22 Şubat 2026 Pazar

Fatma Aliye Udi Romanında Bedia: Müzik Yeteneğinden Geçim Mücadelesine Uzanan Bir Kadın Hikâyesi

Fatma Aliye Udi Romanında Bedia: Müzik Yeteneğinden Geçim Mücadelesine Uzanan Bir Kadın Hikâyesi

Fatma Aliye’nin Udi romanında Bedia’nın hayatı baştan sona müzik etrafında şekillenir. Çocuklukta bir terbiye unsuru olarak başlayan bu yetenek, ilerleyen yıllarda onun için hayatta kalmanın tek dayanağına dönüşecektir. Bedia, musikiye meraklı babası Nazmi Bey’in yanında büyür ve yeteneği erken yaşta fark edilir. Ona hocalar tutulur; önce kanun çalmaya başlar, ardından söylemeye yönelir ve nihayetinde ud çalmayı tercih eder. Ud, hem çalıp hem söylemeye elverişli olması ve sesine uygunluğu nedeniyle Bedia’nın asıl sazı hâline gelir. Böylece yalnızca bir sazende değil, aynı zamanda güçlü bir hanende niteliği kazanır.

Bedia’nın Mail ile yaptığı aşk evliliği hayatındaki ilk büyük kırılmayı oluşturur. Severek evlendiği bu adam zamanla onu derin bir hayal kırıklığına uğratır. İstanbul’a geldikten sonra bir süre ağabeyi Şemi’nin gönderdiği paralarla yaşamını sürdürür; yani hâlâ aile desteğine bağlıdır. Ancak ağabeyinin ölümüyle bu destek ortadan kalkar ve Bedia maddi açıdan savunmasız kalır. Evdeki eşyalarını satmak zorunda kalması, geçim sorumluluğunun tamamen onun omuzlarına yüklenmesi ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler, onu çalışmaya mecbur bırakır.

Bedia ud çalmada son derece ustadır; ayrıca Arap musikisine hâkimdir ve bu repertuvar İstanbul’daki pek çok kişi tarafından bilinmemektedir. Nota bilgisi vardır, beste yapabilir, söz yazabilir; yani yalnızca icracı değil, aynı zamanda üretici bir müzisyendir. Davetlerde çalar, ders verir ve müzik yoluyla para kazanmaya başlar; böylece evin idaresini üstlenir. Sanatını bir geçim aracına dönüştürmesi, onun bağımsız bir birey hâline gelmesinin de başlangıcıdır. Fatma Aliye, Bedia’nın hikâyesi üzerinden, kadının eğitim ve beceri sahibi olduğunda zor koşullar altında bile ayakta kalabileceğini vurgular. Evliliğin sağladığı güvence ortadan kalktığında bile bilgi ve yetenek kadını hayata bağlayan temel dayanak olur.

Romanda Helvila karakteri Bedia’nın karşıtı olarak konumlandırılır. Helvila da saz çalar ve şarkı söyler; kısa sürede büyük paralar kazanır, ancak bunu çoğu zaman erkeklerle kurduğu uygunsuz ilişkiler aracılığıyla elde eder. Bedia ise yalnızca emeğiyle kazanmayı tercih eder; sanatını bir meslek hâline getirirken onurundan ödün vermez. Bu karşılaştırma, aynı yeteneğe sahip iki kadının farklı hayat stratejileri izleyerek nasıl farklı sonuçlara ulaştığını gösterir. Bedia’nın yolu daha zor ve daha yavaş ilerler, ancak saygınlığını korur.

Udi, iyi şartlarda yetişmiş, müzik eğitimi almış bir genç kadının aşk evliliğinin yıkılması, aile desteğinin kaybı ve ekonomik zorluklar karşısında geçirdiği dönüşümü anlatır. Bedia’nın hikâyesi, kadının yalnızca eş ya da kız evlat kimliğiyle değil, meslek sahibi bir birey olarak da var olabileceğini ortaya koyar. Onu hayatta tutan şey ne aşk ne de aile desteğidir; çocukluğunda kazandığı bilgi, disiplin ve sanattır. Bedia için ud, yeniden ayağa kalkmanın, bağımsızlığın ve yaşamı sürdürebilmenin aracıdır.

Bedia’nın Karakter Analizi 

Fatma Aliye’nin Udi romanındaki Bedia geç Osmanlı toplumunda iyi yetişmiş fakat hayatın sert gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan kadın tipinin yoğunlaşmış bir örneğidir. Onun karakteri sabit değildir; roman boyunca değişir, kırılır, yeniden oluşur. Bu nedenle Bedia’yı anlamanın anahtarı, onun geçirdiği dönüşümü izlemektir.

Bedia başlangıçta korunaklı bir aile ortamında yetişmiş, kültürlü ve hassas bir genç kadındır. Müzik eğitimi almış olması, onun hem estetik duyarlılığını hem de disiplinli bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Babası tarafından desteklenmesi, özgüveninin temelini oluşturur. Ancak bu özgüven toplumsal deneyimle sınanmamıştır; Bedia hayatı daha çok güvenli sınırlar içinde tanımıştır. Bu yüzden duygusal yapısı güçlü olmakla birlikte kırılgandır. Aşk evliliği yapması da onun romantik, idealist ve kalbinin sesine inanan bir karakter olduğunu gösterir.

Mail ile yaptığı evlilik Bedia’nın kişiliğini sınayan ilk büyük olaydır. Eşine duyduğu sevgi, onun sabırlı ve çabuk bağlanan bir karaktere sahip olduğunu ortaya koyar; ancak ihanetle karşılaştığında gururu derinden yaralanır. Bedia burada ne tamamen teslim olan ne de yıkıcı bir öfkeye kapılan bir tavır sergiler. Daha çok içine kapanır, duygularını kontrol etmeye çalışır ve acısını onurlu bir sessizlikle taşır. Bu durum onun güçlü yönlerinden biridir: Duygusal yoğunluğa rağmen kendini kaybetmez. Öte yandan bu suskunluk, dönemin kadınlarına yüklenen “vakur ve sabırlı olma” beklentisinin de bir yansımasıdır.

Helvila ile karşılaşmalar Bedia’nın karakterinin bir başka yönünü açığa çıkarır. Helvila’ya karşı açık bir düşmanlık sergilemez; ancak mesafeli, soğuk ve üstten bir tavır takınır. Bu tavır kibirden çok incinmiş gururun savunma biçimidir. Bedia, kocasını doğrudan suçlamaktan kaçınır; bunun yerine Helvila’nın yaşam tarzını küçümseyerek kendi konumunu korumaya çalışır. Bedia hem sevgisi hem de onuru arasında sıkışmıştır. 

Romanın ilerleyen bölümlerinde Bedia’nın en belirgin özelliği dayanıklılığı hâline gelir. Aile desteğini kaybetmesi ve maddi sıkıntıya düşmesi, onu mücadeleci bir kişiye dönüştürür. Çocukluğunda aldığı müzik eğitimi sayesinde çalışmaya karar vermesi, onun gerçekçi ve sorumluluk sahibi bir karakter olduğunu gösterir. Bedia yalnızca kendisi için değil, bakmakla yükümlü olduğu kişiler için de mücadele eder; bu yönüyle fedakâr ve koruyucu bir kişiliğe sahiptir. Ev idaresini üstlenmesi, planlı ve disiplinli tarafını ortaya çıkarır.

