7 Ocak 2026 Çarşamba

Galata Canavarı Bıçakçı Petri Kitabı Hakkında

 

Galata Canavarı Bıçakçı Petri Kitabı Hakkında

Reşad Ekrem Koçu tarafından tarihî belgelere sadık kalınarak romanı yazılan Galata Canavarı Bıçakçı Petri, 19. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul ve Akdeniz coğrafyasında dehşet saçmış gerçek bir katilin hikâyesini anlatır. Petri Adriyatik’te Ayamavri Adası’nda, henüz on dört yaşında küçük bir kızın gayrimeşru çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi yoksul ve kimsesizdir, çocuğunu fahişelik yaparak büyütür. Petri daha çocukken annesinin hayatına, evine girip çıkan erkeklere ve bu kirli düzenin karanlığına tanıklık eder. Bir gece annesi Petri'yi komşusunun evine yollar; Petri o gece komşusunun evinde cinsel istismara uğrar. Okulu bırakır, bir gemici meyhanesinde çıraklığa başlar. Kısa süre sonra annesi öldürülür ve Petri yalnız kalır.

Henüz 14 yaşındayken, meyhanede kendisine sarkıntılık eden sarhoş bir kaptanı kalbinden bıçaklayarak öldürür.  Bu cinayet Petri'nin ilk cinayetidir. Ada halkı bu cinayeti nefsi müdafaa olarak görür ve Petri’nin kaçmasına göz yumar. Kefalonyalı Lefteri Kaptan tarafından adadan kaçırılır. Korsanlıkla geçinen Lefteri’nin yanında yaklaşık dört yıl boyunca “zenâne” olarak dolaştırılır.

1874’te Lefteri ile birlikte Galata’ya gelir. Aynı gece Marsilya Oteli’nde Lefteri’yi kalbinden bıçaklayarak öldürür; mücevher ve altın kemerini alarak kaçar. Bu olaydan sonra Petri’nin hayatı, kesintisiz bir kaçış ve öldürme hâline dönüşür. Bıçağını hiç şaşmadan insanların kalbinin üzerine saplaması, onun kısa sürede “Bıçakçı Petri” adıyla tanınmasına yol açar.

Petri’nin cinayetleri planlı değildir. Cinayetler için uzun hazırlıklar yapmaz, kurbanlarını önceden seçmez. Cinayetler çoğu zaman ani kararlarla gerçekleşir. Bu anlarda Petri’nin avuçlarını koklaması belirleyici bir davranış hâline gelir. Avuçlarında “kan kokusu” aldığını düşündüğü anda, karşısındaki kişiyle kurduğu bağ, sevgi bağı bile olsa aniden kopar. Sevgili olması, dost olması ya da kendisini saklamış biri olması fark etmez. Bu nedenle Petri’nin çevresindeki kimse güvende değildir. Petri'nin yanında hayatta kalanlar, yalnızca bir rastlantı sonucu yaşamaya devam eder.

Galata’da bir gemici meyhanesinde “Kalopedi” lakaplı bir genci bu kez tabancayla öldürür. Ardından Havyarcı Zambo Çorbacı’nın yardımıyla İstanbul’dan kaçırılır; Ayamavri’ye döner. Ancak Lefteri’nin akrabaları intikam peşindedir. Bu tehdit Petri’nin hayatı boyunca sürer. Sicilya, Trieste ve Beyrut’a kaçar; sahte isimlerle gemilerde çalışır. Beyrut’ta kendisini izleyen Kefalonyalı Anesti’yi Beşâre Oteli’nde bıçaklayarak öldürür.

Beyrut’tan kaçarken İtalyan bir kaptanın gemisinde Ester adlı Yahudi bir şarkıcıyla tanışır. İstanbul’da Ester metresi olur; ancak birlikte yaşamazlar. Petri kimseyle uzun süreli, kalıcı bir hayat kuramaz. Dolapdere’de bir kulübede saklanır. Cadde-i Kebir’de Lefteri’nin tayfalarından Toma ile karşılaşır ve onu da kalbinden bıçaklayarak öldürür. Ertesi gün Pirinççi Gazinosu’nda Ester’e sarkıntılık eden mirasyedi bir Türk gencini tabancayla vurur.

Bu olaylardan sonra Ester sorguya alınır ve Petri’nin eşkâlini zabıtaya ilk kez doğru biçimde verir. Ester'in çalıştığı gazino kapanır; Ester Selanik’e dönmeye karar verir. Aynı dönemde Petri, 12-13 yaşındaki Peruz’a ilgi duymaya başlar. Bu ilgi kısa sürede bir saplantıya dönüşür. Günler sonra Havyarcı Zambo’nun kendisini Kefalonyalı intikamcılara teslim etmeye çalıştığını öğrenen Petri, pusuya düşürüleceğini anlayarak Argiri Papazi’yi ve ardından Zambo’yu öldürür.

Cadde-i Kebir’de bir zaptiye tarafından tanınır; Rusya Sefareti’ne sığınır. Avusturya pasaportu taşıdığı için elçilikler arasında dolaştırılır. Raguzalı kavas Nikola ile geçici bir ilişki kurar. Dolapdere’de Peruz’un resmini almaya gittiği sırada kendisini takip eden zaptiyeyi bostan kuyusu başında öldürür.

Avusturya bandıralı Tirol vapuruyla Trieste’ye gönderilirken, aynı vapurda bulunan Ester’i Çanakkale Boğazı’nda bıçaklayarak öldürür. Ardından denize atlar; öldüğü sanılır ve dosyası kapatılır. Ancak kurtulur. Sisam’da Kiryako adıyla yaşar; Aspazya adlı bir kadınla birlikte olur. Kefalonyalıların izini sürdüğünü anlayınca Aynaroz’a kaçar.

