14 Kasım 2025 Cuma
Kırmızı Keder
Gündüzleri dostların şarkısını dinleyeni
meleğin vefasızlığı korumuş
akşamın karanlığında
dışarıdaki denetimli yaşamı
keder mi aydınlatmış sahiden?
11 Kasım 2025 Salı
Ahmed Akgündüz’ün İslâm Hukukunda Kölelik Cariyelik Müessesesi ve Osmanlı’da Harem Adlı Eserinde Osmanlı Kurumlarının Ahlâkî Temsili
Eserin dikkat çeken özelliği, Osmanlı’daki kölelik ve
cariyelik konularını İslâm hukukunun temel kaynaklarıyla açıklamasıdır. Yazar,
bu kurumların keyfî veya ırk temelli olmadığını, şer‘î kurallarla
sınırlandırıldığını vurgular. Böylece kölelik Batı’daki sömürgeci ve ticari
sistemlerden ayrılır. Bu yorum dönemin hukuk anlayışını doğru biçimde yansıtırken; modern tarih
anlayışı açısından, köleliğin sosyal sonuçlarını ikincil planda bırakır. Yazar
bu tercihiyle bir “tarihî meşruiyet arayışı” çerçevesinde hareket eder. Devşirme
sistemi, kitapta Osmanlı’nın merkezî idaresine bağlı profesyonel kadrolar
yetiştiren bir model olarak ele alınır. Yazar, bu sistemi eğitim ve devlet
sadakati kavramlarıyla ilişkilendirir. Devşirilen çocukların İslâm
terbiyesi ve Türkçe öğrenimiyle Osmanlı toplumuna kazandırıldığını, böylece
devletin yönetici kadrolarına kadar yükselebildiklerini anlatır. Bu anlatım
biçimi, tarihî gerçeklik açısından kısmen doğrudur; ancak uygulamanın aileler
ve yerel toplumlar üzerindeki etkisine fazla yer verilmez. Dolayısıyla kitap, olayın sosyolojik ve duygusal boyutundan çok, kurumsal işleyişini öne
çıkarır.
Kapıkulu askerlerinin anlatıldığı bölümlerde yazar, “kul”
kavramını modern anlamda “köle” değil, “devlet hizmetinde görevli kişi” olarak
açıklar. Bu yorum Osmanlı siyasal kültürünün dilini anlamak açısından
önemlidir. “Kulluk” burada devlete ve padişaha bağlılık bilincidir. Yazar
bu noktada tarihî terimleri kendi dönemlerinin değer sistemiyle okumaya
çalışır. Bu çaba Osmanlı zihniyetini anlamaya yardımcı olurken, aynı zamanda
itaat kavramının nasıl kültürel bir değere dönüştüğünü de gösterir.
Eserin ikinci büyük bölümü, Osmanlı saray teşkilatını ve harem kurumunu ele alır. Yazar, Batılı kaynaklarda sıklıkla erotik veya despotik biçimde tasvir edilen haremi, aile hayatı ve kadın eğitimi açısından yorumlar. Bu yaklaşım haremi saray içi düzenin ve terbiyenin mekânı olarak konumlandırır. Yazar, valide sultandan acemi cariyelere kadar uzanan hiyerarşiyi belirli bir düzen fikri içinde sunar. Böylece harem yazarın gözünde Osmanlı’nın iç nizamını yansıtan bir kurum hâline gelir.
Bu bakış açısı ne Batı kaynaklarının abartılı oryantalist imgelerine dayanır, ne de Harem’i idealize eder; daha çok iç disiplin ve kurumsal süreklilik temasına yaslanır. Topkapı Sarayı’nın üç bölümlü yapısı (Bîrûn, Enderun, Harem) kitapta ayrıntılı biçimde tanıtılır. Yazar, bu mekânsal düzeni devletin işleyişini simgeleyen bir yapı olarak görür: dışta idare, içte eğitim, en içte mahremiyet. Bu yorum Osmanlı devlet düzeninin “kapı” metaforu etrafında inşa edilmiş olduğunu hatırlatır. Her kapı, hem fiziksel hem semboliktir; dıştan içe doğru ilerledikçe makam, bilgi ve sorumluluk artar. Bu mekân yorumları yazarın tarihsel anlatımının en güçlü yönlerinden biridir.
