eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2026 Pazartesi

Mizancı Murad'ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? Romanında İdealizmin Maddi Temeli: Mansur Bey ve Miras Meselesi

Turfanda mı Yoksa Turfa mı? Mizancı Murad tarafından 1890-1891 yıllarında kaleme alınmış ve ilk kez 1891’de yayımlanmış bir fikir romanıdır. Yazar bu eseri Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasî, idarî ve ahlakî sorunları göstermek ve bunlara çözüm önerileri sunmak amacıyla yazmıştır. Bu yüzden roman Türk edebiyatının ilk idealist ve siyasal romanlarından biri olarak kabul edilir.

Romanın başkarakteri Mansur Bey'dir. Mansur ile Zehra’nın hikâyesi Cezayir’de başlar. Bu iki çocuk amcalarının yanında büyürler. Diğer kuzenlerinden farklıdırlar; daha küçük yaşlardan itibaren çalışkan, zeki, gururlu, karakter sahibi ve vatan sevgisiyle yetişmiş kişilerdir. Her ne kadar Cezayir’de yaşasalar da kendilerini Osmanlı’ya ait hissederler. Mansur’un ailesi aslen Kütahyalı Türklerdendir. Bu yüzden Mansur geldiği yeri hiçbir zaman unutmaz. Türk kimliğine bağlıdır; Türkçeyi sever ve kendi kimliğini korumaya çalışır. Roman boyunca onun Osmanlı’ya, devlete ve padişaha duyduğu bağlılık sürekli vurgulanır.

Mansur daha sonra Fransa’ya giderek tıp eğitimi alır. Ancak Avrupa’da eğitim görmesine rağmen Batı hayranı bir karaktere dönüşmez. Tam tersine, öğrendiklerini Osmanlı Devleti’nin hizmetine sunmak ister. Eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelir. İstanbul’a gelişinin sebebi ideallerini gerçekleştirmek istemesidir. Roman esas olarak bu noktadan sonra başlar. Mansur Bey devlet dairelerinde çalışmaya başladığında hayal ettiği Osmanlı ile karşılaştığı Osmanlı arasında büyük bir fark olduğunu görür.

Romanın en güçlü taraflarından biri bürokrasi eleştirisidir. Mizancı Murad, Mansur Bey aracılığıyla devlet dairelerindeki çürümeyi gözler önüne serer. Memurların önemli bir kısmı görevlerini gerektiği gibi yerine getirmemektedir. İş yapmayan, bütün gününü boş geçiren, sadece maaş almak için makam işgal eden insanlar vardır. Üstelik bu kişiler liyakat sahibi olmadıkları hâlde sürekli terfi etmektedirler. Rüşvet yaygınlaşmış, adam kayırma olağan bir hâl almıştır. Devlet hizmeti anlayışının yerini kişisel çıkarlar almıştır. Mansur Bey bu düzeni değiştirmek isteyen bir karakterdir. Fakat dürüstlüğü yüzünden sürekli engellerle karşılaşır. Çünkü sistem kendisini eleştiren insanları dışlamaktadır. Romanın temel sorularından biri de burada ortaya çıkar: Toplum için çalışan, dürüst ve idealist insanlar gerçekten değerli midir, yoksa onlar çağlarının anlayamadığı “turfanda” insanlar mıdır?

Eserde yalnızca devlet meseleleri yoktur. Bir konak hayatı da anlatılır. Zehra, Fatma Hanım, paşalar, akrabalar ve çeşitli aile ilişkileri romanın önemli bir bölümünü oluşturur. Ancak romanın genel yapısına bakıldığında bu bölümlerin bazen düşünce kısmının gerisinde kaldığı hissedilir. Çünkü Mizancı Murad aslında bir romancıdan çok fikir adamıdır. Bu nedenle bazı entrikalar, paşaların aile ilişkileri veya konaktaki çekişmeler zaman zaman romana sonradan eklenmiş izlenimi verir. 