Aynaroz’da iki yıl kalır. Keşişler arasında yaşar; Apostolos adlı bir çömezle yakınlık kurar. Bu ilişki de uzun sürmez. İntikamcı Zahari’nin pususundan kurtulduğunda, hem Zahari’yi hem de Apostolos’u öldürerek kaçar.

1880’de İstanbul’a döner. Avusturya Sefareti’nin kavası Nikola’yı bulur ve onu tabancayla öldürür. Bir süre Kuledibi ve Kalikratya’da saklanır. Galata’da Avrupa Tiyatrosu’nda Peruz’u Ahmed adlı bir bahriye neferiyle gördüğünde, genci öldürür. Kaçarken kendisini takip eden sokak çocuğu Hasan’ı da öldürür.

Odessa’ya gider; bir Rus gemisinde çalışır. Galata’ya döndüğünde Magdalena adlı genç bir kadınla tanışır. Magdalena, Marsilya Oteli’nde öldürdüğü Lefteri Kaptan’ın kızı Kiryakiça’dır. Petri farkında olmadan bir intikam zincirinin son halkasına girer. 28 Ağustos 1880 sabahı, evden çıkarken Lefteri’nin kardeşi Lambo tarafından öldürülür. Yirmi dört- yirmi beş yaşlarındadır.

Petri kusursuz güzellikte, güzel sesli ve iyi dans eden biridir. Cinayetlerden önce avuçlarını koklar; kan kokusu aldığını düşündüğü an mutlaka öldürür. Çıplak ayakla dolaşır, her cinayetten sonra şıpıdıklarını olay yerinde bırakır. Bu şıpıdıklar cinayetlerinin ayırt edici işareti hâline gelir.

Bıçakçı Petri’nin Psikolojik Profili

Bıçakçı Petri, planlı bir seri katil değildir. Onu ayırt edici kılan, şiddetinin ani ve içsel bir eşiğe dayanmasıdır. Çocukluğu güvenli bağlanmanın kurulamadığı bir ortamda geçmiştir. İşlediği cinayetler bir hedefe ulaşmaktan çok, içsel bir gerilimin boşalması gibidir. Avuçlarını koklama davranışı bu gerilimin bedensel bir işareti olarak ortaya çıkar. Bu işaret belirdiğinde, karşısındaki kişiyle kurduğu bağ kopar ve karar doğrudan eyleme dönüşür. Bu nedenle Petri’nin yanında bulunan herkes potansiyel olarak tehlike altındadır.

Sürekli yer değiştirmesi, kalıcı bağlar kuramamasıyla ilişkilidir. Cinayetlerden sonra soğukkanlı kalması, pişmanlıktan çok duygusal kopukluğu düşündürür. Hikâyesinin bir kan davasıyla sona ermesi, bu kopukluğun doğal sonucudur. Şiddetle kurulan ilişkiler, yine şiddetle biter.

***

Bu hikâyeyi okurken Bıçakçı Petri’yi “anlaşılması gereken” bir figür olarak görmüyorum. Bana daha çok, erken bir dönemde yön duygusunu kaybetmiş bir insan gibi geliyor. Hayatının başında neyin kabul edilebilir, neyin edilemez olduğuna dair ölçüler dağılmış; sonrasında bu ölçüler bir daha yerine gelmemiş. Bu yüzden yaptığı şeyler bana gizemli ya da karmaşık görünmüyor. Aksine, düz, sert ve tekrarlayan davranışlar gibi duruyor.

Petri’yi özel kılan bir zekâsı, bir planı ya da bilinçli bir kötülüğü yok. Öldürme, onun için bir amaçtan çok alışkanlık hâline gelmiş bir davranış. Ne zaman ve kime yöneldiği değişiyor, ama sonuç değişmiyor. Bu da onu daha tehlikeli kılıyor; çünkü davranışları öngörülebilir bir mantığa bağlanamıyor.

Asıl rahatsız edici olan, bu hikâyede bir dönüşümün hiç olmaması. Daha iyiye giden bir an yok, gerçekten bağ kurulan bir insan yok. Sürekli aynı yönde ilerleyen bir bozulma var. Bu nedenle Petri’nin hikâyesini okurken acıma ya da merak duymuyorum. Hikâyenin sonu da bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor. Bir yargı, bir yüzleşme ya da hesaplaşma yok; hayat nasıl yaşandıysa öyle bitiyor. 

6 Ocak 2026 Salı

Herodotos’a Göre Mısır: Tersine İşleyen Bir Toplumsal Düzen

Herodotos’un Historiai (Tarih) adlı eserinde, Mısır’ı anlatırken özellikle vurguladığı bir “tersine dünya” gözlemi dikkat çeker. Ona göre Mısır’da toplumsal düzen, Yunan dünyasının alışılmış normlarına kıyasla farklı bir mantıkla işlemektedir. Herodotos’un aktardığına göre Mısır’da erkekler ev içi üretimde, özellikle dokuma işlerinde çalışırken, kadınlar pazara çıkarak ticari faaliyetlerle meşgul olur. Yunan dünyasında ise dokuma işi kadın işidir, pazara çıkarak ticari faaliyetlerle meşgul olanlar ise erkeklerdir.

Herodotos bu durumu Mısır uygarlığının kendine özgü düzeninin bir göstergesi olarak sunar. Aynı bağlamda erkeklerin başlarında, kadınların ise omuzlarında yük taşıdığını; kadınların ayakta, erkeklerin çömelerek idrar yaptığını; rahiplerin ritüel temizlik amacıyla bedenlerini tamamen tıraş ettiğini de belirtir.

