8 Nisan 2026 Çarşamba
Şehzade Halil’in Kaçırılması ve Osmanlı-Bizans İlişkilerine Etkisi (1357)
4 Nisan 2026 Cumartesi
Anadolu’dan Balkanlar’a: Keykâvus, Sarı Saltuk ve Gagavuzların Tarihî Süreci
25 Mart 2026 Çarşamba
F. Scott Fitzgerald - Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi Kitabı Hakkında
F. Scott Fitzgerald - Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi Kitabı Hakkında
Benjamin Button’un hikâyesi bir tuhaflıkla ve hatta neredeyse
bir skandalla başlar. Baltimore’da saygın bir aile olan Buttonlar, çocuk sahibi
olmanın heyecanıyla doludur. Fakat Roger Button hastaneye gittiğinde bebek
odasında karşılaştığı manzara karşısında sarsılır. Beşiğin içinde bir bebek
yoktur; aksine, gözlerini yorgunlukla açıp kapayan, yüzü kırışıklarla dolu,
sanki uzun bir hayatın sonuna gelmiş gibi duran yaşlı bir adam vardır. Bu yaşlı
adam Buttonların yeni doğmuş oğludur.
Roger Button hem çok şaşırır hem de oğlundan utanır, onu
toplum karşısına nasıl çıkarabileceğini düşünür. Oğlunu bir bebek gibi
gösterebilmek için elinden geleni yapar. Üzerine çocuk kıyafetleri giydirir, eline
oyuncaklar verir, ama Benjamin’ın doğasına bunların hiçbiri uymaz. O, daha ilk
günlerden itibaren huzurla oturmak, gazete okumak, hatta bir puro içmek isteyen
bir varlıktır. Çocuk gibi davranmayı reddeder; çünkü Benjamin çocuk değildir -en azından görünüşte değildir.
Fakat zaman da Benjamin için bildiğimiz gibi ilerlemiyordur.
Yıllar geçtikçe onun yüzündeki kırışıklıklar silinmeye, saçları koyulaşmaya
başlar. Bedeni hafifler, hareketleri çevikleşir. Benjamin fiziksel olarak
gençleşir, ama aslında bu durum onun hayatını daha da karmaşık hâle getirir.
Çünkü toplum bir insanın yalnızca nasıl göründüğüne göre değil, hangi yaşta
olması gerektiğine göre de tavır alır. Benjamin ise hiçbir zaman insanların
beklentisiyle örtüşmez.
Çocuk yaşta okula gönderildiğinde fazla yaşlı bulunur;
ilerleyen yıllarda ise tam tersi, genç görünmeye başladığında ciddiye alınmaz.
Onun varlığı, insanların alışık olduğu zaman düzenine uymadığı için, sürekli
bir uyumsuzluk üretir. Sanki Benjamin’ın sorunu yaşlanmak ya da gençleşmek
değil de, hiçbir zaman doğru anda doğru yerde olamamaktır.
Yetişkinliğe doğru ilerlediği, yani aslında gençleştiği
dönemde hayatı bir süreliğine dengelenir. Babasının işine girer, toplum içinde
yer edinir ve ilk defa diğer insanlarla benzer bir “zaman çizgisi” üzerinde
duruyormuş gibi görünür. Bu dönemde yaşananlar onun hayatındaki nadir uyum
anlarıdır. Belki de bu yüzden en sıradan görünen yılları, aslında en huzurlu
olanlarıdır.
Evliliği de Benjamin’in geçici uyumunun bir parçasıdır.
Hildegarde Moncrief ile evlendiğinde, kadın Benjamin’ı olgun, ağırbaşlı bir
adam olarak görür. Ancak zaman geçtikçe Benjamin gençleşmeye devam ederken,
Hildegarde yaşlanır. Aralarındaki bağ da fiziksel görünüşlerindeki tersine gelişmeyle
zayıflar. Kadının gözünde Benjamin artık eskisi gibi “ciddiye alınacak” biri
değildir; onun gençleşmesi, bir tür hafifleme, hatta bir çocuklaşma olarak
algılanır. Bu da ilişkinin temelini yavaş yavaş aşındırır.
Benjamin’ın hayatındaki en dikkat çekici dönemlerden biri,
savaş yıllarıdır. Genç bir adam gibi göründüğü bu zaman diliminde, ilk kez
çevresiyle gerçek bir uyum yakalar. Savaşa katılır, başarı gösterir, takdir
edilir. Benjamin ancak tersine akan bir hayatın ortasında, kısa bir an için
herkes gibi olabilir.
