Türk savaş geleneğinde mevsimsel, zamansal ve meteorolojik koşullar büyük bir stratejik önem taşımaktadır. Özellikle Hunlar döneminde, savaşlar genellikle ayın ilk yarısında taarruzla başlatılmakta; ayın ikinci yarısında ise planlı bir geri çekilme sürecine girilmektedir. Gece baskınlarında, ay ışığının aydınlatma sağladığı dolunaylı geceler özellikle tercih edilmiştir. Bununla birlikte, yağışlı hava koşullarında savaşmaktan bilinçli olarak kaçınılmış; zira yağmur, dönemin en önemli silahlarından biri olan yayın etkin kullanımını ciddi ölçüde zorlaştırmaktaydı.
17 Temmuz 2025 Perşembe
Alazlama
Esük ya da Eşük
Türkler, ölülerini yıkayıp kefenlemiştir. Eski Türk geleneklerinde, ölü için hazırlanan kefene bazen ''esük'' ya da ''eşük'' denirdi.
15 Temmuz 2025 Salı
Geyikli Baba’nın İzinde: Babasultan Köyü
Geyikli Baba’nın
İzinde: Babasultan Köyü
Bursa’nın doğusunda, yeşilin en güzel tonlarına bürünen
dingin bir coğrafyada yer alan Babasultan köyü, geçmişin, inancın ve bir millet
olma şuurunun somutlaştığı tarihî bir bellektir. Adını, derin tasavvufî izler
bırakmış bir dervişten, Geyikli Baba’dan alan bu köy; hem fiziksel dokusuyla
hem de gündelik yaşamın içinde süreklilik arz eden ritüelleriyle onun manevî
etkisini taşımaya devam etmektedir.
Yerleşim yapısı, geleneksel Osmanlı kırsal planlamasının
izlerini taşır. Merkezde yer alan caminin etrafına kümelenmiş evler, dar
sokaklar ve ortak kullanım alanlarıyla örülü bu mimari düzen, bir topluluk olma
halini ve müşterek yaşama kültürünü yansıtır.
Köy halkı geçimini büyük ölçüde tarım ve hayvancılıkla
sağlamaktadır. Mevsimsel üretim döngülerine dayalı bu yaşam biçimi, doğanın
ritmiyle senkronize bir varoluş sunar. Ancak son yıllarda kentleşme baskısı,
genç nüfusun göçü ve üretim ilişkilerindeki dönüşüm, köyün nüfus yapısını etkilemiş;
geleneksel yaşam biçiminin dengelerini sarsmıştır. Buna rağmen Babasultan köyü,
hem somut mirasıyla (tarihî camisi, mezarlığı, taş çeşmeleri) hem de soyut
değerleriyle (efsaneler, halk inanışları, sözlü anlatımlar) dirençli bir
kültürel dokuyu yaşatmaktadır.
Bu kültürel sürekliliğin merkezinde, Osmanlı’nın kuruluş
devrinde iz bırakan gazi-derviş figürü Geyikli Baba yer alır. Vefâî tarikatına
mensup olduğu kabul edilen bu Türkmen şeyhinin menkıbesi, onu Azerbaycan’ın Hoy
bölgesinden müritleriyle birlikte Anadolu’ya getiren manevî bir göçle başlar.
Bu göç içsel bir irşad yolunun, doğayla bütünleşik bir tasavvuf anlayışının
Anadolu’ya taşınması anlamına gelir. Geyikli Baba’nın İnegöl civarına
yerleştiği ve bu bölgedeki manevî etkisini zamanla halka mal ettiği anlatılır.
1326 yılında gerçekleşen Bursa fethi sırasında, Geyikli
Baba’nın geyik sırtında savaş alanına indiği, elinde altmış okkalık kılıcıyla
Bizans askerlerine karşı yürüdüğü ve özellikle Kızıl Kilise bölgesinin
alınmasında etkili olduğu rivayet edilir. Bu anlatı, onu hem keramet sahibi hem
de savaşçı bir derviş olarak tanımlar. Geyikli Baba, Osmanlı’nın kuruluş
zihniyetindeki gazi-derviş tipinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir; hem
zahirî cihadın hem de batınî arayışın temsilcisidir.
Kalenderî dervişlerin hayvan postlarıyla dolaşması nasıl
dünyevî kimliklerden soyunmayı simgeliyorsa, Geyikli Baba’nın geyiklerce
taşınması ve onlarla birlikte hareket etmesi de insanla doğa arasında kurulan
manevî ilişkinin bir yansımasıdır. Geyikler burada hem mürid hem de keramet
taşıyıcısıdır.
