Korku ve Titreme, Søren Kierkegaard’ın sistematik felsefeye
bilinçli bir direniş olarak yazdığı en sarsıcı yazılarından biridir. Anlatıcısı
Johannes de Silentio, daha ilk satırlarda kendisini felsefi bir otorite olarak
sunmayı reddeder; sistem kurmadığını, hatta sistem denen şeyin gerçekten var
olup olmadığından bile emin olmadığını söyler. Bu geri çekiliş imanın doğasına
ilişkin radikal bir iddiadır; iman, kavramsal bütünlükler içinde
yerleştirilebilecek bir içerik değildir, insanı aklın düzenli işleyişinin
dışına sürükleyen varoluşsal bir risktir. Dolayısıyla Korku ve Titreme, okuru
adım adım güvenli düşünme alanlarının dışına iten bir yüzleştirmedir.
Bu yüzleştirmenin ilk hedefi modern çağın kendisidir.
Kierkegaard, çağdaş düşüncenin ilerleme tutkusunu ironik bir dille eleştirir.
Kuşku artık cesaret gerektiren bir iç mücadele değildir, neredeyse refleks
haline gelmiş yüzeysel bir entelektüel tavırdır. Herkes ileriye gitmek ister;
fakat bu ilerlemenin yönü sorgulanmaz. İman, aşılması gereken ilkel bir aşama
gibi değerlendirilir. Oysa Kierkegaard’a göre asıl tehlike, imanın gerçekten
yaşanmadan geride bırakılmış sanılmasıdır. Bu noktada René Descartes örneği
önemlidir. Kierkegaard, Descartes’ı küçümsemez; aksine onun kuşkuyu kişisel bir
yöntem olarak kullandığını, bunu evrensel bir zorunluluk haline getirmediğini
vurgular. Modern çağın hatası, Descartes’ın bireysel cesaretini
genelleştirmesi, kuşkuyu derinlikten yoksun bir slogan haline getirmesidir.
Böylece iman, anlaşılmadan aşılmış sayılır.
Bu eleştiri Søren Kierkegaard düşünce merkezindeki İbrahim anlatısına giden yolu açar. İbrahim, Tanrı’dan aldığı buyrukla İshak’ı kurban etmeye yöneldiğinde, evrensel etik düzeni ihlal eder. Dışarıdan bakıldığında bu eylem cinayete teşebbüstür; etik dilde savunulamazdır. Kierkegaard’ın rahatsız edici sorusu burada ortaya çıkar. Eğer bu eylem Tanrı’yla kurulan mutlak bir ilişkinin sonucuysa, etik ölçütler bu durumu açıklamaya yeterli midir? İman, bireyi evrenselin üzerine çıkaran bir yalnızlık biçimi midir? Søren Kierkegaard bu soruya kesin bir yanıt vermez; çünkü vermek istemez. Korku ve Titreme’in yöntemi, açıklamak değildir, dolaşmaktır. Anlatıcı, anlatılamaz olanı anlatmaya çalıştığını bilir ve başarısız olacağını da bilir; yine de yönelir.
Kitabın ilk bölümlerinde çocuklukta dinlenen İbrahim
öyküsünün, yetişkinlikte nasıl dayanılmaz bir bilme arzusuna dönüştüğü
anlatılır. Çocuklukta hayranlık uyandıran bu öykü, büyüdükçe daha az anlaşılır
hale gelir. Anlatıcının arzusu üç gün süren yolculuk boyunca İbrahim’in yüreğinde
taşıdığı kedere eşlik etmektir. Bu merak estetik bir oyun ya da akademik bir
problem değildir; düşüncenin ürpermesidir. Bu nedenle anlatıcı, İbrahim’i açıklamak istemez; ona hayran olmak ister.
Bu gerilim, İbrahim kıssasının dört ayrı varyasyonla yeniden
anlatılmasında derinleşir. Her varyasyon, imanın başka bir ihtimalini sınar ve
her seferinde bir şey kurtarılırken başka bir şey yıkılır. Kimi anlatımda
İbrahim kendini canavar gibi göstererek çocuğun ruhunu korumaya çalışır;
kiminde suskunluk içten içe onu kurutur; kiminde suçluluk dinginliği yok eder;
kiminde ise konuşulmayan İshak’ın imanını tahrip eder. İbrahim’in yaptığı şey pedagojik bir ders,
ahlaki bir model ya da genellenebilir bir davranış değildir. İman, hiçbir
biçimde zararsız değildir.
İbrahim’e Övgü bölümünde yazarın anlatısının tonu değişir, fakat gerilimi azalmaz. İbrahim’in büyüklüğü gücünden değil, güçsüzlüğünden kaynaklanır.
Bilgeliği akıldan değil, aklın askıya alınmasından doğar. Umudu mantıklı
değildir; delice bir umuttur. En önemlisi, İbrahim yalnızca öte dünyaya değil,
bu yaşama inanır. Eğer inancı yalnızca ölüm sonrasına yönelik olsaydı, İshak’ı
feda etmek kolay olurdu. Ama o, oğluna, geleceğe, soyun devamına inanır
İnsanlar İbrahim’in öyküsünü bilir ama titremez;
Miltiades’in zaferlerini bilir ama uykusuz kalmaz. Oysa bu öykünün gücü
anlaşılmasında değil, dehşetinde yatar. İbrahim’i öven vaazlar dehşeti dışarıda
bırakır; çünkü dehşet rahatsız edicidir. Kierkegaard bu rahatlatıcı
ikiyüzlülüğü reddeder. Ya İbrahim bir katildir ve herkesle aynı hükme tabidir,
ya da iman etik düzeni askıya alan mutlak bir paradokstur. Ortası yoktur.
İmanın ahlaki ifadesi cinayet, dini ifadesi kurbandır. Bu çelişki çözülemez ve
çözülmemelidir; çünkü iman bu çözülmezliğin içinde durur.
Kierkegaard’a göre iman iki hareketten oluşur; ilki mutlak
teslimiyettir; kişi sevdiği her şeyden geri dönüşsüz biçimde vazgeçer. İkincisi
ise saçmalığın inayetiyle geri almadır; kişi vazgeçtiği şeyi bu dünyada yeniden
kazanacağına inanır. Bu inanç ne akla, ne ahlaka, ne de olasılığa dayanır. Bu
yüzden saçmadır; ama iman burada başlar. Kierkegaard kendisi için bu ikinci
hareketi yapamayacağını açıkça söyler. Sonsuzluk hareketini yapabilir, ama
faniliğe geri dönemez. İman şövalyesi ise tam tersini yapar; önce sonsuzluğu
yaşar, sonra faniliği geri alır ve bunu öyle ustalıkla yapar ki dışarıdan
bakıldığında sıradan bir insan gibi görünür.
İman şövalyesi tanınmaz. Gündelik hayatın içinde kaybolur; pazara gider, akşam yemeğini düşünür, dünyadan haz alır. Ama aynı anda her an sonsuzluk hareketleri yapmaktadır. Kitabın sonunda Kierkegaard tekrar susar. Çünkü iman anlatıldığında değil, taşındığında gerçektir. Korku ve Titreme, imanı yüceltirken romantikleştirmez; anlaşılır kılmazken hafifletmez. İbrahim’i örnek alınacak bir figür olarak sunmaz; ondan ürpermeyi öğretir. Bundan sonrası düşüncenin değil, varoluşun meselesidir.