Zaman ilerledikçe Benjamin yeniden “geriye doğru” gençleşir.
Orta yaşın ardından gençliğe, gençlikten çocukluğa doğru inerken, çevresiyle
arasındaki bağlar tamamen kopmaya başlar. En çarpıcı kırılma noktası, kendi
oğlunun büyüyüp olgunlaşmasıyla yaşanır. Çünkü bu kez sadece toplumla değil,
kendi ailesiyle de zaman açısından ters düşer. Oğlu yetişkin bir birey olurken
Benjamin küçülür; bir noktada roller değişir, baba ile oğul arasındaki ilişki
tersine döner. Oğul, Benjamin’a bakmak zorunda kalan bir yetişkine dönüşür.
Benjamin’ın zihni de bedeniyle birlikte geriye doğru gider.
Anıları silinmeye, bilinci daralmaya başlar. Artık geçmişini hatırlayamaz, kim
olduğunu kavrayamaz. Oyuncaklarla ilgilenen bir çocuğa dönüşür; sonra daha da
geriye gider, bir bebeğin bilinçsizliğine yaklaşır.
Benjamin’ın varlığı, hatıralarıyla birlikte yavaş yavaş
silinir. Sonunda geriye ne bir kimlik kalır ne de bir hayatın anlamını taşıyan
bilinç. Benjamin’ın tersine akan hayatı, aslında insanın zamanla kurduğu
ilişkinin ne kadar hassas olduğunu gösterir. Bir insanın kimliği, yalnızca
yaşadığı deneyimlerden değil, bu deneyimlerin “doğru zamanda” yaşanmasından da
oluşur. Benjamin bu zaman düzeninin dışına düştüğü için, aslında hiçbir zaman
tam anlamıyla bir hayat yaşayamaz.
***
Hikâye oldukça mesafeli, ironik ve hatta yer yer alaycı bir anlatıdır. F. Scott Fitzgeral tuhaf olanı olağan bir dille anlatarak rahatsız edici bir etki yaratır. Benjamin’ın tersine akan hayatı ilk bakışta bir ayrıcalık gibi görünse de aslında hiçbir şeyi çözmemiştir, zamanın yönü değişir ama karakterin yalnızlığı, insan ilişkilerinin kırılganlığı ve toplumun beklentileri değişmez. Fitzgerald, insanın anlamlı bir hayat yaşayabilmesi için zamanla uyum içinde yaşamak zorunda olduğunu ima eder ve Benjamin’ın trajedisinin de bu uyumsuzluktan doğduğunu göstermek ister. Kitapta ince bir mizah vardır, yaşlı bir bebeğin puro istemesi gibi sahneler sadece absürt değildir, aynı zamanda yaş kavramının ne kadar yapay olduğunu da gösterir. Karakterin duygusal derinliğinin sınırlı olması bir eksiklik gibi görülebilir ama bence bu bilinçli bir tercihtir; çünkü yazar karakterden çok fikri keskinleştirmek ister. Hikâyede anlatılanlar zaman, kimlik ve insanın dünyadaki yeri üzerine sarsıcı bir düşüncenin ürünüdür.
Ernst Baltrusch - Sparta: Tarih, Toplum, Kültür Kitabı Hakkında
Tarihsel Bilgi
Başlangıç: Bir vadiye yerleşen Dorlar
MÖ yaklaşık 10. yüzyılda Yunan dünyasının karanlık
çağlarında Dor kabileleri güneye iner ve Lakonya’daki Eurotas Vadisi’ne
yerleşir. Sparta ilk başlarda birkaç köyün birleşmesinden oluşan gevşek bir
birliktir.
Bu erken dönemde Spartalılar diğer Yunan topluluklarından
çok farklı değildir. Tarım yaparlar, küçük çatışmalara girerler, kendi
tanrılarına taparlar. Henüz onları “Sparta” yapan şey ortaya çıkmamıştır.
Sparta’nın dönüşümü komşularının topraklarına göz diktikleri anda başlar.