Metnin genel eğilimi, tarihsel olayları modern etik
kavramlarıyla yargılamak yerine, kendi döneminin hukuk ve ahlâk sistemi içinde
anlamaya yöneliktir. Bu yaklaşım tarihsel empati açısından değerli olsa da,
bazen eleştirel mesafenin azalmasına neden olur. Eser, yer yer Osmanlı
kurumlarını “ahlâkî bir düzenin tezahürü” olarak yorumlayarak, eleştiriden çok
açıklamayı tercih eder. Buna karşın kullanılan dil ve kaynaklar dönemin
zihniyetini tanımak açısından oldukça zengindir. Eserin ortaya koyduğu çerçeve Osmanlı’daki kölelik, devşirme, kapıkulu ve harem kurumlarını yapısal bir
bütün olarak anlamaya çalışır. Yazarın amacı bu kurumların kendi iç
mantıklarını çözümlemektir. Bu yönüyle kitap, Osmanlı müesseselerinin ahlâk,
hukuk ve idare üçgeninde nasıl işlediğini göstermek bakımından önemlidir. Ancak
bu yaklaşım tarihî olayların toplumsal sonuçlarını geri planda bırakır.
Dolayısıyla eser, hem öğretici hem de tartışmaya açık bir kaynak
niteliğindedir.
***
Yazar, Osmanlı’da “oğlan”, “iç oğlanı” ve harem”
kavramları etrafında geliştirilen ahlaki ve oryantalist eleştirilere karşı, bu
kavramların tarihî ve filolojik anlamlarını açıklayarak Osmanlı saray düzenini
savunur. “Oğlan” kelimesinin XIV-XV. yüzyıllarda hem erkek hem kız çocuk için
kullanıldığını, bugünkü anlam kaymasının sonradan oluştuğunu anlatır. Mustafa
Darir’in Yüz Hadis Tercümesi’nden örneklerle, kelimenin “genç, doğurgan
kadın” anlamına geldiğini ve “oğlancılık” iddialarının tarihsel bir yanlış
anlama olduğunu öne sürer. Bu yorumun Fatih devri kaynaklarıyla da örtüştüğünü
vurgular.
Ardından, “iç oğlanı” terimini açıklar. Bu kavramın
cinsel bir anlam taşımadığını, Enderun’da yetiştirilen devlet görevlilerini
tanımladığını belirtir. “Yakışıklı” ve “seçilmiş” olmaları padişahın keyfi
arzularına değil, devlet disiplinine ve temsil yeteneğine bağlanır. Seçimlerde
fiziksel özelliklerden ahlaki karaktere kadar ince değerlendirmeler yapan
“ilm-i sima”dan söz edilir. Bu kısımda Kâbusnâme ve Ma‘rifetnâme
gibi klasik eserlerden alıntılarla ideal hizmetkârın nasıl seçildiği açıklanır.
Daha sonra yazar, Harem bölümüne geçer. Harem’in
“zevk âlemi” değil, padişahın ailesinin yaşadığı manevî bir ev olduğunu
anlatır. Kapılardaki Kur’an ayetleri, girişlerdeki dualar, kadın ve erkek
bölümlerinin kesin ayrımı ayrıntılı biçimde verilir. Harem’e erkeklerin
girişinin yasak olduğu, hizmetlerin hadım ağaları ve kadın cariyeler tarafından
yürütüldüğü vurgulanır. Bütün bu düzen “iffet” ve “mahremiyet” ilkeleriyle
açıklanır.
Hünkâr Sofası - Batılıların “padişahların eğlence yeri” diye anlattıkları salonun duvarları Kur’an ayetleriyle doludur. Yazar, böyle bir mekânda “ahlaksız eğlence” düşünmenin akıl dışı olduğunu söyler.
Kadın Efendiler ve Şehzadeler Daireleri - Harem’in
bölümleri ayrıdır. Kadın efendiler (padişah eşleri), şehzadeler ve cariyeler
birbirinden mahremiyet kurallarıyla ayrılmıştır. Şehzade dairelerinin
duvarlarında Kur’an ayetleri ve Kasîde-i Bürde beyitleri yer alır; bu da
“manevi ortamın kanıtı” olarak sunulur.
Hamamlar ve Cariyeler Dairesi - Harem’deki hamamlar
“İslâmî ölçülere uygun” olarak yapılmıştır. Yazar, “padişahların cariyelerle
çıplak hamam sefaları yaptığı” iddialarını reddeder. Herkesin ayrı yıkanma
bölmesi vardır.
Cariyelik müessesesi - Cariye, “kadın köle”dir ama
İslâm hukukuna göre hakları vardır. Her cariye padişahın eşi değildir; çoğu,
sadece hizmetlidir. “Efendisiyle karı-koca hayatı yaşayan cariyeler” az
sayıdadır. Yazar, cariyeliği “bugünkü hizmetçilik gibi bir iş ilişkisi”ne benzetir.
Hadım ağaları - Harem’deki erkek görevlilerin tamamı
hadımdır (yani cinsellikten mahrum bırakılmıştır). Bu, Harem’in güvenliği ve
mahremiyeti için yapılmıştır. Yazar, Osmanlıların kimseyi hadım
etmediğini, Afrika’dan getirilen hadımları istihdam ettiğini vurgular.