Zehra karakteri de bu idealist anlayışın bir parçasıdır. Zehra eğitimli, ahlaklı, fedakâr ve bilinçli bir kadın olarak çizilir. Ancak romanda kadın eğitiminin sınırları da dikkat çeker. Kadınların eğitim alması desteklenmektedir; fakat bu eğitim daha çok aile hayatını güzelleştirmek ve iyi nesiller yetiştirmek amacıyla düşünülmektedir. Zehra bilgili bir kadındır fakat yaşadığı sosyal çevrede bu bilgisini toplumsal hayata aktarma imkânı oldukça sınırlıdır. Bu yönüyle roman, bir taraftan kadın eğitimini savunurken diğer taraftan dönemin geleneksel kadın anlayışını da korumaktadır.

Mansur Bey’in en büyük ideallerinden biri eğitimdir. Ona göre bir millet ancak eğitimle yükselebilir. Bu yüzden görev yaptığı Veliler köyünde bir okul açar. Köylülerin bilinçlenmesini, çocukların iyi eğitim almasını ister. Eğitim, tarım, üretim ve ahlak onun düşünce dünyasının temel kavramlarıdır. Hatta kurduğu okul ve yaptığı çalışmalar, onun memuriyetinden daha önemli bir hizmet olarak gösterilir. Mizancı Murad’ın ideal Osmanlı aydını anlayışı burada açıkça görülmektedir.

Romanın ilerleyen bölümlerinde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yani 93 Harbi başlar. Mansur Bey görev gereği Şıpka cephesine gider. Burada doktor olarak çalışır ve savaşın bütün acılarını yakından görür. Yaralı askerlerle ilgilenir, büyük fedakârlıklar gösterir. Ancak dürüstlüğü başına dert açar. Bazı komutanlar ve çıkar çevreleri tarafından iftiraya uğrar. Hatta casusluk ve bozgunculukla suçlanır. Böylece romanın başından beri görülen temel durum tekrar ortaya çıkar: Dürüst ve idealist insanlar yozlaşmış düzen tarafından dışlanmaktadır.

Şam'dan sonra Mansur Bey’in sağlık durumu bozulur. Hastalığı ilerler ve doktorlar ona daha sıcak iklimlere gitmesini tavsiye ederler. Bu nedenle Trablusgarp ve Sudan taraflarına gider. Romanın son kısmı büyük ölçüde mektuplardan oluşur. Zehra Hanım, Fatma Hanım ve Mansur Bey arasındaki bu mektuplar hem duygusal hem de düşünsel yönü güçlü bölümlerdir. Mansur Bey artık ölüm ihtimalini düşünmektedir. Buna rağmen memleket meseleleriyle ilgilenmeye devam eder.

Zehra ile Mansur’un ilişkisi de bu noktada sıradan bir aşk hikâyesi olmaktan çıkar. İkisi de aynı ideale bağlıdır. Zehra yalnızca sevilen bir kadın değil, Mansur’un düşüncelerini anlayan ve onları yaşatmaya çalışan bir karakterdir. Mansur Bey ölmeden önce oğulları Mahmut’un eğitimine önem verilmesini ister. Çünkü onun gözünde gerçek miras para ya da makam değil, fikirlerdir. Mahmut’un iyi yetişmesi, ülkesine hizmet eden bir insan olması ve babasının davasını sürdürmesi gerektiğini düşünür.

Romanın sonunda Mansur Bey hayatını kaybeder. Mansur Bey toplum tarafından tam olarak anlaşılamamış bir idealisttir. Mizancı Murad’ın vermek istediği mesaj açıktır: Bir toplumun kurtuluşu dürüst, eğitimli, ahlaklı ve çalışkan insanların çoğalmasına bağlıdır. Mansur Bey bu yüzden yazarın hayal ettiği yeni Osmanlı insanının sembolüdür.

Bugün roman okunduğunda dikkat çeken noktalardan biri de ele aldığı birçok meselenin hâlâ güncelliğini korumasıdır. Liyakatsizlik, memur zihniyeti, rüşvet, makamların kişisel çıkar için kullanılması, eğitim sorunları ve devlet yönetimindeki aksaklıklar romanda uzun uzun eleştirilir. Bu yüzden eser yalnızca Tanzimat sonrası Osmanlı’yı anlatan tarihî bir roman değil, aynı zamanda günümüze kadar uzanan toplumsal tartışmaların da erken bir örneği olarak görülebilir. Mizancı Murad’ın sorduğu soru bugün de geçerliliğini korur: Toplum için çalışan dürüst insanlar gerçekten “turfanda” yani geleceğin habercileri midir, yoksa kendi çağları tarafından değersiz görülen “turfa” insanlar olarak mı kalacaklardır?