Bursa’nın fethinden sonra Orhan Gazi, Geyikli Baba’yla
tanışmak ister. Turgut Alp aracılığıyla iletilen bu davete Geyikli Baba önce
manevî zamanın üstünlüğünü vurgulayarak mesafeli yaklaşır; ardından kabul eder
ve Bursa Tophane mevkiindeki saraya sırtında bir çınar fidanı ile gelir. Bu
fidanı saray avlusuna dikerken şu ayeti okur: Allah, güzel bir sözü; kökü
yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetmiştir. (İbrahim,
14/24). Bu ayet, Osmanlı Devleti’nin manevî temellerini kuran bir vizyonun
simgesine dönüşür. Çınar burada hem bir medeniyetin kök salışını hem de onun
göğe, yani hakikate, irfana ve adalete doğru yönelişini temsil eder.
Orhan Gazi, bu hizmeti karşılıksız bırakmak istemez ve
İnegöl’ü ikta olarak sunar. Ancak Geyikli Baba bu teklifi kabul etmez; Mülk
Allah’ındır, ehline verir. Biz ehli değiliz, diyerek yalnızca bir zaviye
yeri talep eder. Bu zaviye, bugün Babasultan köyü olarak bilinen yerleşimin çekirdeğini
oluşturur. Böylece dünya malına karşı zühdî bir duruş, mekânsal bir hafızaya
dönüşür.
Babasultan köyü, doğayla insanın, devletle maneviyatın,
halkla tasavvufun kesiştiği bir inanç coğrafyasıdır. Geyikli Baba hakkında
anlatılan menkıbeleriyle, türbesinin bahçesindeki çınarların gölgesinde edilen
dualarıyla, geleneksel mimarisiyle, hâlâ o eski zamanın izlerini taşır. Geyikli
Baba, Anadolu’nun taşra sufizmini doğaya yaslayan, zühdü halkla buluşturan,
kerameti irfanla harmanlayan bir yaşam felsefesinin adıdır. Bu miras, bize
yalnızca geçmişi anlatmaz; bugüne dair kaybettiğimiz değerleri de hatırlatır.
Türklerde Matbaa ve Yayın Faaliyetlerinin Tarihî Serüveni
Türklerde Matbaa ve Yayın Faaliyetlerinin Tarihî Serüveni
Türk kültür tarihinde matbaanın ve yayıncılığın gelişimi, yalnızca teknik bir yenilik olarak kalmamış; aynı zamanda toplumun bilgiyle kurduğu ilişkiyi dönüştüren güçlü bir etken olmuştur. Bu serüven, Uygurların erken dönem baskı tekniklerinden başlayıp Osmanlı’daki gecikmiş uygulamalara, oradan Cumhuriyet’in aydınlanmacı politikalarına kadar uzanır.
Tarihî belgeler, matbaanın ilk örneklerinin 7. yüzyılda Çin’de ortaya çıktığını göstermektedir. Çinli ustalar, tahta kalıplara kazınan yazıları mürekkeple kâğıda geçirerek yazılı kültürün çoğaltılmasını mümkün kılmıştır. Bu yöntem, Kore’ye ve Asya’nın uzak bölgelerine kadar yayılmıştır. 1000’li yıllarda Çinli Pi Sheng, demirden döküm harflerle basım yaparak hareketli sistemin ilk adımını atmıştır. Çin yazısının karakter bakımından çok zengin olması, bu yöntemin yaygın kullanımını sınırlandırmıştır.
Aynı yüzyıllarda Uygurların da matbaa benzeri yöntemler kullandığı bilinmektedir. Turfan bölgesinde bulunan kalıntılar, ahşap kalıplar yardımıyla oluşturulan Uygur baskılarını ortaya koyar. Bu yöntem, hareketli harf sistemine yakınlık gösterir. Uygurların Çin kültürüyle kurduğu temaslar ve yazılı metinlerin dini-törensel işlevi, matbaanın gelişmesine uygun bir zemin oluşturmuştur. Harflerin azlığı, halkın okuma alışkanlıkları ve kâğıt üretimi gibi unsurlar bir araya geldiğinde, matbaanın Uygur coğrafyasında uygulanabilirliğinin yüksek olduğu anlaşılır.