Genel amaç - Yazarın hedefi, Osmanlı haremine
yönelik “oryantalist” erotik bakışı çürütmek ve padişahları dinî ahlakın
temsilcileri olarak göstermek. Metin boyunca “Batılı iftiralar”, “İslam
düşmanlığı”, “Kur’an ayetleriyle süslenmiş duvarlar” gibi söylemler bu
savununun parçasıdır.
Safiye Ünüvar’ın Tanıklığı: Son Dönem Hareminden Bir Portre
Eserde yer alan uzun hatıra bölümü, Osmanlı hanedanının
son dönemine ait birincil tanıklık olarak değerlendirilir. Ünüvar, Sultanın huzuruna çıkışını, harem kadınlarıyla yapılan görüşmeleri ve
saraydaki görgü kurallarını ayrıntılı biçimde anlatır. Yemek düzeni, müzik
etkinlikleri, eğitim faaliyetleri ve padişahın öğrencilerle ilgilenişi, haremde
disiplinli bir yaşamın sürdüğünü gösterir. Bu bölüm tarihsel olarak son dönem
saray hayatının günlük gerçekliğini belgeleyen bir tanıklık işlevi görür;
anlatı 1923 yılına kadar uzanır.
Aşk Mektupları ve Hüküm Dairesinde Sevgi
Ünüvar’ın hatıralarının ardından gelen “Kölelik, Cariyelik
ve Harem Hakkında Bazı Sorulara Cevaplar” başlıklı bölümde yazar, Osmanlı
padişahlarına yöneltilen ahlâkî iddiaları doğrudan yanıtlamaya girişir.
İlk olarak “Harem’den aşk mektupları” konusunu ele alır ve Kanunî Sultan
Süleyman ile Hürrem Sultan’ın yazışmalarından örnekler verir. Ardından I.
Abdülhamid’in kadın efendisine yazdığı mektubu aktarır. Bu belgeler,
padişahların eşleriyle olan ilişkilerinin duygusal boyutunu ortaya koyar. Yazar
bu örnekleri, Osmanlı hareminde sevgi ve bağlılığın dinî ölçüler dâhilinde
yaşandığını göstermek için kullanır. Yazar, mektuplardaki dilin “edepli ve
sınırları belirli” olduğuna dikkat çekerek, padişahların özel hayatlarını
“gayrimeşru arzular” üzerinden okuyan modern yorumlara itiraz eder.
Fıkıh Üzerinden Bir Ahlak Kurgusu: Avret, Nazar ve
Mahremiyet
Eserin bu kısmında yazar, Harem’deki yaşamı İslâm hukukuna dayalı kavramlarla açıklar. “Nazar” (bakış) ve “avret” (mahrem yer) kavramları etrafında, erkeklerin ve kadınların birbirine hangi sınırlar içinde bakabileceği ve temas edebileceği ayrıntılı biçimde ele alınır.
Bu düzenleme Harem’in günlük yaşamında geçerli olan
sınırların dinî temellerini göstermeye yöneliktir. Hadım ağalarının ve erkek
doktorların haremdeki konumları da bu bağlamda açıklanır; erkeklerin hareme
yalnızca zorunlu durumlarda ve sıkı protokollerle girebildiği belirtilir. Yazar,
padişahların “cariyeleri çıplak soyup havuzda eğlendirdiği” yönündeki
söylentileri reddeder; bu iddiaları fıkhî bilginin eksik yorumlanmasına bağlar.
Son sayfalarda yazarın çağdaş tarihçilerle girdiği
polemiklere yer verilir. Murat Bardakçı başta olmak üzere bazı araştırmacıların
eleştirilerine cevap olarak Akgündüz, kendi kaynaklarını ve arşiv belgelerini
savunur. Bu kısımda metodolojik tartışmalardan çok, belge güvenilirliği ve
tarih yorumlama biçimi öne çıkar. Eser, yayımlandıktan sonra çeşitli dergilerde
ve gazetelerde tartışılmış; hem destekleyici hem eleştirel yazılarla
karşılanmıştır. Metnin son bölümleri, Osmanlı haremini ahlaki sınırlar içinde
düzenlenmiş bir kurum olarak ele alır. Safiye Ünüvar’ın tanıklığı, kurumun son
dönemine dair birincil kaynak işlevi görürken; mektuplar ve fıkıh yorumları,
harem yaşamının iç mantığını anlamaya yöneliktir.