Ayrıca Herodotos, Mısırlıların yazıyı Yunanlara göre ters yönde kullandıklarını söyler. Yunan yazısı soldan sağa ilerlerken, hiyeroglif yazı sistemi sağdan sola, soldan sağa ya da dikey biçimde düzenlenebilir. 

Georg Wilhelm Friedrich Hegel - Tarihte Akıl Adlı Kitabı Hakkında Düşüncelerim

 

Hegel’e Göre Tarih Yazımı ve Tarihte Akıl

Hegel Tarihte Akıl adlı kitabında, tarihi geçmişte olup bitmiş olayların ardışık anlatımı olmaktan çıkararak, aklın ve özgürlüğün dünyada nasıl gerçeklik kazandığını araştıran felsefi bir alan hâline getirir. Berlin derslerinde anlatılanlardan doğan bu kitap, tarihin özünü “ne oldu?” sorusunda değil, “neden ve nasıl zorunlu olarak böyle oldu?” sorusunda arar. Hegel için tarih, Tin’in (Geist) kendi kendisinin bilincine varma sürecidir.

Bu nedenle Hegel, tarih yazımının kendisini de problemleştirir ve tarihçiliği üç temel tarz altında inceler. İlki kaynaktan tarihtir. Herodotos ve Thukydides gibi tarihçiler, anlattıkları olayların içindedir; tarih henüz soyut kavramlarla boğulmamıştır. Anlatı canlıdır, doğrudandır, tanıklık taşır. Ancak bu tür tarih, Tin’in yalnızca belirli bir anını yakalayabilir; geniş tarihsel bütünlüğü kuramaz.

İkinci tür yansıtıcı (reflektierte) tarihtir. Burada tarihçi, yaşanmış olanı geriye dönerek aklın süzgecinden geçirir. Ulusal tarihler, derlemeler ve uzun dönemli anlatılar bu kapsamdadır. Ancak yansıtıcı tarih yaklaşımı çoğu zaman geçmişi kendi çağının diliyle konuşturur. Livy’nin Roma krallarını modern bir hatip gibi konuşturması bunun tipik örneğidir. Daha da önemlisi, yansıtıcı tarih anlayışı sıkça pragmatik tarihe dönüşür; geçmişten ders çıkarmaya, ahlâkî sonuçlar üretmeye çalışır. Hegel’e göre tarih ahlâk kürsüsü değildir. Devletlerin yıkılışı, devrimler ve savaşlar, bireysel erdem ya da kusur ölçütleriyle açıklanamaz.

Üçüncü ve Hegel’in asıl savunduğu biçim ise felsefi dünya-tarihidir. Burada tarihçinin görevi ne tanıklık yapmak ne de ahlâk vaazı vermektir. Amaç tarihte işleyen aklı, özgürlüğün zorunlu gelişimini kavramaktır. Dünya tarihi Hegel’in ünlü ifadesiyle, “özgürlük bilincinin ilerlemesidir.” Halklar, devletler ve büyük tarihsel bireyler bu ilerlemenin taşıyıcılarıdır. Bireyler çoğu zaman ne yaptıklarını tam olarak bilmeden, Tin’in evrensel ereğine hizmet ederler. “Tarihte akıl vardır” demek, tarihin her anının iyi ya da adil olduğu anlamına gelmez; tersine, çatışma ve yıkımların bile daha yüksek bir bütünlük içinde anlam kazandığını ifade eder.

Hegel bu noktada pragmatik tarih anlayışını sert biçimde eleştirir. Tarihsel olayları bireylerin tutkuları, niyetleri ve karakterleri üzerinden açıklamak, “bu kral hırslıydı”, “şu devlet adamı bencildi” gibi, büyük tarihsel hareketleri kavramaya yetmez. Küçük ruhbilim, büyük tarihi açıklayamaz. Tarihte belirleyici olan, bireylerin farkında olmadan içinde hareket ettikleri tinsel ve nesnel bağlamdır.

Pragmatik tarih kolaylıkla ahlâkçılığa kayar. Tarihçi bir noktada ahlâk kürsüsüne çıkar, yargılar ve öğüt verir. Hegel bu tavırla alay eder; ona göre ahlâk dersi için Kutsal Kitap yeterlidir; tarihçinin soyut ahlâk genellemeleri tarihin iç zorunluluğunu açıklamaz. Halkların yazgıları ve devletlerin çöküşleri, bireysel iyi-kötü ölçütlerine indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.

Bu nedenle Hegel, tarihten “ders çıkarma” fikrine de temkinle yaklaşır. Tarihin öğrettiği tek şeyin, halkların ve hükümetlerin tarihten hiçbir şey öğrenmediği yönündeki ironik tespiti, aptallığa değil tarihin yapısına işaret eder. Her dönem kendine özgüdür; geçmişten çıkarılan soyut ilkeler, şimdinin somut koşulları içinde çoğu zaman işlevsiz kalır. Tarihsel karar ancak o anın gerçekliğinde verilebilir; bunu da ancak büyük karakterler başarabilir.

Hegel’e göre tin soyut bir ilke değil; düşünen, bilen ve kendisiyle ilişki kurabilen canlı bir gerçekliktir. Tin’in özü özgürlüktür. Nasıl ağırlık maddenin tözü ise, özgürlük de Tin’in tözüdür. Ancak özgürlük, yalnızca bir durum değil, bir bilinçtir. Tin özgür olduğunu bildiği ölçüde gerçekten özgürdür.

