15 Şubat 2026 Pazar

Reşat Nuri Güntekin Romanlarında İnsan ve Toplumsal Bağlam: Birey-Aile-Toplum Üçgeni

 

Reşat Nuri Güntekin Romanlarında İnsan ve Toplumsal Bağlam: Birey-Aile-Toplum Üçgeni

Reşat Nuri Güntekin’in Acımak, Yaprak Dökümü ve Yeşil Gece romanlarında insan, yaşadığı çevrenin etkisi altında gelişen bir karakter olarak ele alınır. Bu eserlerde bireyin düşünceleri, davranışları ve hayatı; aile yapısı, eğitim anlayışı ve toplumsal şartlarla doğrudan bağlantılıdır. Zehra, Ali Rıza Bey ve Ali Şahin farklı yaşantılara sahip olsalar da her biri içinde bulundukları ortamın belirgin izlerini taşır. Zehra’nın katı ve mesafeli kişiliği çocukluk yıllarında yaşadıklarıyla şekillenir; Ali Rıza Bey’in hayatı, ailesine ve geleneksel değerlere bağlılığı etrafında gelişir; Ali Şahin ise toplumun eğitim anlayışını değiştirmeye çalışan bir aydın olarak öne çıkar.

Bu üç roman, bireyin aile ilişkileri, ekonomik koşullar, eğitim sistemi ve sosyal çevre gibi unsurların etkisiyle biçimlendiğini açık biçimde ortaya koyar. Karakterlerin yaşadığı olaylar farklı olsa da hepsi aynı gerçeği gösterir: İnsan, içinde bulunduğu şartlardan bağımsız değildir. Reşat Nuri Güntekin, eserlerinde birey, aile ve toplum arasındaki güçlü ilişkiyi somut hayat hikâyeleri üzerinden anlatır.

Birey: Acımak Romanında Zehra

Acımak romanında Zehra, bireysel düzeyde yaşanan bir vicdan uyanışının temsilcisidir. Disiplinli, dürüst ve tavizsiz bir öğretmen olan Zehra, insanları katı ölçütlerle değerlendiren, merhameti zayıflık olarak gören bir karakterdir. Bu tutumu yalnızca mesleğini icra ederken değil, bütün hayatında belirleyici olan bir anlayıştır. Romanın en dikkat çekici ifadelerinden biri, Zehra’nın kişiliğini açık biçimde ortaya koyar:

“Doğruluk, temizlik, fedakârlık hastalığı onda insanın en kıymetli bir kabiliyetini öldürmüştür. Acımak kabiliyeti.”

Zehra’nın sert ve mesafeli tavrının kökeni çocukluk yıllarına uzanır. Babası hakkında kendisine anlatılan olumsuz hikâyeler, onun duygusal dünyasının erken yaşta körelmesine neden olur. Yaşıtlarıyla sağlıklı ilişkiler kuramaz, kendini yalnızca derslerine verir ve duygularını bastırarak büyür. Romanda bu durum şu sözlerle anlatılır:

“Kitaplarından başını kaldırmıyor, kimse ile ahbap olmuyordu… yaşlı başlı bir insan gibiydi. Kalbi bütün sevgilere, ümitlere kapanmıştı.”

Zehra’nın hayatındaki en önemli kırılma noktası, babasının ölümünden sonra gerçeklerle yüzleşmesidir. Babasının anlatıldığı gibi kötü bir insan olmadığını öğrenmesi, onun bütün değer yargılarını sarsar ve dünyaya bakışını değiştirmeye başlar. Bu yönüyle Acımak, bireyin yanlış bilgiler, önyargılar ve duygusal travmalar nedeniyle katılaşabileceğini; ancak gerçeklerle karşılaştığında değişebileceğini anlatan güçlü bir roman olarak öne çıkar.

Aile: Yaprak Dökümü Romanında Ali Rıza Bey

Yaprak Dökümü, aile hayatında yaşanan bir çözülmenin romanıdır. Reşat Nuri Güntekin, bu eserinde değişen toplumsal koşulların bir aileyi nasıl yavaş yavaş dağıttığını Ali Rıza Bey karakteri üzerinden anlatır. Emekli memur Ali Rıza Bey, dürüstlüğü, namus anlayışı ve geleneksel değerleriyle tanınan bir baba figürüdür. Hayatı boyunca doğruluktan ödün vermemiş, çocuklarına da aynı ahlaki ölçüleri aşılamaya çalışmıştır. Ona göre bir babanın çocuklarına bırakabileceği en değerli miras maddi varlıklar değil, onurlu ve temiz bir isimdir:

“Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras temiz bir isimdir.”

Ancak yaşadığı toplum hızla değişmektedir. Ekonomik koşullar zorlaşmış, şehir hayatı farklı bir yaşam tarzı ortaya çıkarmış, gösteriş ve tüketim ön plana çıkmıştır. Ali Rıza Bey yeni dünyanın değerlerini benimseyemez ve kendini değişimin dışında hisseder. Mutluluğun para, eğlence ve rahatlıkla ölçülmesine karşı çıkar; sade ve onurlu bir hayatın da insanı mutlu edebileceğine inanır:

“Ben eski bir insanım. Anlaşmamıza imkân yok. İnsanların paradan başka şeylerle de mesut olacaklarına inanarak yaşadım. O kanaatle öleceğim.”

Ailedeki çözülme süreci, oğlu Şevket’in Ferhunde ile evlenmesiyle hızlanır. Ferhunde’nin eve getirdiği gösterişe dayalı, tüketim odaklı yaşam anlayışı, özellikle kızların beklentilerini değiştirir. Fiziksel olarak aynı evde yaşanmaya devam edilse de duygusal bağlar giderek zayıflar. Yazar bu durumu çarpıcı bir şekilde dile getirir:

“Aynı evde yaşamak, aynı hayatı paylaşmak değildir. Bağlar kopunca duvarlar ayakta kalsa ne olur?”

Ali Rıza Bey’in hayata bakışı çocukları tarafından anlaşılmaz ve gereksiz bulunur. Ona göre sevgi ve evlilik, sorumluluk bilinciyle ele alınması gereken ciddi konulardır; tutku ve heveslerin peşinden gitmek insanı felakete sürükleyebilir.

