26 Aralık 2025 Cuma

Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Tarih Felsefesi Kitabı Üzerine Düşüncelerim

 

Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Tarih Felsefesi Kitabı Üzerine Düşüncelerim

Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e göre tarih, Tin’in (insanın düşünsel ve tinsel özü) kendini özgürlük olarak bilince çıkarmasının sürecidir. Bu nedenle tarih ancak bilinç, istenç ve eylemin ussal bir bütün hâline geldiği yerde başlar. Doğa tekrar eder, tarih ilerler. İlerleme ise yalnızca Tin alanında mümkündür.

Hegel, tarih felsefesine girişte önce tarihin ele alınış biçimlerini ayırır. Kökensel tarih, olayları yaşayanların tanıklığıdır; canlıdır ama sınırlıdır. Düşünsel (reflektif) tarih, geçmişe sonradan bakan bilincin ürünüdür; evrensel tarih, pragmatik tarih, eleştirel tarih ve tematik tarih bu kapsamdadır. Ancak bunların hiçbiri tarihin zorunlu yönelimini açıklayamaz. Bunu yapabilecek olan yalnızca felsefi tarihtir. Felsefi tarih, tarihin Us (akıl) ile kavranmasıdır.

Hegel’in temel tezi nettir. Dünya tarihinde Us egemendir. Olan bitenler rastlantı değildir. Tutkular, çıkarlar, savaşlar ve yıkımlar bile, Usun kendini gerçekleştirme sürecinin araçlarıdır. Bu düşünce Tanrısal Kayra anlayışıyla ilişkilidir; ancak Hegel’de Kayra, Tanrı’nın tarihe dışarıdan keyfî müdahalesi değildir. Kayra tarihin içkin ussal yapısıdır. Tarih kavranabilir bir süreçtir.

Bu süreçte bireylerin rolü özel bir yere sahiptir. Hegel, dünya-tarihsel bireyler dediği figürlerle tarihin nasıl ilerlediğini açıklar. İskender, Sezar gibi kişiler, sıradan ahlaki ölçütlerle değerlendirilemez. Onlar kendi tutkularının peşinden giderken, farkında olmadan evrensel ereğe hizmet ederler. Hegel buna Usun hilesi adını verir. Us, bireylerin tutkularını araç olarak kullanır. Bedeli bireyler öder; kazanan evrensel ideadır.

Ancak bu durum insanın yalnızca bir araç olduğu anlamına gelmez. İnsanda araçlaştırılamayacak bir yan vardır; özgürlük. İnsan özgür olduğu için sorumludur; suçluluk da masumiyet de ancak özgürlükle mümkündür. Hayvanlar suçsuzdur; çünkü özgür değildirler. İnsan ise özgürlüğün bedelini öder.

Hegel’e göre tarihin ereği bireysel mutluluk değildir. Tarih, insanların iyi ya da mutlu olması için işlemez. Tarihin ereği özgürlüğün nesnelleşmesidir. Tek tek bireylerin acıları, yıkımları ve mutsuzlukları bu büyük ereği geçersiz kılmaz. Tarih ahlak mahkemesi değildir.

Özgürlük ise keyfîlik değildir. Canının istediğini yapmak özgürlük değildir. Gerçek özgürlük, hukuk, yasa ve törellik içinde mümkündür. Bu yüzden Hegel için Devlet, özgürlüğün düşmanı değil; onun edimsel biçimidir. Devlet yeryüzündeki tanrısal İdeadır; Usun yaşayan, kurumsal hâlidir. Devlet yoksa tarih de yoktur. Çünkü tarih olup bitenlerin bilince çıkmasıdır.

Hegel, devletsiz toplulukları tarih-öncesi olarak niteler. Aile törelliği kutsaldır ama tarihsel değildir; çünkü orada birey henüz özgür bir kişi değildir, doğal birliğin üyesi olarak yaşar. Tarih kişilik bilinciyle başlar.

Hegel’de kölelik, öncelikle hukuksal ya da fiziksel bir durum değildir. Kölelik, özgürlük bilincinin yokluğudur. Bir insan kendini özgür bir özne olarak bilmiyorsa, başkasına bağlı yaşamak ona çelişkili görünmez. Buyruk altındaki yaşam, doğal düzen gibi algılanır.

