Tanzimat
Romanlarında Eğitim, Ahlak ve Batılılaşma
Tanzimat’la
birlikte Osmanlı toplumunda eğitim ve öğretim faaliyetleri, toplumsal dönüşümün
en önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir. Batılılaşma hareketleriyle
birlikte Osmanlı toplumunda yalnızca idarî ve askerî alanlarda değil, düşünce
hayatında da önemli değişimler yaşanmaya başlamıştır. Özellikle Avrupa’ya
gönderilen öğrenciler, açılan yeni okullar ve tercüme faaliyetleri sayesinde
toplumda yeni fikirler yayılmış; buna bağlı olarak “yeni aydın tipi” denilen
bir sınıf ortaya çıkmıştır. Bu yeni aydın tipi, toplumun geri kalmışlığının
temel nedenlerinden birisini cehalet olarak görmekte ve toplumsal ilerlemenin
ancak eğitim yoluyla mümkün olacağına inanmaktadır. Bu nedenle Tanzimat dönemi
romanlarında eğitim meselesi önemli bir tema hâline gelmiş; özellikle
kadınların ve çocukların eğitimi üzerinde yoğun biçimde durulmuştur. Tanzimat
aydınlarına göre eğitimsiz bırakılan bir toplumun modernleşmesi mümkün
değildir.
Taaşşuk-ı
Talat ve Fitnat adlı romanda da eğitim konusu özellikle kadın eğitimi üzerinden
ele alınmıştır. Şemsettin Sami, dönemin toplum yapısını anlatırken kadınların
eğitim hakkının nasıl sınırlandırıldığını göstermek istemiştir. Bu durum
romanda ilk olarak Talat’ın annesi Saliha Hanım üzerinden dikkat çekici biçimde
işlenmiştir. Saliha Hanım’ın küçük yaşlarda okula gitmesi, Tanzimat döneminde
değişmeye başlayan eğitim anlayışını göstermesi bakımından önemlidir. Babası,
dönemine göre ileri görüşlü ve bilinçli bir insan olarak kızının eğitim
almasını istemekte, onu okula göndermektedir. Şemsettin Sami, Osmanlı
toplumunda kadın eğitimi konusunda oluşmaya başlayan yeni düşünceyi romana
taşımıştır.
Saliha
Hanım’ın okul hayatı yalnızca eğitim görmekten ibaret değildir. O, okul
ortamında Talat’ın babası Rıfat Bey’i görmüş ve ona karşı bir yakınlık
hissetmiştir. Bu durum da Tanzimat döneminde eğitim kurumlarının bireylerin
sosyal hayatındaki etkisini göstermesi bakımından da önemlidir. Ancak toplumun
geleneksel yapısı bu eğitim sürecinin devam etmesine izin vermez. Saliha Hanım
belirli bir yaşa geldiğinde artık ferace giyme zamanının geldiği düşünülerek
okuldan alınır. Dönemin toplum anlayışına göre kız çocuklarının belli bir
yaştan sonra dış dünyadan uzaklaştırılması ve ev hayatına yönlendirilmesi
gerekmektedir. Şemsettin Sami kitabında kadınların eğitim hayatının toplum
baskısıyla nasıl yarıda bırakıldığını göstermeye çalışır.
Saliha
Hanım’ın eğitiminin yarıda kesilmesine üzülmesi de oldukça anlamlıdır. Çünkü o
okumayı seven, öğrenmek isteyen ve tahsiline devam etmeyi arzulayan bilinçli
bir genç kızdır. Eğitim hayatının yarıda kesilmesi onun için sosyal hayattan ve
bireysel gelişim imkânından kopmak anlamına gelmektedir. Bu yönüyle Saliha
Hanım karakteri, Tanzimat döneminde eğitim hakkı sınırlandırılan kadınların
temsilcisi hâline gelir. Ancak Saliha Hanım’ın ilerleyen yıllarda oğlunun
eğitimine önem vermesi de dikkat çekicidir. Kendisi eğitimden mahrum
bırakıldığı için eğitimin değerini anlamış ve Talat’ın iyi yetişmesine özel
önem göstermiştir.
Romanda
Fitnat’ın hayatı ise çok daha ağır bir tablo ortaya koymaktadır. Üvey babası
Hacı Mustafa Efendi, Fitnat’ı tamamen eve kapalı bir hayat içinde
yetiştirmiştir. Fitnat’ın dışarı çıkmasına izin verilmediği gibi eğitim ve
öğretim görmesi de engellenmiştir. Böylece Fitnat toplumdan uzak, kendi
kararlarını veremeyen, pasif bir kişilik hâline gelmiştir. Şemsettin Sami,
Fitnat karakteri üzerinden kadınların toplumdan uzaklaştırıldığını
göstermektedir. Eğitimden mahrum bırakılan Fitnat’ın hayatı trajediyle sonuçlanırken
yazar, eğitimsizliğin bireyin kaderi üzerindeki etkisini açık biçimde ortaya
koymaktadır.
Şemsettin
Sami’nin bu romanı her ne kadar görücü usulü evlilik meselesi üzerine kurulmuş
olsa da aslında eğitim ve öğretimin özellikle bir kız çocuğunun hayatı
üzerindeki etkisini göstermesi bakımından oldukça önemli bir eserdir. Roman
boyunca kadınların eğitimden uzak tutulmasının bireysel trajedilere yol açtığı
vurgulanmış; kız çocuklarının toplum içinde bilinçli bireyler olarak yetişmesi
gerektiği düşüncesi ön plana çıkarılmıştır.
***
İntibah
romanında eğitim meselesi daha çok aile terbiyesi, ahlak eğitimi ve gençlerin
yetiştirilme biçimi üzerinden ele alınmıştır. Namık Kemal romanın başkahramanı
Ali Bey’i iyi eğitim görmüş, nazik, terbiyeli ve ahlaklı bir genç olarak
tanıtmaktadır. Ancak Ali Bey’in küçük yaşta babasını kaybetmiş olması, onun
hayat tecrübesinden uzak yetişmesine neden olmuştur. Annesi tarafından büyük
bir sevgi ve koruma içerisinde büyütülen Ali Bey, dış dünyanın gerçekleriyle
yeterince karşılaşmadan yetişmiştir. Roman boyunca Ali Bey’in yaşadığı
felaketler yanlış yetiştirilmenin sonuçları olarak gösterilmektedir.
Namık
Kemal’e göre eğitim yalnızca okulda alınan bilgiyle sınırlı değildir. Asıl
önemli olan, bireyin sağlam bir karakter ve ahlak anlayışıyla yetişmesidir. Ali
Bey her ne kadar eğitimli bir genç olsa da insanları tanıma konusunda
tecrübesizdir. Mahpeyker gibi kötü niyetli bir kadının etkisi altına girmesi de
bunun en önemli göstergesidir. Ali Bey duygularını kontrol etmekte zorlanan,
hayatın gerçekleri karşısında kolay yönlendirilebilen bir karakterdir. Namık
Kemal romanında özellikle çocuk terbiyesi üzerinde durmakta; aşırı koruyucu bir
aile ortamında büyüyen çocukların hayat karşısında zayıf kalabileceğini
göstermeye çalışmaktadır.