“Onun fikrince sevda, hali vakti yerinde, işi gücü yolunda olan bir kısım insanların bilerek ve isteyerek başlarına satın aldıkları bir dertti.”

Roman ilerledikçe Ali Rıza Bey’in umutları giderek azalır. Ailesinin yaşadığı sorunlar onun için yalnızca bir hayal kırıklığı değil, aynı zamanda hayat boyu savunduğu değerlerin sarsılması anlamına gelir. Yazar, onun kısa süreli mutluluğunu bile buruk bir tonla aktarır:

“Ali Rıza Bey, o günlerde bayram elbiseleriyle bayram beşiğine binmiş çocuklar kadar neşelidir. Yalnız, sokaklardaki kalabalığın içinde ara sıra eski kahve arkadaşlarından bazılarıyla göz göze gelmese.”

Ali Rıza Bey’in çocuklarının yaşadığı sorunlar onun kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş, geçmişteki saygınlığı yerini derin bir utanç duygusuna bırakmıştır.

Yaprak Dökümü, bir ailenin dağılmasını anlatırken aynı zamanda geleneksel değerlerin modern yaşam karşısındaki sarsılışını da gözler önüne serer. Roman, ailenin yalnızca aynı çatı altında bulunmakla var olmadığını; sevgi, dayanışma ve ortak değerlerle ayakta durduğunu gösterir.

Toplum: Yeşil Gece Romanında Ali Şahin

Yeşil Gece, birey ve aile düzeyinin ötesine geçerek toplum ölçeğinde yaşanan çatışmaları ele alan bir romandır. Reşat Nuri Güntekin bu eserinde eğitim, din ve gelenek arasındaki gerilimi modernleşme süreci içinde değerlendirmiştir. Medrese kökenli olmasına rağmen modern eğitimi savunan öğretmen Ali Şahin, cehaletle ve yerleşmiş geleneksel güçlerle mücadele eden bir aydın olarak karşımıza çıkar.

Başlangıçta halkın tutumuna öfke duyan Şahin, zamanla onların bilinçli bir kötülükten değil bilgisizlikten bu durumda olduğunu fark eder:

“Kızdığı ve nefret ettiği halde şimdi halkı acıyarak seviyor: ‘Onlar, bir nevi büyük çocuklar... Bütün kabahat onları bu hale getirenlerde.’”

Şahin’e göre cehalet toplumsal bir durumdan kaynaklanır. Eğitimsizlik, insanların kolayca yönlendirilmesine ve çıkar gruplarının etkisine açık hâle gelmesine neden olur:

“Okumayan, anlamayan insanların mesut olmalarına nasıl imkân verilir? Cahil insan, her zaman, her yerde ya kendi vehimlerine, batıl fikirlerine yahut da başkalarının hasis hırslarına ve menfaatlerine kurban oluyor.”

Roman, dinin toplum üzerindeki etkisini de eleştirel bir bakışla inceler. Ancak yazar, halkın bütünüyle fanatik olmadığını, asıl sorunun dini kendi çıkarları için kullanan otoriteler olduğunu vurgular:

“Bu memleketin halkı hiçbir zaman görünüşe aldanarak zannettiğimiz gibi tam mutaassıp, tam hurafe ve İsrailiyat hastası olmadı. Softanın pençesinden kendini hiçbir zaman kurtaramamakla beraber softaya karşı daima emniyetsizlik ve nefret gösterdi.”

Yunan işgali sırasında Şahin’in halkı korumak amacıyla sergilediği tutumlar yanlış anlaşılır ve ihanet olarak yorumlanır. Oysa amacı düzeni sağlamak ve daha büyük zararları önlemektir. Ali Şahin hem işgalciler hem de kendi halkı tarafından dışlanır; Ali Şahin’in yaşadıkları, toplumu dönüştürmeye çalışan bir aydının karşılaştığı güçlükleri ve yalnızlığını açıkça ortaya koyar.

Yeşil Gece, bireysel idealizm ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafeyi gösteren güçlü bir eserdir.

***

Reşat Nuri Güntekin’in bu romanlarında insanın üç farklı düzeyde ele alındığı açıkça görülür: birey, aile ve toplum. Acımak’ta Zehra, bireysel katılığın ve vicdanla yüzleşmenin; Yaprak Dökümü’nde Ali Rıza Bey, aile içindeki çözülmenin ve değişen değerler karşısındaki çaresizliğin; Yeşil Gece’de ise Ali Şahin, toplumsal çatışmanın ve aydın yalnızlığının temsilcisidir. Bu üç karakter de özünde dürüst ve iyi niyetli kişilerdir; ancak içinde bulundukları ortamın değişmesi, benimsedikleri değerlerle çevreleri arasındaki mesafeyi büyütür ve bu uyumsuzluk hayatlarında derin kırılmalara yol açar.

Reşat Nuri, eserleri aracılığıyla insan davranışlarını yalnızca kişisel özelliklerle açıklamanın yeterli olmadığını gösterir. Bireyin yaşadığı aile ortamı, toplumsal koşullar, ekonomik durum ve kültürel değerler karakterin gelişiminde belirleyici rol oynar. Yazarın romanları, insanın ancak ait olduğu çevreyle birlikte anlaşılabileceğini ortaya koyar. Reşat Nuri’nin eserlerinde insan, değişen şartlar karşısında sınanan, kırılgan ama dirençli bir varlık olarak karşımıza çıkar.

5 Şubat 2026 Perşembe

Milan Kundera - Yavaşlık: Hız Çağında Deneyimin Gösteriye Dönüşmesi

 

Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü çözümleyen düşünsel bir kurgu niteliğindedir. Roman bir olayı anlatmak yerine yaşama temposunu, bakışın yönünü ve hatırlama kapasitesini tartışır. Modern hayatın aceleciliğine karşı yavaşlık bir bilinç biçimidir. Yavaşlık yalnızca hareketin azalması değildir; algının derinleşmesi, temasın yoğunlaşması ve anın ağırlaşmasıdır. Bu yüzden anlatı sık sık yön değiştirir, yan öykülere açılır, sonra tekrar güncel öykülere döner. Bu sapmalar okuma hızını düşürmek içindir.