Tin, tarihsel olarak önce doğaya, sonra başkasına, en sonunda da kendi yasasına bağlı bir özne olarak kendini tanır. Bu tanıma gerçekleşmeden önce kölelik mümkündür ve tarihsel olarak olağandır. Tin kendini tanıdıkça, kölelik yalnızca ortadan kalkmaz; anlaşılmaz ve kabul edilemez hâle gelir.

Dünya Tarihi özgürlük bilincinin gelişimidir. Bu gelişim çatışmalı, yıkıcı ve trajiktir. Ama rastlantısal değildir. Tin kendi özüne ulaşmak için kendisiyle savaşır. Tarih bu yüzden acımasız ama anlamlıdır.

Mısır dünyasında Tin güçlüdür; üretkendir, kalıcı yapılar kurar, ölüm üzerine düşünür, tanrısallığı doğanın içine yerleştirir. Fakat bu güç kendini düşünce olarak ele geçiremez. Tin burada vardır ama kendini özgür bir özne olarak kavrayamaz. Doğa ile Tin arasındaki ayrım henüz netleşmemiştir. Nil’in taşması, Güneş’in döngüsü, ekilen tohumun ölümü ve yeniden doğuşu, tanrısal süreçle özdeş görülür. İnsan bu döngünün içinde yer alan bir varlık olarak yaşar; kendini bu düzenin merkezine koyamaz. Bu yüzden Mısır’da düşünce simgeye başvurur. Hiyeroglifler, heykeller, piramitler, hep bu simgesel bilincin ürünüdür. Çok şey söylerler ama hiçbir şeyi açıkça söylemezler.

Bu nedenle Hegel, Mısır bilincini “bilmece bilinci” olarak tanımlar. Mısır, insanın kendini bir sorun olarak sezdiği ama bu sorunu düşünceyle çözemediği aşamadır. Sfenks bu durumun örneğidir. İnsan başlı, hayvan gövdeli bir varlıktır. Bu figür ne tam insandır ne tam hayvandır, ne Tin bütünüyle özgürdür ne de doğaya bütünüyle gömülüdür. Sfenks’in sorduğu soru aslında Tin’in kendi kendine sorduğu sorudur. Mısır bu soruyu sorar ama cevaplayamaz. Bu yüzden Mısır kültürü son derece derin, ama aynı zamanda huzursuzdur. Güçlüdür, ama çözümsüzdür.

Bu huzursuzluk ölüm anlayışında da görünür. Mısırlılar ruhun ölümsüzlüğünü düşünürler, fakat ölümsüzlüğü özgür Tin olarak kavrayamazlar. Ruh hâlâ bedene bağlıdır; bu yüzden beden mumyalanır, korunur. Tin vardır ama kendini bedenden ayıracak kadar özgür değildir. Ölümsüzlük sezilir, ama kavranmaz. İşte Hegel’in “Tinin alnını saran demir bant” benzetmesi tam olarak bunu anlatır. Tin uyanıktır, ama kendini düşünce olarak serbest bırakamaz.

Yunan dünyasında ise Tin ilk kez şunu fark eder; hakikat dışarıda, doğada ya da simgede değildir; benim bilincimdedir. Apollon’un “Kendini bil” buyruğu, bu dönüşümün özlü ifadesidir. İnsan artık tanrıları, doğayı ya da yazgıyı çözmeye çalışmaz; kendini çözmeye yönelir. Kendini bilen insan, doğayı da, tanrıları da bilinç aracılığıyla kavrar. Doğa artık kutsal bir bilmece değildir; anlamı insan aklında açılan bir düzen hâline gelir.

Oidipus’un Sfenks’e verdiği “insan” cevabı, Hegel’e göre dünya-tarihsel bir andır. Çünkü burada ilk kez şu düşünce açıkça ortaya çıkar. Doğanın anlamı, ancak insan bilincinde oluşur. İnsan, doğanın bir parçası olmaktan çıkıp onu kavrayan özne hâline gelir. Bu da özgürlüğün doğuşudur.