Bu süreç insanda içgüdü ile düşünce arasındaki mesafede başlar. İnsan içgüdülerini bastırabilir, erteleyebilir ve yönlendirebilir; bu özgürlüğün temelidir. İnsan en genel olanı, yani evrensel bir ereği kendine amaç edinebilir. Tarihte de benzer bir süreç işler. Tin, halk-tinleri olarak görünür. Her halk-tini, özgürlük bilincinin belirli bir aşamasını temsil eder. Din, hukuk, töre, sanat ve devlet bu bilincin somut biçimleridir.

Bir halk doğar, gelişir, ilkesini gerçekleştirir ve sonunda tükenir. Bu tükeniş Tin’in ölümü değildir; yalnızca belirli bir halk-tininin tarihsel görevini tamamlamasıdır. Tin genel ve ölümsüzdür; halklar ise geçicidir. Halkların çöküşü daha yüksek bir ilkenin doğuşuna zemin hazırlar. Tarih bu nedenle kendini aşarak ilerleyen bir süreçtir.

Bu ilerlemenin ölçütü özgürlük bilincidir. Doğu dünyasında yalnızca bir kişi özgürdür. Antik Yunan ve Roma’da bazıları özgürdür. Modern dünyada ise insanın insan olarak özgür olduğu bilinci ortaya çıkar.

Dünya-tarihinde büyük bireyler bu sürecin zorunlu taşıyıcılarıdır. İskender, Sezar, Napoleon gibi figürler kendi kişisel tutkularını izliyor gibi görünürler; fakat gerçekte çağlarının henüz bilince çıkmamış olan genel istemini açığa vururlar. Burada “usun hilesi” işler: us, kendi evrensel ereğini gerçekleştirmek için bireylerin tutkularını araç olarak kullanır. Tarihte hiçbir büyük şey tutkular olmadan meydana gelmemiştir; ancak kazanç bireylere değil, ideye aittir.

Bu yüzden büyük insanlar mutlu değildir. Onların tatmini ereğin gerçekleşmesidir. Erek tamamlandığında çoğu zaman kendileri gereksiz hâle gelirler. Kazançları kişisel mutluluk değil, gerçekleştirdikleri kavramdır.

Bu sürecin nesnel ve kalıcı biçimi devlettir. Devlet, öznel istençle genel istencin birliğidir; törelliğin gerçekliğidir. Özgürlük keyfilik değildir. Gerçek özgürlük, bireyin genel olanı bilerek ve isteyerek kendine mal etmesidir. Bu nedenle özgürlük ancak yasalar ve törellik içinde nesneleşir. Devlet bireyi ezmez; tersine bireyin tinsel gerçekliğini mümkün kılar.

Hegel’e göre dünya tarihi, ne bireysel keyiflerin toplamıdır ne de rastlantıların yığınıdır. O, usun tutkular aracılığıyla kendini gerçekleştirme sürecidir. Tin dünya tarihinde kendi özünü tanır ve özgürlüğünü adım adım gerçekleştirir.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Antigone: Devlet Yasası ile Vicdan Arasında Bir İnsanlık Dramı

 

Antigone: Devlet Yasası ile Vicdan Arasında Bir İnsanlık Dramı

Antik Yunan trajedileri insanın iktidarla, yasayla ve kendi vicdanıyla giriştiği kadim çatışmaları görünür kılan düşünce metinleridir. Sophokles’in Antigone adlı oyunu bu anlamda birey ile devlet arasındaki gerilimin sarsıcı örneklerinden biridir. Sophokles, Antigone adlı oyunuyla, Labdakos ailesinin kuşaklar boyunca süren lanetinin son halkasında, yasa ile ahlakın karşı karşıya gelişini sahneye taşır.

Antigone’nin hikâyesi, babası Oidipus’un trajik yaşamıyla başlar. Oidipus’un öyküsü daha doğmadan yazılmış bir felaketler zinciridir. Thebai Kralı Laios bir kehanetle uyarılır; doğacak oğlu bir gün onu öldürecek ve annesiyle evlenecektir. Bu tür kehanetler, Antik Yunan dünyasında kaderden kaçmanın mümkün olmadığına dair yerleşmiş olan inancı gösterir. Thebai Kralı Laios kehaneti engellemek ister; yeni doğan bebeğin ayak bileklerini deldirerek dağa terk edilmesini emreder. Oidipus’un adı buradan gelir: “şiş ayaklı” anlamına gelen Oidipus.

Ancak kader çoğu zaman onu değiştirmeye çalışanların eylemlerinden beslenir. Oidipus ölmez; Korinthos Kralı Polybos ve eşi Merope tarafından bulunur ve evlat edinilir. Oidipus, gerçek soyunu bilmeden büyür. Yıllar sonra bir gün Delfoi Kehanet Merkezi’ne gittiğinde, kendisine aynı korkunç yazgı bildirilir: Babasını öldürecek, annesiyle evlenecektir. Oidipus bunu önlemek için Korinthos’tan kaçar.

Oidipus yolda dar bir geçitte karşılaştığı yaşlı bir adamla tartışır ve onu öldürür. Bu adam, bilmeden öldürdüğü öz babası Laios’tur. Ardından Thebai’ye ulaşan Oidipus, kenti haraca kesen Sfenks’in bilmecesini çözer; kahraman ilan edilir ve dul kraliçe Iokaste ile evlendirilir. Böylece kehanetin ikinci kısmı da gerçekleşir. Oidipus ve Iokaste’nin evliliğinden dört çocuk dünyaya gelir: Eteokles, Polyneikes, Antigone ve İsmene.