Vincent ile Pontevin arasında yaşananlar, entelektüel dostluk ile entelektüel performans arasındaki gerilimi açık biçimde gösterir. İki arkadaş yalnız kaldıkları sahnelerde yardım eden taraf Vincent’tır, sahne kurulduğunda ise yönlendiren taraf Pontevin olur. Vincent, Pontevin’le baş başa kaldığında daha yapıcı ve destekleyici durumdadır. Pontevin’in düşüncelerini açmasına yardım eder, yanlışlarını düzeltir, onu cesaretlendirir, esin verir. Vincent daha sakin, daha dikkatli ve daha dostça bir entelektüel eşlik sunar Pontevin’e. Ama aralarına üçüncü bir kişi girdiğinde ilişkilerinin dengesi değişir. Pontevin’in sesi artık yüksektir ve davranışları gösterişlidir. Bu durumda arkadaşlık ilişkilerine artık yön veren, sahneyi kontrol eden Pontevin’dir. Vincent böyle durumlardan rahatsız olur ve geride durur.

Kitap içindeki düşüncelerin Pontevin’in şu cümlesi etrafında netleştiğini görürüz: “Seyircinin görünmezliği! Bu kişiliğin korkunç modernliği buradadır! … Bütün dünya? Yüzü olmayan bir sonsuzluk! Bir soyutlama!” Modern insanın karşısında hayali ve sınırsız bir izleyici vardır. Muhatap belirli bir insan değildir, bütün dünya denen soyut kalabalıktır. Kişi görünür olmak için konuşur ve hareket eder.

Kundera’ya göre insan ancak durabildiği kadar hatırladığını savunur: “Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır… Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.” Bir anın belleğe yerleşmesi için dikkat ve süre gerekir. Yavaş yaşanan deneyimler iz bırakır; hızlı yaşanan deneyimler ise sadece akıp gitmektedir.

Dil-kimlik ilişkisini Kundera, Çek bilginin şapkalı harfler üzerine sözleriyle anlatır: “Tersine çevrilmiş şapka işaretleri son derece şiirseldirler! … Uçan kuşlar gibi! Kanat açmış güvercinler gibi… kelebekler gibi.” Burada söz konusu olan Çekçedeki ˇ diyakritik işaretidir (č, š, ž vb.). Bu işaretlerin atlanması Çek bilgine göre adın ve kimliğin eksiltilmesi anlamına gelir.

Kitapta XVIII. yüzyıla bağlanan Denon ve Madame de T. bölümleri, modern hız erotizmine karşı geciktirme estetiğini yerleştirir. Baştan çıkarma bir zaman mimarisi olarak kurulur. Bu çizgi şu cümlede yoğunlaşır: “Konuşmak zaman doldurmak değildir, tersine, zamanı konuşma düzenler.” Aşk ve arzu ritim ve biçim sanatı olarak ele alınır.

Vera’nın yazara yönelttiği eşitlik ise oldukça düşündürücüdür. “Ciddilik koruyordu seni. Ciddiyet yoksunluğu seni çırılçıplak bırakacak kurtların önünde.” Vera’nın bu sözleri, ironinin sınırsız bırakılmadığını gösterir. Yavaşlık’ta anlatıcı ile Vera çifti düşünsel ekseni temsil eder: gözlemleyen, mesafe koyan, hız ve teşhir kültürünü dışarıdan değerlendiren bilinçtirler.

Kundera Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisine ironik bir gönderme yapar. Yüce “neşeye övgü” ile bedensel dürtünün absürtlüğü yan yana getirilir. Vera’nın senfoniyi “yersiz, cafcaflı, bayağı” bulması, bağlamından kopan yüceliğin kitsch’e dönüşebileceğini gösterir. Bütün bu pasajlar ve karakter çizgileri tek bir tez etrafında birleşir. Günümüzde görünürlük arzusu, deneyimin kendisinin önüne geçer.

Yavaşlık kitabında Kundera en kritik karşıtlıklardan biri olan iki figür üzerinde önemle durur. Bu kişiler Şövalye ile Vincent’tir. Şövalye Madame de T. ile yaşadığı geceyi mahrem sayar, sırrını korur, anlatıya dönüştürmez; Vincent ise yaşadığı deneyimi hemen hikâyeye çevirme ihtiyacı duyar, hatta yetmez -eksik kalan deneyimin yerine anlatılabilir bir versiyon uydurur. Biri deneyimi içte yoğunlaştırır, diğeri deneyimi gösteriye dönüştürür. Bu ayrımı Kundera zaman ve bilinç felsefesi etrafında düşünür: “Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.” Çağ hızlandığı için unutmaz; unutmak istediği için hızlanır.

Vincent ile XVIII. yüzyıl şövalyesi kitabın sonunda avluda karşılaşır. Sahnenin gerçek mi, düş mü, anlatı oyunu mu olduğu bilinçli biçimde belirsiz bırakılır, fakat simgesel anlam açıktır: iki zaman rejimi yüz yüze gelir. Vincent konuşmak, boşaltmak, itiraf etmek ister; şövalye susmak, saklamak, içte tutmak ister. Vincent’ın anlatma arzusu bile gösteri mantığı taşır; şövalyenin sessizliği ise yaşanana duyduğu sadakattendir. Şövalye konuşma fırsatını geri çevirir çünkü karşısındakinin dinleme niyeti olmadığını sezer. Bu ince gözlem romanın iletişim eleştirisini de içerir; çoğu itiraf isteği, gerçekte dinlenmek için değil de görünür olmak için yapılır.