15. yüzyılda Gutenberg’in Almanya’da matbaayı geliştirmesiyle Avrupa’da yeni bir dönem başlamıştır. Bu gelişme, bilginin çoğaltılması ve yaygınlaştırılması bakımından insanlık tarihini etkileyen en önemli adımlardan biri olarak kabul edilir. 18. yüzyıldaki Aydınlanma hareketleri, 19. yüzyıldaki sanayi hamleleri ve 20. yüzyıldaki teknolojik ilerlemeler matbaanın yol açtığı toplumsal dönüşümle doğrudan ilişkilidir. Demokrasi, insan hakları, hukuk ve bilimsel düşüncenin geniş kitlelere ulaşmasında matbaa kilit bir rol oynamıştır.
Osmanlı'da:
Osmanlı topraklarında matbaa, bu gelişmelerden yaklaşık üç yüzyıl sonra kullanıma girmiştir. Ermeni, Musevî ve Rum cemaatleri Osmanlı içinde matbaa kurarak kendi dillerinde kitaplar basmıştır. Ancak Türkçe ve Arapça eserlerin basımı uzun süre sınırlandırılmıştır. Bu durumun arkasında hem siyasî çekinceler hem de dinî hassasiyetler bulunmaktadır. 18. yüzyılda III. Ahmet döneminde başlatılan Lale Devri ile birlikte Batı’ya yönelişin artması, matbaanın kurulmasına ortam hazırlamıştır. İbrahim Müteferrika, bu süreçte öncü isim olmuştur.
Aslen Macar kökenli olan Müteferrika, Osmanlı’ya sığındıktan sonra Türkçeyi öğrenmiş ve İslam kültürüne yönelmiştir. Yazdığı ''Risale-i İslamiye'' adlı eseriyle Damat İbrahim Paşa’nın dikkatini çeken Müteferrika, matbaanın kurulması için gerekli izni almıştır. 1729 yılında Vankulu Lugatı’nı basarak ilk matbu Türk eserini ortaya koymuştur. Fakat dinî eserlerin basımına izin verilmemesi, sürecin hızını düşürmüştür. Buna rağmen matbaanın devlet eliyle kurumsallaşması, kültürel dönüşümün önünü açmıştır.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte matbaa ve yayıncılık alanında kararlı bir seferberlik başlatılmıştır. Harf Devrimi, eğitim politikaları ve yeni müfredat, geniş halk kitlelerinin okuryazarlıkla buluşmasını sağlamıştır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği sağlanmış, öğretim dili olarak Türkçenin benimsenmesiyle birlikte yayıncılık faaliyetleri yaygınlık kazanmıştır.
1932 yılında kurulan Halkevleri, bu dönemin kültürel kalkınma projeleri arasında önemli bir yere sahiptir. Halkevleri, şehir merkezlerinden köylere kadar birçok bölgede kütüphaneler açmış, basılı eserleri halka ulaştırmış ve eğitici yayınlar üretmiştir. 1951 yılında çıkarılan bir kanunla Halkevleri kapatılmış, taşradaki yayın faaliyetlerinde azalma gözlenmiştir. Bu durum, yerel basın ve taşra gazeteciliği üzerinde uzun vadeli etkiler yaratmıştır.
Aynı yıllarda Millî Kütüphane’nin kurulmasıyla birlikte bilgiye kurumsal erişim hedeflenmiştir. 1946 yılında temelleri atılan Millî Kütüphane, kitap arşivleme, kataloglama ve yayımlama alanlarında öncülük yapmıştır. 1952’de Türk Kütüphaneciler Derneği’nin kurulması ve 1951 tarihli Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun çıkarılması, telif haklarının korunması konusunda önemli adımlar olarak değerlendirilmektedir.
1960 sonrasında yaşanan darbeler, ekonomik istikrarsızlıklar ve siyasi baskılar yayıncılık alanında çeşitli gerilemelere yol açmıştır. Ancak Türkiye’nin bin yıla yaklaşan yazılı kültür geleneği, eğitim ve bilgiye olan ilgiyi daima diri tutmuştur. Yeni iletişim araçlarının ortaya çıkışıyla birlikte yayıncılık farklı mecralarda sürse de, matbaanın açtığı yol kültürel sürekliliğin ana taşıyıcılarından biri olmaya devam etmiştir.