Bedia, kırılganlık ile dayanıklılığın, romantizm ile gerçekçiliğin, bağımlılık ile bağımsızlığın aynı kişilikte birleştiği bir karakterdir. Romanın başında korunan ve yönlendirilen bir genç kızken, sonunda kendi emeğiyle ayakta duran bir kadına dönüşür. Onu güçlü kılan şey yaşadıkları karşısında uyum sağlayabilme ve yeniden ayağa kalkabilme becerisidir. 

Helvila’nın Karakter Analizi 

Udi romanındaki Helvila, ilk bakışta Bedia’nın karşıtı gibi görünen, “öteki kadın” konumuna yerleştirilen bir figürdür; ancak Fatma Aliye onu tek boyutlu bir kötülük sembolü olarak değil, toplumsal ve ekonomik koşulların biçimlendirdiği karmaşık bir karakter olarak anlatır. Helvila’nın gerçek yüzü özellikle Beyrut’ta Bedia ile karşılaştıkları sahnede ortaya çıkar. Bu karşılaşmada Bedia onu ilk anda tanıyamaz; çünkü Helvila artık geçmişteki gösterişli, makyajlı, dikkat çekici kadın değildir. Sadeleşmiş, yıpranmış ve içine dönmüş bir hâli vardır. Bedia onu ancak bakışlarından tanıyabilir. Helvila’nın kendini tanıtmak zorunda kalması bile geçirdiği değişimin büyüklüğünü gösterir.

Helvila bu buluşmada kendi hayat hikâyesini anlatır ve böylece okur, onun geçmişini doğrudan kendi ağzından öğrenir. Çocukluğu ağır yoksulluk içinde geçmiştir; akrabaları kendisine ve kardeşlerine sırt çevirmiş, aç kaldıkları zaman bile kapılarını açmamıştır. Bu hayat deneyimleri, Helvila’nın karakterini belirleyen temel unsurlardır. Başlangıçta namuslu fakat aşırı yoksul bir hayat sürerken toplum tarafından görünmezdir; kimse ona yardım etmez, kimse onunla ilgilenmez. Ancak eğlence ortamlarına çıkıp hem çalıp söylemeye hem de erkeklerin ilgisini çekmeye başladığında hayatın birden değiştiğini görür. Erkeklerin getirdiği büyük paralar sayesinde kısa sürede refaha kavuşur. 

Helvila, Bedia’nın kocası Mail'e karşı da tamamen duygusuz değildir; aksine onu gerçekten sevdiğini ifade eder. Ancak Mail'in tutkusu zamanla sönmüş, Bedia’yı terk ettikten sonra Helvila’dan da uzaklaşmış, kaba ve ondan kaçan bir tavır sergilemiştir. Bu durum Helvila’nın ilişkilerde yalnızca “baştan çıkaran kadın” olmadığını, aynı zamanda terk edilen ve kullanılan bir kişi olduğunu gösterir. Erkek merkezli ilişkiler dünyasında o da güvencesizdir; parası ve cazibesi olduğu sürece değerlidir.

Helvila’nın kazandığı servetle Şam’dan Beyrut’a göç etmesi ve orada bir akrabasıyla evlenerek sakin bir hayat kurması, karakterinin son aşamasını oluşturur. Artık bir evi ve mağazası vardır; geçmişte biriktirdiği para, “saygın” bir yaşamın kapısını açmıştır. Bu noktada Helvila’nın hayatı bir tür geri çekilme ya da arınma olarak yorumlanabilir. Yıllarca sürdürdüğü hayatın yorgunluğu, güvensizlik duygusu ve belki de vicdani rahatsızlık onu bu yolu bırakmaya yöneltmiş olabilir. Aynı zamanda ekonomik olarak yeterince güçlendikten sonra toplumun kabul edeceği bir konuma yerleşmek istemiştir.

Helvila’nın karakterinde belirgin olan en önemli özellik, güçlü bir hayatta kalma içgüdüsüdür. O, ideallerle değil zorunluluklarla hareket eder. Yoksulluğun aşağılayıcı deneyimini yaşamış biri olarak, para ve güvence onun için ahlaki tartışmaların önüne geçer. Bu nedenle davranışlarında bencillik ya da sertlik görülse de bunlar çoğu zaman savunma mekanizmasıdır. Bedia’dan farkı, onurunu koruyarak yoksulluğa katlanmak yerine, refahı seçmesidir. Ancak roman ilerledikçe Helvila’nın da bu hayatın bedelini ödediği, yalnızlaştığı ve yıprandığı anlaşılır.

Helvila, yalnızca Bedia’nın rakibi değil, aynı toplumsal düzenin farklı koşullarda şekillendirdiği ikinci bir kadın tipidir. Bedia eğitim ve aile desteği sayesinde emeğiyle ayakta kalmayı başarırken, Helvila yoksulluk ve dışlanmışlık nedeniyle bedenini, cazibesini ve sahne yeteneğini kullanarak yükselir. İkisinin de yolu sonunda yalnızlığa ve yorgunluğa çıkar. 

Mailin Karakter Analizi 

Udi romanında Mail, sorumsuzluk, bencillik ve şımarıklıkla biçimlenmiş zayıf bir karakterdir. Mail, hayatın maddi ve sosyal imkânlarını sorgulamadan, doğal hakkıymış gibi yaşamıştır. Bu yüzden Bedia ile evliliğinin ilk yılları sorunsuz ve huzurlu geçer; çünkü o dönemde hem maddi sıkıntı yoktur hem de Mail’in sorumluluk almasını gerektiren bir durum ortaya çıkmamıştır. Müziğe ilgisi olması, çalgı çalabilmesi ve eğlenceye düşkünlüğü, onun estetik duyarlılığından çok hareketli ve keyifli yaşama eğilimini yansıtır. Daha ağır, içe dönük sanat anlayışından ziyade coşkulu ve eğlenceli parçaları tercih etmesi de bu mizacın bir uzantısıdır.

Bedia'nın anne ve babasının ölümü Mail’in hayatındaki dönüm noktasıdır. Bu olaydan sonra ev içindeki denge bozulur ve Mail giderek kontrolsüz bir yaşam sürmeye başlar. Bedia’yı evden uzaklaştırması, ardından onun malını mülkünü sattırması, aslında sorumsuzluğunun ekonomik boyuta ulaşmasıdır. Mail hızlı yaşamak, iyi giyinmek, eğlenmek, gezmek ve para harcamak ister; Bedia’nın serveti onun için bitmeyecekmiş gibi görülen bir imkândır. 

Helvila ile tanışması da bu eğlence ortamlarının sonucudur. Saz ve cümbüş meclislerinde başlayan bu ilişki, Mail için büyük ölçüde bir tutku ve kaçış alanıdır. Evine giderek daha az uğraması, evliliği sıkıcı bir zorunluluk olarak görmeye başladığını gösterir. Ancak ilginç olan nokta, Mail’in Bedia’yı tamamen kaybetmeyi de istememesidir. Bedia’nın onu terk edebileceğini öğrendiğinde büyük bir şaşkınlık yaşar; çünkü o zamana kadar yaptığı hiçbir şeyin ciddi bir sonuç doğurmayacağına inanmıştır. Eve ne kadar geç gelirse gelsin, ne kadar para isterse istesin, günlerce ortadan kaybolsa bile onu sessizce kabul eden bir eşe alışmıştır. Bu nedenle Bedia’nın ayrılık kararı Mail’in dünyasını sarsar.

