Şantideva
ve Bodhiçaryavatara: Zihni Disipline Eden Bir Ahlâk Yürüyüşü
Şantideva kitabında kendi
içindeki dağınıklığı toparlamak isteyen birinin sesine benzer bir tonla konuşur
ve bu ton, süslü olduğu kadar disiplinlidir. Metnin temel niyeti okuru yalnızca
ikna etmek ya da bilgilendirmekle sınırlı kalmaz; onu kendi iç dünyasında bu disiplin
alanına çekerek yürüyüşe ortak eder. Şantideva zihni “üstün mücevher”
benzetmesiyle anlatırken parlaklıkla birlikte kırılganlığı da aynı anda
hissettirir. İnsan zihni hem mucizeyi andıran bir açıklık taşır hem de en küçük
dikkatsizlikte kendi üzerine tortu biriktirebilir; bu nedenle değer fikri metin
boyunca sorumlulukla birlikte ilerler. Kitabın bütününe yayılan ahlâk anlayışı
da buradan beslenir; erdem, Şantideva’ya göre tek seferlik bir nitelik olarak
değil, dikkatin sürekliliğiyle ayakta kalan bir kazanım olarak görünür.
Şantideva Günahların
İtirafında, doğanın, güzelliğin, mücevherlerin, suların, kokuların, tanrıların
dünyasının ve adeta bir masal bahçesinin içine girer; ama bu durum daha çok bir
yönelişi göstermek içindir. Şantideva, dünyadaki iyi ve güzel olan ne varsa
sanki elinde bir tepsi varmış gibi toplar ve bunu “Buddha evlatlarına”, yani
aydınlanmaya giden yolu tutanlara sunar; burada bir tür zihinsel hareket
vardır: İnsanın dikkati normalde hazza ve sahip olmaya yöneliktir, Şantideva
ise o akışı ters çevirir ve “güzeli sahiplenmek yerine sunmaya” yöneltir. İnsan
zihni soyut iyilik kavramlarına bazen yabancı kalır ama somut güzellikleri
hemen anlar, o yüzden Şantideva güzellik imgelerini kullanarak okurun zihnini
“cömertlik” moduna geçirir ve sonra da o modun içine, hiç kaçamayacağı o ikinci
temayı yerleştirir: Ölüm.
Şantideva kendi bedenini,
kendi aklını, kendi hayatını geçici bir hayal gibi görür. Bir yandan da “benim
yaptıklarımın hesabı var” fikrini ortaya koyar. Şantideva kitabında “iyilik
mümkündür” hissini verir, sonra da “ama zamanın az, zihnin savruluyor ve hataların
birikiyor” diye uyarır. Şantideva’nın kitabının İtiraf kısmı, zihnin kendini
kandırma oyununu bozma girişimidir. Buradaki itiraflar, insanı kendi zihninin
küçük kaçışlarını, ertelemelerini, “sonra telafi ederim” türü iç pazarlıklarını
görmeye zorlar.
Şantideva’ya göre iyiliği
düşman gibi gören zihin, sonunda kendi içini zehirler. Nasıl bir zihinle
yaşamalıyım? sorusunu da zorunlu kılar. Başkasının iyiliğine sevinmek,
kıskançlığın ve rekabetin ürettiği iç daralmaya karşı bir tür zihinsel arınma
olarak görünür; bu nedenle Şantideva’nın dili burada hem yumuşar hem de
genişler, çünkü hedef birlikte var olmanın mümkün hâle gelmesidir.
Şantideva sözü bozmaktan,
gevşemekten, yarım bırakmaktan neredeyse varoluşsal bir utanç gibi bahseder.
“Bir şeyi vermeye niyetlenip vermemek” gibi küçük görünen bir şeyin bile insanı
aşağı çeken bir hâle dönüştüğünü söyler; burada okur, ahlâkın sadece büyük
eylemlerle değil küçük tutarsızlıklarla da yıkıldığını görür. İnsan bir anda
“iyi biri” olmaz; insan her gün tekrar edilen küçük tutarlılıklarla iyinin
içine yerleşir. Şantideva’nın bu noktadaki tavrı, modern anlamda “karakter”
fikrine çok yakındır: erdem bir poz, bir anlık karar ya da bir parıltı hâli
değildir; insanın günlük davranışlarındaki küçük uyumların, küçük sapmaların,
kendini kandırmaların toplamında belirir.
Şantideva’ya göre vahşi
olan dışarısı değildir, başıboş zihindir. Zihin bir fil gibi dolaşır;
bağlanmadığında etrafı yıkar, bağlandığında ise bütün korkuların kaynağı
kontrol altına alınır. Şantideva, “korku zihinden doğar” derken aslında şunu
söyler: Zihin dağınıksa dünya daha tehditkâr görünür; zihin toparlanırsa
dünyanın acımasızlığı azalır.
Şantideva, öfkenin
sıradan bir duygusal tepkiyle sınırlı kalmadığını, ahlâkî ve zihinsel emeği
kökten aşındıran bir süreç olduğunu vurgular. Nefret zihinde yer ettiğinde
yalnızca iç huzuru sarsmakla kalmaz; uyku düzenini, güven duygusunu ve insanın
çevresiyle kurduğu ilişkileri de çözülmeye açık hâle getirir. Öfke hâlindeki
kişi, kendini haklı hissettiği ölçüde çevresinde genişleyen bir zarar alanı
üretir; adalet arayışı gibi görünen tavır da yıkıcı bir etkiye dönüşür.