İbrahim Müteferrika Kimdir? Osmanlı’da Aklın ve Basımın Öncüsü
İbrahim Müteferrika, 17. yüzyılın sonlarında bugünkü Macaristan topraklarında doğmuş, Hristiyan bir ailede yetişmiştir. Genç yaşta Osmanlı ordusuyla girilen bir çatışma sonrasında esir düşmüş, İstanbul’a getirilmiştir. Burada geçirdiği yıllar boyunca Türkçeyi öğrenmiş, İslamiyet’i benimsemiş ve sarayda çeşitli görevler alarak Osmanlı yönetim kademelerinde yer edinmiştir. Aldığı eğitim, entelektüel ilgileri ve siyasi gözlem yeteneği sayesinde dönemin seçkin isimleriyle temas kurmayı başarmıştır.
Müteferrika’nın ''müteferrika'' unvanı, saray hizmetinde bulunan, özellikle padişahın çevresinde görev yapan bir görevliye işaret eder. Bu unvan, onun düşünce ve yönetim alanlarında aktif bir rol oynadığını gösterir. Avrupa’daki bilimsel gelişmeleri takip etmiş, özellikle matbaanın dönüştürücü gücünü yakından kavramıştır. Osmanlı’nın içinde bulunduğu bilgi açığını, Avrupa’nın hızla ilerleyen matbuat kültürüne bakarak fark etmiş; bu farkındalığı harekete geçiren kişilerin başında yer almıştır.
Onu asıl özel kılan, yalnızca bir matbaa kurmuş olması değildir. Aynı zamanda düşünce dünyasını da basım yoluyla şekillendirme çabasına girişmiştir. 1726 yılında Damat İbrahim Paşa'nın himayesinde gerekli izinleri almış; Şeyhülislam’ın verdiği fetvayla matbaanın açılmasının önündeki dinî engeller ortadan kaldırılmıştır. Matbaanın kuruluş süreci, Fransa’daki teknik gözlemler, Avrupa’dan getirilen araçlar ve sarayla kurduğu güçlü iletişim sayesinde başarıyla yürütülmüştür.
İlk olarak 1729 yılında Vankulu Lügatı adlı Arapça-Türkçe sözlüğü basmış, ardından coğrafya, tarih ve felsefe gibi çeşitli alanlarda toplam 17 eser yayımlamıştır. Bu kitaplar, yalnızca metinlerden ibaret kalmamış; içerdiği haritalar, şekiller ve önsözlerle birlikte bir bilgi taşıyıcısı olarak tasarlanmıştır. Müteferrika, kitaplarının giriş bölümlerine koyduğu metinlerde Osmanlı toplumunun geri kalmasının nedenlerini sorgulamış, ilmin yayılmasını bir devlet meselesi olarak görmüştür.
''Usûlü’l-Hikem fî Nizâmi’l-Ümem'' (Milletlerin Düzeni Üzerine Akılcı Temeller) başlıklı risalesinde, Avrupalı devletlerin bilim ve teknolojide ilerlemesini, matbaaya verdikleri önemle açıklamıştır. Ona göre kalem kılıçtan keskin olmalı; bilgi, yalnızca hafızada tutulmakla kalmayıp çoğaltılarak halka ulaştırılmalıdır. Matbaayı sadece bir araç olarak görmemiş; onu medeniyet inşasında merkezi bir unsur olarak değerlendirmiştir.
İbrahim Müteferrika’nın öncülüğünde kurulan bu ilk matbaa, hem teknik bir atılım hem de bir zihniyet devrimidir. Düşünen, üreten ve yazıya başvuran bir toplum hayaliyle yola çıkan Müteferrika, bastığı her kitapla birlikte bu hayale bir adım daha yaklaşmıştır.
İbrahim Müteferrika’ya Matbaanın Kuruluşunda Destek Veren Önemli İsimler
III. Ahmet (Sultan, 1703–1730)
Lale Devri'nin padişahı olan III. Ahmet, Batı’ya açılma ve yenilik hareketlerine sıcak yaklaşan bir yönetici profiline sahiptir. Onun döneminde sanat, edebiyat ve bilim alanında büyük bir canlılık yaşanmıştır. Matbaanın kuruluşuna doğrudan emir vererek, bu girişimin devlet eliyle yürütülmesini mümkün kılmıştır.