Mail için Bedia saygın eş ve güvenli limandır; Helvila ise keyifli ve tutkulu bir ilişkilidir. Mail dönemin erkek egemen değer sistemini içselleştirmiştir. O, hem özgür olmak hem de sahip olduklarını kaybetmemek ister.

Bedia’nın servetinin tükenmesiyle birlikte evliliğin temeli de ortadan kalkar. Aslında ayrılık kaçınılmazdır; fakat Mail bunu kabullenemez. Çünkü ilk kez hayatın sınırlı ve geri dönülmez olduğunu fark eder. Kaybettiğinde şaşırması, daha önce hiçbir şeyi gerçekten kaybetmemiş olmasının sonucudur. Bu nedenle Mail, içinde bulunduğu durumun farkına varamayan, ayrıcalıklarını görünmez kabul eden bir karakterdir. Bencildir, fakat kötücül değildir; daha çok olgunlaşmamış, sorumluluk almaktan kaçınan ve duygusal olarak çocuk kalmış biridir.

Mail, romanda yalnızca ihanet eden koca figürü değil, ayrıcalıklı yetişmenin getirdiği körlüğün ve sorumsuzluğun sembolüdür. Doğru yönlendirilse değişebilecek, hatta “kurtarılabilecek” bir karakter izlenimi verse de Bedia’nın hassas ve sanatçı kişiliği bu dönüşümü sağlayacak sertliğe sahip değildir. Bedia’nın kırılganlığı onu mücadele etmekten çok uzaklaşmaya yöneltir. 

Udi Neden İlk Modern Kadın Romanlarından Biri Sayılır?

Fatma Aliye’nin Udi romanı, Osmanlı edebiyatında kadın merkezli anlatının erken ve güçlü örneklerinden biri olarak kabul edilir; çünkü kadın karakteri yalnızca aşk, evlilik ya da aile içinde tanımlamaz, onu bağımsız bir birey olarak ele alır. Romanın merkezindeki Bedia, kendi hayatını yönlendiren bir kişidir. Bu yönüyle eser, geleneksel “acı çeken kadın” hikâyelerinden ayrılır ve modern birey fikrine yaklaşır.

Modernliğin en belirgin göstergelerinden biri, kadının ekonomik bağımsızlık kazanabilmesidir. Bedia’nın ud çalarak para kazanması, sanatını meslek hâline getirmesi ve bir evin geçimini üstlenmesi dönemi için oldukça yenilikçi bir durumdur. Roman, evliliğin kadına güvence sağlamadığı koşullarda bile eğitim ve becerinin onu ayakta tutabileceğini gösterir. Kadının çalışması, kamusal alanda görünür olması ve kendi emeğiyle var olması, modern kadın anlayışının temel unsurlarıdır.

Eserde kadınların iç dünyasına verilen önem de modern anlatının bir başka göstergesidir. Bedia’nın duygusal çatışmaları, gururu, kırılganlığı, karar alma süreçleri ayrıntılı biçimde ele alınır. Kadın psikolojisi ilk kez bu kadar derinlikli ve merkezî bir biçimde anlatılır. Kadın karakter yalnızca erkeğin hikâyesine eşlik eden bir figür değil, romanın asıl taşıyıcısıdır.

Ayrıca romanda kadınlar tek tip değildir. Bedia ile Helvila’nın karşıtlığı, kadın deneyiminin farklı yollarını ortaya koyar. Biri emeğiyle, diğeri bedenini ve cazibesini kullanarak hayatta kalır. Bu çeşitlilik, kadını ahlaki kalıplara sıkıştırmak yerine toplumsal koşullar içinde değerlendiren modern bir bakış açısını yansıtır.

Romanın modern sayılmasının bir diğer nedeni, evlilik kurumuna eleştirel yaklaşmasıdır. Mail karakteri üzerinden, erkeğin sorumsuzluğu ve toplumun erkeklere tanıdığı ayrıcalıklar görünür hâle getirilir. Bedia’nın eşini terk etmesi ise dönemin normları açısından son derece cesur bir tutumdur; çünkü kadın ilk kez evliliği sürdüren değil, gerektiğinde sonlandıran bir özne olarak gösterilir.

Udi romanı, kadını eğitimli, üretken, ekonomik olarak bağımsız ve psikolojik derinliği olan bir birey olarak ele aldığı için ilk modern kadın romanlarından biri sayılır. Fatma Aliye, bu eserle yalnızca bir kadının hikâyesini anlatmaz; aynı zamanda Osmanlı toplumunda kadının değişen konumunu ve yeni bir kadın tipinin ortaya çıkışını da gözler önüne serer. Bu nedenle Udi, hem edebî hem de toplumsal açıdan modernleşme sürecinin önemli tanıklarından biridir.

***

Udi romanında dikkat çeken unsurlardan biri, Bedia’nın yazarla tanışma biçimi ve yazarın anlatıya dâhil edilmesidir. Bedia, yazarın Refet adlı romanını okumuştur, ona karşı bir yakınlık hisseder ve bir sanat ortamında karşılaşma fırsatı bulur. Bu karşılaşma sırasında yapılan sohbetlerde, Bedia okuduğu romandan söz eder ve kendi hayat hikâyesini anlatmaya başlar. Yaşadıklarının yazıya geçirilmesini arzu ettiğini belirtmesiyle birlikte, roman sanki doğrudan yaşanmış bir hayatın kaydıymış gibi sunulur.

Bu durum, dönemi açısından oldukça ilgi çekicidir. Çünkü klasik anlatılarda yazar genellikle görünmezdir; hikâye, kurmaca bir dünyanın içinde kendi kendine ilerliyormuş gibi verilir. Oysa burada yazar dolaylı biçimde bir karakter olarak anlatının içine girer ve hikâyeyi dinleyen, değerlendiren ve aktaran kişi konumuna yerleşir. Böylece okur, anlatılanların yalnızca hayal ürünü değil, gerçek bir kişinin yaşadıklarının yazıya dökülmüş hâli olabileceğini düşünür.

Ayrıca Bedia’nın hayatına dair bazı kararların, örneğin saz meclislerine çıkması, ud çalarak para kazanması ya da evinde öğrenciler kabul etmesi gibi, bu sohbetler sırasında şekillendiğinin ima edilmesi, yazarın yalnızca anlatıcı değil, aynı zamanda yönlendirici bir figür gibi de konumlandığını düşündürür. Bu yönüyle Udi, hem kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırı bulanıklaştıran hem de yazarın varlığını metnin bir parçası hâline getiren erken ve dikkat çekici bir anlatım örneği olarak değerlendirilebilir.

15 Şubat 2026 Pazar

Reşat Nuri Güntekin Romanlarında İnsan ve Toplumsal Bağlam: Birey-Aile-Toplum Üçgeni

 

Reşat Nuri Güntekin Romanlarında İnsan ve Toplumsal Bağlam: Birey-Aile-Toplum Üçgeni

Reşat Nuri Güntekin’in Acımak, Yaprak Dökümü ve Yeşil Gece romanlarında insan, yaşadığı çevrenin etkisi altında gelişen bir karakter olarak ele alınır. Bu eserlerde bireyin düşünceleri, davranışları ve hayatı; aile yapısı, eğitim anlayışı ve toplumsal şartlarla doğrudan bağlantılıdır. Zehra, Ali Rıza Bey ve Ali Şahin farklı yaşantılara sahip olsalar da her biri içinde bulundukları ortamın belirgin izlerini taşır. Zehra’nın katı ve mesafeli kişiliği çocukluk yıllarında yaşadıklarıyla şekillenir; Ali Rıza Bey’in hayatı, ailesine ve geleneksel değerlere bağlılığı etrafında gelişir; Ali Şahin ise toplumun eğitim anlayışını değiştirmeye çalışan bir aydın olarak öne çıkar.

