Hüküm
Gecesi: Bir Gazetecinin Gözünden Siyasetin, Vicdanın ve Hayatın Dağılması
Yakup Kadri’nin Hüküm
Gecesi romanı, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte büyük bir umutla açılan
siyasal dönemin, kısa sürede nasıl bir hayal kırıklığına ve ahlâkî bir çöküşe
dönüştüğünü anlatır. Romanın arka planında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı
ele geçirdiği, muhalefeti baskı altına aldığı ve siyasetin sertleşerek gündelik
hayatın her alanına yayıldığı bir dönem vardır; Yakup Kadri bu süreci
insanların ruhlarına çöken bir karanlık olarak ele alır.
Romanda gazeteler
korkunun, kuşkunun ve söylentinin üretildiği yerlere dönüşür. Kulislerde
konuşulanlar hiçbir zaman açık ve net değildir; herkes bir şeyler duyar ama
kimse tam olarak ne bildiğini söylemez. Komiteler, insanların birbirine
temkinle yaklaştığı, kimsenin kimseye güvenmediği dar çevreler hâlini alır.
Suikast söylentilerinin gerçekleşme ihtimali insanların hayatını zehreder;
insanlar sürekli tedirgin yaşar. Parti çekişmeleri ise ilke mücadelesinden çok
yer tutma kaygısıyla yürütülen bir mücadeleye dönüşür. Bütün bunlar, romanda
siyasal hayatın insanı yavaş yavaş yoran, içini daraltan ve ahlâkî ölçülerini
gevşeten bir ortam yarattığını gösterir.
Asıl mesele, bu ortamın
insanları nasıl değiştirdiğidir. İdeallerle yola çıkanlar zamanla kuşkuya,
korkuya, çıkar hesaplarına ve suskunluğa sürüklenir. Roman, siyasetin devlet
düzenini, bireyin vicdanını, insanlarla kurduğu ilişkileri ve kendine duyduğu saygıyı
aşındırdığını ortaya koyar. Hüküm Gecesi’nde merkezde bir muhalif gazeteci yer
alır; ancak Ahmet Samim’in öldürülmesiyle başlayan süreci okurken aslında bir
kişinin değil, bir kuşağın hakikat duygusunu, ahlâkî duruşunu ve inançlarını
yitirişini izleriz. Bu yönüyle roman, iktidar ile muhalefetin birbirine
benzediği, sözün değerini kaybettiği ve korkunun gündelik hayatın doğal bir
parçası hâline geldiği bir dönemi anlatır.
***
Romanın konusu, Ahmet
Kerim’in belli bir siyasal hareketi örgütlemesi ya da büyük bir eylemin
merkezinde yer alması değildir; aksine, siyasetle iç içe yaşayan bir aydının bu
ortamda yavaş yavaş yalnızlaşmasını, umudunu yitirmesini ve kendisiyle
hesaplaşmasını anlatır.
Ahmet Kerim, muhalif bir
gazetede yazılar yazar, baskı ve tehdit altında yaşar, kulislerde dolaşır,
komite toplantılarına çağrılır; ancak bütün bu ilişkiler ağı onu güçlendirmek
yerine daha fazla kuşkuya sürükler. Muhalefetin içinde yer alan kişilerde ilke
ve tutarlılık yerine çıkar, mevki hırsı ve korku görür. İktidar baskıcıdır;
fakat Yakup Kadri romanda suçu yalnızca iktidara yüklemez. Muhalefetin de en az
iktidar kadar dağınık, tutarsız ve ahlâken sorunlu olduğunu gösterir. Ahmet
Kerim ne iktidara inanabilir ne de muhalefetin temsil ettiği değerlere
güvenebilir.
Roman ilerledikçe Ahmet
Kerim’in hayatı yalnızca siyasal baskıyla değil, kişisel kayıplarla da
sarsılır. Ahmet Samim’in öldürülmesi onun için bir dönüm noktasıdır. Ahmet
Kerim arkadaşını kaybedince cesaretini ve siyasete duyduğu inancı da yitirir.
Ardından gelen tutuklamalar, korku ve suskunluk ortamı, bu kopuşu
kesinleştirir.
Ahmet Kerim
Hüküm Gecesi’nin
merkezindeki Ahmet Kerim, klasik anlamda bir “kahraman” değildir. Cesur bir
eylem adamı olmadığı gibi, kararlı ve tutarlı bir siyasal önder de değildir. O,
yazan, düşünen, gözlemleyen ama giderek inancını yitiren bir aydındır. Roman
boyunca Ahmet Kerim’in asıl mücadelesinin iktidarla değil, kendi iç dünyasıyla
olduğu anlaşılır. Yazdığı yazılar, bulunduğu çevreler ve katıldığı toplantılar
onun için bir dava bilincini güçlendirmez; tam tersine, siyasetin ne kadar
kirli, dağınık ve güvenilmez olduğunu daha açık görmesine yol açar.