Damat İbrahim Paşa (Sadrazam, 1718–1730)
III. Ahmet’in eniştesi ve Lale Devri’nin mimarlarından biridir. Batılılaşma hamlelerinin baş aktörüdür. İbrahim Müteferrika’ya saray çevresinde nüfuz kazandırmış, onun hazırladığı raporları (özellikle Risale-i İslamiye) beğenmiş ve matbaa fikrini desteklemiştir. Matbaanın kurulması için siyasi ve bürokratik zemini hazırlayan kişidir.
Yanyalı Esad Efendi (Şeyhülislam)
Matbaanın dinî çevrelerde meşruiyet kazanması için hayati bir rol oynamıştır. Dini eserler dışındaki kitapların basılmasında sakınca olmadığını belirten fetvayı vermiştir. Bu fetva, Osmanlı'da Müslümanlar tarafından ilk defa resmî olarak matbaa kurulmasının önünü açmıştır.
Said Efendi: Matbaayı Gören ve Osmanlı'ya Getiren Adam
Said Efendi, Osmanlı’nın ilk matbaasının kuruluşunda İbrahim Müteferrika ile birlikte en etkili isimlerden biri olmuştur. Babası Yirmisekiz Mehmet Çelebi, 1720 yılında Fransa’ya elçi olarak gönderilmiş; bu elçilik, Osmanlı tarihinde Avrupa’ya açılmanın simgesi sayılmıştır. O seyahatte oğlu Said Efendi de babasının yanında bulunmuş, Paris’in toplumsal yapısını, sanatını, bilim hayatını ve özellikle basım tekniklerini yerinde gözlemleme imkânı elde etmiştir.
Fransa’da gördüğü matbaa düzeni, Said Efendi’yi derinden etkilemiştir. Avrupa’da basılı kitapların bolluğu, gazetelerin gündelik hayatı belirlemesi ve bilginin hızlı dolaşımı, onun zihninde Osmanlı’daki eksiklikleri daha da görünür kılmıştır. Matbaanın bilgi üretimi için ve devlet aklının kurumsallaşması açısından önemli bir araç olduğunu fark etmiştir. Paris’te yaşadığı bu tecrübe, dönüş yolunda zihninde bir fikre dönüşmüş; İstanbul’a vardığında bu fikri harekete geçirecek uygun ortamı aramaya başlamıştır.
Said Efendi, sarayda yüksek düzeyde itibara sahipti. Dönemin sadrazamı Damat İbrahim Paşa ile yakın ilişkileri vardı. Aynı zamanda yenilikleri benimsemeye açık bir çevrede bulunması, onun girişimlerini kolaylaştırmıştır. Avrupa’daki gözlemlerini dönemin karar vericilerine aktarmış, matbaanın Osmanlı topraklarında kurulmasının hem mümkün hem de gerekli olduğunu vurgulamıştır. Bu süreçte İbrahim Müteferrika ile tanışmış ve onu desteklemiştir. Müteferrika’nın teknik bilgisi ve entelektüel kapasitesiyle, Said Efendi’nin diplomatik ağı birleşerek ilk matbaanın temellerini oluşturmuştur.
1727 yılında resmî izinler alındığında, matbaanın kuruluşunda fikir ortağıdır ve aynı zamanda fiziksel katkı sunan bir kurucu olarak yer almıştır. Matbaanın İstanbul’da yer seçimi, gerekli araçların temini, Avrupa’daki örneklere göre düzenlenmesi gibi teknik işlerde doğrudan görev üstlenmiştir. O dönem yayımlanan eserlerin çoğunda hem Müteferrika’nın hem de Said Efendi’nin izleri görülür.
Said Efendi, yazılı kültürün Osmanlı toplumuna nüfuz etmesini bir sorumluluk olarak görmüştür. Bilgiye ulaşmanın yolunu kâğıtta, harfte ve kitapta aramış; bu yolda sarayın korunaklı duvarları ile halkın okuma isteği arasında bir köprü kurmuştur.
Milan Kundera - Yavaşlık: Hız Çağında Deneyimin Gösteriye Dönüşmesi
Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü ç...
-
Bu resmi, tarihi bir belgeyi kaynak alarak özgün biçimde çizdim. Osmanlı Sarayları: Bey Sarayı Bursa Bey Sarayı, Osmanlı Devleti’nin kurulu...
-
Mustafa Kutlu Beyhude Ömrüm / Toprağın Direnişi ve Ruhun Çöküşü: Beyhude Ömrüm ile Yaban Romanında Doğa ve Yalnızlık Mustafa Kutlu'nun ...