***

Turfanda mı Yoksa Turfa mı? bir düşünce romanı olduğu için karakterler çoğu zaman insan olmaktan çıkıp fikirlerin temsilcisine dönüşüyorlar.

Özellikle Sabiha karakteri bunun en belirgin örneklerinden biridir. Sabiha aslında Zehra'dan daha canlı, daha insani ve daha gerçek bir karakterdir. Duygularına yenilir, kıskanır, hata yapar, zaaf gösterir. Fakat Mizancı Murad'ın ahlak anlayışında bu tür zaafların affedilmesi zordur. Bu yüzden Sabiha'nın hikâyesi de bir trajediye dönüşür. Roman boyunca yaptığı hataların bedelini öder ve sonunda ölümle cezalandırılır. Burada yazarın amacı aslında okuyucuya ahlaki bir ders vermektir.

Aynı durum Müzeyyen Hanım için de geçerlidir. Kötülüğe doğrudan öncülük etmese bile Raşit Efendi'nin suçlarına ortak olduğu için cezasını ölümle öder. Yazarın dünyasında ahlaki hata ile fiziksel ceza arasında çok doğrudan bir ilişki vardır. İyi insanlar ödüllendirilir, kötü veya hata yapan insanlar ise ortadan kaldırılır.

Bu durum Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemlerinin bazı romanlarında da görülür. Roman kahramanları çoğu zaman gerçek insanlar gibi değil, "ibret örnekleri" gibi kurgulanmıştır. Mizancı Murad da bundan farklı davranmaz.

Romanın en dikkat çekici eleştiri noktalarından biri, idealizm ile maddi güç arasındaki ilişki konusunda ortaya çıkmaktadır. Mizancı Murad eser boyunca çalışmayı, ahlakı, eğitimi ve topluma hizmet etmeyi yüceltir. Mansur Bey de bu düşüncelerin temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Onun amacı servet elde etmek ya da zenginleşmek değildir; okul açmak, insanları eğitmek ve memleketin kalkınmasına katkı sağlamaktır. Ancak romanın sonunda bu ideallerin gerçekleşmesini mümkün kılan şeylerden biri büyük bir miras olur.

Burada dikkat çekici olan nokta yazarın olay örgüsünü kurma biçimidir. Şeyh Salih Efendi'nin ailesine bakıldığında, servetin doğal mirasçıları sayılabilecek karakterlerin birer birer ortadan kaldırıldığı görülür. İsmail Bey ölür, Sabiha ölür, diğer bazı karakterler de hikâyeden çıkarılır. Sonunda ortaya çıkan maddi güç ve imkânlar Mansur Bey'in temsil ettiği ideallerin hizmetine sunulur.

İsmail Bey ya da Sabiha, Raşit Efendi gibi kötülüğün temsilcileri değildir. Hataları, zaafları ve yanlış tercihleri olabilir; ancak bunlar onları doğrudan kötü insanlar hâline getirmez. Buna rağmen romanın sonunda yaşama şansı bulanlar çoğunlukla yazarın onayladığı karakterler olurken, diğerleri trajik biçimde sahneden çekilirler.

Acaba bu karakterler gerçekten yaptıkları hatalar nedeniyle mi ölürler, yoksa yazar ideal kahramanının önündeki engelleri kaldırmak için mi onları hikâyeden çıkarır? Özellikle Sabiha'nın ölümü bu açıdan tartışmalıdır. Çünkü Sabiha'nın suçu duygularına yenilmek ve yazarın ahlak anlayışına uygun olmayan tercihlerde bulunmasıdır.

Romanın bir başka düşündürücü yönü de idealizmin maddi temelleridir. Mansur Bey'in savunduğu eğitim projeleri, açtığı okullar ve gerçekleştirmek istediği toplumsal çalışmalar büyük ölçüde ekonomik kaynak gerektirmektedir. Romanın sonunda bu kaynakların önemli bir kısmının miras yoluyla sağlanması, idealizm ile servet arasındaki ilişkiyi görünür hâle getirir. Böylece eser farkında olmadan şu gerçeği de ortaya koymaktadır: En iyi niyetli düşünceler bile hayata geçirilebilmek için belirli bir maddi güce ihtiyaç duyar.