Ahmed Akgündüz’ün İslam Hukukunda Kölelik Cariyelik
Müessesesi ve Osmanlı'da Harem adlı eseri, tarihsel belgeleri bir araya getirme
çabasıyla dikkat çekse de, yorumlama tarzı belirgin bir ideolojik yönelim
taşır. Eserlerinde Osmanlı kurumları ahlâkî bir düzenin temsilcileri olarak ele
alınır. Bu durum tarihsel açıklamayı teolojik bir çerçeveye taşır. Yazar,
Batılı oryantalistlerin abartılı ve erotik harem imgelerine karşı çıkarken, bu
kez karşı uçta yer alır: Harem’i tamamen manevî ve pedagojik bir kurum olarak
sunar. Bu savunmacı yaklaşım, tarihsel gerçeği tek yönlü biçimde yeniden üretme
riskini taşır. Kölelik, cariyelik ve devşirme gibi yapısal kurumlar, dönemin
hukuk sistemi içinde “düzen unsurları” olarak gösterilir; ancak bu kurumların
bireyler üzerindeki sosyal etkileri yeterince irdelenmez.
Akgündüz’ün dili akademik görünmekle birlikte, yer yer duygusal bir savunma tonuna sahiptir. “İftira”, “cehalet”, “İslâm düşmanlığı” gibi ifadeler, eleştirel mesafeyi zayıflatır. Bu nedenle eserinin değeri belge aktarımında yüksek olsa da, tarih felsefesi açısından sınırlıdır. Yazarın tarih anlayışı, eleştirel bir çözümleme değil, meşruiyet üretimi yönünde işler. Osmanlı’nın geçmişini sorgulanabilir olmaktan çıkarıp, kutsal bir ahlâk düzeni olarak sunar.
9 Kasım 2025 Pazar
Nevâl el-Sâdâvî’nin Kahire, Saçlarımı Geri Ver Romanından Aforizmalar
Benim kendim ile kadınlığım arasındaki çatışma, aslında çok önceleri, henüz kadınsı özelliklerim belirgin biçimde ortaya çıkmadan ve kendim, cinsim ya da kökenim hakkında hiçbir şey bilmiyorken; daha doğrusu, vahşi dünyaya fırlatılana kadar beni korumuş olan kovuğun doğasını öğrenmemden önce başlamıştı.
Otoriteye kafa tutmam bana sarsılmaz bir güç katmış ve
anneme karşı kazandığım zafer, beni bu tokatlardan hiç etkilenmeyen, sağlam
bir kayaya çevirmişti. Annemin eli yüzüme çarpıyor ve sonra her defasında, sanki granit bir kayaya toslamış gibi aynı şekilde geri gidiyordu.
Annem, niçin ağabeyim ile benim aramda muazzam farklılıklar
bulmuş ve erkekleri, hayatım boyunca mutfakta hizmet etmem gereken birer Tanrı
gibi göstermeye çalışmıştı ki? Annem benim şimdi elimde bir neşterle çıplak
bir adamın yanında durduğuma, onun karnını ve kafasını keserek açtığıma inanır
mıydı? Annemi geçtim; bir erkek vücudunu incelediğime ve
onun bir erkek oluşuna hiç aldırış etmeden bu vücudu parçalara ayırdığıma
toplum inanır mıydı peki?
Küçük ve yuvarlakça bir nesne, yumurta şeklindeki bir et parçası neşterimin altında titriyordu. Onu bir elimle kavradım ve teraziye koydum. Parmak uçlarımla hissedebiliyordum onu, yüzeyi yumuşak ve kıvrımlıydı, tıpkı biraz önce masada duran tavşanın küçük kafatasından çıkardığım beyni gibi. Bu şeyin bir insan beyni olması mümkün müydü? Doğaya karşı savaş açıp galip gelen, yeryüzünün derinlerine dalan, kayaları parçalayıp dağları yerinden oynatan ve dünyayı yok etmek üzere atomlardan ateş çıkaran o kudretli insan aklı, elimdeki bu nemli, yumuşak et parçası mıydı yani?
Bir adamın bir kadın üzerinde denetim kurma çabasında en
çok kafayı taktığı zayıf nokta buydu: Kadının başka erkeklerden korunması
gerekliliği. Erkeğin kendi kadınına duyduğu kıskançlık: Erkek aslında kendisi
adına korkar, ama kadın adına korktuğunu iddia eder; onu mülkiyetine almak ve
onun etrafında kalın duvarlar örmek için korunması gerektiğini öne sürer.
Onun beni denetlemesini engelleyen kuvveti bana veren şeyin
işim olduğu sonucuna varmıştı. Başımı dik tutmamı sağlayan şeyin her ay
kazandığım para -ne kadar az ya da çok olursa olsun- olduğunu düşünüyordu. Benim gücümün bir işim olmasına ya da kendi paramı kazanmamın getirdiği gurur
duygusuna dayanmadığının farkında değildi. Psikolojik açıdan onun benim için
yaptıklarına ihtiyaç duymadığımın da farkında değildi. Ben kimseye bağlı
yaşamadığım için ne annemden, ne babamdan, ne de başka birinden yardım
aramıştım, oysa o annesine bağımlı olarak yaşamıştı ve onun yerine beni koymaya
başlıyordu.