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı Adlı Eseri Üzerine: Bürokrasi, Ahlaki Sorumluluk ve Düşünmenin Çöküşü

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı kitabı, Adolf Eichmann’ın Kudüs’te görülen davası üzerinden bir Nazi yetkilisinin yargılanması sürecini anlatır. Kötülüğün Sıradanlığı kitabı modern insanın ahlaki sorumluluğunu, düşünme kapasitesini ve bürokratik düzen içinde suçun nasıl normalleşebildiğini tartışmaya açar. Kitapta asıl çarpıcı olan, kötülüğün çoğu zaman düşünsel yüzeysellikten doğabileceği iddiasıdır. Arendt’in sıradanlık kavramıyla kastettiği, suçun küçük ya da önemsiz oluşu değildir; suçu işleyen failin beklenen türden bir ideolojik canavar ya da patolojik sadist olmamasıdır. Eichmann yaptıkları üzerinde gerçekten düşünmeyen bir bürokrattır.

Eichmann’ın savunmalarında sürekli tekrar ettiği çizgi, emir-komuta zinciri içinde hareket ettiği ve kişisel inisiyatif kullanmadığı yönündedir. Kendini bir karar verici olarak görmez, o bir uygulayıcıdır. Arendt’e göre ise ahlaki sorumluluk yalnızca karar almakla ilgili değildir; onu uygulamak da bir tercihtir. Bir emri yerine getirirken onun sonuçlarını düşünmemek, sonuçlardan bağımsız davranmak, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, düşünmemeyi bir alışkanlık haline getirmek, suçun işlenmesini kolaylaştıran temel mekanizmalardan biri olur. Arendt’e göre Eichmann’ın en büyük kusuru düşünceden kaçmasıdır. Dili klişelerle doludur; idari terimlerin arkasına saklanır, gerçekliği doğrudan kavramak yerine bürokratik ifadelerle perdelemeyi tercih eder.

Kitap, bireysel kötülükten çok sistemsel kötülüğün nasıl işlediğini de gösterir. Toplama kampları ideolojik nefretten oluşmuştur, ama aynı zamanda modern organizasyonun bir ürünüdür. Tren sevkiyatları, kayıt sistemleri, çalışma planları ve üretim düzenleri, ölüm sürecini endüstriyel bir işleyişe bağlamıştır. Bazı kampların yakınında kurulan büyük sanayi tesisleri ve savaş ekonomisiyle kurulan ilişkiler, felaketin ekonomik boyutu olduğunu da ortaya koyar. Zorla çalıştırılan insanların emeği, kimi şirketlerin büyümesine katkı sağlamış; savaş ve soykırım, bazı aktörler için kâr fırsatına dönüşmüştür. Bu durum da kötülüğün nefretle olduğu kadar çıkarla da beslendiğini gösterir.

Bürokratik sistemler, yapılan eylem ile onun sonucu arasına katmanlar koyar. Karar veren başka, imzalayan başka, uygulayan başkadır. Herkes kendi rolünü dar bir görev tanımı içinde görür. Böylece bütünün dehşeti parçalanır ve görünmez hale gelir. Eichmann kendini, insanları ölüme gönderen biri olarak değil de “naklin organizasyonunu yapan bir memur” olarak tanımlayabilmiştir. Dilin bu dönüştürücü gücü önemlidir: Sözcükler değiştiğinde, algı da değişir. “Sürgün”, “sevkiyat”, “nihai çözüm” gibi ifadeler,  gerçeğin üstünü örten teknik terimler haline gelir.

Eichmann’ın zihinsel durumu üzerine yapılan tartışmalar da kitabın merkezindedir. Onun gerçekten düşünme kapasitesinin sınırlı biri olduğunu düşünebiliriz ya da bilinçli bir inkâr ve kaçınma içinde bulunduğunu. Ama Arendt’in yaklaşımı farklıdır; o insanın düşünmeyi bıraktığında, klişelerin düşünmenin yerini doldurduğu kanaatindedir.

Eichmann’ın yargılanması ve idamı da ayrı bir tartışma alanı açmıştır. Kitapta insanların görüşlerine yer verilir. Bazı insanlar onun ölüm cezasıyla cezalandırılmasını adaletin gereği sayarken, bazıları bunun yaptıklarıyla orantısız derecede kolay bir son olduğunu ileri sürmüştür. Daha ağır şartlarda yaşatılması ve acı çekmesi gerektiğini savunanlar olmuştur. Buna karşılık hukuk devleti anlayışı, cezanın işkence ya da intikam biçimine dönüşmemesi gerektiğini savunur. Yargılamanın temel amacı, suçun adını koymak ve sorumluluğu hukuki düzlemde belirlemektir.

Kitabın en sarsıcı sonucu şudur: Büyük kötülüklerin gerçekleşmesi için her zaman fanatik canavarlar gerekmez. Düşünmeyen, sorgulamayan, hazır kalıplarla konuşan ve sorumluluğu sürekli üst makamlara devreden sıradan insanlar da yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bu da kötülüğü daha ürkütücü kılar.

Bu nedenle Kötülüğün Sıradanlığı kitabı aslında modern toplum için bir uyarıdır. Bürokrasi, otorite ve itaat ilişkileri içinde bireyin düşünme sorumluluğunu koruması gerektiğini hatırlatır. Ahlaki felaketlerin önündeki en temel engel, düşünen bireydir. Düşünme eylemi durduğunda, en düzenli kurumlar bile en büyük yıkımlara hizmet edebilir. Bu yüzden Arendt’in kitabı, geçmişte yaşananları anlamak ve gelecekteki riskleri görmek için de okunması gereken bir etik inceleme kitabı niteliği taşımaktadır.

31 Ocak 2026 Cumartesi

Hüküm Gecesi: Bir Gazetecinin Gözünden Siyasetin, Vicdanın ve Hayatın Dağılması

 

Hüküm Gecesi: Bir Gazetecinin Gözünden Siyasetin, Vicdanın ve Hayatın Dağılması

Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi romanı, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte büyük bir umutla açılan siyasal dönemin, kısa sürede nasıl bir hayal kırıklığına ve ahlâkî bir çöküşe dönüştüğünü anlatır. Romanın arka planında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı ele geçirdiği, muhalefeti baskı altına aldığı ve siyasetin sertleşerek gündelik hayatın her alanına yayıldığı bir dönem vardır; Yakup Kadri bu süreci insanların ruhlarına çöken bir karanlık olarak ele alır.