Ahmet Kerim, muhalif
olmasına rağmen muhalefetin içinde gördüğü çıkarcılıktan, korkudan ve
samimiyetsizlikten rahatsızdır. İktidar baskısına karşı dururken bile
çevresindeki insanların bu baskıyı gerçekten göğüslemeye niyetli olmadıklarını
fark eder. Herkes konuşur, şikâyet eder; fakat sıra bedel ödemeye gelince
kaçar. Bu durum Ahmet Kerim’i daha da yalnızlaştırır.
Ahmet Kerim, Yakup
Kadri’nin Meşrutiyet aydınına yönelttiği en sert eleştirilerden birini temsil
eder. Bilinçlidir ama kararsızdır; ahlâklıdır ama güçsüzdür, haksızlığı görür
fakat onu durduracak iradeyi kendinde bulamaz. Onun trajedisi hayatta kalmak zorunda
kalmasıdır. Çünkü yaşarken inandığı her şeyin yavaş yavaş çözüldüğüne tanık
olur.
Ahmet Samim
Ahmet Samim romanda
muhalefetin en sahici figürüdür. Tehlikeyi sezmesine rağmen geri adım atmayan,
korkusunu mizahla bastıran ve yazmaktan vazgeçmeyen bir gazetecidir. Onun
öldürülmesi, romanda muhalefet ihtimalinin ortadan kaldırılması anlamına gelir.
Sırrı Bey,
romanda muhalefetin içine işlemiş güvensizliğin ve korkunun insan suretine
bürünmüş hâlidir. Hayatı sürgünler, kaçışlar ve yoksulluklarla geçmiştir; bu
yüzden dirençli görünür ama aynı zamanda sürekli kuşku üreten bir karaktere
dönüşmüştür. Her yerde komplo arayan bir ruh hâline bürünür. Muhalefetin içine
çöken güvensizliğin ifadesidir. Onun iktidarla gizli bağları olduğu düşüncesi
romanda açık bir kanıtla verilmez; bu daha çok Ahmet Kerim’in zihninde beliren,
ihanetin artık olağan sayıldığı bir düzende duyulan sarsıcı bir ihtimaldir.
Hasip Bey,
muhalefetin ilkesiz ve hesapçı yüzünü temsil eder. Siyaseti sırası geldiğinde
iktidara geçilecek bir basamak olarak görürü. Söyleminde muhaliftir; fakat
davranışlarında risk almaktan kaçınır, konumunu korumaya çalışır.
Ömer Beyefendi
ise eski düzenin artık karşılığı kalmamış temsilcisidir. Soyuna, geçmişteki
itibara ve eski devlet alışkanlıklarına tutunarak bugünü anlamaya çalışır. Yeni
siyasal düzenin onu ciddiye almaması, onun gözünde bir rejim ayıbıdır; bu durum
trajikomik sahnelere yol açar. Ömer Beyefendi’nin varlığı, muhalefetin neden
gerçek bir siyasal alternatif üretemediğini gösterir: biri fırsat kollamakta,
diğeri geçmişte yaşamaktadır.
Samiye
Samiye, Ahmet Kerim’in
hayatına girdiğinde Kerim onu siyasetin dışında, hatta siyasetin karşısında bir
yerde görür. Günlük tehditlerin, yazıların ve kavgaların ortasında Samiye,
Kerim için daha sade ve daha güzel bir hayat ihtimalidir. Ancak Samiye’nin ağabeyi
İttihat ve Terakki çevresiyle bağlantılıdır ve Ahmet Kerim’e düşmanlık besler.
Kerim’e yönelik suikast girişimi de Samiye’nin evinde gerçekleşir. Olaydan
sonra Samiye yalnız kalır; Ahmet Kerim onu affetmez. Samiye’nin intiharı,
romanın ahlâkî kırılma anlarından biridir.
Ali Kemal
Yakup Kadri, Hüküm
Gecesi’nde Ali Kemal’i sembolik bir tip olarak kullanır. O bir fikir adamı ya
da tutarlı bir muhalif değildir; korku, telaş ve hayatta kalma içgüdüsüyle
savrulan bir aydındır. Romandaki Ali Kemal, tehdit karşısında kolayca yön
değiştirebilen, idam ihtimalini bile alaya vurarak hafifleten, siyaseti ciddiye
almayan ama sürekli panik hâlinde yaşayan bir figürdür. Bu yönüyle o, romanda
muhalefetin zaaflarını temsil eder: yüksek sesle konuşan ama bedel ödemeye
gelince kaçan, ilke ile çıkar arasında gidip gelen bir aydın tipidir.
