11 Haziran 2026 Perşembe

Ahmed Gazâlî'nin Mâzursun Şiiri Üzerine

Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun

Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun

Ben sensiz bin gece kan yuttum

Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun

Ahmed Gazâlî bu şiirde sevgiliye kırgınlığını dile getirir; fakat onu yargılamaz. Zira ayrılığın ve özlemin yükünü taşıyan kendisidir, sevgili ise böyle bir acıyla hiç sınanmamıştır. Bu yüzden onu anlamayışını bir kusur değil, bir mazeret sayar.

Şair, "Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır" derken sevgilinin daima sevilen, aranan ve gönülleri kendine bağlayan biri olduğunu anlatır. Böyle biri, mahrumiyetin ve ayrılığın ne demek olduğunu bilmez. Bu yüzden "Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin" mısraı, sevgilinin kederden uzak oluşuna işaret eder.

Buna karşılık âşık, "Ben sensiz bin gece kan yuttum" diyerek çektiği acının büyüklüğünü dile getirir. Divan ve tasavvuf edebiyatında "kan yutmak", derin bir ıstırabı içine gömüp taşımak anlamına gelir. Buradaki acı yalnızca ayrılığın değil, aynı zamanda anlaşılmamış olmanın da acısıdır.

Şiirin en dokunaklı yanı son mısrada saklıdır: "Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun."

Sevgili hiçbir zaman kendi yokluğunu yaşamamış, kendisine hasret kalmamıştır. Bu nedenle âşığın ne hissettiğini bütünüyle anlaması mümkün değildir. Şair de onu bu yüzden suçlamaz. "Mâzursun" sözü, bir affedişten çok hüzünlü bir kabulleniştir.

Şiirin asıl güzelliği burada ortaya çıkar. Kırgınlık vardır ama öfke yoktur; sitem vardır ama kin yoktur. Ahmed Gazâlî birkaç mısrada şu hakikati dile getirir:

İnsan, yaşamadığı bir acıyı tam anlamıyla bilemez. Belki de şiirin özü tek bir cümlede toplanabilir:

"Benim çektiğim hasreti anlayamıyorsun; ama seni suçlamıyorum, çünkü sen hiç benim yerimde olmadın."

***

Bazen bir günün büyük kısmını şiir okuyarak geçirdiğim oluyor. Şiir okumayı sevdiğim kadar, okuduğum şiirler ve onları yazan şairler üzerine düşünmeyi de seviyorum. Bir şiirin arkasındaki zihni, o dizeleri doğuran duyguları ve tecrübeleri merak ediyorum. Kimi zaman bir mısra üzerinde uzun uzun duruyor, kimi zaman da şairin dünyasını anlamaya çalışıyorum. 


Ölümün Gölgesinde Geçen Günler

Gerçekten de insan bazen hayatın hiçbir şeye değmediğini düşündüğü eşiklere geliyor. Böyle zamanlarda anlıyor ki bazı insanların sözlerini, yargılarını ve bakışlarını gereğinden fazla ciddiye almamak gerekiyor.
Ben bunu uzaktan seyretmedim; bizzat yaşadım. Öyle günlerden geçtim ki, ölüm düşüncesi bir ihtimal olmaktan çıkıp yanı başımda duran karanlık bir gölgeye dönüştü. Neredeyse yaşamaktan vazgeçecek noktaya geldim. Bugün kamuoyunda konuşulan bazı olaylar hakkında elbette yalnızca medyaya yansıyan kadarıyla fikir sahibi olabilirim; fakat kendi yaşadıklarımı bütün çıplaklığıyla biliyorum.
İnsanın hiçbir suçu yokken hakarete uğramasının, ne yaparsa yapsın kıskançlık ve kötü niyetle karşılanmasının, görünmez duvarlarla çevrilmesinin ne demek olduğunu biliyorum. Mobbingin, duygusal şiddetin ve insanların etrafına ördüğü dedikodu ağlarının bir insan ruhunu nasıl yavaş yavaş tükettiğini de biliyorum. Kendini anlatmaya çalıştıkça daha çok susturulmanın, mücadele ettikçe daha çok yıpranmanın nasıl bir çaresizlik duygusu doğurduğunu da...
Bir zaman geldi ki bütün bunların ağırlığı altında yaşamak istemediğimi düşündüm. O günlerde kendime hem maddi hem de manevi olarak büyük zararlar verdim. Bugün ayrıntılarına girmek istemediğim yaralar bıraktım kendimde. Fakat o yaraların izleri hâlâ hafızamda duruyor.
Belki de bu yüzden, benzer acılar yaşayan insanların hikâyelerine kayıtsız kalamıyorum. Çünkü bazı acılar yalnızca anlaşılmaz; yaşanır. Ve yaşayan kişi, başka bir yaralı ruhun sessiz çığlığını uzaktan da olsa tanıyabilir.
Bana bu karanlık günleri yaşatan, hayatımı daraltan, ruhumu yoran insanları affedip affedemeyeceğimi bilmiyorum. Bildiğim tek şey, insanın bazen aldığı yaraları unutmasa da onlarla yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığıdır.