Romandaki tartışma yalnızca iyi ile kötü arasındaki mücadele değildir. Aynı zamanda ideallerin gerçekleşebilmesi için gerekli olan ekonomik koşulların nasıl oluştuğu meselesidir. Mizancı Murad ahlaken üstün gördüğü kahramanına bu imkânı sağlayabilmek için olay örgüsünü belirli bir yöne taşımış görünmektedir. Bu durum da romanın en ilgi çekici ve en fazla tartışılabilecek yönlerinden birini oluşturmaktadır.

15 Şubat 2026 Pazar

Reşat Nuri Güntekin Romanlarında İnsan ve Toplumsal Bağlam: Birey-Aile-Toplum Üçgeni

 

Reşat Nuri Güntekin Romanlarında İnsan ve Toplumsal Bağlam: Birey-Aile-Toplum Üçgeni

Reşat Nuri Güntekin’in Acımak, Yaprak Dökümü ve Yeşil Gece romanlarında insan, yaşadığı çevrenin etkisi altında gelişen bir karakter olarak ele alınır. Bu eserlerde bireyin düşünceleri, davranışları ve hayatı; aile yapısı, eğitim anlayışı ve toplumsal şartlarla doğrudan bağlantılıdır. Zehra, Ali Rıza Bey ve Ali Şahin farklı yaşantılara sahip olsalar da her biri içinde bulundukları ortamın belirgin izlerini taşır. Zehra’nın katı ve mesafeli kişiliği çocukluk yıllarında yaşadıklarıyla şekillenir; Ali Rıza Bey’in hayatı, ailesine ve geleneksel değerlere bağlılığı etrafında gelişir; Ali Şahin ise toplumun eğitim anlayışını değiştirmeye çalışan bir aydın olarak öne çıkar.

Bu üç roman, bireyin aile ilişkileri, ekonomik koşullar, eğitim sistemi ve sosyal çevre gibi unsurların etkisiyle biçimlendiğini açık biçimde ortaya koyar. Karakterlerin yaşadığı olaylar farklı olsa da hepsi aynı gerçeği gösterir: İnsan, içinde bulunduğu şartlardan bağımsız değildir. Reşat Nuri Güntekin, eserlerinde birey, aile ve toplum arasındaki güçlü ilişkiyi somut hayat hikâyeleri üzerinden anlatır.

Birey: Acımak Romanında Zehra

Acımak romanında Zehra, bireysel düzeyde yaşanan bir vicdan uyanışının temsilcisidir. Disiplinli, dürüst ve tavizsiz bir öğretmen olan Zehra, insanları katı ölçütlerle değerlendiren, merhameti zayıflık olarak gören bir karakterdir. Bu tutumu yalnızca mesleğini icra ederken değil, bütün hayatında belirleyici olan bir anlayıştır. Romanın en dikkat çekici ifadelerinden biri, Zehra’nın kişiliğini açık biçimde ortaya koyar:

“Doğruluk, temizlik, fedakârlık hastalığı onda insanın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştür. Acımak kabiliyeti.”

Zehra’nın sert ve mesafeli tavrının kökeni çocukluk yıllarına uzanır. Babası hakkında kendisine anlatılan olumsuz hikâyeler, onun duygusal dünyasının erken yaşta körelmesine neden olur. Yaşıtlarıyla sağlıklı ilişkiler kuramaz, kendini yalnızca derslerine verir ve duygularını bastırarak büyür. Romanda bu durum şu sözlerle anlatılır:

“Kitaplarından başını kaldırmıyor, kimse ile ahbap olmuyordu… yaşlı başlı bir insan gibiydi. Kalbi bütün sevgilere, ümitlere kapanmıştı.”

Zehra’nın hayatındaki en önemli kırılma noktası, babasının ölümünden sonra gerçeklerle yüzleşmesidir. Babasının anlatıldığı gibi kötü bir insan olmadığını öğrenmesi, onun bütün değer yargılarını sarsar ve dünyaya bakışını değiştirmeye başlar. Bu yönüyle Acımak, bireyin yanlış bilgiler, önyargılar ve duygusal travmalar nedeniyle katılaşabileceğini; ancak gerçeklerle karşılaştığında değişebileceğini anlatan güçlü bir roman olarak öne çıkar.