Kocam! Daha önce asla söylemediğim sözcük! Bu sözcük
benim gözümde ne anlam taşıyordu? Yatağın yarısını kaplayan, çam yarması gibi
bir gövde. Yemek yemekten hiç bıkmayan hangar gibi bir ağız. Çorapları ve çarşafları kirleten iki kürek gibi ayak. Beni bütün gece boyunca horlayarak ve
tıslayarak uyanık tutan küt, iri bir burun.
Kadın, kendi özgürlüğü, onuru, adı, özsaygısı, gerçek doğası
ve iradesinden oluşan bir dünyadan yoksun biçimde, erkeğin önünde dikiliyordu.
Kendi maddi ve manevi hayatının üstündeki her türlü denetim olanağı elinden
alınmıştı.
Niçin hayatta hiçbir şey olması gerektiği gibi yürümüyordu?
Niçin gerçeği ve adaleti aşan, daha geniş kapsamlı bir anlayış birliği
oluşmuyordu? Niçin anneler, kızlarının erkeklerle aynı olduğunun farkına
varmıyorlar ya da erkekler, kadınları kendi eşitleri ve hayat ortakları olarak
görmüyorlardı? Niçin toplum bir kadına, bedenini olduğu kadar zihnini de
kullanarak normal bir hayat sürme hakkı tanımıyordu?
Nevâl el-Sâdâvî’nin Kahire, Saçlarımı Geri Ver Romanında Kadın Bilincinin Uyanışı ve Ataerkil Yapının Çözülüşü
Nevâl el-Sâdâvî’nin Kahire, Saçlarımı Geri Ver adlı romanı, Mısır toplumunda kadın kimliğinin toplumsal, kültürel ve dinsel kodlar içinde nasıl biçimlendirildiğini ve bu biçimlendirme sürecine karşı bireysel direnişin nasıl şekillendiğini ele alan bir yapıttır. Sâdâvî, romanın merkezine yerleştirdiği kadın karakter aracılığıyla, ataerkil yapının dışsal bir baskı aracı olarak kullanılıp, aynı zamanda da içselleştirilmiş bir bilinç biçimi olduğunu gösterir. Kadın, çocukluk döneminden itibaren toplumun değerleri tarafından kuşatılmıştır; aile, din, gelenek ve dil, onun varoluşunu biçimlendiren en güçlü araçlardır.
Küçük kız baskıcı bir aile düzeni içinde büyür. Annesi ona adıyla değil de sadece “kız” diye seslenir; bu durum, hem kızın bireyselliğinin reddidir hem de toplumsal kimliğin öncelenmesi anlamına gelir. Kız çocuğu, erkek kardeşiyle aynı evde yaşasa da, onun sahip olduğu özgürlüklerden yoksundur. Erkek dışarıda rahatça gezebilir, hata yapabilir, çokça konuşabilir; kız ise sessizliğe, hizmet ve itaate zorlanır. Kadınlığın toplumsal olarak öğretilen bir kimlik oluşu, bu noktada belirginleşir.
Anlatının ilerleyen bölümlerinde küçük kıza görücü gelmesi, bu sistemin kadını erken yaşta toplumsal bir mülkiyet nesnesine dönüştürdüğünü gösterir. Henüz çocuk yaşta olmasına rağmen, annesi ondan krem rengi bir elbise giymesini ister. Krem renkli elbise giydirilmek istenmesinin amacı, kızın bedenini kadınsı göstermek ve onu evlilik çağına gelmiş biri olarak sunmaktır. Bu kısımlar kadın bedeninin toplumsal işlevinin bireyin iradesinden önce belirlendiğini açık eder. Küçük kızın elbiseyi giymeyi reddetmesi, bedeni üzerindeki ilk bilinçli direnişidir. Saçlarını kestirmesi ise bu farkındalığın ikinci ve daha sembolik aşamasıdır. Toplumda uzun saç, kadının zarafetinin, uysallığının ve çekiciliğinin göstergesi olarak kültürel bir anlam taşır. Kız, saçlarını kestirerek bu anlamı reddeder. Artık toplumun güzellik anlayışına ait bir nesne değildir, kendi varlığının öznesi olmak istemektedir. Ancak bu eylemin bedeli ağırdır; annesi tarafından cezalandırılır... Bu tepki patriyarkanın yalnızca erkeklerce değil de kadınlarca da yeniden üretildiğini gösterir. Sâdâvî, annelik figürünü baskının taşıyıcısı olarak konumlandırır. Zaman geçtikçe kadın büyür, eğitim görür ve doktor olur. Bu gelişme onun toplumsal hiyerarşi içinde bilgi ve statü kazandığı bir dönüm noktasıdır. Ancak bu statü bile eşitliği sağlamaz. Kadının bilgiyle güç kazanması, erkek egemen sistem açısından bir tehdit olarak görülür. Sâdâvî burada bilgi, cinsiyet ve iktidar arasındaki ilişkiyi açığa çıkarır: kadının bilgisi, erkek bilincinde hâlâ meşru değildir.