Romanda gazeteler korkunun, kuşkunun ve söylentinin üretildiği yerlere dönüşür. Kulislerde konuşulanlar hiçbir zaman açık ve net değildir; herkes bir şeyler duyar ama kimse tam olarak ne bildiğini söylemez. Komiteler, insanların birbirine temkinle yaklaştığı, kimsenin kimseye güvenmediği dar çevreler hâlini alır. Suikast söylentilerinin gerçekleşme ihtimali insanların hayatını zehreder; insanlar sürekli tedirgin yaşar. Parti çekişmeleri ise ilke mücadelesinden çok yer tutma kaygısıyla yürütülen bir mücadeleye dönüşür. Bütün bunlar, romanda siyasal hayatın insanı yavaş yavaş yoran, içini daraltan ve ahlâkî ölçülerini gevşeten bir ortam yarattığını gösterir.

Asıl mesele, bu ortamın insanları nasıl değiştirdiğidir. İdeallerle yola çıkanlar zamanla kuşkuya, korkuya, çıkar hesaplarına ve suskunluğa sürüklenir. Roman, siyasetin devlet düzenini, bireyin vicdanını, insanlarla kurduğu ilişkileri ve kendine duyduğu saygıyı aşındırdığını ortaya koyar. Hüküm Gecesi’nde merkezde bir muhalif gazeteci yer alır; ancak Ahmet Samim’in öldürülmesiyle başlayan süreci okurken aslında bir kişinin değil, bir kuşağın hakikat duygusunu, ahlâkî duruşunu ve inançlarını yitirişini izleriz. Bu yönüyle roman, iktidar ile muhalefetin birbirine benzediği, sözün değerini kaybettiği ve korkunun gündelik hayatın doğal bir parçası hâline geldiği bir dönemi anlatır.

***

Romanın konusu, Ahmet Kerim’in belli bir siyasal hareketi örgütlemesi ya da büyük bir eylemin merkezinde yer alması değildir; aksine, siyasetle iç içe yaşayan bir aydının bu ortamda yavaş yavaş yalnızlaşmasını, umudunu yitirmesini ve kendisiyle hesaplaşmasını anlatır.

Ahmet Kerim, muhalif bir gazetede yazılar yazar, baskı ve tehdit altında yaşar, kulislerde dolaşır, komite toplantılarına çağrılır; ancak bütün bu ilişkiler ağı onu güçlendirmek yerine daha fazla kuşkuya sürükler. Muhalefetin içinde yer alan kişilerde ilke ve tutarlılık yerine çıkar, mevki hırsı ve korku görür. İktidar baskıcıdır; fakat Yakup Kadri romanda suçu yalnızca iktidara yüklemez. Muhalefetin de en az iktidar kadar dağınık, tutarsız ve ahlâken sorunlu olduğunu gösterir. Ahmet Kerim ne iktidara inanabilir ne de muhalefetin temsil ettiği değerlere güvenebilir.

Roman ilerledikçe Ahmet Kerim’in hayatı yalnızca siyasal baskıyla değil, kişisel kayıplarla da sarsılır. Ahmet Samim’in öldürülmesi onun için bir dönüm noktasıdır. Ahmet Kerim arkadaşını kaybedince cesaretini ve siyasete duyduğu inancı da yitirir. Ardından gelen tutuklamalar, korku ve suskunluk ortamı, bu kopuşu kesinleştirir.

Ahmet Kerim

Hüküm Gecesi’nin merkezindeki Ahmet Kerim, klasik anlamda bir “kahraman” değildir. Cesur bir eylem adamı olmadığı gibi, kararlı ve tutarlı bir siyasal önder de değildir. O, yazan, düşünen, gözlemleyen ama giderek inancını yitiren bir aydındır. Roman boyunca Ahmet Kerim’in asıl mücadelesinin iktidarla değil, kendi iç dünyasıyla olduğu anlaşılır. Yazdığı yazılar, bulunduğu çevreler ve katıldığı toplantılar onun için bir dava bilincini güçlendirmez; tam tersine, siyasetin ne kadar kirli, dağınık ve güvenilmez olduğunu daha açık görmesine yol açar.

Ahmet Kerim, muhalif olmasına rağmen muhalefetin içinde gördüğü çıkarcılıktan, korkudan ve samimiyetsizlikten rahatsızdır. İktidar baskısına karşı dururken bile çevresindeki insanların bu baskıyı gerçekten göğüslemeye niyetli olmadıklarını fark eder. Herkes konuşur, şikâyet eder; fakat sıra bedel ödemeye gelince kaçar. Bu durum Ahmet Kerim’i daha da yalnızlaştırır.

Ahmet Kerim, Yakup Kadri’nin Meşrutiyet aydınına yönelttiği en sert eleştirilerden birini temsil eder. Bilinçlidir ama kararsızdır; ahlâklıdır ama güçsüzdür, haksızlığı görür fakat onu durduracak iradeyi kendinde bulamaz. Onun trajedisi hayatta kalmak zorunda kalmasıdır. Çünkü yaşarken inandığı her şeyin yavaş yavaş çözüldüğüne tanık olur.

Ahmet Samim

Ahmet Samim romanda muhalefetin en sahici figürüdür. Tehlikeyi sezmesine rağmen geri adım atmayan, korkusunu mizahla bastıran ve yazmaktan vazgeçmeyen bir gazetecidir. Onun öldürülmesi, romanda muhalefet ihtimalinin ortadan kaldırılması anlamına gelir.

Sırrı Bey, romanda muhalefetin içine işlemiş güvensizliğin ve korkunun insan suretine bürünmüş hâlidir. Hayatı sürgünler, kaçışlar ve yoksulluklarla geçmiştir; bu yüzden dirençli görünür ama aynı zamanda sürekli kuşku üreten bir karaktere dönüşmüştür. Her yerde komplo arayan bir ruh hâline bürünür. Muhalefetin içine çöken güvensizliğin ifadesidir. Onun iktidarla gizli bağları olduğu düşüncesi romanda açık bir kanıtla verilmez; bu daha çok Ahmet Kerim’in zihninde beliren, ihanetin artık olağan sayıldığı bir düzende duyulan sarsıcı bir ihtimaldir.