Messenia’nın fethi: Sparta’nın kaderi
MÖ 8. ve 7. yüzyıllarda Sparta, batısındaki verimli Messenia
bölgesine saldırır. Bu savaşlar uzun sürer, komşularıyla arasında sert
mücadeleler olur. Ama sonunda Sparta kazanır ve Messenia halkını topraklarından
koparıp köleleştirir. Spartalılar artık sayıca kendilerinden çok daha fazla
olan bir halkı, yani helotları, sürekli kontrol etmek zorundadırlar. Bu durum
onları diğer Yunan şehirlerinden ayırır. Artık mesele sadece yaşamak değildir;
isyanı önlemek için sürekli hazır olmak zorundadırlar.
Lykurgos ve düzenin kurulması
Sparta’nın gittikçe sertleşen devlet yapısını sistemleştiren
kişi olarak anlatılan figür Lykurgos’tur. Tarihsel mi yoksa efsanevi mi olduğu
kesin değildir, ama Spartalıların kendisi bile devlet düzenlerini ona bağlar.
Lykurgos’un adıyla anılan düzenle birlikte Sparta’da hayat kökten değişir.
Topraklar teorik olarak eşit bölüştürülür. Lüks yasaklanır. Altın ve gümüş para
yerine değersiz demir kullanılır. Erkekler ortak sofralarda yemek yer. Aile,
bireysel hayat ve kişisel zenginlik geri plana itilir. Ama asıl büyük değişim
şuradadır: çocuk artık ailenin değil, devletin olur.
Agoge: İnsan değil, Spartalı yetiştirmek
Bir Spartalı çocuk doğduğunda tam anlamıyla birey sayılmaz.
Zayıf görülürse yaşamasına izin verilmeyebilir. Yedi yaşına geldiğinde ise
ailesinden alınarak devletin eğitim sistemine, Agoge’ye verilir. Çocuklar aç
bırakılır, dövülür, soğuğa maruz bırakılır. Amaç onları güçlü yapmak değildir;
yalnızca acıya alışmış, emre itaat eden ve korkuyu bastırabilen varlıklar
haline getirmektir.
Krallar ve yönetim: Gücün dengesi
Sparta’da iki kral vardır. Bu durum Yunan dünyasında
benzersizdir. Krallar savaşta ordunun başına geçer, dini görevler üstlenir. Ama
güçleri sınırsız değildir. Onları denetleyen yaşlılar meclisi ve ephorlar
bulunur.
Yükseliş: Peloponez’in efendisi
Zamanla Sparta, Peloponez Yarımadası’nın en güçlü devleti
haline gelir. Diğer şehirleri bir birlik altında toplar. Disiplini, düzeni ve
askeri gücüyle saygı ve korku uyandırır. Sparta’nın gücünün zirvesi, Atina ile
yapılan büyük mücadelede ortaya çıkar. Peloponez Savaşı (MÖ 431-404), Yunan
dünyasının kaderini belirler. Deniz gücü Atina’dır, kara gücü Sparta’dır. Uzun
süren savaş sonunda Sparta galip gelir.
Thermopylai: 300 Spartalının hikâyesi
MÖ 480’de Pers kralı Xerxes devasa ordusuyla Yunanistan’a
girer. Spartalılar Perslerin ilerleyişini durdurmak için dar bir geçit olan
Thermopylai’yi seçer. Burada Sparta kralı Leonidas, yanında 300 Spartalı ve
diğer Yunan birlikleriyle birlikte savunma yapar. Günlerce direnirler, Pers
ordusunu durdururlar. Ama sonunda kuşatılırlar. Leonidas ve adamları geri
çekilmez. Leonidas ve adamlarının direnişi sonunda askeri bir zafer kazanılmaz,
ama onlar bir simgeye dönüşür.
***
Sparta, Peloponez Savaşı’nı kazandığında zirvededir. Ancak
bu noktada sistemin sorunları belirginleşir. Spartalı vatandaşların sayısı
giderek azalır. Toprak eşitliği bozulur, zenginlik birkaç elde toplanır.
Helotlara olan bağımlılık devam eder. Ama sistem değişemez.
****
MÖ 371’de Thebai ile yapılan Leuktra Savaşı, Sparta’nın
kaderini değiştirir. Thebai ordusu Spartalıları ağır bir yenilgiye uğratır.
Artık Sparta’nın yenilmezlik imajı dağılmıştır. Ardından Messenia özgürlüğünü
kazanır. Helot sistemi çöker. Sparta ekonomik ve askeri olarak zayıflar. Sparta
tamamen yok olmaz, ama artık eski Sparta değildir. Küçük, etkisiz bir şehir
devletine dönüşür. Reform girişimleri başarısız olur. Sonunda, MÖ 146’da, tüm
Yunan dünyası gibi Roma’nın egemenliğine girer.