Kadının bir erkekle evlenmesi, romanın ikinci büyük çatışma alanını oluşturur. Tanıştığı adam başta modern, açık fikirli ve kadın haklarına saygılı görünür. Ancak evlilik, bireysel ideallerden çok toplumsal normların belirlediği bir kurumdur. Nikâhın anlatıldığı bölümde şeyh yalnızca erkekle konuşur; kadın törenin öznesi değil, nesnesidir. Kadının “Hiçbir şey istemiyorum” demesi bile önemsizdir, hatta konuştuğu için şeyh ona kızar. Şeyhin bu tavrı dinsel bir kurumun toplumsal cinsiyet düzenini meşrulaştırmadaki rolünü temsil eder; böylece din, yalnızca bir inanç sistemi olmaktan çıkıp ataerkil otoritenin yeniden üretildiği bir ideolojik araç hâline gelir. Kitabın bu sayfalarında anlatılanlarda dinin toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki meşrulaştırıcı rolü sorgulanmaktadır. Evlilik gerçekleştikten sonra erkek değişir; artık karısının çalışmasını istemez. Kadın sonunda bu evliliği bitirir. Boşanma onun için bir yenilgi değildir, bir tür bilinçsel bir sıçramadır. Kadın çalışır ve kendi kararlarını verir. Ancak çevresindeki toplum değişmemiştir. Sâdâvî, bireysel kurtuluşun toplumsal dönüşümle desteklenmedikçe tam olamayacağını vurgular. Kadının özgürlüğü, zihinsel zincirlerin kırılması kadar kültürel hafızanın da değişmesiyle mümkündür.
Romanın sonunda bir hasta sahnesi yer alır. Kadın bir hastaya yardım ederken, yanında duran erkek ona destek olur. Bu erkek artık önceki kuşakların sahiplenici figürlerinden farklıdır. Kadının emeğini yüceltir, onunla eşit bir konumda durur. Bu kısım Sâdâvî’nin önerdiği toplumsal modelin somutlaşmış biçimidir: dönüşüm, kadınla erkeğin hiyerarşi kurmadan yan yana durabildiği noktada başlar.
Roman, beden, din, dil ve emek üzerinden kurulan ataerkil düzenin çözülme olasılığını sorgular. Kadının “saçlarını geri istemesi” benliğin ve özsaygının geri alınışını simgeler. El-Sâdâvî, kadın özgürlüğünü kadının kendi bilincini yeniden inşa etmesine bağlar. Bu bakımdan eser klasik anlamda bir feminist anlatının ötesine geçerek, toplumsal bilincin yeniden kuruluşuna dair felsefi bir öneri sunar. El-Sâdâvî’ye göre, hiçbir modernleşme kadın bilinci dönüşmeden kalıcı olamaz; özgürlük insanın kendini yeniden tanımlamasıyla başlar.
8 Kasım 2025 Cumartesi
Duygu Asena - Kadının Adı Yok Adlı Eseri Üzerine Düşüncelerim
Romandaki aile yapısı, ataerkil düzenin gündelik yaşam içinde en görünür yüzüdür. Baba figürü, kız çocuklarını geçici, değeri sınırlı, “nasıl olsa evlenecek” bireyler olarak konumlandırır. Erkek çocuğun yokluğu, babanın söylemlerinde sürekli bir eksiklik ve tamamlanmamışlık nedeni olarak yer alır. Bu durum, aile içindeki değer hiyerarşisini belirler: Erkek, soyun devamını ve toplumsal görünürlüğünü temsil ederken, kadın ise susan, geri planda duran, ev içi rollerin sürekliliğini temsil eden bir figürdür.
Anne karakteri bu düzenin edilgen taşıyıcısıdır. Kendi bedenine ve davranışlarına ilişkin sınırlar, babanın kurduğu kurallar üzerinden belirlenir. Denize girmesine izin verilmemesi, toplumsal alanda görünürlüğünün engellenmesi, kadınlığının sürekli denetim altında tutulduğunu gösterir. Anne bu sınırlamaları içselleştirerek kız çocuklarına aktarır; böylece baskı miras yoluyla yeniden üretilen bir yapı hâline gelir.