Hasip Bey, muhalefetin ilkesiz ve hesapçı yüzünü temsil eder. Siyaseti sırası geldiğinde iktidara geçilecek bir basamak olarak görürü. Söyleminde muhaliftir; fakat davranışlarında risk almaktan kaçınır, konumunu korumaya çalışır.

Ömer Beyefendi ise eski düzenin artık karşılığı kalmamış temsilcisidir. Soyuna, geçmişteki itibara ve eski devlet alışkanlıklarına tutunarak bugünü anlamaya çalışır. Yeni siyasal düzenin onu ciddiye almaması, onun gözünde bir rejim ayıbıdır; bu durum trajikomik sahnelere yol açar. Ömer Beyefendi’nin varlığı, muhalefetin neden gerçek bir siyasal alternatif üretemediğini gösterir: biri fırsat kollamakta, diğeri geçmişte yaşamaktadır.

Samiye

Samiye, Ahmet Kerim’in hayatına girdiğinde Kerim onu siyasetin dışında, hatta siyasetin karşısında bir yerde görür. Günlük tehditlerin, yazıların ve kavgaların ortasında Samiye, Kerim için daha sade ve daha güzel bir hayat ihtimalidir. Ancak Samiye’nin ağabeyi İttihat ve Terakki çevresiyle bağlantılıdır ve Ahmet Kerim’e düşmanlık besler. Kerim’e yönelik suikast girişimi de Samiye’nin evinde gerçekleşir. Olaydan sonra Samiye yalnız kalır; Ahmet Kerim onu affetmez. Samiye’nin intiharı, romanın ahlâkî kırılma anlarından biridir.

Ali Kemal

Yakup Kadri, Hüküm Gecesi’nde Ali Kemal’i sembolik bir tip olarak kullanır. O bir fikir adamı ya da tutarlı bir muhalif değildir; korku, telaş ve hayatta kalma içgüdüsüyle savrulan bir aydındır. Romandaki Ali Kemal, tehdit karşısında kolayca yön değiştirebilen, idam ihtimalini bile alaya vurarak hafifleten, siyaseti ciddiye almayan ama sürekli panik hâlinde yaşayan bir figürdür. Bu yönüyle o, romanda muhalefetin zaaflarını temsil eder: yüksek sesle konuşan ama bedel ödemeye gelince kaçan, ilke ile çıkar arasında gidip gelen bir aydın tipidir.

Not:

Ali Kemal, Millî Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa’ya ve Millî direnişe açıkça karşı çıkan Osmanlı aydınlarından biridir. İstanbul’da yayımlanan yazılarında Anadolu’da başlayan direnişi “macera”, “isyankârlık” ve “devleti felakete sürükleyen bir hareket” olarak niteler. Ona göre kurtuluş, silahlı direnişle olmaz; İngiltere başta olmak üzere büyük devletlerle anlaşılmalı ve İstanbul hükümetinin çizgisinde kalınmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk ise tam tersine, Osmanlı Devleti’nin fiilen çöktüğünü, İstanbul hükümetinin iradesiz kaldığını ve milletin ancak bağımsız bir direnişle var olabileceğini savunur. Bu nedenle Ali Kemal gibi isimleri milli mücadeleyi zayıflatan unsurlar olarak görür. Atatürk’ün Nutuk’ta ve dönemin belgelerinde Ali Kemal çizgisindeki aydınlara yönelik sert eleştirileri, bu karşıtlığın düşünsel ve siyasal boyutunu açıkça gösterir.

Ali Kemal’in Millî Mücadele’ye karşı tutumu onu zamanla halkın önemli bir kesimiyle de karşı karşıya getirir. Yazıları ve siyasal duruşu, işgal koşullarında “teslimiyet” olarak algılanır.

***

Romanın en baskın teması korkudur. Bu korku açık bir dehşet hâli değildir; daha çok içten içe işleyen, insanı susturan bir korkudur. Korkuyla birlikte ilerleyen ikinci tema kuşkudur. Romanda kimse kimseye tam olarak güvenmez. Dostluklar geçicidir, ittifaklar pamuk ipliğine bağlıdır. Kuşku bireyin iç dünyasına da sızar; insan başkalarından şüphe ettiği gibi kendisinden de şüphe etmeye başlar.

Bunun doğal sonucu ahlâkî çözülmedir. Hüküm Gecesi’nde ahlâk büyük kopuşlarla değil, küçük tavizlerle yıkılır. İnsanlar bir anda kötü olmaz; zamanla susmayı, eğilmeyi ve görmezden gelmeyi alışkanlık hâline getirir. Romanın bir diğer önemli teması idealsizliktir. Yakup Kadri yalnız iktidarı değil, ona karşı duranları da sorgular. Ortada çok söz ve çok şikâyet vardır; fakat yön gösteren güçlü bir ideal yoktur.

Bu atmosfer içinde yalnızlık belirginleşir. Romanın merkezindeki aydın tipi, kalabalıklar içinde bile yalnızdır. Aynı masada oturduğu, aynı gazetede yazdığı insanlarla bile derin bir bağ kuramaz. Çünkü herkesin zihni başka bir korku ve başka bir hesapla meşguldür. Bütün bu temaların kesiştiği noktada bir kuşağın hakikate, söze ve ahlâkî tutarlılığa olan inancının dağıldığı görülür.

***

Hüküm Gecesi, en temelde bir aydın romanıdır; çünkü anlattığı çatışma, aydının kendisiyle yaşadığı çatışmadır. Yakup Kadri Hüküm Gecesi romanında aydını tereddüt eden, yorulan ve zaman zaman kendini aldatan bir insan olarak ele alır. Ahmet Kerim için mesele hangi partinin haklı olduğu değildir; asıl mesele, siyaset denilen alanın insanı ne hâle getirdiğidir. Yazdığı yazılar ve katıldığı toplantılar ona umut vermez; aksine, siyasetin içine girdikçe inancının aşındığını fark eder.