***
Kitapta anlatılan...
Sparta’yı anlatmaya çalışan Ernst Baltrusch, kitabın başında
okura şu rahatsız edici gerçeği hatırlatır: Sparta hakkında bildiklerimiz,
büyük ölçüde Spartalıların kendisinden değil, başkalarından öğrenilmiştir.
Aslında bu durum anlatının daha en başında bir güvensizlik duygusu yaratır.
Çünkü Sparta kendi tarihini yazmamış bir toplumdur; kendini anlatmamış, kendini
savunmamış, hatta kendini açıklamaya bile gerek duymamıştır. Bu yüzden biz
Sparta’yı doğrudan onlardan değil, Atinalıların, tarihçilerin, hayranlarının ya
da eleştirmenlerin gözünden görürüz. Kitap bir bilgi sorgulamasıdır.
Sparta Lakonya’da birbirine yakın yerleşmiş köylerin zamanla
birleşmesiyle oluşmuş gevşek bir yapıdır. İlk dönemde Spartalılar, diğer Yunan
topluluklarından çok farklı değildir. Tarım yaparlar, küçük çatışmalara
girerler, gündelik hayatlarını sürdürürler. Ancak bu sade yapı uzun sürmez.
Sparta’yı Sparta yapan Messenia’nın fethidir.
Messenia’nın fethi kitabın en kritik kırılma noktalarından
biri olarak ele alınır. Çünkü Spartalılar bu zaferle birlikte yeni topraklar
kazanır ve sayıca kendilerinden çok daha fazla olan bir nüfusu, yani helotları,
kontrol etmek zorunda kalırlar. Bu durum Sparta’nın bütün yapısını belirler.
Artık mesele sadece üretmek ya da savaşmak değildir; mesele sürekli bir isyan
ihtimali altında yaşamaktır. Baltrusch, Sparta’nın bütün sertliğinin,
disiplininin ve kapalı yapısının aslında bu korkudan doğduğunu düşünür.
Sparta’nın zorunlu olarak kurduğu sistem Lykurgos adıyla
anılır. Ancak Baltrusch Lykurgos’u tarihsel bir kişiden çok bir düzenin sembolü
olarak ele alır. Lykurgos’un adıyla anılan reformlar -toprakların eşit
dağıtılması, ortak yemek düzeni, lüksün yasaklanması- ilk bakışta eşitlikçi ve
adil görünür. Fakat aslında amaç eşitlikten çok istikrardır. Çünkü farklılık,
zenginlik ve bireysel yükseliş, Sparta gibi kırılgan bir toplum için
tehlikedir.
Sparta’yı anlamak aslında Spartalıyı anlamaktır. Ve Spartalı
doğuştan değil, sonradan oluşturulan bir varlıktır. Agoge denilen eğitim
sistemi de modern anlamda bir eğitim değildir. Çocuk ailesinden koparılır, aç
bırakılır, zorlanır ve sınanır. Ona dayanıklılık öğretilir; ama bu dayanıklılık
fiziksel olduğu kadar zihinseldir: korkuyu bastırmak, acıyı görünmez kılmak ve
emre itaat etmek.
Spartalı vatandaşlar sayıca çok azdır ve bütün sistem
onların etrafında döner. Ancak bu dar elit sınıfın varlığı, geniş bir alt
tabakaya, yani helotlara dayanır. Helotlar toprağı işler, üretimi sağlar, fakat
sürekli baskı altında tutulur. Bu nedenle Sparta dışarıdan bakıldığında sakin,
dengeli ve güçlü görünse de içeride sürekli tetikte olan, korkuya dayalı bir
yapıya sahiptir. Hatta helotlara karşı uygulanan gizli şiddet mekanizmaları, bu
korkunun ne kadar derin olduğunu gösterir.
Kadınlar meselesi de bu yapının bir parçasıdır. Sparta
kadınları diğer Yunan dünyasına göre daha görünür ve daha aktiftir. Ancak bu
özgürlük bireysel bir hak değil, sistemin bir ihtiyacıdır. Kadının bedeni ve
gücü, daha sağlıklı ve güçlü nesiller üretmek için önemlidir. Bu yüzden kadın
serbesttir, ama bu serbestlik kendisi için değil, Sparta içindir. Sparta’da
hiçbir şey gerçekten bireyin kendisi için değildir.