Felaketin doruk noktası, yıllar sonra Thebai’yi saran veba salgınıyla yaşanır. Kentin insanları ölmekte, düzen bozulmaktadır. Oidipus, kendini halkına karşı sorumlu bir kral olarak görür ve Delfoi Kehanet Merkezi’ne danışır. Verilen yanıta göre kentin başına gelen felaket, eski kral Laios’un katilinin hâlâ cezalandırılmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Oidipus, bu suçluyu bulup sürgüne göndermeden Thebai’nin kurtulamayacağını öğrenir.

Oidipus, ironik biçimde hiç tereddüt etmeden soruşturmaya girişir. Kör kâhin Tiresias’ı çağırır. Tiresias gerçeği bilmektedir; fakat söylemek istemez. Soruşturma ilerledikçe parçalar bir araya gelmeye başlar. Iokaste, Laios’un yıllar önce bir yol ayrımında öldürüldüğünü anlatır. Oidipus bu ayrıntıyı duyduğunda huzursuz olur; çünkü geçmişinde, Korinthos’tan kaçarken benzer bir yerde yaşlı bir adamı öldürdüğünü hatırlar. Ardından Korinthos’tan gelen bir haberci, Oidipus’un sandığı gibi Polybos’un öz oğlu olmadığını, bebekken kendisini evlat edindiğini açıklar. Son darbe ise Oidipus’u bebekken dağa bırakan çobanın tanıklığıyla gelir. O çocuk Laios’un oğludur.

Gerçek artık inkâr edilemez hâle gelir. Oidipus’un kaçtığı kehanet, onu adım adım kendine götürmüştür. Babasını öldürmüş, annesiyle evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur. Iokaste, gerçeği Oidipus’tan önce kavrar ve dayanamaz; kendini asarak yaşamına son verir. Oidipus ise Iokaste’nin cesedini bulduğunda, onun elbisesindeki iğnelerle gözlerini kör eder.

Oidipus’un kendini kör etmesi bilinçli bir cezalandırmadır. Oidipus artık gerçeği görmüştür; fakat bu gerçeği gördükten sonra dünyaya bakmaya tahammülü kalmamıştır.

Oidipus’un yıkımı, çocuklarının kaderini de belirler. O artık yalnızca düşmüş bir kral değil, ailesine ve kentine lanet mirası bırakan bir figürdür. Çocukları, babalarının işlediği suçların ve tanrısal adaletin gölgesinde büyür. Antigone’nin vicdanla yasa arasındaki çatışması, babasının ağır mirasının içinden doğar. Oidipus’un gerçeği öğrendikten sonra kendini kör ettiği dünyada büyüyen Antigone, yasaya körü körüne uymanın her zaman doğru olmadığını erken yaşta öğrenmiştir.

Eteokles ve Polyneikes Oidipus’un oğullarıdır. Babaları öldükten sonra Thebai tahtını dönüşümlü olarak yönetme konusunda anlaşırlar; ancak iktidarın gücü caziptir. Eteokles, Polyneikes’in tahta geçme sırası geldiğinde yönetme hakkını kardeşine devretmez. Bunun üzerine Polyneikes, Argos’tan destek alarak Thebai kentine karşı savaş açar. Kent surlarının önünde yapılan düelloda iki kardeş birbirini öldürür. Tahta geçen dayıları Kreon, düzeni sağlamak adına bir karar alır. Thebai kentini savunduğu için Eteokles onurlu bir törenle gömülecek, kendi kentine ve halkına karşı savaştığı gerekçesiyle Polyneikes ise gömülmeyecek, cesedi doğaya terk edilecektir.

Bu noktada Antigone’nin trajedisi başlar. Kreon’un Polyneikes’in gömülmesini yasaklayan buyruğu, Antigone için yalnızca siyasal bir karar değildir; bu emir ölüye gömülme hakkını kutsal sayan Antik Yunan inancına açıkça aykırıdır. Çünkü bu inanca göre bir insanın gömülmemesi ruhunun cezalandırılması anlamına gelir; ölü öteki dünyada huzura kavuşamaz. Antigone bu yasağı bu yüzden reddeder. Onun gözünde tanrıların değişmez yasaları, kralların koyduğu geçici yasalardan daha bağlayıcıdır.

Antigone, devletin emrine rağmen kardeşini toprağa verir. Yaptığı bu eylem iktidarın mutlaklığına karşı insan vicdanının kararlı bir başkaldırısıdır. Yakalandığında ise savunmasını yapar ve pişmanlık da duymaz. Antigone’nin “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım” sözü, tragedyanın hem dramatik hem de etik doruk noktasıdır. Antigone insan olmanın bedelini bilen bir figür olarak konuşur.

Kreon da basit bir “kötü karakter” değildir. O, devletin düzenini korumak zorunda olduğuna inanan bir iktidar temsilcisidir. Ona göre yasa bir kez çiğnenirse, şehir kaosa sürüklenir. Bu yüzden Antigone’yi cezalandırmak, onun gözünde siyasal bir zorunluluktur. Ne var ki Sophokles, Kreon’un bu katı tutumunu trajik bir körlük olarak sunar. Kreon, yeğeninin cesedinin doğaya terk edilmesini emrederken yanlış bir karar vermiştir. Yine de verdiği karar iktidarın kararı olduğu için yasa anlamına gelir. Kreon düzeni korumaya çalışırken ailesini ve vicdanını yitirir.

Antigone’nin diri diri bir mağaraya kapatılarak ölüme terk edilmesi, tragedyanın en karanlık anıdır. Ardından gelen ölümler -Haimon’un ve Eurydike’nin intiharı- Kreon’un haklı olduğunu sandığı düzenin geride yalnızca yıkım bıraktığını gösterir. Böylece Antigone oyunu tek bir haklı taraf bırakmadan sona erer. Antigone ölür ama ahlaki üstünlüğünü korur; Kreon yaşar ama her şeyini kaybeder.