Yazmanın Bedeli

Bir internet sitesinde yazıyordum. Bu internet sitesinde yazabilmek için her ay bir aidat ödeniyordu. Yanlış hatırlamıyorsam ben de istenen aidatı yaklaşık üç yıl boyunca ödedim. Ama bunu yazılarım yayımlansın diye büyük bir istekle ya da özel bir beklentiyle yapmış değildim. Daha çok iyi niyetle yapılmış bir şeydir. Sitenin devamına katkımız olsun, bir faydamız dokunsun diye düşünüyordum.

Aslında bütünüyle saçma bir durum da sayılmaz. Bir insan bir kitap yazar, yayınevleri basmak istemez, o da kendi imkânlarıyla kitabını bastırır. Buna kimse karışamaz. İnsan emeğinin görünmesini isteyebilir. Fakat günlük yazıların yayımlandığı bir internet sitesinde düzenli olarak para ödenmesi ne kadar doğrudur, bundan emin değilim. Belki dayanışma adına anlamlı bulunabilir.

Sonra işin başka bir tarafını gördüm. İnsan her zaman para ödeyebilecek durumda olamayabiliyor. Türkiye'nin ekonomik şartları bellidir. Benim iki çocuğum var ve onları okutmakla yükümlüyüm. Öncelikle sorumluluğum onlara karşıdır.

Bir süre sonra bu ödemeyi sürdüremeyeceğimi söyledim. Ardından da yazarlar listesinden çıkarıldığımı gördüm.

Doğrusu ben yazıyorum diye dünyanın değişeceğini düşünen biri değilim. Benim gibi yazan pek çok insan var. Hatta bugün çok büyük kabul edilen yazarların bazıları hiç yaşamamış olsaydı bile dünya dönmeye devam edecekti. Benim yazmam ya da yazmamam da dünyayı değiştirmiyor olabilir. Yazmak benim için önemlidir, hepsi bu.

Üstelik artık internet çağında yaşıyoruz. Düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz, yazılarımızı yayımlayabileceğimiz pek çok mecra var. Bu yüzden yaşadığım bu olayı hayatımın merkezine koymuyorum. Sadece yaşanmış bir tecrübedir ve anlatmak istedim.

***

Bir şeyi daha belirtmek isterim. Yazılarımı okuyan, takip eden ya da beğenen insanlar olabilir. Bundan memnuniyet duyarım. Ancak bu durum, onların beklentilerine göre düşünmek veya sürekli aynı fikirleri savunmak zorunda olduğum anlamına gelmez. Düşüncenin tabiatı buna zaten izin vermez. İnsan, başkalarının hoşuna gitsin diye değil, doğru bildiğini söylemek için yazar.

Hoşuna gitmeyen her düşüncede karşısındakini hizaya çekmeye çalışan, onu uyarmaya kalkışan bir anlayışı da doğru bulmuyorum. Ben artık yönlendirilmesi gereken bir çocuk yaşında değilim. Herkes kendi fikrini söyleyebilir; fakat hiç kimsenin başkalarının düşünceleri üzerinde vesayet kurmaya hakkı yoktur.

Aslında insanlar haddini bilerek yaşasalar birçok mesele kendiliğinden çözülecek. Sorun çoğu zaman fikir ayrılığında değil, sınırlarını unutup başkalarının alanına müdahale etmeye çalışan hadsizlikte ortaya çıkıyor.