Romanda
Ali Bey’in annesi de eğitim meselesinin önemli bir parçası hâline gelir. Anne
figürü geleneksel Osmanlı aile yapısını, ahlaki değerleri ve koruyucu terbiyeyi
temsil etmektedir. Ali Bey’in Mahpeyker’le ilişkisinden rahatsız olması ve onu
bu çevreden uzaklaştırmaya çalışması, gençlerin doğru bir aile terbiyesiyle
yetişmesi gerektiği düşüncesiyle ilişkilidir. Ancak annenin aşırı koruyucu
tavrı da Ali Bey’in hayat tecrübesi kazanmasını engellemiştir. Namık Kemal
eserinde çocuk eğitiminde yalnızca sevginin yeterli olmadığını; bireyin hayatı
tanıması, doğru ile yanlışı ayırt edebilmesi gerektiğini de vurgulamaktadır.
Roman
boyunca Mahpeyker ve Dilaşup arasında kurulan karşıtlık da eğitimin ahlaki
boyutuyla ilişkilidir. Mahpeyker daha çok yozlaşmayı, tutkuların
kontrolsüzlüğünü ve ahlaki çöküşü temsil ederken; Dilaşup sadakati, masumiyeti
ve geleneksel terbiyeyi temsil etmektedir. Ali Bey’in bu iki kadın arasında
yaşadığı çatışma, Tanzimat döneminde ortaya çıkan değer bunalımının da bir
yansımasıdır. Namık Kemal yanlış çevrelerin ve denetimsiz tutkuların eğitimli
bir insanı bile felakete sürükleyebileceğini göstermektedir.
Namık
Kemal’in İntibah’ı yalnızca bir aşk ve felaket romanı değildir. Aynı zamanda
Tanzimat döneminde çocuk eğitimi, aile terbiyesi ve ahlaki yetiştirilme
meselelerini ele alan önemli eserlerden biridir. Namık Kemal bireyin bilgiyle,
güçlü bir ahlakla, karakter ve hayat terbiyesiyle yetiştirilmesi gerektiğini
vurgulamış, eğitimin insan hayatındaki belirleyici rolünü romanın merkezine
yerleştirmiştir.
***
Yeryüzünde
Bir Melek romanında eğitim meselesi doğrudan okul eğitimi üzerinden değil, daha
çok ahlak eğitimi, insan terbiyesi ve toplumun birey üzerindeki etkisi
üzerinden ele alınmıştır. Ahmet Mithat Efendi’ye göre roman insan tabiatını,
ahlaki çatışmaları ve toplumsal hayatın birey üzerindeki etkilerini
göstermektedir. Bu nedenle yazar romanın sonunda uzun açıklamalar yaparak
okuyucunun olaylardan bir “ibret” çıkarmasını ister. Ona göre roman okumanın
amacı yalnızca anlatılan olaylardan heyecan duymak değildir; asıl önemli olan,
o olayların insan ruhu ve toplum hayatı hakkında ne söylediğini
anlayabilmektir. Bu düşünce Tanzimat romanının genel eğitim anlayışını da
yansıtır. Tanzimat sanatçıları romanı toplumu eğiten ve yönlendiren bir araç
olarak görmektedir.
Ahmet
Mithat Efendi’nin özellikle eski şövalye romanlarını eleştirmesi de bu
anlayışla doğrudan ilişkilidir. Yazara göre gerçek hayattan kopuk, insanüstü
kahramanlarla dolu eserler okuyucuya hakiki bir hayat bilgisi vermez. Çünkü
insan böyle eserlerde kendi hayatına ait bir gerçeklik bulamaz. Bu yüzden
Cervantes’in Don Quixote adlı eserine gönderme yaparak hayalci kahraman
anlayışını eleştirir. Cervantes’in şövalye romanlarıyla alay etmesini önemli
bulmasının nedeni de budur. Ahmet Mithat’a göre modern romanın görevi, gerçek
insanı bütün çelişkileriyle gösterebilmektir. İnsanın tutkuları, arzuları,
korkuları ve ahlaki çatışmaları romanın merkezinde yer almalıdır. Böylece roman
insanı düşündüren ve eğiten bir tür hâline gelir.
Romanın
başkarakteri Şefik de bu ahlaki eğitim anlayışının önemli bir temsilcisidir.
Şefik’e göre aşk insanın yaratılışında bulunan doğal ve kaçınılmaz bir
duygudur. İnsan sevmeden yaşayamaz; ancak insanın bütün benliğiyle tutkularına
teslim olması onu felakete sürükleyebilir. Şefik’in Raziye’ye duyduğu aşk da
böyle bir çatışmanın merkezinde yer alır. Çünkü Şefik, Raziye’nin evli olduğunu
bilmektedir ve bu aşkın toplum ile ahlak bakımından meşru olmadığını
farkındadır. Buna rağmen duygularını tamamen bastıramaz. Ahmet Mithat romanında
insan tabiatının karmaşıklığını göstermeye çalışmaktadır. İnsan yalnızca
akıldan oluşan bir varlık değildir; tutkuları ve arzuları da vardır. Ancak
Tanzimat ahlak anlayışına göre bireyin görevi, bu tutkuları denetim altına alabilmektir.
Şefik’in sürekli kendi nefsiyle mücadele etmesi bu yüzden önemlidir. O, aşkı
tamamen reddetmez; fakat aşkın sınırlandırılması gerektiğini düşünür.
Romanın
sonunda Şefik’in yaptığı konuşma aslında Ahmet Mithat’ın ahlak anlayışını
doğrudan yansıtmaktadır. Şefik, aşkın kutsal bir duygu olduğunu kabul eder;
ancak toplum içinde temiz ve meşru sayılabilmesi için nikâhla kutsanması
gerektiğini söyler. Bu düşünce Tanzimat döneminin aile ve toplum anlayışıyla
doğrudan ilişkilidir. Çünkü Tanzimat aydınları bireysel özgürlüğü savunurken
bile toplum düzenini bozacak ilişkilerden kaçınılması gerektiğini
düşünmektedir. Ahmet Mithat da bireyin tutkularını sınırsız biçimde yaşamasını
değil, ahlaki sınırlar içinde denetlemesini savunmaktadır.
Romanın
en dikkat çekici yönlerinden biri ise kadın meselesine yaklaşımıdır. Raziye
karakteri üzerinden kadınların toplum içindeki konumu gösterilmektedir. Raziye
sevdiği erkeğe güvenmiş; ancak toplumun yargısıyla karşı karşıya kaldığında
bütün suçun kadın üzerinde toplandığını fark etmiştir. Çünkü toplum aşk
ilişkisinin yükünü erkekle kadın arasında eşit biçimde dağıtmamaktadır. Erkek
aynı olaydan sonra yeniden toplum içinde saygınlık kazanabilirken kadın sürekli
kendisini temize çıkarmak zorunda kalmaktadır.
