felsefi bir tartışmadan neredeyse bir masala dönüştürüyor. Çok ilginç olan nokta şu: Ölümün yenilgisi bir savaşta olmuyor. Ölüm kandırılmıyor, öldürülmüyor, zincire vurulmuyor. Ölüm ilk kez insanî bir duygu tarafından değiştiriliyor. Öldürmekten vazgeçmesinin sebebi güçsüz kalması da değil; sevmesi.

***

Bu romanı okurken İhsan Oktay Anar'ın Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri adlı roman aklıma geldi. Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri'nde ölüm çoğu zaman peşine düştüğü Uzun İhsan'ı yakalayamayan, oyunlara gelen, aldatılan bir figürdür. Saramago'nun romanında ise viyolonselci ölümü kandıran taraf değildir. Ölüm kendi içinde dönüşmüştür.

Yine de bu iki yazarın ölümü böyle kişileştirerek insanların hayatlarına sokması ve bunu yaparken o hafif kara mizahi kalemi devreye sokmaları oldukça ilginç ve düşündürücüdür. Birinde ölüm insan tarafından alt edilir ya da oyuna getirilir; diğerinde ise ölüm, insanı tanıdıkça değişir. Bu nedenle iki eser arasında doğrudan bir benzerlik kurmak mümkün olmasa da aralarında ilginç bir akrabalık hissedildiğini söylemek mümkündür.

Romanı okurken ölümün yokluğu başlangıçta bir mucize gibi görünürken, sonunda bunun ne anlama geldiğini öğrenmiş oluruz. Yine de Saramago kesin bir cevap vermez. Ölüm ertesi gün geri dönecek midir? Bir daha hiç gelmeyecek midir? Bu sadece viyolonselci için yapılmış geçici bir istisna mıdır? Bunları bilmeyiz.

Saramago, okuru “Ya ölüm olmasaydı?” sorusunu sonuna kadar düşünmeye zorluyor. Bu tür romanlar gerçeklikten uzaklaşmıyor; aksine gerçekliği başka bir açıdan görmemizi sağlıyor. Hayal gücüyle kurulmuş olmalarına rağmen insanı hayat, yaşlılık, acı, zaman ve sevgi üzerine düşündürüyorlar.

***

Roman yalnızca okurlar tarafından değil, eleştirmenler tarafından da ilgiyle karşılanmış. Eleştirmenlerin büyük bölümü, Saramago'nun ölüm gibi herkesin bildiğini sandığı bir kavramı ters yüz etmesini başarılı bulmuş. Özellikle romanın ilk bölümündeki toplumsal eleştiri dikkat çekmiş. Çünkü ölüm ortadan kalkınca yalnızca insanlar etkilenmiyor; devlet, hastaneler, sigorta sistemleri, din kurumları, aile yapısı ve ekonomi de sarsılıyor. Eleştirmenler, Saramago'nun bu yönüyle modern toplumun görünmeyen dayanaklarını ortaya çıkardığını söylemişler.

***

Bu roman iki parçalı bir yapıya sahip. İlk bölüm daha çok siyasi ve toplumsal bir hicivken, ikinci bölümde ölümün kadınlaşıp bir müzisyene âşık olması masalsı ve biraz da beklenmedik bir hava yaratıyor. Fakat tam da bu nedenle roman sıradan bir fikir egzersizinin ötesine geçiyor ve daha insani bir yere ulaşıyor.

Bence romanın en güçlü fikirlerinden biri şu: Ölüm hayatın düşmanı değildir.

Biz genellikle ölümü hayatın karşısında düşünürüz. Saramago ise ölümün hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalkınca yaşam güzelleşmiyor; aksine doğal düzen bozuluyor. Yaşamın anlamını veren şeylerden biri sonlu olmasıdır.

Düşünsenize, hiçbir zaman ölmeyeceğini kesin olarak bilen bir insan için yarının değeri ne olurdu? Bir işi bugün yapmakla bin yıl sonra yapmak arasında fark kalır mıydı? Roman biraz da bunu düşündürüyor.

İkinci olarak Saramago dini, devleti ve kurumları eleştiriyor. Ölümler olmayınca herkes paniğe kapılıyor. Hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri, cenaze işleri, hatta kilise bile ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü birçok kurum aslında ölümün varlığı üzerine kurulmuş durumdadır. Burada Saramago'nun şu soruyu sorduğu söylenebilir: “Ölüm olmasa toplumumuz gerçekten ayakta kalabilir miydi?”

Üçüncü ve belki de en önemli mesele ise sevgidir. Romanın sonuna geldiğimizde ölüm ilk kez bir insanla ilişki kuruyor. O zamana kadar ölüm için insanlar yalnızca isimlerden ibaret. Fakat viyolonselciyle karşılaşınca ilk kez bir insanı yakından tanıyor.

Aslında ölüm, insanı tanıdığında onu öldürmekte zorlanıyor. Yani sevgi ve yakınlık, ölümün bile mutlak gücünü sarsabilecek bir şey olarak gösteriliyor. Romanın sonunda ölümün gönderdiği mektubu yakması da bu yüzden çok anlamlıdır.

Belki de Saramago'nun okura düşündürmek istediği en büyük soru şudur: Eğer ölüm olmasaydı hayat anlamsızlaşır mıydı; yoksa hayatı anlamlı kılan şey, bir gün sona ereceğini bilmemiz midir?

Roman kesin bir cevap vermez. Ama okurun zihnine bu soruyu yerleştirir. Ve sanırım kitabın yıllardır konuşulmasının en önemli nedeni de budur. Romanın son sayfası kapandıktan sonra bile bu soru insanın zihninde yaşamaya devam eder.

***

Burada ayrıca değinmeden geçemeyeceğim bir nokta var. Türkiye'de romanın baskılarını yapan Kırmızı Kedi Yayınları'nın önsözünde, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un Körlük ve Görmek romanlarıyla birlikte bir üçleme oluşturduğu ve bu iki romanın devamı sayılabileceği yönünde bir değerlendirme yer alıyor. Ancak ben bu yoruma katılmıyorum.

Doğrudur; üç roman da adı verilmeyen bir ülkede geçer ve Saramago'nun benzer toplumsal meseleleri ele aldığı eserlerdir. Fakat Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, ne olay örgüsü bakımından ne karakterler bakımından ne de anlatılan hikâye açısından Körlük ve Görmek'in devamı olarak değerlendirilebilir. Körlük ve Görmek kendi içinde bütünlüklü bir hikâye oluştururken, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş bambaşka bir düşünce deneyinin peşinden gider.

Bu nedenle söz konusu romanlar arasında tematik benzerliklerden söz etmek mümkündür; ancak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u Körlük ve Görmek'in doğrudan devamı olarak nitelendirmek okurda yanlış bir beklenti oluşturabilir. Benim kanaatimce bu eserleri birbirine bağlayan şey aynı hikâyenin sürmesi değil, Saramago'nun adı bilinmeyen bir ülke üzerinden insanı, toplumu ve modern kurumları sorgulayan anlatı dünyasıdır.

Rönesans Kavramının Doğuşu ve Tarihsel Gelişimi

Rönesans düşüncesinin kökeni, 16. yüzyılda yaşayan İtalyan ressam, mimar ve sanat tarihçisi Giorgio Vasari 'ye kadar uzanır. Vasari 1550...