Sparta sürekli olarak savaşan değil, sürekli savaşmaya hazır
olan bir toplumdur. Thermopylai’de Leonidas ve üç yüz Spartalının ölümü de bu
zihniyetin bir ifadesidir. Sparta’nın yükselişi Peloponez Savaşı’ndaki zaferle
zirveye ulaşır. Ancak Sparta deniz gücüne sahip değildir, ekonomik olarak
zayıftır ve en önemlisi sistemi esnek değildir. Genişleyemez, uyum sağlayamaz
ve değişemez. Bu yüzden kazandığı zafer kalıcı olmaz.
Sparta’nın çöküşü de yavaş bir çözülme sürecidir. Spartalı vatandaşların sayısı azalır, toprak eşitliği bozulur ve zenginlik belirli kişilerde toplanır. Leuktra yenilgisi bu sürecin sonucu olarak ortaya çıkar. Bu yenilgi bir imajın çöküşüdür. Sparta kendi mantığı içinde güçlü ve düzenli bir sistem kurmuştur. Ancak bu sistem esnek değildir ve değişime kapalıdır. Bu nedenle Sparta’nın başarısı sürdürülebilir olmamıştır.
18 Mart 2026 Çarşamba
Okültizm ve İnsan Zihni: Gizli Öğretilerin Tarihsel Sürekliliği ve Anlam Arayışı Üzerine Bir İnceleme
Okültizm ve İnsan Zihni: Gizli Öğretilerin Tarihsel
Sürekliliği ve Anlam Arayışı Üzerine Bir İnceleme
İnsanlık tarihi görünen olguların yanı sıra görünmeyene
yüklenen anlamların da tarihidir. İnsan doğayı gözlemleyen ve açıklamaya
çalışan bir varlıktır. Fakat insan, gözlemlerinin ötesinde kalan, açıklanamayan
ya da henüz açıklanamayan alanlara yönelik sürekli bir merak geliştirmiştir.
İnsanın bilinmeyene yönelen merakı, kimi zaman mitolojik anlatılarla, kimi
zaman dini sistemlerle, kimi zaman da okült düşünce biçimleriyle ifade
edilmiştir.
Okültizm insanın bilinmeyenle kurduğu ilişkinin tarihsel ve kültürel bir formu
olarak ortaya çıkmıştır. Sabine Doering-Manteuffel’in Okültizm: Gizli
Öğretiler, İnanışlar ve Büyüler adlı eseri, okültizmi insan zihninin ve
toplumsal yapıların bir ürünü olarak ele alır.
Okültizm, Latince occultus (gizli, saklı) kelimesinden
türemiştir; doğanın görünmeyen yönlerine dair bilgi sistemlerini ifade eder.
Ancak söz konusu bilgi modern bilimsel bilgi anlayışından farklı olarak
herkesin erişimine açık değildir. Okült düşüncede bilgi, çoğu zaman belirli bir
hazırlık süreci, yani bir tür inisiyasyon aracılığıyla edinilir. Ezoterik bilgi
kavramı da bu noktada belirleyici hale gelir. Ezoterizm bilginin yalnızca belirli
bir topluluğa ya da bireylere açık olduğu fikrine dayanır. Söz konusu bilgi,
yalnızca öğrenilen değil, aynı zamanda deneyimlenen ve içselleştirilen bir
nitelik taşır.
Okült düşüncenin kökenleri Antik Mısır, Mezopotamya ve
Yunan dünyasına kadar uzanır. Söz konusu medeniyetlerde doğa olayları, ilahi ya
da kozmik güçlerin tezahürü olarak yorumlanmış; yıldız hareketleri, sayı
sistemleri ve ritüeller aracılığıyla evrenin gizli düzeni anlaşılmaya
çalışılmıştır. Özellikle Hermetik gelenek, okült düşüncenin teorik temelini
oluşturur. Hermetik öğreti, evrenin bütüncül ve canlı bir yapı olduğu, mikro kozmos ile makro kozmos arasında bir paralellik bulunduğu fikrine dayanır.