Romanın aydın bakışı, kendini sorgulama cesaretiyle belirginleşir. Ahmet Kerim başkalarını da, kendisini de yargılar. Bu yönüyle Hüküm Gecesi, aydını masumlaştırmaz ve onun korkularını, suskunluklarını ve gecikmiş fark edişlerini açıkça gösterir. Romanda sözün değer kaybı da bu çerçevede anlam kazanır: Yazılar yayımlanır ama ses getirmez, konuşmalar yapılır ama kimse gerçekten dinlemez. Aydın konuşur; fakat konuşmanın dünyayı değiştirmediğini acı bir biçimde öğrenir.

***

Hüküm Gecesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan siyasal çözülmenin insan hayatına nasıl yansıdığını gösterir. Meşrutiyet’le birlikte beklenen yenilenme gerçekleşmemiş, devlet zayıflamış, belirsizlik gündelik hayatı kuşatmıştır. Bu ortamda korku ve güvensizlik yaygınlaşmış, insanlar susmuş ve yalnızlaşmıştır. Yakup Kadri, imparatorluğun bu son dönemini, insanlarda yarattığı yorgunluk ve ahlâkî aşınma üzerinden anlatır.

28 Ocak 2026 Çarşamba

Şantideva ve Bodhiçaryavatara: Zihni Disipline Eden Bir Ahlâk Yürüyüşü

 


Şantideva ve Bodhiçaryavatara: Zihni Disipline Eden Bir Ahlâk Yürüyüşü

Şantideva kitabında kendi içindeki dağınıklığı toparlamak isteyen birinin sesine benzer bir tonla konuşur ve bu ton, süslü olduğu kadar disiplinlidir. Metnin temel niyeti okuru yalnızca ikna etmek ya da bilgilendirmekle sınırlı kalmaz; onu kendi iç dünyasında bu disiplin alanına çekerek yürüyüşe ortak eder. Şantideva zihni “üstün mücevher” benzetmesiyle anlatırken parlaklıkla birlikte kırılganlığı da aynı anda hissettirir. İnsan zihni hem mucizeyi andıran bir açıklık taşır hem de en küçük dikkatsizlikte kendi üzerine tortu biriktirebilir; bu nedenle değer fikri metin boyunca sorumlulukla birlikte ilerler. Kitabın bütününe yayılan ahlâk anlayışı da buradan beslenir; erdem, Şantideva’ya göre tek seferlik bir nitelik olarak değil, dikkatin sürekliliğiyle ayakta kalan bir kazanım olarak görünür.

Şantideva Günahların İtirafında, doğanın, güzelliğin, mücevherlerin, suların, kokuların, tanrıların dünyasının ve adeta bir masal bahçesinin içine girer; ama bu durum daha çok bir yönelişi göstermek içindir. Şantideva, dünyadaki iyi ve güzel olan ne varsa sanki elinde bir tepsi varmış gibi toplar ve bunu “Buddha evlatlarına”, yani aydınlanmaya giden yolu tutanlara sunar; burada bir tür zihinsel hareket vardır: İnsanın dikkati normalde hazza ve sahip olmaya yöneliktir, Şantideva ise o akışı ters çevirir ve “güzeli sahiplenmek yerine sunmaya” yöneltir. İnsan zihni soyut iyilik kavramlarına bazen yabancı kalır ama somut güzellikleri hemen anlar, o yüzden Şantideva güzellik imgelerini kullanarak okurun zihnini “cömertlik” moduna geçirir ve sonra da o modun içine, hiç kaçamayacağı o ikinci temayı yerleştirir: Ölüm.

Şantideva kendi bedenini, kendi aklını, kendi hayatını geçici bir hayal gibi görür. Bir yandan da “benim yaptıklarımın hesabı var” fikrini ortaya koyar. Şantideva kitabında “iyilik mümkündür” hissini verir, sonra da “ama zamanın az, zihnin savruluyor ve hataların birikiyor” diye uyarır. Şantideva’nın kitabının İtiraf kısmı, zihnin kendini kandırma oyununu bozma girişimidir. Buradaki itiraflar, insanı kendi zihninin küçük kaçışlarını, ertelemelerini, “sonra telafi ederim” türü iç pazarlıklarını görmeye zorlar.

Şantideva’ya göre iyiliği düşman gibi gören zihin, sonunda kendi içini zehirler. Nasıl bir zihinle yaşamalıyım? sorusunu da zorunlu kılar. Başkasının iyiliğine sevinmek, kıskançlığın ve rekabetin ürettiği iç daralmaya karşı bir tür zihinsel arınma olarak görünür; bu nedenle Şantideva’nın dili burada hem yumuşar hem de genişler, çünkü hedef birlikte var olmanın mümkün hâle gelmesidir.

Şantideva sözü bozmaktan, gevşemekten, yarım bırakmaktan neredeyse varoluşsal bir utanç gibi bahseder. “Bir şeyi vermeye niyetlenip vermemek” gibi küçük görünen bir şeyin bile insanı aşağı çeken bir hâle dönüştüğünü söyler; burada okur, ahlâkın sadece büyük eylemlerle değil küçük tutarsızlıklarla da yıkıldığını görür. İnsan bir anda “iyi biri” olmaz; insan her gün tekrar edilen küçük tutarlılıklarla iyinin içine yerleşir. Şantideva’nın bu noktadaki tavrı, modern anlamda “karakter” fikrine çok yakındır: erdem bir poz, bir anlık karar ya da bir parıltı hâli değildir; insanın günlük davranışlarındaki küçük uyumların, küçük sapmaların, kendini kandırmaların toplamında belirir.

Şantideva’ya göre vahşi olan dışarısı değildir, başıboş zihindir. Zihin bir fil gibi dolaşır; bağlanmadığında etrafı yıkar, bağlandığında ise bütün korkuların kaynağı kontrol altına alınır. Şantideva, “korku zihinden doğar” derken aslında şunu söyler: Zihin dağınıksa dünya daha tehditkâr görünür; zihin toparlanırsa dünyanın acımasızlığı azalır.