Kız kardeşin tiyatrocu bir erkekle yaptığı evlilik, ilk aşamada farklı bir hayat seçeneği sunuyor gibi görünür. Ancak evlilik sürecinin ilerlemesiyle bu bağ, geleneksel erkek-kadın ilişkisi formuna geri döner. Kadın çocuk doğurma, ev içi düzeni kurma, eşin sosyal yaşamını destekleme rolüne bürünür. Erkek ise mesleki çevresini, sosyal alanını ve bireysel hareket özgürlüğünü korumaya devam eder. Bu durum kültürel ya da entelektüel çevre fark etmeksizin, ataerkil değerlerin kadın-erkek ilişkilerinde baskın kalabildiğini gösterir.
Romanın merkezindeki kadın ise bu yapıya karşı bireysel bir direnç kurar. Eğitim, çalışma ve ekonomik bağımsızlık üzerinden kendi varlığını inşa eder. Ancak çalışma hayatında elde ettiği konum, sürekli olarak şüphe ve imalarla gölgelenir. Kadının başarısının emeğine değil, erkeklerle olası ilişkilerine bağlanması, kadın öznesinin kamusal alanda tanınmasının koşullu olduğunu ortaya koyar. Başarı erkeklerde doğal kabul edilirken, kadında açıklama ve meşrulaştırma gerektirir.
Duygusal ilişkilerde ise sorun eşitliğin sürdürülememesinden kaynaklanır. Kadın bir erkeği kendisini tamamlaması için değil, eşit bir ilişki kurmak için seçer. Fakat erkek partnerler, kadının bağımsızlığını ve gücünü başlangıçta ilgi çekici bulsalar da, ilişki ilerledikçe bu gücü dengelemek, kontrol etmek veya azaltmak yönünde davranışlar geliştirirler. Böylece ilişki, iki öznenin karşılaşması olmaktan çıkar, güç mücadelesine dönüşür.
Romanın temel gerilimi, kadın karakterin güçlü olup olmamasıyla ilgili değildir; kadın zaten güçlüdür. Gerilim, bu gücün toplumsal, ailevi ve duygusal bağlamlarda tanınamaması ve kabul görmemesidir. Dolayısıyla eser, bireysel bir özgürleşme hikâyesinden çok toplumsal cinsiyet düzeninin kadın özne üzerindeki sınırlandırıcı etkilerini gösterir.
Kadının Adı Yok, bireysel bir kadın deneyimini anlatmakla birlikte, bu deneyimi mümkün kılan toplumsal cinsiyet yapısını görünür kılar. Romanda kadın karakter, eğitim ve çalışma yoluyla kendi yaşamını inşa edebilen güçlü bir özne olarak var olur; ancak bu güç, aile içinde babanın erkek çocuk merkezli değer anlayışıyla, evlilikte eşitsiz ilişki düzeniyle ve iş yaşamında kadının başarısının -ahlaki değerlerinin sorgulanmasıyla- sürekli sınanır. Kadının yaşadığı duygusal ve sosyal çatışmalar, bireysel yetersizlikten değil, ataerkil kültürün kadın öznesini tanımakta isteksiz oluşundan kaynaklanır. Bu nedenle roman kadının kimliğini kurduğu hâlde onun varlığının toplumsal olarak ne şekilde bastırılmaya çalışıldığını tartışır.
Kadınların toplumsal ilişkilerde ve evlilikte kendilerine biçilen rolleri daha en başından sorgulayabilmeleri için bu kitap mutlaka okunması gereken eserler arasında yer almalıdır.
Kitaptan Alıntılar:
Ağlamak kötü bir şey. Arkadaşlarımın babaları oğullarına sürekli “Erkekler ağlamaz” diyorlar; bunu dediklerine göre ağlamak doğru değil. Peki ama ağlamak iyi bir şey değilse neden kızlara yasak değil? Acaba kızların kötü şey yapmaları doğru da erkeklerinki mi değil? Ya da kızlar için ayrı erkekler için ayrı kötü şeyler mi var? Ama bu olamaz, kötü kötüdür, bazıları için iyi olan, bazıları için kötü olabilir mi?
Patlatıyorlar, vuruyorlar, kırıyorlar. Ve hiçbirimiz hiçbir şey yapamıyoruz.
Annemi düşündüm, her gittiği yerden eve koşa koşa, kan ter içinde gelişini, üstüne bir şey alabilmek için babama yalvar yakar oluşunu… Babam dövmüyor… evet… ama o yüzünün ifadesi dayaktan beter… Hepimiz onun elinde esiriz.. evet. Onun parası var.