Not:
Ali Kemal, Millî Mücadele
yıllarında Mustafa Kemal Paşa’ya ve Millî direnişe açıkça karşı çıkan Osmanlı
aydınlarından biridir. İstanbul’da yayımlanan yazılarında Anadolu’da başlayan
direnişi “macera”, “isyankârlık” ve “devleti felakete sürükleyen bir hareket”
olarak niteler. Ona göre kurtuluş, silahlı direnişle olmaz; İngiltere başta
olmak üzere büyük devletlerle anlaşılmalı ve İstanbul hükümetinin çizgisinde
kalınmalıdır.
Mustafa Kemal Atatürk ise
tam tersine, Osmanlı Devleti’nin fiilen çöktüğünü, İstanbul hükümetinin
iradesiz kaldığını ve milletin ancak bağımsız bir direnişle var olabileceğini
savunur. Bu nedenle Ali Kemal gibi isimleri milli mücadeleyi zayıflatan unsurlar
olarak görür. Atatürk’ün Nutuk’ta ve dönemin belgelerinde Ali Kemal
çizgisindeki aydınlara yönelik sert eleştirileri, bu karşıtlığın düşünsel ve
siyasal boyutunu açıkça gösterir.
Ali Kemal’in Millî
Mücadele’ye karşı tutumu onu zamanla halkın önemli bir kesimiyle de karşı
karşıya getirir. Yazıları ve siyasal duruşu, işgal koşullarında “teslimiyet”
olarak algılanır.
***
Romanın en baskın teması
korkudur. Bu korku açık bir dehşet hâli değildir; daha çok içten içe işleyen,
insanı susturan bir korkudur. Korkuyla birlikte ilerleyen ikinci tema kuşkudur.
Romanda kimse kimseye tam olarak güvenmez. Dostluklar geçicidir, ittifaklar
pamuk ipliğine bağlıdır. Kuşku bireyin iç dünyasına da sızar; insan
başkalarından şüphe ettiği gibi kendisinden de şüphe etmeye başlar.
Bunun doğal sonucu ahlâkî
çözülmedir. Hüküm Gecesi’nde ahlâk büyük kopuşlarla değil, küçük tavizlerle
yıkılır. İnsanlar bir anda kötü olmaz; zamanla susmayı, eğilmeyi ve görmezden
gelmeyi alışkanlık hâline getirir. Romanın bir diğer önemli teması idealsizliktir.
Yakup Kadri yalnız iktidarı değil, ona karşı duranları da sorgular. Ortada çok
söz ve çok şikâyet vardır; fakat yön gösteren güçlü bir ideal yoktur.
Bu atmosfer içinde
yalnızlık belirginleşir. Romanın merkezindeki aydın tipi, kalabalıklar içinde
bile yalnızdır. Aynı masada oturduğu, aynı gazetede yazdığı insanlarla bile
derin bir bağ kuramaz. Çünkü herkesin zihni başka bir korku ve başka bir
hesapla meşguldür. Bütün bu temaların kesiştiği noktada bir kuşağın hakikate,
söze ve ahlâkî tutarlılığa olan inancının dağıldığı görülür.
***
Hüküm Gecesi, en temelde
bir aydın romanıdır; çünkü anlattığı çatışma, aydının kendisiyle yaşadığı
çatışmadır. Yakup Kadri Hüküm Gecesi romanında aydını tereddüt eden, yorulan ve
zaman zaman kendini aldatan bir insan olarak ele alır. Ahmet Kerim için mesele
hangi partinin haklı olduğu değildir; asıl mesele, siyaset denilen alanın
insanı ne hâle getirdiğidir. Yazdığı yazılar ve katıldığı toplantılar ona umut
vermez; aksine, siyasetin içine girdikçe inancının aşındığını fark eder.
Romanın aydın bakışı,
kendini sorgulama cesaretiyle belirginleşir. Ahmet Kerim başkalarını da,
kendisini de yargılar. Bu yönüyle Hüküm Gecesi, aydını masumlaştırmaz ve onun
korkularını, suskunluklarını ve gecikmiş fark edişlerini açıkça gösterir.
Romanda sözün değer kaybı da bu çerçevede anlam kazanır: Yazılar yayımlanır ama
ses getirmez, konuşmalar yapılır ama kimse gerçekten dinlemez. Aydın konuşur;
fakat konuşmanın dünyayı değiştirmediğini acı bir biçimde öğrenir.
***
Hüküm Gecesi, Osmanlı
İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan siyasal çözülmenin insan hayatına
nasıl yansıdığını gösterir. Meşrutiyet’le birlikte beklenen yenilenme
gerçekleşmemiş, devlet zayıflamış, belirsizlik gündelik hayatı kuşatmıştır. Bu
ortamda korku ve güvensizlik yaygınlaşmış, insanlar susmuş ve yalnızlaşmıştır.
Yakup Kadri, imparatorluğun bu son dönemini, insanlarda yarattığı yorgunluk ve
ahlâkî aşınma üzerinden anlatır.