Bu nedenle Hegel için Mısır güçlü ama huzursuz bir gençtir. Büyük işler yapar, derin sezgilere sahiptir, ama kendini bilmez. Yunan dünyası ise duruluğa ulaşmış özgür Tin’dir. Düşünce simgenin yerini alır; kavram, bilmecenin yerini alır. İnsan artık kendini kendisinin ölçüsü olan bir özne olarak bilir.

Hegel’e göre dünya tarihi, Tinin kendini tanıma sürecidir. Tin soyut bir ruh ya da mistik bir varlık değildir; düşünen, isteyen, eyleyen ve kendini bilen insanlığın tarihsel bilincidir. 

Mısır, bilincin ilk büyük eşiğidir. Mısır’da Tin uyanmıştır; doğanın kör döngüsünde kaybolmamıştır ama henüz kendini düşünce olarak ele geçirememiştir. Neith tapınağında yazılı olduğu söylenen “Ben olan, olmuş olan ve olacak olanım” sözü, Hegel’e göre bu durumun en yoğun ifadesidir. Bu söz, varlığın bütünlüğünü sezer; zamanın üstüne çıkan bir evrenselliği duyumsar. Ama bu evrensellik kavram hâline gelmez. Kendini açıklamaz; kendini gizler. Hakikat vardır ama örtülüdür. Tin buradadır, fakat kendini bilen Tin değildir. Bu yüzden Mısır bilinci, Hegel’de “bilmece bilinci” olarak adlandırılır.

***

Yunan dünyasında sanat zorunludur. Yunan heykelinde taş, tinle saydamlaşır. Tanrılar doğanın kör güçleri değil, insanlaştırılmış tinsel biçimleridir. İnsan tanrıları yapar ama aynı zamanda onlara tapar. Bu bir çelişki değildir; güzel bireyselliğin ifadesidir. İnsan tanrıda kendini, tanrı insanda kendi anlamını bulur. Devlet de bu estetik bütünlüğün parçasıdır. Yunan devleti, bireyin karşısında duran yabancı bir güç değildir; birey ancak onun içinde birey olur.

Ama güzelliğin bir sınırı vardır. Tin henüz kendi içine dönerek düşünce hâlinde derinleşmemiştir. Doğru ve iyi, bireyin iç bilincinde değil, törede bulunur. İnsan doğruyu yapar ama neden doğru olduğunu bilerek yapmaz. İşte sorun burada başlar. Sokrates’le birlikte insan, “Devlet böyle istiyor” demeyi bırakıp “Ben bunu doğru buluyor muyum?” diye sormaya başlar. Bu durum, özgürlüğün ileri bir biçimidir; ama Yunan dünyası özgürlüğü taşıyacak yapıya sahip değildir. Sokrates’in ölümü bu yüzden trajiktir. Atina onu öldürmekte haksızdır, ama onu yaşatmakta da zorlanacaktır.

Yunan dünyası böylece kendi ilkesini aşarak çöker. Yerini Roma alır. Roma’da Tin güzelliğini kaybeder ama soyut evrenselliğe çekilir. Artık merkezde özgür yurttaş değil, hukuki kişi vardır. Herkes yasa önünde eşittir ama bu eşitlik boştur; içerik yoktur. Devlet canlı bir törel birlik olmaktan çıkar; güç ve hukuk aygıtına dönüşür. Roma bu sertliğiyle insanı eğitir ama doyurmaz. İç boşluk büyür, felsefeler içe kapanır, hazcılık ve kadercilik yayılır.

Hıristiyanlık Roma’nın çözemediği çelişkiyi çözer; insan hem sonsuzluk ister hem sonludur. Tanrı-İnsan birliği fikriyle insan, içsel olarak sonsuz değer kazanır. Artık özgürlük hukukta ve vicdanda vardır. Kölelik ilkesel olarak anlamsızlaşır. Ama bu özgürlük uzun süre dünyaya yansımaz. Kilise dışsal bir güç hâline gelir, Orta Çağ baskı üretir, özgürlük içte sıkışır.