Ahmet
Mithat Efendi her ne kadar romanın sonunda aşkın ancak nikâhla meşru
olabileceğini savunsa da roman boyunca anlatılan olaylar bundan daha derin bir
toplumsal gerçeği açığa çıkarmaktadır. Çünkü Şefik ve Raziye yalnızca ahlaki
mesaj vermek için oluşturulmuş karakterler değildir. Onlar toplumun koyduğu
sınırlarla çatışan, arzuları ve duyguları olan gerçek insanlardır. Şefik’in
Raziye’nin evli olduğunu bilmesine rağmen onunla görüşmeye devam etmesi,
Raziye’nin de bu ilişkiyi tamamen reddedememesi, romanın yüzeyindeki ahlaki
düzenin altında bastırılmış bir başkaldırı hissi oluşturur. Karakterler
toplumun uygun görmediği bir ilişki alanına girmiştir ve romanın duygusal
gerçekliği, yazarın kurmaya çalıştığı kesin ahlaki çerçeveyi zaman zaman
aşmaktadır.
Asıl
dikkat çekici olan ise romanın kadın ve erkek arasındaki toplumsal eşitsizliği
istemeden de olsa görünür kılmasıdır. Şefik toplum içinde yeniden yükselebilir,
saygınlığını tekrar kazanabilir ve “dürüst erkek” olarak kabul edilebilir.
Ancak Raziye aynı imkâna sahip değildir. O, toplumun gözünde sürekli kendisini
savunmak zorundadır.
***
Bahtiyarlık
romanında eğitim meselesi, insanın kimlik kazanması, çalışma ahlakı
geliştirmesi ve toplum içindeki yerini belirlemesi üzerinden ele alınmıştır.
Ahmet Mithat Efendi bu romanda Osmanlı toplumunun modernleşme sürecinde ortaya
çıkan yanlış ve doğru Batılılaşma anlayışlarını iki farklı karakter üzerinden
göstermeye çalışmıştır. Senai ve Şinasi iki farklı dünya görüşünün temsilcisi
hâline getirilmiştir.
Senai
varlıklı bir aile içinde büyümüş, maddi sıkıntı yaşamadan yetişmiş bir gençtir.
Babası onun iyi eğitim almasını istemiş, bu nedenle Galatasaray Sultanîsi’nde
okutmuştur. Ailenin beklentisi Senai’nin yüksek devlet görevlerine gelmesi ve
toplum içinde saygın bir yer edinmesidir. Ancak Ahmet Mithat Efendi’ye göre
yalnızca okul eğitimi insanı olgunlaştırmaya yetmez. Çünkü Senai’nin aldığı
eğitim, onda çalışma disiplini, üretme isteği ve sorumluluk duygusu
oluşturamamıştır. Babasının serveti onun için bir güvenceye dönüşmüş, bu durum
Senai’nin hayatı kolay tüketilecek bir miras gibi görmesine neden olmuştur.
Senai’nin
yaşadığı asıl sorun ise kimlik meselesidir. O, Batılılaşmayı bilgi, bilim ve
çalışma üzerinden değil de dış görünüş, eğlence ve gösteriş üzerinden
anlamaktadır. Türk ve Osmanlı kimliğinden uzaklaşmaya çalışırken aynı zamanda
gerçek anlamda Batılı da olamaz. Avrupa’ya hukuk eğitimi almak amacıyla
gitmesine rağmen kısa sürede gece hayatına, eğlenceye ve savruk yaşama kapılır.
Böylece eğitim için çıktığı yolculuk bir ahlaki çözülme sürecine dönüşür. Ahmet
Mithat Efendi burada Batı’yı bütünüyle reddetmez; ancak Batı’nın yalnızca zevk
ve eğlence tarafını alan gençleri sert biçimde eleştirir. Çünkü yazara göre
modernleşme, kıyafet değiştirmek ya da Avrupa hayatını taklit etmek değildir;
bilgi, disiplin ve çalışma ahlakı kazanmaktır.
Senai’nin
babasından kalan emlaki satarak Avrupa’ya gitmesi de sembolik bir anlam taşır.
Çünkü o, kendisine ait olan bütün maddi imkânları tüketmekte; fakat buna
karşılık hiçbir üretim gerçekleştirememektedir. Fransa’da eğitim görmek yerine
bohem hayatın içine sürüklenmesi, ardından İtalya’da parasız kalıp memlekete
dönmek zorunda kalması, yanlış Batılılaşmanın bireyi nasıl çöküşe sürüklediğini
göstermektedir. Böylece Senai karakteri, Tanzimat döneminde kendi kültürüne
yabancılaşan fakat Batı’yı da yüzeysel biçimde anlayan genç tipinin
eleştirisine dönüşmektedir.
Romanın
diğer önemli karakteri olan Şinasi ise Ahmet Mithat Efendi’nin ideal insan
tipini temsil eder. Şinasi de eğitim görmüş bir gençtir; ancak onun eğitime
bakışı Senai’den tamamen farklıdır. O, bilgiyi yalnızca statü kazanmak için
değil, üretmek ve topluma faydalı olmak için kullanır. Şinasi’nin Anadolu’ya
giderek köylü gibi yaşamak istemesi bilinçli bir tercihtir. Çünkü o, emeğin ve
üretimin değerine inanmaktadır. Bozok karyesine giderek küçük bir çiftlik
kurması, toprağı işlemesi ve öğrendiklerini uygulamaya çalışması Ahmet
Mithat’ın çalışma ahlakına verdiği önemi göstermektedir.
Şinasi’nin
köylülerle kurduğu ilişki de dikkat çekicidir. O, halka yukarıdan bakan bir
aydın değildir. Tam tersine halkın içinde yaşamayı, onların sorunlarını
anlamayı ve üretim sürecine katılmayı tercih eder. Böylece Ahmet Mithat Efendi,
gerçek aydının yalnızca bilgi sahibi olan kişi olmadığını; aynı zamanda topluma
fayda sağlayan üretken insan olduğunu göstermektedir. Şinasi modern bilgiyi
reddetmez; ancak onu kendi toplumunun gerçekleriyle birleştirmeye çalışır. Bu
yönüyle romanda doğru modernleşmenin temsilcisi hâline gelir.
Romanın
önemli meselelerinden biri de kadın eğitimi ve yabancı mürebbiye konusudur.
Ahmet Mithat Efendi, çocukların eğitiminde yabancı mürebbiyelerin etkisini
tartışırken aslında kültürel kimlik meselesine dikkat çekmektedir. Madam
Terniye gibi yabancı mürebbiyeler doğrudan kötü kişiler olarak verilmez; ancak
onların çocuklara kendi kültürlerini ve yaşayış biçimlerini aktarması önemli
bir sorun olarak görülür. Yazara göre bir çocuğun karakter eğitiminin tamamen
yabancı ellere bırakılması, onun zamanla kendi toplumuna ve kültürel
değerlerine yabancılaşmasına yol açabilir. Ahmet Mithat Efendi burada Batı
dilinin öğrenilmesine ya da Batı kültürünün tanınmasına karşı çıkmaz; aksine
bunların gerekli olduğunu kabul eder. Ancak çocukların kendi kültürel kimliklerinden
koparak yetiştirilmesini tehlikeli bulur.