Şantideva, öfkenin sıradan bir duygusal tepkiyle sınırlı kalmadığını, ahlâkî ve zihinsel emeği kökten aşındıran bir süreç olduğunu vurgular. Nefret zihinde yer ettiğinde yalnızca iç huzuru sarsmakla kalmaz; uyku düzenini, güven duygusunu ve insanın çevresiyle kurduğu ilişkileri de çözülmeye açık hâle getirir. Öfke hâlindeki kişi, kendini haklı hissettiği ölçüde çevresinde genişleyen bir zarar alanı üretir; adalet arayışı gibi görünen tavır da yıkıcı bir etkiye dönüşür.

Şantideva’nın yaklaşımı, öfkeyi besleyen iç anlatıları görünür kılma çabasıyla derinleşir. “Haklıydım” düşüncesi yaşanan incinmeyi mutlaklaştırır; “bana bunu yaptılar” söylemi sorumluluğu bütünüyle dış dünyaya taşır; “ben böyleyim” ifadesi geçici bir ruh hâlini kalıcı bir kimlik biçimine sokar. İnsan davranışlarının çoğu zaman körlük, dürtüsellik ve koşullanma etkisi taşıdığı vurgusu, mutlak düşman anlatısını zayıflatır. Çözümlemenin ulaştığı sonuç açıktır: öfke, karşıdakini dönüştürme gücü taşımaz; asıl etkisini onu taşıyan zihnin daralması üzerinden gösterir.

Şantideva gayretin önünde duran engelleri birkaç temel eğilim etrafında toplar. Erteleme alışkanlığı, çoğu zaman “sonra” düşüncesiyle meşrulaşan bir sığınak hâlini alır ve yüzleşmeden kaçmanın bir biçimi olarak işler. Zamanın sınırlılığı ve ölüm gerçeği hatırlandığında, bu ertelemenin nasıl bir kaçış stratejisi hâline geldiği görünür olur. Kendini küçümseme, dışarıdan tevazu izlenimi verse de eylemsizliği kalıcılaştıran bir döngü yaratır. Enerjinin önemsiz uğraşlara yönelmesi de benzer bir işlev görür; dışarıdan bakıldığında yoğun bir meşguliyet izlenimi veren bu hâl, esas yürüyüş için gerekli olan zihinsel ve ahlâkî enerjiyi tüketir.

Şantideva dikkatini zihnin durumu üzerine yoğunlaştırır. Zihinsel dağınıklık yalnızca iç huzuru sarsan bir hâl olarak görülmez; erdemlerin etkisini dağıtan temel bir unsur olarak ele alınır. Yoğunlaşma, daha çok gerçeği daha açık algılayabilme çabası şeklinde belirir. Dünyevî bağlılıklar, özellikle arzu, tutku ve hırs etrafında dönen alışkanlıklar, zihni en güçlü biçimde dağıtan alanlar arasında yer alır. Bedenin çekiciliği üzerine yapılan ayrıntılı çözümlemeler, tiksinti uyandırmak için değil, zihnin kendi ürettiği büyüyü çözmek için kullanılır. Arzu, insanın çoğu zaman sevdiğini sandığı varlıkta kendi zihninin yansımasını izlemesine yol açar. Bu yansıma kıskançlık, kaybetme korkusu ve sahip olma isteğiyle birleştiğinde acı kaçınılmaz hâle gelir

Şantideva zihnin hangi eksene yerleşmesi gerektiğini de gösterir. Kendinle başkalarını eşitleme ve bakış açısını tersine çevirme, temel bir iç eğitim yöntemi olarak öne çıkar. Kişisel çıkarın yerini bütün canlıların yararı aldıkça, merhamet geçici bir duygu hâli olmaktan çıkar ve süreklilik kazanan bir tutum hâline gelir. Ardından anlatı, daha derin bir sorgulama düzlemine geçer. Gündelik algı düzeyi ile daha nihai bir gerçeklik anlayışı arasındaki ayrım, varlık ve benlik üzerine köklü bir çözümleme alanı açar. Şeylerin bağımsız ve sabit özlere sahip olduğu varsayımı çözüldükçe, her şeyin nedenler, ilişkiler ve adlandırmalar ağı içinde belirdiği görülür. Benlik de bu ağın dışında durmaz. Bu kavrayış, öfke, kıskançlık ve korkunun beslendiği zemini doğrudan etkiler; “ben” fikri katılaştıkça “benimki”, “bana yapılan” ve “benden alınan” düşünceleri güç kazanır. Aynı yaklaşım nesnelere yönelen arzu ve nefreti de etkiler; sevilen şeylerin sonsuz, nefret edilenlerin değişmez algılanması yerini daha akışkan bir bakışa bırakır.

Tanrı tasavvuru da bu zihinsel ve ahlâkî çerçeve içinde ele alınır. Tanrısal varlıklar, mutlak bir otorite figürü olmaktan çok, erdemli yaşamın ve uyanış yöneliminin tanıkları olarak görünür. Belirleyici olan, insanın kendi zihinsel yönelimini sorumlulukla taşımasıdır. Şantideva Tanrı fikrini ahlâkî ciddiyetin ve iç disiplinin eşlikçisi hâline getirir; tanrılar insanın yöneldiği değeri ve dikkati temsil eden hatırlatıcı figürler olarak işlev görür.

Cennet ve cehennem tasvirleri de aynı doğrultuda anlam kazanır. Bu alanlar, insanın zihinsel hâllerinin doğal yansımaları olarak görünür. Cennet, merhametle genişleyen, dikkatle sakinleşen ve başkasının iyiliğine sevinç duyabilen bir bilincin yaşantısıdır. Cehennem ise öfkenin, nefretten beslenen daralmanın ve benliğe sıkışmanın yarattığı ağır bir iç bunalımı andırır. Böylece ahlâk, soyut bir yasa alanı olmaktan çıkar ve yaşanan bir deneyime dönüşür; insanın her an benimsediği zihinsel yönelim, içinde yaşadığı dünyayı adım adım biçimlendirir.

Reşat Nuri Güntekin Romanlarında İnsan ve Toplumsal Bağlam: Birey-Aile-Toplum Üçgeni

  Reşat Nuri Güntekin Romanlarında İnsan ve Toplumsal Bağlam: Birey-Aile-Toplum Üçgeni Reşat Nuri Güntekin ’in Acımak , Yaprak Dökümü ve Y...