Bu üç roman, bireyin aile ilişkileri, ekonomik koşullar, eğitim sistemi ve sosyal çevre gibi unsurların etkisiyle biçimlendiğini açık biçimde ortaya koyar. Karakterlerin yaşadığı olaylar farklı olsa da hepsi aynı gerçeği gösterir: İnsan, içinde bulunduğu şartlardan bağımsız değildir. Reşat Nuri Güntekin, eserlerinde birey, aile ve toplum arasındaki güçlü ilişkiyi somut hayat hikâyeleri üzerinden anlatır.

Birey: Acımak Romanında Zehra

Acımak romanında Zehra, bireysel düzeyde yaşanan bir vicdan uyanışının temsilcisidir. Disiplinli, dürüst ve tavizsiz bir öğretmen olan Zehra, insanları katı ölçütlerle değerlendiren, merhameti zayıflık olarak gören bir karakterdir. Bu tutumu yalnızca mesleğini icra ederken değil, bütün hayatında belirleyici olan bir anlayıştır. Romanın en dikkat çekici ifadelerinden biri, Zehra’nın kişiliğini açık biçimde ortaya koyar:

“Doğruluk, temizlik, fedakârlık hastalığı onda insanın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştür. Acımak kabiliyeti.”

Zehra’nın sert ve mesafeli tavrının kökeni çocukluk yıllarına uzanır. Babası hakkında kendisine anlatılan olumsuz hikâyeler, onun duygusal dünyasının erken yaşta körelmesine neden olur. Yaşıtlarıyla sağlıklı ilişkiler kuramaz, kendini yalnızca derslerine verir ve duygularını bastırarak büyür. Romanda bu durum şu sözlerle anlatılır:

“Kitaplarından başını kaldırmıyor, kimse ile ahbap olmuyordu… yaşlı başlı bir insan gibiydi. Kalbi bütün sevgilere, ümitlere kapanmıştı.”

Zehra’nın hayatındaki en önemli kırılma noktası, babasının ölümünden sonra gerçeklerle yüzleşmesidir. Babasının anlatıldığı gibi kötü bir insan olmadığını öğrenmesi, onun bütün değer yargılarını sarsar ve dünyaya bakışını değiştirmeye başlar. Bu yönüyle Acımak, bireyin yanlış bilgiler, önyargılar ve duygusal travmalar nedeniyle katılaşabileceğini; ancak gerçeklerle karşılaştığında değişebileceğini anlatan güçlü bir roman olarak öne çıkar.

Aile: Yaprak Dökümü Romanında Ali Rıza Bey

Yaprak Dökümü, aile hayatında yaşanan bir çözülmenin romanıdır. Reşat Nuri Güntekin, bu eserinde değişen toplumsal koşulların bir aileyi nasıl yavaş yavaş dağıttığını Ali Rıza Bey karakteri üzerinden anlatır. Emekli memur Ali Rıza Bey, dürüstlüğü, namus anlayışı ve geleneksel değerleriyle tanınan bir baba figürüdür. Hayatı boyunca doğruluktan ödün vermemiş, çocuklarına da aynı ahlaki ölçüleri aşılamaya çalışmıştır. Ona göre bir babanın çocuklarına bırakabileceği en değerli miras maddi varlıklar değil, onurlu ve temiz bir isimdir:

“Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir.”

Ancak yaşadığı toplum hızla değişmektedir. Ekonomik koşullar zorlaşmış, şehir hayatı farklı bir yaşam tarzı ortaya çıkarmış, gösteriş ve tüketim ön plana çıkmıştır. Ali Rıza Bey yeni dünyanın değerlerini benimseyemez ve kendini değişimin dışında hisseder. Mutluluğun para, eğlence ve rahatlıkla ölçülmesine karşı çıkar; sade ve onurlu bir hayatın da insanı mutlu edebileceğine inanır:

“Ben eski bir insanım. Anlaşmamıza imkân yok. İnsanların paradan başka şeylerle de mesut olacaklarına inanarak yaşadım. O kanaatle öleceğim.”

Ailedeki çözülme süreci, oğlu Şevket’in Ferhunde ile evlenmesiyle hızlanır. Ferhunde’nin eve getirdiği gösterişe dayalı, tüketim odaklı yaşam anlayışı, özellikle kızların beklentilerini değiştirir. Fiziksel olarak aynı evde yaşanmaya devam edilse de duygusal bağlar giderek zayıflar. Yazar bu durumu çarpıcı bir şekilde dile getirir:

“Aynı evde yaşamak, aynı hayatı paylaşmak değildir. Bağlar kopunca duvarlar ayakta kalsa ne olur?”

Ali Rıza Bey’in hayata bakışı çocukları tarafından anlaşılmaz ve gereksiz bulunur. Ona göre sevgi ve evlilik, sorumluluk bilinciyle ele alınması gereken ciddi konulardır; tutku ve heveslerin peşinden gitmek insanı felakete sürükleyebilir.

“Onun fikrince sevda, hali vakti yerinde, işi gücü yolunda olan bir kısım insanların bilerek ve isteyerek başlarına satın aldıkları bir dertti.”

Roman ilerledikçe Ali Rıza Bey’in umutları giderek azalır. Ailesinin yaşadığı sorunlar onun için yalnızca bir hayal kırıklığı değil, aynı zamanda hayat boyu savunduğu değerlerin sarsılması anlamına gelir. Yazar, onun kısa süreli mutluluğunu bile buruk bir tonla aktarır:

“Ali Rıza Bey, o günlerde bayram elbiseleriyle bayram beşiğine binmiş çocuklar kadar neşelidir. Yalnız, sokaklardaki kalabalığın içinde ara sıra eski kahve arkadaşlarından bazılarıyla göz göze gelmese.”

Ali Rıza Bey’in çocuklarının yaşadığı sorunlar onun kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş, geçmişteki saygınlığı yerini derin bir utanç duygusuna bırakmıştır.

Yaprak Dökümü, bir ailenin dağılmasını anlatırken aynı zamanda geleneksel değerlerin modern yaşam karşısındaki sarsılışını da gözler önüne serer. Roman, ailenin yalnızca aynı çatı altında bulunmakla var olmadığını; sevgi, dayanışma ve ortak değerlerle ayakta durduğunu gösterir.

Toplum: Yeşil Gece Romanında Ali Şahin

Yeşil Gece, birey ve aile düzeyinin ötesine geçerek toplum ölçeğinde yaşanan çatışmaları ele alan bir romandır. Reşat Nuri Güntekin bu eserinde eğitim, din ve gelenek arasındaki gerilimi modernleşme süreci içinde değerlendirmiştir. Medrese kökenli olmasına rağmen modern eğitimi savunan öğretmen Ali Şahin, cehaletle ve yerleşmiş geleneksel güçlerle mücadele eden bir aydın olarak karşımıza çıkar.