Romanın
temel karşıtlığı da bu noktada belirginleşmektedir. Senai tüketen insandır;
Şinasi ise üreten insan. Senai hazır serveti harcamakta, Şinasi emeğiyle değer
üretmektedir. Senai kimliksizleşirken Şinasi kendi toplumuyla bağını koparmadan
yeniliğe yönelmektedir. Böylece Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat dönemindeki
eğitim tartışmasını yalnızca okul meselesi üzerinden değil; çalışma ahlakı,
kültürel aidiyet, üretim anlayışı ve doğru modernleşme fikri üzerinden
değerlendirmiştir.
Bahtiyarlık,
Tanzimat romanında eğitim meselesini kapsamlı biçimde ele alan eserlerden biri
olarak dikkat çekmektedir. Roman bireyin nasıl yetişmesi gerektiği sorusuna
cevap ararken aynı zamanda Osmanlı toplumunun modernleşme sürecindeki zihinsel
ve kültürel çatışmalarını da ortaya koymaktadır.
***
Taaffüf
romanında eğitim meselesi özellikle kadın terbiyesi, ahlak eğitimi ve genç
kızların yetiştirilme biçimi üzerinden ele alınmıştır. Ahmet Mithat Efendi bu
romanda eğitimi, insanın karakterini, namus anlayışını ve hayata karşı duruşunu
belirleyen bir süreç olarak değerlendirir. Romanın merkezindeki Saniha
karakteri de bu anlayışın temsilcisi hâline getirilmiştir.
Saniha
iyi yetişmiş, terbiyeli, ahlaklı ve bilinçli bir genç kız olarak çizilir. Onun
eğitim anlayışı yalnızca okuma yazma öğrenmekten ibaret değildir. Saniha
iradesine hâkim olabilen, doğru ile yanlışı ayırt edebilen ve toplum içinde
nasıl davranması gerektiğini bilen bir karakterdir. Ahmet Mithat Efendi burada
özellikle kadın eğitimine dikkat çekmekte; bir genç kızın yalnızca ev içinde
pasif bir varlık olarak yetiştirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Çünkü
yazara göre gerçek eğitim, insanın ahlaki karakterini oluşturan terbiyedir.
Roman
boyunca Saniha’nın karşılaştığı olaylar da onun aldığı terbiyeyi ortaya
koymaktadır. Zor durumlarla karşılaştığında bile ahlaki sınırlarını korumaya
çalışması, Ahmet Mithat’ın ideal kadın anlayışını yansıtır. Bu nedenle romanda
“taaffüf” yani iffet kavramı doğru eğitimin ve sağlam terbiyenin sonucu olarak
görülmektedir.
Ahmet
Mithat Efendi’nin üzerinde durduğu önemli noktalardan biri de toplumun
kadınlara bakışıdır. Erkeklerin yaptığı hataların daha kolay unutulduğu bir
toplumda kadınların sürekli kendilerini korumak zorunda kalmaları, romanda açık
biçimde hissedilir. Bu nedenle kadın eğitimi yalnızca bilgi öğretimiyle sınırlı
tutulmaz; kadınların toplum içinde kendilerini koruyabilecek bilinç ve
karaktere sahip olmaları gerektiği düşüncesi ön plana çıkarılır.
Romanın
genelinde Ahmet Mithat Efendi, eğitimin insanın hayatını belirleyen en önemli
unsur olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Ona göre iyi bir terbiye almayan
birey, toplum içinde kolayca yanlış yollara sürüklenebilir. Taaffüf, Tanzimat
romanında eğitim meselesini özellikle ahlak eğitimi, kadın terbiyesi ve
karakter oluşumu üzerinden ele alan önemli eserlerden biri olarak dikkat
çekmektedir.
***
Mesâil-i
Muğlaka romanında eğitim meselesi medeniyet eğitimi, kültürel bilinç, insan
terbiyesi ve Batı’yı doğru anlayabilme meselesi üzerinden ele alınmıştır. Ahmet
Mithat Efendi burada modernleşme sürecinde eğitimli insanın nasıl bir kimlik
krizi yaşayabileceğini göstermeye çalışır. Romanın başkahramanı Abdullah
Nahifi’nin hukuk tahsili için Paris’e gitmesi tesadüf değildir. Çünkü Tanzimat
döneminde Avrupa’ya gönderilen gençler, Osmanlı modernleşmesinin yeni aydın
tipini temsil etmektedir. Ancak Ahmet Mithat’a göre mesele yalnızca Avrupa’da
eğitim görmek değildir; asıl mesele Batı’yı nasıl anlamak gerektiğidir.
Abdullah
Nahifi bilgili, kültürlü ve eğitimli bir gençtir. Paris toplumunda dikkat
çekmesinin nedeni yalnızca Doğulu olması değil, aynı zamanda iyi yetişmiş bir
Osmanlı aydını olmasıdır. Fakat roman ilerledikçe Ahmet Mithat, modern toplumda
eğitimin tek başına insanı korumaya yetmediğini göstermektedir. Paris toplumu
insanların gerçek kişiliklerinden çok toplumsal imajlarıyla ilgilenmektedir.
Nahifi’nin düello sahnelerinden sonra gazeteler ve salonlar tarafından bir anda
ünlü hâline getirilmesi, modern şöhret kültürünün eleştirisine dönüşür.
İnsanlar Nahifi’yi tanımadan onun hakkında hüküm verirler.
Ahmet
Mithat Efendi romanında modern toplumun yeni bir “eğitim” biçimi oluşturduğunu
göstermektedir. Paris salonları insanlara temsil, gösteriş ve sosyal rol
öğretmektedir. İnsanlar görünmek istedikleri kişiye dönüşmeye çalışırlar. Bu
nedenle romanda sık sık “hakikat” ile “görüntü” çatışmaktadır. Ahmet Mithat’ın
eleştirdiği Batı medeniyeti değildir aslında, o daha çok insan ilişkilerinin
samimiyetsizliğini ve bireyin toplumsal roller içinde sahiciliğini kaybetmesini
eleştirmektedir.
Romanın
önemli yönlerinden biri de Doğu-Batı ilişkisini eğitim meselesiyle birlikte ele
almasıdır. Paris toplumunun Abdullah Nahifi’ye yaklaşımı çoğu zaman gerçek bir
insanı anlamaya yönelik değildir. Nahifi Şark’ın egzotik temsilcisine
dönüştürülür. İnsanlar onun kültürünü anlamaya çalışmak yerine Doğu hakkında
önceden kurdukları hayalleri doğrulamak isterler. Böylece Ahmet Mithat,
Batı’nın Doğu’yu yüzeysel biçimde tanımasını eleştirir. Ona göre gerçek
medeniyet eğitimi, başka toplumları önyargılarla değil hakikatiyle
anlayabilmeyi gerektirir.