Antigone trajedisi bu yönüyle çağları aşan bir metindir. Bireysel vicdan ile devlet yasası arasındaki çatışma, bugün de güncelliğini korur. Sophokles’in başarısı, seyirciyi kimin haklı olduğuna dair kesin bir yargıya zorlamaması, aksine her iki tarafın da bedel ödediği bir etik alan açmasıdır.

3 Ocak 2026 Cumartesi

Charles Robert Darwin’de İnsanın Kökeni: Beden, Zihin ve Ahlakın Evrimsel Sürekliliği

 

Charles Robert Darwin’de İnsanın Kökeni: Beden, Zihin ve Ahlakın Evrimsel Sürekliliği

Charles Darwin, İnsanın Türeyişi adlı yapıtında insanın kökeni meselesini ne metafizik bir tartışmaya sürükler ne de ideolojik bir cepheleşmenin konusu hâline getirir. Başlangıçtan itibaren izlediği yol, karşılaştırma, gözlem ve biyolojik süreklilik ilkesine dayanır. Darwin, kitabının girişinde insanın kökeni üzerine uzun yıllar boyunca notlar tuttuğunu, ancak bu konunun yaratacağı peşin hükümler nedeniyle yayımlamayı ertelediğini belirtir. Buna karşın Türlerin Kökeni’nden sonra evrim düşüncesinin genel kabul görmeye başlaması, insanın bu çerçevenin dışında tutulmasının bilimsel açıdan savunulamaz olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle Darwin, insanı “özel bir istisna” olmaktan çıkararak canlılar dünyasının doğal bir üyesi olarak ele alır.

Darwin’e göre insanın kökeni sorusu, insan bedeninin ve zihninin değişime açık olup olmadığıyla başlar. Eğer insan yapısı değişebiliyorsa ve bu değişimler kalıtımla aktarılabiliyorsa, insanın evrim yasalarına tâbi olmaması için bir neden kalmaz. Bu noktada Darwin, insan anatomisini diğer memelilerle karşılaştırarak ilerler. İnsan iskeleti, kas sistemi, sinir ağı ve iç organları, özellikle insan-biçimli maymunlarla aynı temel düzeni paylaşır. Bu benzerlikler yüzeysel değildir; kemiklerin dizilişi, kasların işlevleri ve organların yerleşimi ortak bir planın farklılaşmış biçimleridir. Beyin söz konusu olduğunda Darwin, insan beyninin daha büyük ve karmaşık olduğunu kabul eder; ancak bu farkın nitel değil, nicel olduğunu savunur. Beynin bölümleri, kıvrımlarının düzeni ve gelişim seyri, insan ile maymun arasında kesintisiz bir geçiş sergiler. İnsan zihninin üstünlüğü, evrimsel sürecin ileri bir aşamasıdır; bütünüyle farklı bir yaratımın sonucu değildir.

Bu yapısal yakınlık, fizyolojik ve tıbbi verilerle desteklenir. İnsan ve hayvanların aynı hastalıklara yakalanabilmesi, benzer ilaçlara benzer tepkiler vermesi, hatta alışkanlık ve bağımlılık geliştirebilmesi, yalnızca biçimsel değil, dokusal ve kimyasal düzeyde de bir yakınlığa işaret eder. Bu ortaklık canlıların iç işleyişinin benzerliğini doğrudan gösterdiği için güçlü bir kanıt oluşturur. Üreme, gebelik, doğum ve yavrunun uzun süre bakıma muhtaç olması gibi süreçler de insanı memelilerden ayırmaz; tersine, onu memeli grubunun tipik bir üyesi olduğunu ortaya koyar.

Darwin’in en etkili dayanaklarından biri embriyonal gelişimdir. İnsan embriyosu, gelişimin erken evrelerinde diğer omurgalıların embriyolarından ayırt edilemez. Solungaç yarıklarını andıran yapılar, kuyruk taslağı ve basit kalp düzeni gibi özellikler, insanın evrimsel geçmişiyle doğrudan bağlantılıdır. Gelişim ilerledikçe farklılıklar belirginleşir; ancak farklılıklar ortak bir başlangıcın üzerine eklenen ayrıntılar gibidir. Darwin için embriyonun gelişimi, türün geçmişiyle bugün arasındaki sürekliliği açık biçimde gösterir.

İnsanda bulunan güdük yapılar da bu süreklilik ilkesini pekiştirir. Kuyruk kemiği, kulak kasları, vücudu seğirtmeye yarayan kas kalıntıları ve işlevini büyük ölçüde yitirmiş bazı yapılar, atalarda işlevsel olan özelliklerin günümüzdeki kalıntılarıdır. Darwin’e göre doğa, gereksiz olanı baştan yaratmaz; işlevini yitiren yapı, kullanımın azalmasıyla körelir. Bu tür kalıntılar, insanın geçmiş yaşam biçimlerinin bedende bıraktığı izlerdir ve insanın ayrı, kopuk bir yaratılışa sahip olduğu düşüncesini zayıflatır.

Darwin insan zihnini ele alırken de aynı yöntemi sürdürür. İnsan ile hayvan arasında ahlak, bilinç ve akıl bakımından farklar bulunduğunu reddetmez; ancak bu farkların mutlak bir kopuş oluşturmadığını savunur. Hayvanlarda da korku, sevgi, merak, öğrenme ve sınırlı akıl yürütme biçimleri görülür. İnsan zihni, bu yetilerin daha gelişmiş ve daha karmaşık bir bileşimidir. Dolayısıyla zihinsel üstünlük, evrimsel bir derecelenmenin sonucudur; doğa dışı bir sıçramanın değil.