Reformasyon’da ise insan Tanrı karşısında doğrudan özne olur. Ama bu özgürlük de hemen huzur getirmez. Aydınlanma özgürlüğü soyutlaştırır, Fransız Devrimi onu yıkıcı bir ilkeye dönüştürür. Hegel’in sonucu nettir; özgürlük ne yalnızca içsel vicdan, ne de yalnızca soyut eşitliktir. Özgürlük ancak ussal devlet, hukuk ve törellik içinde gerçek olur.

***

Georg Wilhelm Friedrich Hegel Tarih Felsefesi adlı kitabında tarihi yargılar. Hegel burada “ne oldu?” sorusunu sormaz, “olan biten ne anlama geliyor?” sorusuyla ilgilenir. 

Hegel’in temel iddiası son derece serttir; Dünya Tarihi, özgürlüğün bilince çıkış sürecidir. Bu iddia, tarihte yaşanan acıları, yıkımları, köleliği ve eşitsizliği mazur göstermez; ama onları anlamsız da saymaz. Hegel için tarih bir ahlak mahkemesi değildir. Tarihin görevi adalet dağıtmak değil, Tin’in (insanlığın düşünsel özü) nasıl olgunlaştığını göstermektir.

Kitabın en güçlü yanı, tarihe içkin bir anlam atfetmesidir. Olaylar rastlantısal değildir; tutkular, çıkarlar, hatta suçlar bile daha geniş bir ussal sürecin parçalarıdır. “Usun hilesi” kavramı burada hem çarpıcı hem de rahatsız edicidir. Tarih ilerlerken bedeli bireyler öder. İskender, Sezar, Napoleon gibi figürler kendi tutkularının peşinden giderken, farkında olmadan evrensel bir ereğe hizmet ederler. Bu bakış, modern ahlak duyarlılığına ters düşer; ama kitabın felsefi tutarlılığı da buradan gelir.

Hegel’in Doğu, Yunan, Roma ve Hıristiyan-Germanik dünya sıralaması, bugün açıkça Avrupa-merkezci görünür. Özellikle Afrika’nın “dünya-tarihsel” sayılmaması ve Doğu toplumlarının özgürlük bilincinden yoksun olarak konumlandırılması, tarihsel ve antropolojik olarak savunulamazdır. Bu noktada Hegel yanılır. Ama bu yanılgı da aşırı sistem tutkusundan kaynaklanır. 

Tarih Felsefesi'nin en sarsıcı noktası, köleliği ele alış biçimidir. Hegel köleliği savunmaz; ama onu basit bir ahlaki sapma olarak da görmez. Köleliği, özgürlük bilincinin henüz doğmadığı bir tarihsel bilinç düzeyinin ürünü olarak açıklar. Bu açıklama rahatsız edicidir, çünkü bizi şu gerçekle yüzleştirir; insanlar her zaman özgürlük istememiştir. Özgürlük, tarihsel olarak öğrenilen bir bilinçtir. 

Hegel devleti baskı aygıtı olarak değil, özgürlüğün nesnelleşmiş biçimi olarak görür. Bu durum, modern bireyci duyarlılığa ters düşer. Ama Hegel’in derdi özgürlüğün kurumsal ve yaşanan bir gerçeklik olarak var olabileceğini göstermektir. 

Tarih Felsefesi rahatlatıcı bir kitap değildir. Okuru teselli etmez, insanlığı aklamaz, tarihi masumlaştırmaz. Ama şunu yapar; tarihi anlamlı bir trajedi olarak düşünmeye zorlar. İnsanlığın özgürlüğe doğru yürüyüşünün ne kadar acı, dolambaçlı ve pahalı olduğunu gösterir.

Hegel bu kitapta haklı olmaktan çok ciddidir. Yanıldığı yerler vardır, ama yüzeysel değildir. Onu bugün hâlâ okunur ve tartışılır kılan da budur. Bu kitap, “özgürlük” dediğimiz şeyin ne kadar zor kazanıldığını unutmamıza izin vermez.

Milan Kundera - Yavaşlık: Hız Çağında Deneyimin Gösteriye Dönüşmesi

  Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü ç...