Roman
boyunca Madam de Rose Bouton çevresindeki ilişkiler de eğitim meselesinin
ahlaki boyutunu açığa çıkarır. Aristokrat çevrelerde insanlar sürekli
birbirlerini gözlemlemekte, değerlendirmekte ve sosyal çıkar ilişkileri içinde
hareket etmektedir. Ahmet Mithat burada Batı toplumunun yüksek kültürüne rağmen
ahlaki bir samimiyet sorunu yaşadığını göstermektedir. İnsanların eğitimli
olması onların daha dürüst ya da daha ahlaklı olduğu anlamına gelmemektedir.
Roman Tanzimat döneminin en önemli tartışmalarından birisini gündeme getirir:
Medeniyet yalnızca bilgi ve kültür müdür, yoksa ahlaki olgunluk da gerektirir
mi?
Rosette
karakteri üzerinden ise insan psikolojisinin eğitimi meselesi öne çıkar.
Rosette’in kıskançlıkları, korkuları ve aşağılık duygusu toplumun insan
üzerinde kurduğu baskının sonucudur. Ahmet Mithat insan ruhunun modern toplum
içinde nasıl karmaşık hâle geldiğini göstermeye çalışır.
Ahmet
Mithat Efendi’nin sürekli okuyucuya seslenmesi ve olayları yorumlaması da
Tanzimat romanının eğitici yönüyle ilişkilidir. Yazar hikâyeyi anlatırken
okurun olaylar üzerine düşünmesini ister. Mesâil-i Muğlaka, Tanzimat döneminde
eğitim meselesini kültürel kimlik, ahlak, temsil ve modern toplumun insan
üzerindeki etkileri üzerinden ele alan oldukça derin bir roman olarak dikkat
çekmektedir.
***
Sergüzeşt
romanında eğitim meselesi özellikle Celal Bey karakteri üzerinden ele
alınmıştır. Celal Bey Batılı tarzda eğitim görmüş, resim sanatıyla ilgilenen,
Fransızca bilen ve estetik duyarlılığı gelişmiş bir gençtir. Sami Paşazade
Sezai burada Tanzimat döneminde yetişen yeni aydın tipini göstermeye çalışır.
Celal Bey görünüşte modern, kültürlü ve eğitimli bir Osmanlı gencidir. Ancak
roman ilerledikçe Sezai, eğitimin yalnızca bilgi ve sanatla sınırlı kalmasının
yeterli olmadığını ortaya koyar.
Celal
Bey’in Dilber’e âşık olması, onun sıradan Osmanlı toplumundan farklı bir
duyarlılığa sahip olduğunu gösterir. Çünkü Celal Bey Dilber’i yalnızca bir
“halayık” ya da köle olarak görmez; onu duyguları, düşünceleri ve acıları olan
bir insan olarak görmeye başlar. Bu durum da aldığı eğitimin onda belirli bir
vicdan ve insanlık bilinci oluşturduğunu düşündürür. Özellikle resimle
ilgilenmesi ve Dilber’in yüzündeki hüznü fark etmesi, onun estetik duyarlılığı
ile insan ruhunu algılama becerisi arasında ilişki kurduğunu gösterir.
Fakat
Sami Paşazade Sezai burada önemli bir eleştiri getirir. Celal Bey eğitimli ve
modern bir genç olmasına rağmen içinde yaşadığı toplumsal düzeni
değiştirebilecek kadar güçlü değildir. Dilber’i sevmesine rağmen ailesinin ve
toplumun baskısı karşısında pasif kalır. Böylece roman Tanzimat döneminin
yüzeysel Batılılaşmasını eleştirmeye başlar. Batılı tarzda eğitim görmek,
Fransızca bilmek ya da sanatla ilgilenmek tek başına insanı gerçek anlamda
“medenî” yapmamaktadır. Paşa konağında piyano, resim ve Batılı yaşam biçimi
bulunmasına rağmen aynı evde bir insan hâlâ köle olarak alınıp
satılabilmektedir.
Romanın
en önemli çelişkilerinden biri de burada ortaya çıkar. Celal Bey eğitimlidir;
fakat içinde yaşadığı toplumun sınıf düzenini ve kölelik anlayışını aşamaz.
Dilber’i sevmesine rağmen onunla eşit bir hayat kuramaz. Çünkü Osmanlı
aristokrat çevresi bir kölenin “insan” olarak kabul edilmesine hazır değildir.
Böylece Sezai eğitim ile vicdan arasındaki ilişkiyi sorgular. Yazara göre
gerçek medeniyet yalnızca Batılı bilgiye sahip olmak değil; insan onurunu
tanıyabilmek ve özgürlüğü savunabilmektir.
Osmanlı
toplumunda Batılılaşma çoğu zaman dış görünüşte kalmıştır. İnsanlar Batılı
kıyafetler giymekte, Fransızca konuşmakta ve sanatla ilgilenmektedir; fakat
insan hakları konusunda aynı duyarlılığı gösterememektedir. Bu nedenle Celal
Bey karakteri Tanzimat modernleşmesinin çelişkilerini taşıyan bir karakter
hâline gelir. Sergüzeşt romanı eğitim meselesini vicdan, insanlık, özgürlük ve
toplumsal adalet üzerinden ele alan önemli eserlerden biri olarak dikkat
çekmektedir.
***
Muhâdarat
romanında eğitim meselesi özellikle kadın terbiyesi, konak eğitimi ve kadının
toplum içindeki konumuyla birlikte ele alınmıştır. Fatma Aliye’ye göre eğitim
yalnızca okuma yazma öğrenmek değildir; insanın davranışlarını, duygularını ve
toplum karşısındaki duruşunu belirleyen bir terbiyedir. Bu nedenle roman
boyunca eğitim, kadın karakterlerin kişilikleri ve hayat karşısındaki tavırları
üzerinden değerlendirilmiştir.
Romanın
merkezindeki Fâzıla iyi eğitim almış bir genç kızdır. Konak ortamında yetişmiş,
ahlaklı, ölçülü, kültürlü ve terbiyeli bir kadın olarak yetiştirilmiştir. Ancak
Fatma Aliye burada önemli bir çelişkiyi ortaya koyar. Çünkü Fâzıla’nın aldığı
eğitim ona özgürlük kazandırmamıştır. Tam tersine bu eğitim, duygularını
bastırmayı, görünmez olmayı ve toplumun beklentilerine göre yaşamayı
öğretmiştir. Nişanlısı Mukaddem’e karşı hislerini açıkça ifade edememesi de
bunun sonucudur. Dönemin anlayışına göre genç bir kadının aşkını açık biçimde
göstermesi uygun görülmez. Bu nedenle Fâzıla’nın terbiyesi aynı zamanda bir
susma ve görünmezlik eğitimine dönüşmüştür.
Fatma
Aliye Tanzimat dönemindeki kadın eğitimini sorgulamaktadır. Kadınlar belirli
ölçüde eğitim görmekte, kültür kazanmakta ve konak terbiyesi almaktadır; fakat
kendi hayatları üzerindeki temel kararları yine erkekler vermektedir.