Darwin, eşeysel seçilim kavramını geliştirerek bazı özelliklerin hayatta kalmaktan çok eş seçimiyle bağlantılı olduğunu gösterir. Fiziksel çekicilik, davranış biçimleri ve cinsiyetler arasındaki farklar, yalnızca doğal seçilimle değil, biyolojik ve toplumsal tercihlerin birlikte işlemesiyle biçimlenmiştir. Bu yaklaşım, insan davranışlarının ve toplumsal özelliklerin de evrimsel bir arka plana sahip olduğunu ortaya koyar.

Darwin, insan toplulukları ve ırklar meselesinde de temkinli bir tutum sergiler. Irklar arasında farklar bulunduğunu kabul eder; ancak bu farkların türsel bir ayrım oluşturmadığını, geçişli ve tarihsel koşullarla şekillendiğini vurgular. İnsanlık tek bir türdür; ırk ayrımları biyolojik temelden çok coğrafi ve tarihsel süreçlerin ürünüdür.

Bu çerçevede Darwin, insan bedenini geçmişle bugün arasındaki sürekliliği taşıyan bir bütün olarak değerlendirir. Niktitan zar gibi körelmiş yapılar, koklama duyusunun gerilemesi, embriyonal dönemde görülen yoğun kıl örtüsü ve nadiren ortaya çıkan ataya dönüş örnekleri, gelişimin yalnızca bugünkü biçimi üretmediğini, geçmişten gelen özelliklerin izlerini de taşıdığını gösterir. Yirmi yaş dişlerinin küçülmesi ve apandisin işlevsiz ama riskli bir yapı hâline gelmesi, bilinçli tasarım fikrinden çok tarihsel kalıt düşüncesiyle anlam kazanır.

Darwin’in analizinde değişkenlik merkezi bir yer tutar. İnsan bedeninde ve zihninde olağanüstü bir çeşitlilik vardır; kaslar, damarlar, kemikler, yüzler ve zihinsel yetiler bireyden bireye farklılık gösterir. Bu değişkenlik, insanı evrimsel süreçlerin dışına itmez; tam tersine, doğal seçmenin işlemesi için gerekli zemini oluşturur. Değişkenlik olduğu sürece, seçilim mümkündür.

Kullanma ve kullanmama ilkesi bu noktada devreye girer. Denizcilerin uzuv oranları, dağ halklarının göğüs yapıları, yüksek yaylalarda yaşayan toplulukların akciğer kapasiteleri, çevresel koşulların beden üzerindeki etkisini gösterir. Darwin, insanın büyük ölçüde kültürel bir varlık hâline geldiğini kabul eder; ancak bedenin hâlâ biyolojik yasalarla biçimlendiğini vurgular.

Ataya dönüş örnekleri ise bu düşüncenin en çarpıcı yönünü oluşturur. Çift dölyatağı, çıkıntılı köpek dişleri ya da maymunlara özgü kasların insanda nadiren yeniden belirmesi, geçmişteki özelliklerin beklenmedik biçimde geri dönebileceğini gösterir. Bu tür olgular insanın hayvanlardan bütünüyle kopuk bir varlık olduğu fikrini anatomik düzeyde geçersiz kılar.

İnsan diğer omurgalılarla aynı temel planı paylaşır; aynı embriyonal evrelerden geçer ve benzer türden körelme ile değişkenlik örnekleri sergiler. Bu olguların tümünü tutarlı biçimde açıklayan ilke ortak soydur. Darwin’in amacı insanı doğanın sürekliliği içine yerleştirmektir.

Charles Darwin, İnsanın Türeyişi’nde insan zihnini ele alırken bedensel evrimde izlediği yöntemi terk etmez; yalnızca nesnesini değiştirir. Burada soru artık kemikler, kaslar ya da organlar değildir; içgüdü, duygu, akıl, ahlak ve inançtır. Darwin’in temel iddiası açıktır; insan zihni uzun bir evrimsel sürecin yoğunlaşmış sonucudur. İnsan ile hayvan arasındaki farklar derece bakımındandır.

Zekânın gelişmesiyle birlikte içgüdülerin biçimi de değişir. Darwin’e göre zihinsel yetiler arttıkça beyin, katı tepkiler üreten bir düzen olmaktan çıkar; esnek, koşullara uyarlanabilir bir merkez hâline gelir. Bu nedenle insanda ve hayvanlarda içgüdüler daha az otomatik, daha çok denetim altındadır. Alışkanlıklar zamanla kalıcılaşabilir; ancak her alışkanlık içgüdüye dönüşmez. Darwin burada dikkat çekici bir gözlem yapar: zekânın artışı, bireyi rutinlere daha az bağımlı kılar. Basit yaşam düzenleri, gelenek ve tekrar, çoğu zaman daha sınırlı zihinsel yapılarda huzur vericidir; gelişmiş zihin ise durağanlığa daha az katlanır.

Duygular alanına geçildiğinde Darwin’in tutumu nettir. Haz, acı, korku, öfke, kıskançlık, sevgi, şefkat ve kırılganlık gibi karmaşık duygular yalnızca insana özgü değildir. Hayvanların oyun oynaması, yas benzeri tepkiler göstermesi, sahiplenmesi ya da kıskançlık sergilemesi, bu duyguların biyolojik bir temele sahip olduğunu gösterir. Özellikle anne-yavru ilişkisi Darwin için belirleyicidir. Maymunlarda, fillerde ve başka memelilerde görülen özverili bakım, insan ahlakının duygusal temelinin çok daha eskiye uzandığını düşündürür. Bu nedenle Darwin’e göre ahlakın çekirdeği akılda değil, duygudadır.