Şantideva’nın yaklaşımı,
öfkeyi besleyen iç anlatıları görünür kılma çabasıyla derinleşir. “Haklıydım”
düşüncesi yaşanan incinmeyi mutlaklaştırır; “bana bunu yaptılar” söylemi
sorumluluğu bütünüyle dış dünyaya taşır; “ben böyleyim” ifadesi geçici bir ruh
hâlini kalıcı bir kimlik biçimine sokar. İnsan davranışlarının çoğu zaman
körlük, dürtüsellik ve koşullanma etkisi taşıdığı vurgusu, mutlak düşman
anlatısını zayıflatır. Çözümlemenin ulaştığı sonuç açıktır: öfke, karşıdakini
dönüştürme gücü taşımaz; asıl etkisini onu taşıyan zihnin daralması üzerinden
gösterir.
Şantideva gayretin önünde
duran engelleri birkaç temel eğilim etrafında toplar. Erteleme alışkanlığı,
çoğu zaman “sonra” düşüncesiyle meşrulaşan bir sığınak hâlini alır ve
yüzleşmeden kaçmanın bir biçimi olarak işler. Zamanın sınırlılığı ve ölüm
gerçeği hatırlandığında, bu ertelemenin nasıl bir kaçış stratejisi hâline
geldiği görünür olur. Kendini küçümseme, dışarıdan tevazu izlenimi verse de
eylemsizliği kalıcılaştıran bir döngü yaratır. Enerjinin önemsiz uğraşlara
yönelmesi de benzer bir işlev görür; dışarıdan bakıldığında yoğun bir
meşguliyet izlenimi veren bu hâl, esas yürüyüş için gerekli olan zihinsel ve
ahlâkî enerjiyi tüketir.
Şantideva dikkatini
zihnin durumu üzerine yoğunlaştırır. Zihinsel dağınıklık yalnızca iç huzuru
sarsan bir hâl olarak görülmez; erdemlerin etkisini dağıtan temel bir unsur
olarak ele alınır. Yoğunlaşma, daha çok gerçeği daha açık algılayabilme çabası
şeklinde belirir. Dünyevî bağlılıklar, özellikle arzu, tutku ve hırs etrafında
dönen alışkanlıklar, zihni en güçlü biçimde dağıtan alanlar arasında yer alır.
Bedenin çekiciliği üzerine yapılan ayrıntılı çözümlemeler, tiksinti uyandırmak
için değil, zihnin kendi ürettiği büyüyü çözmek için kullanılır. Arzu, insanın
çoğu zaman sevdiğini sandığı varlıkta kendi zihninin yansımasını izlemesine yol
açar. Bu yansıma kıskançlık, kaybetme korkusu ve sahip olma isteğiyle
birleştiğinde acı kaçınılmaz hâle gelir
Şantideva zihnin hangi
eksene yerleşmesi gerektiğini de gösterir. Kendinle başkalarını eşitleme ve
bakış açısını tersine çevirme, temel bir iç eğitim yöntemi olarak öne çıkar.
Kişisel çıkarın yerini bütün canlıların yararı aldıkça, merhamet geçici bir duygu
hâli olmaktan çıkar ve süreklilik kazanan bir tutum hâline gelir. Ardından
anlatı, daha derin bir sorgulama düzlemine geçer. Gündelik algı düzeyi ile daha
nihai bir gerçeklik anlayışı arasındaki ayrım, varlık ve benlik üzerine köklü
bir çözümleme alanı açar. Şeylerin bağımsız ve sabit özlere sahip olduğu
varsayımı çözüldükçe, her şeyin nedenler, ilişkiler ve adlandırmalar ağı içinde
belirdiği görülür. Benlik de bu ağın dışında durmaz. Bu kavrayış, öfke,
kıskançlık ve korkunun beslendiği zemini doğrudan etkiler; “ben” fikri
katılaştıkça “benimki”, “bana yapılan” ve “benden alınan” düşünceleri güç
kazanır. Aynı yaklaşım nesnelere yönelen arzu ve nefreti de etkiler; sevilen
şeylerin sonsuz, nefret edilenlerin değişmez algılanması yerini daha akışkan
bir bakışa bırakır.
Tanrı tasavvuru da bu
zihinsel ve ahlâkî çerçeve içinde ele alınır. Tanrısal varlıklar, mutlak bir
otorite figürü olmaktan çok, erdemli yaşamın ve uyanış yöneliminin tanıkları
olarak görünür. Belirleyici olan, insanın kendi zihinsel yönelimini sorumlulukla
taşımasıdır. Şantideva Tanrı fikrini ahlâkî ciddiyetin ve iç disiplinin
eşlikçisi hâline getirir; tanrılar insanın yöneldiği değeri ve dikkati temsil
eden hatırlatıcı figürler olarak işlev görür.
Cennet ve cehennem tasvirleri de aynı doğrultuda anlam kazanır. Bu alanlar, insanın zihinsel hâllerinin doğal yansımaları olarak görünür. Cennet, merhametle genişleyen, dikkatle sakinleşen ve başkasının iyiliğine sevinç duyabilen bir bilincin yaşantısıdır. Cehennem ise öfkenin, nefretten beslenen daralmanın ve benliğe sıkışmanın yarattığı ağır bir iç bunalımı andırır. Böylece ahlâk, soyut bir yasa alanı olmaktan çıkar ve yaşanan bir deneyime dönüşür; insanın her an benimsediği zihinsel yönelim, içinde yaşadığı dünyayı adım adım biçimlendirir.