Başlangıçta halkın tutumuna öfke duyan Şahin, zamanla onların bilinçli bir kötülükten değil bilgisizlikten bu durumda olduğunu fark eder:

“Kızdığı ve nefret ettiği halde şimdi halkı acıyarak seviyor: ‘Onlar, bir nevi büyük çocuklar... Bütün kabahat onları bu hale getirenlerde.’”

Şahin’e göre cehalet toplumsal bir durumdan kaynaklanır. Eğitimsizlik, insanların kolayca yönlendirilmesine ve çıkar gruplarının etkisine açık hâle gelmesine neden olur:

“Okumayan, anlamayan insanların mesut olmalarına nasıl imkân verilir? Cahil insan, her zaman, her yerde ya kendi vehimlerine, batıl fikirlerine yahut da başkalarının hasis hırslarına ve menfaatlerine kurban oluyor.”

Roman, dinin toplum üzerindeki etkisini de eleştirel bir bakışla inceler. Ancak yazar, halkın bütünüyle fanatik olmadığını, asıl sorunun dini kendi çıkarları için kullanan otoriteler olduğunu vurgular:

“Bu memleketin halkı hiçbir zaman görünüşe aldanarak zannettiğimiz gibi tam mutaassıp, tam hurafe ve İsrailiyat hastası olmadı. Softanın pençesinden kendini hiçbir zaman kurtaramamakla beraber softaya karşı daima emniyetsizlik ve nefret gösterdi.”

Yunan işgali sırasında Şahin’in halkı korumak amacıyla sergilediği tutumlar yanlış anlaşılır ve ihanet olarak yorumlanır. Oysa amacı düzeni sağlamak ve daha büyük zararları önlemektir. Ali Şahin hem işgalciler hem de kendi halkı tarafından dışlanır; Ali Şahin’in yaşadıkları, toplumu dönüştürmeye çalışan bir aydının karşılaştığı güçlükleri ve yalnızlığını açıkça ortaya koyar.

Yeşil Gece, bireysel idealizm ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafeyi gösteren güçlü bir eserdir.

***

Reşat Nuri Güntekin’in bu romanlarında insanın üç farklı düzeyde ele alındığı açıkça görülür: birey, aile ve toplum. Acımak’ta Zehra, bireysel katılığın ve vicdanla yüzleşmenin; Yaprak Dökümü’nde Ali Rıza Bey, aile içindeki çözülmenin ve değişen değerler karşısındaki çaresizliğin; Yeşil Gece’de ise Ali Şahin, toplumsal çatışmanın ve aydın yalnızlığının temsilcisidir. Bu üç karakter de özünde dürüst ve iyi niyetli kişilerdir; ancak içinde bulundukları ortamın değişmesi, benimsedikleri değerlerle çevreleri arasındaki mesafeyi büyütür ve bu uyumsuzluk hayatlarında derin kırılmalara yol açar.

Reşat Nuri, eserleri aracılığıyla insan davranışlarını yalnızca kişisel özelliklerle açıklamanın yeterli olmadığını gösterir. Bireyin yaşadığı aile ortamı, toplumsal koşullar, ekonomik durum ve kültürel değerler karakterin gelişiminde belirleyici rol oynar. Yazarın romanları, insanın ancak ait olduğu çevreyle birlikte anlaşılabileceğini ortaya koyar. Reşat Nuri’nin eserlerinde insan, değişen şartlar karşısında sınanan, kırılgan ama dirençli bir varlık olarak karşımıza çıkar.

5 Şubat 2026 Perşembe

Milan Kundera - Yavaşlık: Hız Çağında Deneyimin Gösteriye Dönüşmesi

 

Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü çözümleyen düşünsel bir kurgu niteliğindedir. Roman bir olayı anlatmak yerine yaşama temposunu, bakışın yönünü ve hatırlama kapasitesini tartışır. Modern hayatın aceleciliğine karşı yavaşlık bir bilinç biçimidir. Yavaşlık yalnızca hareketin azalması değildir; algının derinleşmesi, temasın yoğunlaşması ve anın ağırlaşmasıdır. Bu yüzden anlatı sık sık yön değiştirir, yan öykülere açılır, sonra tekrar güncel öykülere döner. Bu sapmalar okuma hızını düşürmek içindir.

Vincent ile Pontevin arasında yaşananlar, entelektüel dostluk ile entelektüel performans arasındaki gerilimi açık biçimde gösterir. İki arkadaş yalnız kaldıkları sahnelerde yardım eden taraf Vincent’tır, sahne kurulduğunda ise yönlendiren taraf Pontevin olur. Vincent, Pontevin’le baş başa kaldığında daha yapıcı ve destekleyici durumdadır. Pontevin’in düşüncelerini açmasına yardım eder, yanlışlarını düzeltir, onu cesaretlendirir, esin verir. Vincent daha sakin, daha dikkatli ve daha dostça bir entelektüel eşlik sunar Pontevin’e. Ama aralarına üçüncü bir kişi girdiğinde ilişkilerinin dengesi değişir. Pontevin’in sesi artık yüksektir ve davranışları gösterişlidir. Bu durumda arkadaşlık ilişkilerine artık yön veren, sahneyi kontrol eden Pontevin’dir. Vincent böyle durumlardan rahatsız olur ve geride durur.

Kitap içindeki düşüncelerin Pontevin’in şu cümlesi etrafında netleştiğini görürüz: “Seyircinin görünmezliği! Bu kişiliğin korkunç modernliği buradadır! … Bütün dünya? Yüzü olmayan bir sonsuzluk! Bir soyutlama!” Modern insanın karşısında hayali ve sınırsız bir izleyici vardır. Muhatap belirli bir insan değildir, bütün dünya denen soyut kalabalıktır. Kişi görünür olmak için konuşur ve hareket eder.

Kundera’ya göre insan ancak durabildiği kadar hatırladığını savunur: “Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır… Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.” Bir anın belleğe yerleşmesi için dikkat ve süre gerekir. Yavaş yaşanan deneyimler iz bırakır; hızlı yaşanan deneyimler ise sadece akıp gitmektedir.

Dil-kimlik ilişkisini Kundera, Çek bilginin şapkalı harfler üzerine sözleriyle anlatır: “Tersine çevrilmiş şapka işaretleri son derece şiirseldirler! … Uçan kuşlar gibi! Kanat açmış güvercinler gibi… kelebekler gibi.” Burada söz konusu olan Çekçedeki ˇ diyakritik işaretidir (č, š, ž vb.). Bu işaretlerin atlanması Çek bilgine göre adın ve kimliğin eksiltilmesi anlamına gelir.

Kitapta XVIII. yüzyıla bağlanan Denon ve Madame de T. bölümleri, modern hız erotizmine karşı geciktirme estetiğini yerleştirir. Baştan çıkarma bir zaman mimarisi olarak kurulur. Bu çizgi şu cümlede yoğunlaşır: “Konuşmak zaman doldurmak değildir, tersine, zamanı konuşma düzenler.” Aşk ve arzu ritim ve biçim sanatı olarak ele alınır.

Vera’nın yazara yönelttiği eşitlik ise oldukça düşündürücüdür. “Ciddilik koruyordu seni. Ciddiyet yoksunluğu seni çırılçıplak bırakacak kurtların önünde.” Vera’nın bu sözleri, ironinin sınırsız bırakılmadığını gösterir. Yavaşlık’ta anlatıcı ile Vera çifti düşünsel ekseni temsil eder: gözlemleyen, mesafe koyan, hız ve teşhir kültürünü dışarıdan değerlendiren bilinçtirler.