Fâzıla’nın iyi yetişmiş olması onun kaderini değiştiremez. Evlilik, aile
baskısı ve toplumsal kurallar karşısında hâlâ güçsüzdür. Roman kadın eğitiminin
sınırlarını da göstermektedir. Eğitim vardır; fakat kadın hâlâ özgür bir birey
değildir.
Mukaddem
karakteri ise Batılı fikirlerle yetişmiş, eğitimli erkek tipini temsil eder.
Fâzıla ile kurduğu zihinsel yakınlık da taşır. Ancak buna rağmen toplumsal
düzen onların ilişkisini sürdürebilecek kadar özgür değildir. Bu durum Tanzimat
modernleşmesinin yarım kalmış yapısını ortaya koymaktadır. Eğitimli bireyler
yetişmekte; fakat toplumun geleneksel yapısı değişmekte zorlanmaktadır.
Câlibe
karakteri de eğitim meselesinin farklı bir yönünü gösterir. O da konak kültürü
içinde yetişmiştir; ancak aldığı terbiyeyi farklı biçimde kullanır. Fâzıla
kurallara boyun eğen bir kadınken, Câlibe zekâsını ve cazibesini bir güç
aracına dönüştürür. Böylece Fatma Aliye aynı eğitim ortamında yetişen
kadınların farklı kişiliklere dönüşebileceğini göstermektedir. Eğitim tek
başına insan karakterini belirlememekte; bireyin mizacı ve toplum içindeki
konumu da önem kazanmaktadır.
Romanın
en dikkat çekici noktalarından biri de Fâzıla’nın Beyrut’ta cariye olarak
satılmasıdır. Bu olay eğitimin toplumsal güç karşısındaki sınırlarını açık
biçimde ortaya koyar. Fâzıla kültürlü, ahlaklı ve iyi yetişmiş bir kadın
olmasına rağmen erkek korumasını kaybettiğinde toplum içinde hızla savunmasız
hâle gelir. Fatma Aliye, Osmanlı toplumunda kadının değerinin çoğu zaman kendi
bireysel özelliklerinden değil; bağlı olduğu aile ve erkek figürlerinden
kaynaklandığını göstermektedir.
Roman
boyunca eğitim meselesi ahlak, evlilik ve kadınlık rolleriyle iç içe ilerler.
Kadınlara verilen eğitim çoğu zaman onları özgür bireyler hâline getirmek için
değil; iyi eş, itaatkâr kadın ve saygın konak hanımı olarak yetiştirmek için
düzenlenmiştir. Fatma Aliye’nin en önemli eleştirilerinden biri de budur. Çünkü
kadın eğitimi vardır; fakat bu eğitim kadının kendi iradesini kurmasına tam
anlamıyla izin vermemektedir.
Bu
yönüyle Muhâdarat, Tanzimat döneminde kadın eğitimi meselesini kadın terbiyesi,
toplumsal baskılar, aile yapısı ve kadının özgürleşme sınırları üzerinden ele
alan önemli romanlardan biri olarak dikkat çekmektedir.
***
Enin
romanında eğitim meselesi özellikle Batılı tarzda yetişen yeni Osmanlı
aydınları ile kadınların duygusal ve toplumsal dünyası üzerinden ele
alınmıştır. Fatma Aliye bu romanda eğitimi insanın karakterini, ilişki kurma
biçimini ve hayata bakışını belirleyen bir unsur olarak ele alır. Romanın erkek
karakterleri olan Suat, Nihat ve Şahap gibi kişiler Batılı tarzda eğitim
görmüş, yabancı dil bilen ve modern çevrelerde yetişmiş insanlardır. Bu durum
Tanzimat sonrası Osmanlı toplumunda ortaya çıkan yeni aydın tipini göstermesi
bakımından önemlidir.
Özellikle
Suat karakteri, Avrupa etkisiyle yetişmiş modern erkek tipini temsil eder.
Kültürlü, eğitimli ve medeni görünmesine rağmen duygusal ilişkilerde kararsız
ve bencil davranabilmektedir. Fatma Aliye burada önemli bir eleştiri getirir.
Çünkü Batılı eğitim almak, insanı otomatik olarak ahlaken
olgunlaştırmamaktadır. Eğitimli erkekler kadınlarla daha medeni ilişkiler
kuruyor gibi görünseler de kadınların duygularını anlamakta ve onlara gerçek
anlamda eşit bireyler gibi yaklaşmakta hâlâ yetersiz kalabilmektedirler.
Romanın
merkezindeki Sabahat da iyi eğitim almış bir genç kadındır. Ancak onun eğitimi
daha çok konak terbiyesi, ahlak ve duygusal ölçülülük üzerine kuruludur.
Sabahat duygularını açık biçimde yaşayan bir kadın değildir; içine kapanık,
hassas ve kontrollü bir karakterdir. Bu durum dönemin kadın eğitim anlayışını
yansıtır. Kadınların eğitim görmesi desteklenmekte; fakat bu eğitim onların
özgür bireyler olmasından çok, terbiyeli ve ölçülü kadınlar hâline gelmesine
yönelmektedir.
Fatma
Aliye romanda Batılılaşmanın kadın-erkek ilişkileri üzerindeki etkisini de
sorgular. Eğitimli erkekler modern görünmekte; ancak kadınların yaşadığı
yalnızlık, duygusal baskı ve toplumsal sınırlamalar devam etmektedir. Böylece
romanda eğitim meselesi zihniyet dönüşümü problemi olarak ele alınır.
Roman
boyunca modernleşmiş çevrelerin duygusal ilişkilerinde görülen kararsızlık, iç
çatışma ve yalnızlık hissi de dikkat çekmektedir. Bu nedenle Enin, Tanzimat
sonrası Osmanlı toplumunda Batılı eğitim gören yeni aydın sınıfının ruhsal
dünyasını, kadınların toplum içindeki konumunu ve modernleşmenin birey
üzerindeki psikolojik etkilerini ele alan önemli romanlardan biri hâline
gelmiştir.
***
Araba
Sevdası romanında eğitim meselesi özellikle yanlış Batılılaşma, yüzeysel kültür
anlayışı ve alafranga yetişme tarzı üzerinden ele alınmıştır. Recaizade Mahmud
Ekrem, Bihruz Bey karakteri aracılığıyla Tanzimat sonrası Osmanlı toplumunda
ortaya çıkan “yarım aydın” tipini eleştirmektedir. Çünkü Bihruz Bey Batılı
tarzda eğitim görmüş, Fransızca öğrenmiş ve alafranga yaşam biçimine hayran bir
gençtir; ancak aldığı eğitim onda gerçek bir kültür ve düşünce derinliği
oluşturmamıştır.
Bihruz
Bey’in en büyük problemi, eğitimi bir gösteriş unsuru olarak görmesidir.