Aile: Yaprak Dökümü Romanında Ali Rıza Bey

Yaprak Dökümü, aile hayatında yaşanan bir çözülmenin romanıdır. Reşat Nuri Güntekin, bu eserinde değişen toplumsal koşulların bir aileyi nasıl yavaş yavaş dağıttığını Ali Rıza Bey karakteri üzerinden anlatır. Emekli memur Ali Rıza Bey, dürüstlüğü, namus anlayışı ve geleneksel değerleriyle tanınan bir baba figürüdür. Hayatı boyunca doğruluktan ödün vermemiş, çocuklarına da aynı ahlaki ölçüleri aşılamaya çalışmıştır. Ona göre bir babanın çocuklarına bırakabileceği en değerli miras maddi varlıklar değil, onurlu ve temiz bir isimdir:

“Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir.”

Ancak yaşadığı toplum hızla değişmektedir. Ekonomik koşullar zorlaşmış, şehir hayatı farklı bir yaşam tarzı ortaya çıkarmış, gösteriş ve tüketim ön plana çıkmıştır. Ali Rıza Bey yeni dünyanın değerlerini benimseyemez ve kendini değişimin dışında hisseder. Mutluluğun para, eğlence ve rahatlıkla ölçülmesine karşı çıkar; sade ve onurlu bir hayatın da insanı mutlu edebileceğine inanır:

“Ben eski bir insanım. Anlaşmamıza imkân yok. İnsanların paradan başka şeylerle de mesut olacaklarına inanarak yaşadım. O kanaatle öleceğim.”

Ailedeki çözülme süreci, oğlu Şevket’in Ferhunde ile evlenmesiyle hızlanır. Ferhunde’nin eve getirdiği gösterişe dayalı, tüketim odaklı yaşam anlayışı, özellikle kızların beklentilerini değiştirir. Fiziksel olarak aynı evde yaşanmaya devam edilse de duygusal bağlar giderek zayıflar. Yazar bu durumu çarpıcı bir şekilde dile getirir:

“Aynı evde yaşamak, aynı hayatı paylaşmak değildir. Bağlar kopunca duvarlar ayakta kalsa ne olur?”

Ali Rıza Bey’in hayata bakışı çocukları tarafından anlaşılmaz ve gereksiz bulunur. Ona göre sevgi ve evlilik, sorumluluk bilinciyle ele alınması gereken ciddi konulardır; tutku ve heveslerin peşinden gitmek insanı felakete sürükleyebilir.

“Onun fikrince sevda, hali vakti yerinde, işi gücü yolunda olan bir kısım insanların bilerek ve isteyerek başlarına satın aldıkları bir dertti.”

Roman ilerledikçe Ali Rıza Bey’in umutları giderek azalır. Ailesinin yaşadığı sorunlar onun için yalnızca bir hayal kırıklığı değil, aynı zamanda hayat boyu savunduğu değerlerin sarsılması anlamına gelir. Yazar, onun kısa süreli mutluluğunu bile buruk bir tonla aktarır:

“Ali Rıza Bey, o günlerde bayram elbiseleriyle bayram beşiğine binmiş çocuklar kadar neşelidir. Yalnız, sokaklardaki kalabalığın içinde ara sıra eski kahve arkadaşlarından bazılarıyla göz göze gelmese.”

Ali Rıza Bey’in çocuklarının yaşadığı sorunlar onun kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş, geçmişteki saygınlığı yerini derin bir utanç duygusuna bırakmıştır.

Yaprak Dökümü, bir ailenin dağılmasını anlatırken aynı zamanda geleneksel değerlerin modern yaşam karşısındaki sarsılışını da gözler önüne serer. Roman, ailenin yalnızca aynı çatı altında bulunmakla var olmadığını; sevgi, dayanışma ve ortak değerlerle ayakta durduğunu gösterir.