Kundera Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisine ironik bir gönderme yapar. Yüce “neşeye övgü” ile bedensel dürtünün absürtlüğü yan yana getirilir. Vera’nın senfoniyi “yersiz, cafcaflı, bayağı” bulması, bağlamından kopan yüceliğin kitsch’e dönüşebileceğini gösterir. Bütün bu pasajlar ve karakter çizgileri tek bir tez etrafında birleşir. Günümüzde görünürlük arzusu, deneyimin kendisinin önüne geçer.

Yavaşlık kitabında Kundera en kritik karşıtlıklardan biri olan iki figür üzerinde önemle durur. Bu kişiler Şövalye ile Vincent’tir. Şövalye Madame de T. ile yaşadığı geceyi mahrem sayar, sırrını korur, anlatıya dönüştürmez; Vincent ise yaşadığı deneyimi hemen hikâyeye çevirme ihtiyacı duyar, hatta yetmez -eksik kalan deneyimin yerine anlatılabilir bir versiyon uydurur. Biri deneyimi içte yoğunlaştırır, diğeri deneyimi gösteriye dönüştürür. Bu ayrımı Kundera zaman ve bilinç felsefesi etrafında düşünür: “Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.” Çağ hızlandığı için unutmaz; unutmak istediği için hızlanır.

Vincent ile XVIII. yüzyıl şövalyesi kitabın sonunda avluda karşılaşır. Sahnenin gerçek mi, düş mü, anlatı oyunu mu olduğu bilinçli biçimde belirsiz bırakılır, fakat simgesel anlam açıktır: iki zaman rejimi yüz yüze gelir. Vincent konuşmak, boşaltmak, itiraf etmek ister; şövalye susmak, saklamak, içte tutmak ister. Vincent’ın anlatma arzusu bile gösteri mantığı taşır; şövalyenin sessizliği ise yaşanana duyduğu sadakattendir. Şövalye konuşma fırsatını geri çevirir çünkü karşısındakinin dinleme niyeti olmadığını sezer. Bu ince gözlem romanın iletişim eleştirisini de içerir; çoğu itiraf isteği, gerçekte dinlenmek için değil de görünür olmak için yapılır.

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Adlı Eseri Üzerine: Bürokrasi, Ahlaki Sorumluluk ve Düşünmenin Çöküşü

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin yargılanması sürecini anlatır. Kötülüğün Sıradanlığı kitabı modern insanın ahlaki sorumluluğunu, düşünme kapasitesini ve bürokratik düzen içinde suçun nasıl normalleşebildiğini tartışmaya açar. Kitapta asıl çarpıcı olan, kötülüğün çoğu zaman düşünsel yüzeysellikten doğabileceği iddiasıdır. Arendt’in sıradanlık kavramıyla kastettiği, suçun küçük ya da önemsiz oluşu değildir; suçu işleyen failin beklenen türden bir ideolojik canavar ya da patolojik sadist olmamasıdır. Eichmann yaptıkları üzerinde gerçekten düşünmeyen bir bürokrattır.

Eichmann’ın savunmalarında sürekli tekrar ettiği çizgi, emir-komuta zinciri içinde hareket ettiği ve kişisel inisiyatif kullanmadığı yönündedir. Kendini bir karar verici olarak görmez, o bir uygulayıcıdır. Arendt’e göre ise ahlaki sorumluluk yalnızca karar almakla ilgili değildir; onu uygulamak da bir tercihtir. Bir emri yerine getirirken onun sonuçlarını düşünmemek, sonuçlardan bağımsız davranmak, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, düşünmemeyi bir alışkanlık haline getirmek, suçun işlenmesini kolaylaştıran temel mekanizmalardan biri olur. Arendt’e göre Eichmann’ın en büyük kusuru düşünceden kaçmasıdır. Dili klişelerle doludur; idari terimlerin arkasına saklanır, gerçekliği doğrudan kavramak yerine bürokratik ifadelerle perdelemeyi tercih eder.

Kitap, bireysel kötülükten çok sistemsel kötülüğün nasıl işlediğini de gösterir. Toplama kampları ideolojik nefretten oluşmuştur, ama aynı zamanda modern organizasyonun bir ürünüdür. Tren sevkiyatları, kayıt sistemleri, çalışma planları ve üretim düzenleri, ölüm sürecini endüstriyel bir işleyişe bağlamıştır. Bazı kampların yakınında kurulan büyük sanayi tesisleri ve savaş ekonomisiyle kurulan ilişkiler, felaketin ekonomik boyutu olduğunu da ortaya koyar. Zorla çalıştırılan insanların emeği, kimi şirketlerin büyümesine katkı sağlamış; savaş ve soykırım, bazı aktörler için kâr fırsatına dönüşmüştür. Bu durum da kötülüğün nefretle olduğu kadar çıkarla da beslendiğini gösterir.

Bürokratik sistemler, yapılan eylem ile onun sonucu arasına katmanlar koyar. Karar veren başka, imzalayan başka, uygulayan başkadır. Herkes kendi rolünü dar bir görev tanımı içinde görür. Böylece bütünün dehşeti parçalanır ve görünmez hale gelir. Eichmann kendini, insanları ölüme gönderen biri olarak değil de “naklin organizasyonunu yapan bir memur” olarak tanımlayabilmiştir. Dilin bu dönüştürücü gücü önemlidir: Sözcükler değiştiğinde, algı da değişir. “Sürgün”, “sevkiyat”, “nihai çözüm” gibi ifadeler,  gerçeğin üstünü örten teknik terimler haline gelir.

Eichmann’ın zihinsel durumu üzerine yapılan tartışmalar da kitabın merkezindedir. Onun gerçekten düşünme kapasitesinin sınırlı biri olduğunu düşünebiliriz ya da bilinçli bir inkâr ve kaçınma içinde bulunduğunu. Ama Arendt’in yaklaşımı farklıdır; o insanın düşünmeyi bıraktığında, klişelerin düşünmenin yerini doldurduğu kanaatindedir.

Eichmann’ın yargılanması ve idamı da ayrı bir tartışma alanı açmıştır. Kitapta insanların görüşlerine yer verilir. Bazı insanlar onun ölüm cezasıyla cezalandırılmasını adaletin gereği sayarken, bazıları bunun yaptıklarıyla orantısız derecede kolay bir son olduğunu ileri sürmüştür. Daha ağır şartlarda yaşatılması ve acı çekmesi gerektiğini savunanlar olmuştur. Buna karşılık hukuk devleti anlayışı, cezanın işkence ya da intikam biçimine dönüşmemesi gerektiğini savunur. Yargılamanın temel amacı, suçun adını koymak ve sorumluluğu hukuki düzlemde belirlemektir.

Kitabın en sarsıcı sonucu şudur: Büyük kötülüklerin gerçekleşmesi için her zaman fanatik canavarlar gerekmez. Düşünmeyen, sorgulamayan, hazır kalıplarla konuşan ve sorumluluğu sürekli üst makamlara devreden sıradan insanlar da yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bu da kötülüğü daha ürkütücü kılar.