İnsan söz konusu sistem içinde yalnızca bir gözlemci değildir; aynı zamanda
düzenle etkileşime girebilen bir varlık olarak kabul edilir. Simya ilgili
düşünce sisteminin hem maddi hem de sembolik boyutunu temsil eder. Yüzeyde
metalleri altına dönüştürme çabası olarak yorumlanan simya, daha derin düzeyde
insanın içsel dönüşümünü ifade eden metaforik bir yapı olarak değerlendirilir. Felsefe
taşı ise insanın ulaşmayı hedeflediği bir ideal varoluş durumunun simgesidir.
Orta Çağ’da okült düşünce yalnızca bireysel bir merak
alanı olmaktan çıkarak toplumsal bir olgu haline gelmiştir. Büyü ve cadılık,
hem dini otoriteler hem de halk tarafından ciddiye alınan bir tehdit olarak
değerlendirilmiştir. Cadı avları, dönemin en dramatik örneklerinden biridir.
Ancak tüm bu yaşananlar yalnızca doğaüstü inançlarla açıklanamaz. Aksine,
ekonomik krizler, salgın hastalıklar ve toplumsal belirsizlikler belirleyici
rol oynamıştır. Açıklanamayan felaketler karşısında suçlu arayışı ortaya çıkmış
ve suçlamalar çoğunlukla toplumun en yoksul kesimlerine yönelmiştir.
Modern bilimin yükselişiyle birlikte doğa olaylarının
büyük ölçüde açıklanabilir hale gelmesi, okült düşüncenin ortadan kalkacağı
beklentisini doğurmuştur. Ancak bu beklenti gerçekleşmemiştir. Okültizm ortadan kalkmamış, yeni biçimler alarak varlığını sürdürmüştür. 19.
yüzyılda ortaya çıkan spiritüalizm hareketi, bu dönüşümün önemli bir örneğini
oluşturur. Ölülerle iletişim kurma fikri, medyumlar aracılığıyla yeniden
gündeme gelmiş ve geniş kitleler tarafından benimsenmiştir. Günümüzde ise
okültizm daha bireysel ve parçalı bir yapı kazanmıştır. Astroloji, tarot,
enerji ve aura gibi kavramlar modern insanın gündelik yaşamında yer
bulmaktadır. Modern birey, bilimsel bilgiyle ilgilendiği ölçüde varoluşsal
sorularına da cevap aramayı sürdürmektedir.
Okültizmin sürekliliği, insan zihninin belirli
ihtiyaçlarıyla yakından ilişkilidir. Bu ihtiyaçların başında belirsizlikle başa
çıkma arzusu gelir. İnsan, geleceği kesin olarak bilemese de belirsizlik
karşısında bir yön hissi geliştirmek ister. Ölüm ve kayıp deneyimi de okült
inançların önemli kaynakları arasında yer alır. Spiritüalizm, kaybedilen
kişilerle iletişim kurma fikri üzerinden ölümün yarattığı boşluğu
anlamlandırmaya yönelir. Ayrıca okült pratikler bireye bir kontrol hissi sunar.
Ritüeller, tılsımlar ve semboller aracılığıyla birey, kontrol edemediği dünyaya
karşı sembolik bir hâkimiyet kurduğunu hisseder.
Okültizmi yalnızca “yanlış inançlar bütünü” olarak değerlendirmek, olgunun derinliğini göz ardı etmek anlamına gelir. Okültizm, insanın anlam üretme kapasitesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bilimsel olarak doğrulanabilir olup olmamasından bağımsızdır, kültürel ve psikolojik açıdan önemli bir işlev görmektedir. Okültizm, insanın bilinmeyenle kurduğu ilişkinin tarihsel ve kültürel bir yansımasıdır ve bu yönüyle insanın bilgi arayan ve aynı zamanda anlam arayan bir varlık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Şehzade Halil’in Kaçırılması ve Osmanlı-Bizans İlişkilerine Etkisi (1357)
1357 yılında henüz çocuk yaşta olan Şehzade Halil, İzmit Körfezi civarında bulunduğu sırada Foçalı Latin korsanlar tarafından kaçırılır. Asl...
-
Bu resmi, tarihi bir belgeyi kaynak alarak özgün biçimde çizdim. Osmanlı Sarayları: Bey Sarayı Bursa Bey Sarayı, Osmanlı Devleti’nin kurulu...
-
Mustafa Kutlu Beyhude Ömrüm / Toprağın Direnişi ve Ruhun Çöküşü: Beyhude Ömrüm ile Yaban Romanında Doğa ve Yalnızlık Mustafa Kutlu'nun ...