Ahmet Mithat Efendi’nin Mesail-i Muğlaka adlı romanı görünüşte bir Osmanlı gencinin Paris macerasını anlatır; fakat aslında modernleşmenin insan ruhunda, ahlak anlayışında ve toplumsal ilişkilerde meydana getirdiği değişimleri inceleyen oldukça karmaşık bir romandır. Romanın asıl meselesinin yalnızca aşk ya da Avrupa hayranlığı olmadığı açık biçimde görülür. Mesail-i Muğlaka gösteri toplumu, sosyal statü, ahlak, medeniyet, temsil, kıskançlık ve kimlik üzerine kurulmuş büyük bir gözlem alanına dönüşür.
Romanın başkarakteri Abdullah Nahifi’dir. Hukuk tahsili için
Paris’e gitmiş bir Osmanlı gencidir. Nahifi romanda Doğu’nun Batı’daki
temsiline dönüşür. Paris toplumu onun şahsında hem Şark’a hayran olur hem de
onu egzotik bir nesne gibi tüketir.
Özellikle düello sahnelerinden sonra Nahifi’nin bir anda
gazetelerin, salonların ve kadınların ilgisini çekmesi çok dikkat çekicidir.
Ahmet Mithat’ın modern şöhret kültürünü şaşırtıcı derecede erken bir
dönemde kavramış olduğu görünür. İnsanlar Nahifi’yi gerçekten tanımadan onun
hakkında hüküm verirler. Gazeteler onu kahramanlaştırır, kadınlar onu
romantikleştirir, erkekler onu kıskanır. Böylece Nahifi gerçek bir insandan çok
toplumsal bir imaja dönüşür. Romanın modern taraflarından biri de budur; toplumun
hakikatten çok temsille ilgilenmesi.
Ahmet Mithat da tıpkı Marcel Proust gibi insanların
birbirlerine nasıl baktıklarını, salonların görünmez iktidarını, dedikodunun
sosyal gücünü ve aşkın içindeki gurur duygusunu dikkatle gözlemler. Özellikle
Madam de Rose Bouton çevresindeki sahneler tam anlamıyla bir aristokrat toplum
çözümlemesine dönüşür. İnsanlar konuşurken bile aslında birbirlerini tartarlar.
Her iltifatın arkasında bir hesap, her yakınlığın arkasında bir çıkar ihtimali
bulunur.
Proust daha çok bireyin iç bilinciyle ve hafızanın
derinliğiyle ilgilenirken Ahmet Mithat toplumsal ahlakın yapısını çözmeye
çalışır. O daha sosyolojik bir yazardır. Karakterlerin iç dünyasıyla ilgilenir
ama asıl amacı medeniyetin ruhunu teşhir etmektir.
Madam de Rose Bouton karakteri bu açıdan çok önemlidir.
Çünkü o yalnızca baştan çıkarıcı bir kadın değildir; Paris medeniyetinin
kadınlaşmış hâlidir. Zarif, kültürlü, sosyal olarak güçlü, etkileyici ama aynı
zamanda çıkar ilişkilerinin merkezinde duran bir figürdür. Ahmet Mithat onun
üzerinden Batı aristokrasisinin iç boşluğunu göstermeye çalışır. Özellikle
kocasıyla olan ilişkisi bu açıdan dikkat çekicidir. Monsieur de Rose Bouton
karısının ilişkilerini bilir; hatta karısının ilişkilerinin kendi sosyal
yükselişine katkı sağladığını da fark eder. Böylece evlilikleri ekonomik ve sosyal ortaklığa dönüşür. Roman bu anlamda ciddi biçimde Balzac
ve Zola çizgisine de yaklaşır.
Fakat Ahmet Mithat’ın başarısı yalnızca Batı’yı
eleştirmesinde değildir. Daha önemli olan Batı toplumunun Doğu’yu algılayış
biçimini de sorgulayabilmesidir. Roman boyunca Paris salonlarında ‘Şarklı’
kimliği çoğu zaman gerçekliğiyle değil de egzotik bir gösteri olarak algılanır.
Bu durum özellikle Abdullah Nahifi’yi taklit eden sahte karakter üzerinden
belirginleşir. İslamiyet, çok eşlilik ve Doğu hayatı üzerine yapılan yüzeysel
konuşmaların büyük kısmı, Paris toplumunun görmek istediği oryantal hayale
hitap eden teatral bir temsil hâline gelir. Ahmet Mithat da romanında Batı’nın
Doğu’yu hakikatiyle değil, kendi kurduğu egzotik imgeler aracılığıyla anlamaya
çalışmasını eleştirir. Böylece roman basit bir ‘Doğu üstün, Batı çürümüş’
anlatısının ötesine geçerek temsil, kimlik ve medeniyet algısı üzerine daha
karmaşık bir tartışma alanı açar.
Rosette karakteri ise romanın duygusal tarafını temsil eder.
Onun Nahifi’ye duyduğu aşkın içinde sınıfsal bir eziklik ve korku da vardır.
Rosette kendisini Madam de Rose Bouton gibi kadınlarla kıyasladıkça üzülür. Bu
yüzden kıskançlığının sosyal aşağılık hissinden kaynaklandığını düşündürtür. Ahmet
Mithat romanında kadın psikolojisini şaşırtıcı derecede dikkatli işler.
Rosette’in şüpheleri, ağlamaları, öfke patlamaları ve sonra yeniden Nahifi’ye
teslim oluşu oldukça gerçek görünür.
Romanın belki de en dikkat
çekici tarafı, Paris’i büyük bir tiyatro sahnesi gibi anlatmasıdır. Herkes rol
yapmaktadır: gazeteciler, aristokratlar, kadınlar, düellocular… İnsanlar görünmek
istedikleri kişiye dönüşmeye çalışırlar. Bu yüzden romanda sık sık “hakikat”
ile “görüntü” çatışır.
Ahmet Mithat’ın sürekli
okuyucuya seslenmesi, araya girip yorum yapması, “siz olsaydınız” demesi
yalnızca meddah geleneğinin devamı değildir. Aynı zamanda okuyucuyu Paris
toplumunun içine sokma yöntemidir. Okur artık salonların, dedikoduların ve ahlaki çelişkilerin tanığı hâline gelir. Romanın
bazı bölümleri gerçekten şaşırtıcı derecede modern bir zihinle yazılmıştır.
Özellikle şöhretin üretimi, medyanın etkisi, sosyal imaj, ahlaki ikiyüzlülük, aşkın
çıkarla karışması, egzotik olanın tüketilmesi gibi meseleler bugün bile
güncelliğini korumaktadır.
Ahmet Mithat bu romanda zaman zaman olağanüstü dikkatli bir toplum gözlemcisi olarak ortaya çıkar. İnsan ilişkilerindeki sosyal tiyatroyu, modern toplumun samimiyetsizliğini ve medeniyetin psikolojik çelişkilerini kavrama konusunda küçümsenmeyecek kadar güçlü bir yazardır.
***