Ne olmuş kızım evli olursan, evli olunca insanın dünyası değişmez ki! Zevklerin, mutlulukların, yaşam biçimin hep aynı kalmaz mı? Bırak herifin içindaki külotları temizlemeyi, bırak gömleklerini ütülemeyi, çık dışarı, zayıfla, arkadaşlarını gör…
“Ne başkaldırı” dedi kardeşim, “kendi kendini kandırıyorsun, evlenmemeyi başarabilseydin, esas başkaldırı bu olurdu, ya da en azından gelinlik giymeseydin, blucin giysedin, esas başkaldırı bu olurdu, mini gelinlik, pöh!
Bir kadının en kutsal görevi annelik ha anneciğim. Senin gibi iki çocukla, seni aldatan kocayla, bırakıp gidemeden, evinin duvarlarına yapışmış, balık gözlerinle kalmak mı annelik? Siz olmasaydınız, ben bu hayatı mı yaşardım, sizin yüzünüzden boşanamadım demek mi kutsal annelik? Bu ... dünyaya, ne olacağı belli olmayan bir yaratık peydahlayıp, durmadan onu suçlamak mı annelik? Evin dört duvarı arasına kapanıp, yemeyip yedirip, giymeyip giydirip, durmadan üzülüp, mutsuz olup, korkular, acılar içinde yaşamak mı annelik? Sen nerdesin ha anneciğim, sen kimsin? Ne yaptın şimdiye dek kendin için. Umutların hani? Var mıydı ki? Kutsal annelik ha… kut… sal… an…
Bir cam kavanozda yaşamışlığımla, beynimin içindeki tüm güzel hayallerle, o hayallerin yıkılışındaki şaşkınlığımla…
Kendi kendimle çok güzel eğlendim.
Meğer beni çok severmişsin de, arkamdan sarı kanaryam dermişin. Baba, ben hâlâ bir erkek sevgisine muhtaç, her seni seviyorumun peşinden mi gideceğim? Baba, sen beni seviyormuşsun meğer... Bundan böyle her seni seviyorumun peşinden gitmeme gerek yok, değil mi? Baba, sen beni seviyormuşsun meğer... Baba, sen beni sevmişsin, sevgi... Baba, seni seviyorumlar da yetmiyor artık bana... Onları her şey sanmışım... İnsan yaşamındaki eksik olanı, her şey sanıyor. Ama artık sanmayacağım baba...
Kimseye muhtaç olmak istemiyorum. En korktuğum şey bu; annemi düşünüyorum, Şermin Teyze’yi... Tümü de muhtaçtılar, kimliklerini yitirmişlerdi, yaşamıyorlardı sanki. Onlar gibi olmak istemiyorum, erkek ya da kadın kimseye muhtaç olmak istemiyorum, istemediğim kişiyle birlikte olmak zorunda kalmayacağım, bunlar için de para gerek, para bir çeşit özgürlük. Hayır zengin koca da istemiyorum, bu kez onu bırakıp gitme özgürlüğüm olmaz, hem bir işe yaramak istiyorum ben, beynimi kullanmak istiyorum, o kadınların, annemin, o teyzelerin donuk gözlerini, ölmüş balık bakışlarını anımsadıkça çalışıyorum işte, çalışacağım da. Anlamıyor musunuz siz, kendim olmak istiyorum, benden, kendim olmamdan korkuyorsunuz ve erkeklerden, evlilikten yalnızca dostluk bekliyorum. Dostluk da saygı da eşitlikle olur, anlamıyor musunuz, eşitliğin olmadığı yerde ikisi de yok.”
Öl desem ölecek. Ama o bana öl deyince de benim ölmem gerek. Oysa artık, ‘Öl desem ölecek’ türündeki beraberliklere inanmayacak kadar yaşlıyım. İnsanlar birbirlerine ‘Öl’ dememeli ve ‘Öl’ deyince de kimse ölmemeli. Kimse, “Öl desem ölür” diye gurur duymamalı. Kimse kimseden bir şeyler istememeli, beklememeli. Hele hele değişmesini hiç.
Bilmiyor musun ki, ben değişirsem, senin sevdiğin ben değilimdir artık ve sonra beni sevmezsin.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Milan Kundera - Yavaşlık: Hız Çağında Deneyimin Gösteriye Dönüşmesi
Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü ç...
-
Bu resmi, tarihi bir belgeyi kaynak alarak özgün biçimde çizdim. Osmanlı Sarayları: Bey Sarayı Bursa Bey Sarayı, Osmanlı Devleti’nin kurulu...
-
Mustafa Kutlu Beyhude Ömrüm / Toprağın Direnişi ve Ruhun Çöküşü: Beyhude Ömrüm ile Yaban Romanında Doğa ve Yalnızlık Mustafa Kutlu'nun ...