Toplum: Yeşil Gece Romanında Ali Şahin

Yeşil Gece, birey ve aile düzeyinin ötesine geçerek toplum ölçeğinde yaşanan çatışmaları ele alan bir romandır. Reşat Nuri Güntekin bu eserinde eğitim, din ve gelenek arasındaki gerilimi modernleşme süreci içinde değerlendirmiştir. Medrese kökenli olmasına rağmen modern eğitimi savunan öğretmen Ali Şahin, cehaletle ve yerleşmiş geleneksel güçlerle mücadele eden bir aydın olarak karşımıza çıkar.

Başlangıçta halkın tutumuna öfke duyan Şahin, zamanla onların bilinçli bir kötülükten değil bilgisizlikten bu durumda olduğunu fark eder:

“Kızdığı ve nefret ettiği halde şimdi halkı acıyarak seviyor: ‘Onlar, bir nevi büyük çocuklar... Bütün kabahat onları bu hale getirenlerde.’”

Şahin’e göre cehalet toplumsal bir durumdan kaynaklanır. Eğitimsizlik, insanların kolayca yönlendirilmesine ve çıkar gruplarının etkisine açık hâle gelmesine neden olur:

“Okumayan, anlamayan insanların mesut olmalarına nasıl imkân verilir? Cahil insan, her zaman, her yerde ya kendi vehimlerine, batıl fikirlerine yahut da başkalarının hasis hırslarına ve menfaatlerine kurban oluyor.”

Roman, dinin toplum üzerindeki etkisini de eleştirel bir bakışla inceler. Ancak yazar, halkın bütünüyle fanatik olmadığını, asıl sorunun dini kendi çıkarları için kullanan otoriteler olduğunu vurgular:

“Bu memleketin halkı hiçbir zaman görünüşe aldanarak zannettiğimiz gibi tam mutaassıp, tam hurafe ve İsrailiyat hastası olmadı. Softanın pençesinden kendini hiçbir zaman kurtaramamakla beraber softaya karşı daima emniyetsizlik ve nefret gösterdi.”

Yunan işgali sırasında Şahin’in halkı korumak amacıyla sergilediği tutumlar yanlış anlaşılır ve ihanet olarak yorumlanır. Oysa amacı düzeni sağlamak ve daha büyük zararları önlemektir. Ali Şahin hem işgalciler hem de kendi halkı tarafından dışlanır; Ali Şahin’in yaşadıkları, toplumu dönüştürmeye çalışan bir aydının karşılaştığı güçlükleri ve yalnızlığını açıkça ortaya koyar.

Yeşil Gece, bireysel idealizm ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafeyi gösteren güçlü bir eserdir.

***

Reşat Nuri Güntekin’in bu romanlarında insanın üç farklı düzeyde ele alındığı açıkça görülür: birey, aile ve toplum. Acımak’ta Zehra, bireysel katılığın ve vicdanla yüzleşmenin; Yaprak Dökümü’nde Ali Rıza Bey, aile içindeki çözülmenin ve değişen değerler karşısındaki çaresizliğin; Yeşil Gece’de ise Ali Şahin, toplumsal çatışmanın ve aydın yalnızlığının temsilcisidir. Bu üç karakter de özünde dürüst ve iyi niyetli kişilerdir; ancak içinde bulundukları ortamın değişmesi, benimsedikleri değerlerle çevreleri arasındaki mesafeyi büyütür ve bu uyumsuzluk hayatlarında derin kırılmalara yol açar.

Reşat Nuri, eserleri aracılığıyla insan davranışlarını yalnızca kişisel özelliklerle açıklamanın yeterli olmadığını gösterir. Bireyin yaşadığı aile ortamı, toplumsal koşullar, ekonomik durum ve kültürel değerler karakterin gelişiminde belirleyici rol oynar. Yazarın romanları, insanın ancak ait olduğu çevreyle birlikte anlaşılabileceğini ortaya koyar. Reşat Nuri’nin eserlerinde insan, değişen şartlar karşısında sınanan, kırılgan ama dirençli bir varlık olarak karşımıza çıkar.

Yusuf Ziya Yörükân'ın Yorumu Çerçevesinde Miraç ve Cem İbadeti

  Yusuf Ziya Yörükân Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar adlı eserinde, Alevilikte Miraç anlayışını Cem ayininin kaynağını ve anlamını açıkl...