Zihinsel yetilerin daha ileri biçimleri olan merak, dikkat, bellek ve hayal gücü de aynı süreklilik içinde ele alınır. Hayvanların merak etmesi, dikkatini yoğunlaştırması ve deneyimlerinden ders çıkarması Darwin için tartışma konusu değildir. Hayal gücü bağlamında düş görme örneğini kullanır. Köpeklerin ve başka hayvanların uykuda davranış sergilemesi, zihinsel imgeler kurabildiklerini gösterir. Bu imgeler insan hayal gücü kadar karmaşık değildir; ancak bütünüyle yok da değildir. Fark yine türsel değil, basamaklıdır.

Sağduyu ya da yargılama yetisi Darwin’in özellikle üzerinde durduğu bir alandır. Hayvanların yalnızca içgüdüyle değil, deneyim yoluyla öğrendikleri ve durum değerlendirmesi yaptıkları pek çok örnekle gösterilir. Engellerden ders çıkaran balıklar, hava akımını kullanan filler, birden fazla nesneyi amaca uygun biçimde taşıyan köpekler, araç-amaç ilişkisi kurabilen bir zihinsel yapıya işaret eder. İnsanla hayvan arasındaki fark, bu yetinin genelleme ve aktarım kapasitesinin genişliğidir.

Soyutlama ve bilinç tartışmasında Darwin özellikle temkinlidir. Eğer bilinçten evrenin anlamı ya da ölüm sonrası yaşam gibi soyut düşünceler anlaşılıyorsa, hayvanların böyle bir bilince sahip olmadığı açıktır. Ancak bellek çağrışım ve deneyime dayalı bir öz-farkındalık söz konusuysa, bunun ilkel biçimleri hayvanlarda da görülür. Geçmişte yaşanan bir olayı hatırlayıp ona göre davranmak, bilincin basamaklı biçimde geliştiğini düşündürür. Darwin’e göre bu noktada keskin sınırlar çizmek bilimsel değildir.

Dil meselesi, insan zihninin ayırt edici yönlerinden biri olarak ele alınır. Darwin dili insanın özgün kazanımı olarak kabul eder; ancak bunun bütünüyle kopuk bir olgu olmadığını savunur. Hayvanlar seslerle iletişim kurar, farklı duygular için farklı çağrılar kullanır ve bu çağrılar anlam taşır. İnsanı ayıran şey, ses ile düşünceyi sınırsız biçimde birleştirebilmesidir. Dil doğuştan hazır bir sistem değildir; öğrenilen bir beceridir. Buna karşın konuşmaya yönelik güçlü bir eğilim vardır. Darwin, dilin müziksel ve duygusal seslerden, benzeme yoluyla, uzun zaman içinde geliştiğini savunur. Dil düşünceyi kolaylaştırır, düşünce dili geliştirir; ancak düşüncenin tümü dile bağlı değildir. Sözcük olmaksızın da düşünmek mümkündür.

Estetik yargı ve güzellik duygusu da evrimsel süreklilik içinde değerlendirilir. Hayvanların renk, biçim ve ses tercihleri vardır; özellikle eşeysel seçilim bu tercihler üzerinden işler. Dişi kuşların erkeklerin renklerini ve şarkılarını ayırt etmesi, estetik beğeninin biyolojik bir zemini olduğunu gösterir. İnsanlarda görülen doğa ya da sanat hayranlığı ise bu temel üzerine kültür ve çağrışımlarla inşa edilmiştir.

Din ve inanç tartışması bu zihinsel çerçevenin son halkasını oluşturur. Darwin’e göre soyut ve tek tanrılı inançlar insanlığın başlangıcında yoktur. Ancak görünmeyen güçlere, ruhlara ve doğa olaylarının ardında etkin nedenler olduğuna dair düşünce çok eskidir. Bunun kaynağı merak, hayal gücü ve düş deneyimidir. İnsan, kendisini merkeze alarak doğayı anlamlandırır ve bu eğilim zamanla dinsel düşünceyi doğurur. Din bu bakımdan zihinsel yetilerin gelişiminin bir sonucudur; dışarıdan verilmiş hazır bir bilgi değildir.

Ahlak meselesi Darwin’in en dikkatli ele aldığı alandır. Vicdan ona göre insanın en yüksek zihinsel başarısıdır; ancak kökeni toplumsal içgüdülerdedir. Toplumsal hayvanlarda sevgi, bağlılık, itaat ve yardımlaşma zaten vardır. İnsan bu zemini devralır. İnsan zihnini ayıran şey, geçmiş davranışları hatırlayıp değerlendirebilmesi ve geleceğe yönelik yargılar üretebilmesidir. Geçici tutkularla yapılan bir eylemden sonra, daha kalıcı toplumsal eğilimlerin yeniden ağır basması, suçluluk ve pişmanlık duygusunu doğurur. Vicdan, bu gerilimden doğar.

Darwin’e göre ahlak, doğuştan verilmiş bir yasa değildir; toplumsal yaşamın evrimsel ürünüdür. Ancak bu, ahlakın değerini azaltmaz. Aksine, ahlaki davranış insanın en zor kazanılmış yetisidir.  Darwin’in vardığı genel sonuç nettir: insan zihni, ahlakı ve inançları doğadan kopuk bir mucize değildir. İçgüdüden vicdana, sesten dile, bağlılıktan dine uzanan bu çizgi, uzun zaman içinde, küçük farkların birikmesiyle oluşmuştur. İnsan ile hayvan arasındaki çizgi de basamaklı bir geçiştir.

Milan Kundera - Yavaşlık: Hız Çağında Deneyimin Gösteriye Dönüşmesi

  Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü ç...