10 Haziran 2026 Çarşamba

Hayat Sosyal Medya Değil!

Herkes birbirine ağzına geleni söyleyecek, insanları ağır şekilde eleştirecek, konuşma üsluplarını yargılayacak; sonra da her şey eskisi gibi devam edecek öyle mi? Hayat pek öyle işlemiyor. Söylenen sözlerin de yapılan eleştirilerin de bir karşılığı var. Bir de artık kime nasıl hitap edeceğimizi başkalarından öğrenecek değiliz. Merak etmeyin, bunları yeterince biliyoruz. Üstelik bazı ifadeler yöreseldir. İnsanlar çocukluğundan beri çevresinde nasıl duymuşsa öyle konuşabilir. Doğrusunu biliyor olması, her zaman onu kullanmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Kimi zaman alışkanlıktan, kimi zaman da sevdiği için bir ifadeyi o şekilde kullanır. Bu da o kişinin doğrusunu bilmediğini değil, dilini ve üslubunu kendi tercihine göre kullandığını gösterir.

Mehmet Rauf'un Genç Kız Kalbi Romanı Üzerine Düşünceler

Genç Kız Kalbi romanının başkahramanı Pervin, döneminin ölçülerine göre son derece iyi eğitim almış bir genç kadındır. İki yabancı dil bilmesi, piyano çalması, edebiyat ve felsefeyle ilgilenmesi onu çevresinden ayırır. Ancak Mehmet Rauf, Pervin'i yalnızca kültürlü ve duyarlı bir genç kız olarak çizmez; onun insanları çoğu zaman kendi estetik ve entelektüel ölçülerine göre yargıladığını da gösterir. Bu nedenle Pervin'in gözlemlerinde haklılık payı bulunsa da, bakış açısında gençlik gururu ve seçkincilik de hissedilir. 

Pervin'in Behiç'e duyduğu ilgi ise aslında doğrudan Behiç'in kendisine değil, onun şair kimliğine ve bu kimliğin etrafında kurduğu ideal erkek imgesine yöneliktir. Şiirlerindeki duyarlılığı gerçek kişiliğinin bir yansıması sanır; fakat zamanla şiir yazan bir insanın her zaman şiirleri kadar yüce olamayabileceğini öğrenir. Buna rağmen Behiç'i yalnızca ikiyüzlü bir karakter olarak değerlendirmekte gecikir. 

O dönemde evlilik çoğu zaman ekonomik şartlarla şekillenen bir kurumdur. Behiç'in maddi kaygıları, Pervin'in romantik dünyasını yıksa da, roman aynı zamanda aşk idealleri ile toplumsal gerçeklik arasındaki çatışmayı da gözler önüne serer. 

Eserin en etkileyici yönlerinden biri ise Pervin'in aldığı eğitimin ve kazandığı kültürün hayatında ne kadar karşılık bulabildiğini sorgulamasıdır. Bu sorgulama yalnızca onun değil, dönemin eğitimli Osmanlı kadınlarının da ortak meselesidir. Yabancı dil öğrenen, piyano çalan ve kitap okuyan kadınlar, buna rağmen toplum içinde kendilerini gerçekleştirebilecek alanlar bulmakta zorlanırlar. Bu nedenle roman yalnızca bir aşk hikâyesi değildir, aynı zamanda eğitimli bir genç kadının sıkışmışlığını anlatan bir eserdir.

Pervin'in İstanbul'a dair yaşadığı hayal kırıklığı da yalnızca Behiç'ten kaynaklanmaz; onun düşlediği kültür ve incelik dünyasının yerini çıkar ilişkileri, gösteriş ve toplumsal kısıtlamalar almıştır. Behiç ise bu hayal kırıklığının yüzü hâline gelir. Romanın sonunda Pervin'in romantik hayalleri ve dünyaya dair kurduğu ideal tasavvur yıkılır. Bu yönüyle Genç Kız Kalbi bir idealin yıkılışını ve bir genç kadının gerçekle yüzleşmesini anlatan bir romandır.

Ahmed Gazâlî'nin Mâzursun Şiiri Üzerine

Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun Ben sensiz bin gece kan yuttum Sen bir gece se...