Bu nedenle Kötülüğün Sıradanlığı kitabı aslında modern toplum için bir uyarıdır. Bürokrasi, otorite ve itaat ilişkileri içinde bireyin düşünme sorumluluğunu koruması gerektiğini hatırlatır. Ahlaki felaketlerin önündeki en temel engel, düşünen bireydir. Düşünme eylemi durduğunda, en düzenli kurumlar bile en büyük yıkımlara hizmet edebilir. Bu yüzden Arendt’in kitabı, geçmişte yaşananları anlamak ve gelecekteki riskleri görmek için de okunması gereken bir etik inceleme kitabı niteliği taşımaktadır.

31 Ocak 2026 Cumartesi

Hüküm Gecesi: Bir Gazetecinin Gözünden Siyasetin, Vicdanın ve Hayatın Dağılması

 

Hüküm Gecesi: Bir Gazetecinin Gözünden Siyasetin, Vicdanın ve Hayatın Dağılması

Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi romanı, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte büyük bir umutla açılan siyasal dönemin, kısa sürede nasıl bir hayal kırıklığına ve ahlâkî bir çöküşe dönüştüğünü anlatır. Romanın arka planında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı ele geçirdiği, muhalefeti baskı altına aldığı ve siyasetin sertleşerek gündelik hayatın her alanına yayıldığı bir dönem vardır; Yakup Kadri bu süreci insanların ruhlarına çöken bir karanlık olarak ele alır.

Romanda gazeteler korkunun, kuşkunun ve söylentinin üretildiği yerlere dönüşür. Kulislerde konuşulanlar hiçbir zaman açık ve net değildir; herkes bir şeyler duyar ama kimse tam olarak ne bildiğini söylemez. Komiteler, insanların birbirine temkinle yaklaştığı, kimsenin kimseye güvenmediği dar çevreler hâlini alır. Suikast söylentilerinin gerçekleşme ihtimali insanların hayatını zehreder; insanlar sürekli tedirgin yaşar. Parti çekişmeleri ise ilke mücadelesinden çok yer tutma kaygısıyla yürütülen bir mücadeleye dönüşür. Bütün bunlar, romanda siyasal hayatın insanı yavaş yavaş yoran, içini daraltan ve ahlâkî ölçülerini gevşeten bir ortam yarattığını gösterir.

Asıl mesele, bu ortamın insanları nasıl değiştirdiğidir. İdeallerle yola çıkanlar zamanla kuşkuya, korkuya, çıkar hesaplarına ve suskunluğa sürüklenir. Roman, siyasetin devlet düzenini, bireyin vicdanını, insanlarla kurduğu ilişkileri ve kendine duyduğu saygıyı aşındırdığını ortaya koyar. Hüküm Gecesi’nde merkezde bir muhalif gazeteci yer alır; ancak Ahmet Samim’in öldürülmesiyle başlayan süreci okurken aslında bir kişinin değil, bir kuşağın hakikat duygusunu, ahlâkî duruşunu ve inançlarını yitirişini izleriz. Bu yönüyle roman, iktidar ile muhalefetin birbirine benzediği, sözün değerini kaybettiği ve korkunun gündelik hayatın doğal bir parçası hâline geldiği bir dönemi anlatır.

***

Romanın konusu, Ahmet Kerim’in belli bir siyasal hareketi örgütlemesi ya da büyük bir eylemin merkezinde yer alması değildir; aksine, siyasetle iç içe yaşayan bir aydının bu ortamda yavaş yavaş yalnızlaşmasını, umudunu yitirmesini ve kendisiyle hesaplaşmasını anlatır.

Ahmet Kerim, muhalif bir gazetede yazılar yazar, baskı ve tehdit altında yaşar, kulislerde dolaşır, komite toplantılarına çağrılır; ancak bütün bu ilişkiler ağı onu güçlendirmek yerine daha fazla kuşkuya sürükler. Muhalefetin içinde yer alan kişilerde ilke ve tutarlılık yerine çıkar, mevki hırsı ve korku görür. İktidar baskıcıdır; fakat Yakup Kadri romanda suçu yalnızca iktidara yüklemez. Muhalefetin de en az iktidar kadar dağınık, tutarsız ve ahlâken sorunlu olduğunu gösterir. Ahmet Kerim ne iktidara inanabilir ne de muhalefetin temsil ettiği değerlere güvenebilir.

Roman ilerledikçe Ahmet Kerim’in hayatı yalnızca siyasal baskıyla değil, kişisel kayıplarla da sarsılır. Ahmet Samim’in öldürülmesi onun için bir dönüm noktasıdır. Ahmet Kerim arkadaşını kaybedince cesaretini ve siyasete duyduğu inancı da yitirir. Ardından gelen tutuklamalar, korku ve suskunluk ortamı, bu kopuşu kesinleştirir.

Ahmet Kerim

Hüküm Gecesi’nin merkezindeki Ahmet Kerim, klasik anlamda bir “kahraman” değildir. Cesur bir eylem adamı olmadığı gibi, kararlı ve tutarlı bir siyasal önder de değildir. O, yazan, düşünen, gözlemleyen ama giderek inancını yitiren bir aydındır. Roman boyunca Ahmet Kerim’in asıl mücadelesinin iktidarla değil, kendi iç dünyasıyla olduğu anlaşılır. Yazdığı yazılar, bulunduğu çevreler ve katıldığı toplantılar onun için bir dava bilincini güçlendirmez; tam tersine, siyasetin ne kadar kirli, dağınık ve güvenilmez olduğunu daha açık görmesine yol açar.

Ahmet Kerim, muhalif olmasına rağmen muhalefetin içinde gördüğü çıkarcılıktan, korkudan ve samimiyetsizlikten rahatsızdır. İktidar baskısına karşı dururken bile çevresindeki insanların bu baskıyı gerçekten göğüslemeye niyetli olmadıklarını fark eder. Herkes konuşur, şikâyet eder; fakat sıra bedel ödemeye gelince kaçar. Bu durum Ahmet Kerim’i daha da yalnızlaştırır.

Ahmet Kerim, Yakup Kadri’nin Meşrutiyet aydınına yönelttiği en sert eleştirilerden birini temsil eder. Bilinçlidir ama kararsızdır; ahlâklıdır ama güçsüzdür, haksızlığı görür fakat onu durduracak iradeyi kendinde bulamaz. Onun trajedisi hayatta kalmak zorunda kalmasıdır. Çünkü yaşarken inandığı her şeyin yavaş yavaş çözüldüğüne tanık olur.

Ahmet Samim

Ahmet Samim romanda muhalefetin en sahici figürüdür. Tehlikeyi sezmesine rağmen geri adım atmayan, korkusunu mizahla bastıran ve yazmaktan vazgeçmeyen bir gazetecidir. Onun öldürülmesi, romanda muhalefet ihtimalinin ortadan kaldırılması anlamına gelir.

Sırrı Bey, romanda muhalefetin içine işlemiş güvensizliğin ve korkunun insan suretine bürünmüş hâlidir. Hayatı sürgünler, kaçışlar ve yoksulluklarla geçmiştir; bu yüzden dirençli görünür ama aynı zamanda sürekli kuşku üreten bir karaktere dönüşmüştür. Her yerde komplo arayan bir ruh hâline bürünür. Muhalefetin içine çöken güvensizliğin ifadesidir. Onun iktidarla gizli bağları olduğu düşüncesi romanda açık bir kanıtla verilmez; bu daha çok Ahmet Kerim’in zihninde beliren, ihanetin artık olağan sayıldığı bir düzende duyulan sarsıcı bir ihtimaldir.