Fransızca kelimeler kullanmaya çalışır, Avrupa modasını taklit eder, faytonuyla
gezmeyi bir medeniyet göstergesi sayar. Ancak Fransızcayı bile tam anlamıyla
bilmez. Konuşurken yanlış kelimeler kullanması ve Batılı yaşam biçimini
yalnızca dış görünüşten ibaret sanması, onun yüzeysel eğitim anlayışını ortaya
koyar. Recaizade Mahmud Ekrem burada Tanzimat döneminde görülen yanlış
Batılılaşmayı eleştirmektedir. Çünkü Batı’nın bilimini, düşüncesini ve çalışma
disiplinini almak yerine yalnızca kıyafetini, eğlencesini ve gösterişini taklit
eden bir gençlik ortaya çıkmıştır.
Roman
boyunca Bihruz Bey’in Periveş’e duyduğu aşk da onun hayal dünyasında yaşadığını
gösterir. Periveş’i gerçek kişiliğiyle değil, kafasında kurduğu romantik Avrupa
romanlarının kahramanı gibi görür. Böylece aldığı eğitim onu gerçek hayata
yaklaştırmak yerine hayalci ve sahte bir dünyaya sürüklemiştir. Recaizade
Mahmud Ekrem burada okunan kitapların ve yanlış kültürel etkilerin bireyin
gerçeklik duygusunu bozabileceğini göstermektedir.
Romanda
eğitim meselesi aynı zamanda aile terbiyesiyle de ilişkilidir. Bihruz Bey
zengin bir aile içinde büyümüş, çalışmadan yaşamaya alışmış bir gençtir. Bu
nedenle aldığı eğitim ona sorumluluk duygusu kazandırmamıştır. Hayatı sürekli
eğlence, gezme ve gösteriş içinde geçer. Recaizade Mahmud Ekrem eğitimde
çalışma ahlakı ve karakter terbiyesinin de önemli olduğunu vurgulamaktadır.
Recaizade
Mahmud Ekrem’in en önemli eleştirilerinden biri de dil ve kültür meselesidir.
Bihruz Bey’in Türkçeyi küçümseyip sürekli Fransızca konuşmaya çalışması, kendi
toplumuna yabancılaşmasının göstergesi hâline gelir. Yazar burada
Batılılaşmanın kendi kültürünü inkâr etmek anlamına gelmediğini savunur. Çünkü
gerçek eğitim, bireyin hem kendi kültürünü tanımasını hem de başka kültürleri
bilinçli biçimde öğrenmesini gerektirir.
Bu
yönüyle Araba Sevdası, Tanzimat döneminde eğitim meselesini özellikle yanlış
Batılılaşma, yüzeysel kültür anlayışı, dil sorunu ve alafranga züppe tipi
üzerinden ele alan en önemli romanlardan biri olarak kabul edilmektedir.
***
Felâtun
Bey ile Râkım Efendi romanında eğitim meselesi, Doğu-Batı çatışmasının en
önemli yönlerinden biri olarak ele alınır. Ahmet Mithat Efendi’ye göre gerçek
eğitim yalnızca yabancı dil öğrenmek ya da Batılı görünmek değildir; insanın
kendi kültürünü koruyarak bilgili, çalışkan ve ahlaklı bir birey hâline
gelmesidir. Bu düşünce romanda Felâtun Bey ve Râkım Efendi karakterleri
üzerinden karşılaştırmalı biçimde gösterilir.
Felâtun
Bey eğitim anlayışını yanlış yorumlayan bir karakterdir. Fransızca kelimeler
kullanmayı, Avrupa modasına uymayı ve gösterişli bir yaşam sürmeyi eğitimli
olmak sanır. Ancak bilgisi yüzeyseldir; çalışmayı sevmez ve öğrendiklerini
hayatına bilinçli şekilde uygulayamaz. Bu nedenle Ahmet Mithat, Felâtun Bey
üzerinden taklitçi Batılılaşmayı eleştirir.
Râkım
Efendi ise eğitimi daha bilinçli ve dengeli şekilde temsil eder. O, yabancı dil
öğrenir, Batı kültürünü tanır; fakat kendi toplumunun değerlerinden uzaklaşmaz.
Çalışkanlığı, disiplinli oluşu ve sürekli kendini geliştirmesi sayesinde gerçek
anlamda “aydın” bir tip olarak sunulur. Ahmet Mithat Efendi’nin vermek istediği
mesaj, Batı’yı körü körüne taklit etmek yerine bilgi ve eğitimi faydalı biçimde
kullanmak gerektiğidir. Bu yüzden romanda eğitim, kültür, ahlak ve kimlik
meselesi olarak ele alınmaktadır.
***
Mizancı
Murat’ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı romanında eğitim meselesi, bir toplumun
geleceğini belirleyen temel unsur olarak ele alınır. Romandaki Mansur Bey
karakteri, aslında yazarın hayal ettiği aydın insan tipini temsil eder.
Avrupa’da eğitim almış olmasına rağmen kendi toplumundan kopmayan bu karakter,
bilgisini halkın yararına kullanmaya çalışır. Eser Tanzimat döneminde Osmanlı
toplumunun nasıl kurtulabileceği sorusuna eğitim üzerinden cevap arayan bir
romandır.
Romanda
en çok eleştirilen noktalardan biri, dönemin yüzeysel eğitim anlayışıdır.
İnsanların eğitimli görünmesine rağmen üretmeyen, düşünmeyen ve yalnızca makam
elde etmeye çalışan bireylere dönüşmesi, yazar tarafından büyük bir sorun
olarak görülür. Mizancı Murat’a göre gerçek eğitim yalnızca diploma almak
değildir; çalışkan, dürüst, vatanını düşünen ve topluma fayda sağlayan insanlar
yetiştirmektir. Mansur Bey’in sürekli olarak yozlaşmış devlet görevlileriyle
karşılaşması da bu düşünceyi destekler. Çünkü romanda bozulmuş düzenin
temelinde yanlış yetişmiş insan tipi vardır.
Eserde
eğitimin pratik yönüne özellikle önem verilir. Mansur Bey’in halkı
bilinçlendirmeye çalışması, üretime önem vermesi, eğitimin yalnızca teorik
bilgilerden ibaret olmadığını gösterir. Yazar memur yetiştiren bir sistem
yerine üreten bireyler yetiştirilmesi gerektiğini savunur. Bu nedenle romanda
eğitim ile kalkınma arasında doğrudan bir ilişki kurulur. Bilgi ancak toplumun
yaşamını değiştirdiğinde anlam kazanır.
Roman
aynı zamanda ahlaki eğitim üzerinde de durur. Mizancı Murat’a göre bir toplumun
ilerlemesi için insanların sadece bilgili olması yeterli değildir; aynı zamanda
vicdanlı ve dürüst olmaları gerekir. Bu yüzden Mansur Bey karakteri idealize
edilmiş bir kişidir. O, çıkar peşinde koşmayan, halkı düşünen ve sahip olduğu
bilgiyi toplum yararına kullanan bir aydın olarak çizilir.