Hasip Bey, muhalefetin ilkesiz ve hesapçı yüzünü temsil eder. Siyaseti sırası geldiğinde iktidara geçilecek bir basamak olarak görürü. Söyleminde muhaliftir; fakat davranışlarında risk almaktan kaçınır, konumunu korumaya çalışır.

Ömer Beyefendi ise eski düzenin artık karşılığı kalmamış temsilcisidir. Soyuna, geçmişteki itibara ve eski devlet alışkanlıklarına tutunarak bugünü anlamaya çalışır. Yeni siyasal düzenin onu ciddiye almaması, onun gözünde bir rejim ayıbıdır; bu durum trajikomik sahnelere yol açar. Ömer Beyefendi’nin varlığı, muhalefetin neden gerçek bir siyasal alternatif üretemediğini gösterir: biri fırsat kollamakta, diğeri geçmişte yaşamaktadır.

Samiye

Samiye, Ahmet Kerim’in hayatına girdiğinde Kerim onu siyasetin dışında, hatta siyasetin karşısında bir yerde görür. Günlük tehditlerin, yazıların ve kavgaların ortasında Samiye, Kerim için daha sade ve daha güzel bir hayat ihtimalidir. Ancak Samiye’nin ağabeyi İttihat ve Terakki çevresiyle bağlantılıdır ve Ahmet Kerim’e düşmanlık besler. Kerim’e yönelik suikast girişimi de Samiye’nin evinde gerçekleşir. Olaydan sonra Samiye yalnız kalır; Ahmet Kerim onu affetmez. Samiye’nin intiharı, romanın ahlâkî kırılma anlarından biridir.

Ali Kemal

Yakup Kadri, Hüküm Gecesi’nde Ali Kemal’i sembolik bir tip olarak kullanır. O bir fikir adamı ya da tutarlı bir muhalif değildir; korku, telaş ve hayatta kalma içgüdüsüyle savrulan bir aydındır. Romandaki Ali Kemal, tehdit karşısında kolayca yön değiştirebilen, idam ihtimalini bile alaya vurarak hafifleten, siyaseti ciddiye almayan ama sürekli panik hâlinde yaşayan bir figürdür. Bu yönüyle o, romanda muhalefetin zaaflarını temsil eder: yüksek sesle konuşan ama bedel ödemeye gelince kaçan, ilke ile çıkar arasında gidip gelen bir aydın tipidir.

Not:

Ali Kemal, Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa’ya ve Millî direnişe açıkça karşı çıkan Osmanlı aydınlarından biridir. İstanbul’da yayımlanan yazılarında Anadolu’da başlayan direnişi “macera”, “isyankârlık” ve “devleti felakete sürükleyen bir hareket” olarak niteler. Ona göre kurtuluş, silahlı direnişle olmaz; İngiltere başta olmak üzere büyük devletlerle anlaşılmalı ve İstanbul hükümetinin çizgisinde kalınmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk ise tam tersine, Osmanlı Devleti’nin fiilen çöktüğünü, İstanbul hükümetinin iradesiz kaldığını ve milletin ancak bağımsız bir direnişle var olabileceğini savunur. Bu nedenle Ali Kemal gibi isimleri milli mücadeleyi zayıflatan unsurlar olarak görür. Atatürk’ün Nutuk’ta ve dönemin belgelerinde Ali Kemal çizgisindeki aydınlara yönelik sert eleştirileri, bu karşıtlığın düşünsel ve siyasal boyutunu açıkça gösterir.

Ali Kemal’in Millî Mücadele’ye karşı tutumu onu zamanla halkın önemli bir kesimiyle de karşı karşıya getirir. Yazıları ve siyasal duruşu, işgal koşullarında “teslimiyet” olarak algılanır.

***

Romanın en baskın teması korkudur. Bu korku açık bir dehşet hâli değildir; daha çok içten içe işleyen, insanı susturan bir korkudur. Korkuyla birlikte ilerleyen ikinci tema kuşkudur. Romanda kimse kimseye tam olarak güvenmez. Dostluklar geçicidir, ittifaklar pamuk ipliğine bağlıdır. Kuşku bireyin iç dünyasına da sızar; insan başkalarından şüphe ettiği gibi kendisinden de şüphe etmeye başlar.

Bunun doğal sonucu ahlâkî çözülmedir. Hüküm Gecesi’nde ahlâk büyük kopuşlarla değil, küçük tavizlerle yıkılır. İnsanlar bir anda kötü olmaz; zamanla susmayı, eğilmeyi ve görmezden gelmeyi alışkanlık hâline getirir. Romanın bir diğer önemli teması idealsizliktir. Yakup Kadri yalnız iktidarı değil, ona karşı duranları da sorgular. Ortada çok söz ve çok şikâyet vardır; fakat yön gösteren güçlü bir ideal yoktur.

Bu atmosfer içinde yalnızlık belirginleşir. Romanın merkezindeki aydın tipi, kalabalıklar içinde bile yalnızdır. Aynı masada oturduğu, aynı gazetede yazdığı insanlarla bile derin bir bağ kuramaz. Çünkü herkesin zihni başka bir korku ve başka bir hesapla meşguldür. Bütün bu temaların kesiştiği noktada bir kuşağın hakikate, söze ve ahlâkî tutarlılığa olan inancının dağıldığı görülür.

***

Hüküm Gecesi, en temelde bir aydın romanıdır; çünkü anlattığı çatışma, aydının kendisiyle yaşadığı çatışmadır. Yakup Kadri Hüküm Gecesi romanında aydını tereddüt eden, yorulan ve zaman zaman kendini aldatan bir insan olarak ele alır. Ahmet Kerim için mesele hangi partinin haklı olduğu değildir; asıl mesele, siyaset denilen alanın insanı ne hâle getirdiğidir. Yazdığı yazılar ve katıldığı toplantılar ona umut vermez; aksine, siyasetin içine girdikçe inancının aşındığını fark eder.

Romanın aydın bakışı, kendini sorgulama cesaretiyle belirginleşir. Ahmet Kerim başkalarını da, kendisini de yargılar. Bu yönüyle Hüküm Gecesi, aydını masumlaştırmaz ve onun korkularını, suskunluklarını ve gecikmiş fark edişlerini açıkça gösterir. Romanda sözün değer kaybı da bu çerçevede anlam kazanır: Yazılar yayımlanır ama ses getirmez, konuşmalar yapılır ama kimse gerçekten dinlemez. Aydın konuşur; fakat konuşmanın dünyayı değiştirmediğini acı bir biçimde öğrenir.

***

Hüküm Gecesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan siyasal çözülmenin insan hayatına nasıl yansıdığını gösterir. Meşrutiyet’le birlikte beklenen yenilenme gerçekleşmemiş, devlet zayıflamış, belirsizlik gündelik hayatı kuşatmıştır. Bu ortamda korku ve güvensizlik yaygınlaşmış, insanlar susmuş ve yalnızlaşmıştır. Yakup Kadri, imparatorluğun bu son dönemini, insanlarda yarattığı yorgunluk ve ahlâkî aşınma üzerinden anlatır.

Fatma Aliye Udi Romanında Bedia: Müzik Yeteneğinden Geçim Mücadelesine Uzanan Bir Kadın Hikâyesi

Fatma Aliye Udi  Romanında Bedia : Müzik Yeteneğinden Geçim Mücadelesine Uzanan Bir Kadın Hikâyesi Fatma Aliye’nin Udi romanında Bedia’nın...