Turfanda
mı Yoksa Turfa mı, Tanzimat dönemindeki modernleşme tartışmalarını eğitim
üzerinden anlatan önemli eserlerden biridir. Mizancı Murat bu romanda, Osmanlı
Devleti’nin kurtuluşunun bilimsel düşünceye, çalışmaya ve doğru insan
yetiştirmeye bağlı olduğunu göstermeye çalışır.
***
Bütün
bunlarla birlikte Tanzimat dönemi aydınlarının eğitim meselesine yalnızca
eserlerinde değinmekle yetinmedikleri, bu konuyu doğrudan doğruya bir toplum
meselesi olarak gördükleri anlaşılmaktadır. Tanzimat sonrası Osmanlı toplumunda
yaşanan değişim yalnızca idarî veya askerî alanla sınırlı kalmamış; toplumun
düşünce yapısını değiştirme düşüncesi de giderek önem kazanmıştır. Bu nedenle
Ahmet Mithat Efendi, Namık Kemal, Ziya Paşa ve Münif Paşa gibi isimler eğitimi,
devletin ve toplumun yeniden kurulmasının temel şartı olarak
değerlendirmişlerdir. Onlara göre cehalet yalnızca bireysel bir eksiklik değil,
toplumun geri kalmasının en büyük nedenlerinden biridir. Bu yüzden Tanzimat
döneminde eğitim meselesi aynı zamanda bir medeniyet ve ilerleme problemi hâline
gelmiştir.
Tanzimat
sanatçılarının büyük kısmı edebiyatı “toplum için sanat” anlayışıyla
değerlendirmiştir. Roman, hikâye, gazete ve makaleler halkı bilinçlendirmek,
eğitmek ve yeni fikirleri topluma yaymak amacıyla kullanılmıştır. Özellikle
Ahmet Mithat Efendi’nin halk için sade bir dille yazdığı öğretici romanlar,
Namık Kemal’in bilinçli birey ve vatan fikrini öne çıkaran eserleri, Ziya
Paşa’nın eğitim ve kültür üzerine düşünceleri bu anlayışın en belirgin
örnekleri arasında yer almaktadır. Tanzimat edebiyatında roman toplumu eğiten
bir araç hâline gelmiştir.
Bu
dönemde eğitim anlayışı da değişmeye başlamıştır. Geleneksel medrese eğitiminin
yanında Batılı tarzda yeni okullar açılmış, Avrupa’ya öğrenciler gönderilmiş ve
tercüme faaliyetleri hız kazanmıştır. Özellikle yabancı dil öğrenen, Batı
bilimini ve kültürünü tanıyan yeni bir aydın sınıfı ortaya çıkmıştır. Ancak
Tanzimat sanatçıları Batılılaşmayı körü körüne bir taklit olarak
görmemişlerdir. Onlara göre Batı’dan alınması gereken asıl unsur bilim, teknik,
çalışma disiplini ve düşünce sistemidir. Bu nedenle romanlarda sık sık yanlış
Batılılaşma eleştirisi yapılmıştır. Felâtun Bey ile Râkım Efendi’de Felâtun
Bey’in yüzeysel alafrangalığı, Araba Sevdası’nda Bihruz Bey’in gösteriş merakı,
Bahtiyarlık’ta Senai’nin kimliksizleşmesi bu eleştirinin örnekleri olarak dikkat
çekmektedir.
Tanzimat
romanlarında eğitim meselesi yalnızca erkeklerin öğrenimi üzerinden ele
alınmamış; özellikle kadın eğitimi üzerinde de önemle durulmuştur. Çünkü
Tanzimat aydınları toplumun ilerlemesinin ancak kadınların eğitim görmesiyle
mümkün olacağını düşünmüşlerdir. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta Saliha Hanım’ın
eğitim hayatının yarıda bırakılması, Fitnat’ın eğitimsiz yetiştirilmesi,
Muhâdarat’ta Fâzıla’nın iyi eğitim almasına rağmen özgürleşememesi bu
düşüncenin farklı yönlerini göstermektedir.
Bu
dönemin dikkat çekici meselelerinden biri de mürebbiye sorunudur. Batılı yaşam
tarzına özenen konak çevrelerinde yabancı mürebbiyelerin yaygınlaşması,
çocukların eğitiminde yeni bir anlayışın ortaya çıktığını göstermektedir. Ancak
Tanzimat sanatçıları bu meseleye tamamen olumlu yaklaşmamışlardır. Bir yandan
yabancı dil öğrenmek ve Batı kültürünü tanımak gerekli görülmüş; diğer yandan
çocukların kendi toplumunun değerlerinden uzaklaşması ciddi bir tehlike olarak
değerlendirilmiştir. Özellikle Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında çocukların
bütün ruh ve karakter terbiyesinin yabancı ellere bırakılması eleştirilmiştir.
Tanzimat aydınlarına göre eğitim yalnızca bilgi kazandırmak değil, aynı zamanda
millî ve ahlaki kimlik oluşturmak anlamına da gelmektedir.
Münif
Paşa’nın 1861 yılında Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’yi kurması ve ardından
Mecmua-i Fünûn’u yayımlamaya başlaması da Tanzimat döneminin eğitim ve bilim
anlayışı açısından oldukça önemlidir. Bu girişimler sayesinde bilimsel
düşüncenin halka ulaştırılması amaçlanmış; bilginin yalnızca dar bir aydın
çevresinde kalmaması gerektiği düşüncesi savunulmuştur. Tanzimat dönemi
eğitimin yalnızca bireysel yükselme aracı olarak değil, toplumsal dönüşümün
temel şartı olarak görüldüğü bir dönem hâline gelmiştir. Romanlar, gazeteler,
dergiler ve eğitim kurumları aynı modernleşme düşüncesinin farklı araçları
olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Kaynaklar:
Ahmet Mithat Efendi. Bahtiyarlık.
Hazırlayan: Kemal Timur. Ankara: Tema Yayınları, 2022.
Ahmet Mithat Efendi. Mesâil-i
Muğlaka. Hazırlayan: Kemal Timur. Ankara: Tema Yayınları, 2022.
Ahmet Mithat Efendi. Taaffüf.
Hazırlayan: Kemal Timur. Ankara: Tema Yayınları, 2022.
Ahmet Mithat Efendi. Yeryüzünde
Bir Melek. Hazırlayan: H. Yasemin Açılam. Ankara: Türk Dil Kurumu
Yayınları, 2021.
Fatma Aliye. Enin.
İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2015.
Fatma Aliye Hanım. Muhâdarât.
Rize: Salkımsöğüt Yayınevi, 2023.
Mizancı Murat. Turfanda
mı Yoksa Turfa mı? Hazırlayan: Birol Emil. İstanbul: Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, 2025.
Namık Kemal. İntibah.
Eskişehir: Dorlion Yayınları, 2019.
Recaizade Mahmut Ekrem. Araba
Sevdası. Eskişehir: Dorlion Yayınları, 2019.
Sami Paşazade Sezai. Sergüzeşt.
Eskişehir: Dorlion Yayınları, 2019.
Şemsettin Sami. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat. Hazırlayan: Ömer Aslan. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2025.