Galata Canavarı Bıçakçı
Petri Kitabı Hakkında
Reşad Ekrem Koçu tarafından tarihî belgelere sadık kalınarak
romanı yazılan Galata Canavarı Bıçakçı Petri, 19. yüzyılın son
çeyreğinde İstanbul ve Akdeniz coğrafyasında dehşet saçmış gerçek bir katilin
hikâyesini anlatır. Petri Adriyatik’te Ayamavri Adası’nda, henüz on
dört yaşında küçük bir kızın gayrimeşru çocuğu olarak dünyaya gelir.
Annesi yoksul ve kimsesizdir, çocuğunu fahişelik yaparak büyütür.
Petri daha çocukken annesinin hayatına, evine girip çıkan erkeklere ve bu kirli düzenin karanlığına tanıklık eder. Bir gece annesi Petri'yi komşusunun evine yollar;
Petri o gece komşusunun evinde cinsel istismara uğrar. Okulu bırakır, bir gemici meyhanesinde
çıraklığa başlar. Kısa süre sonra annesi öldürülür ve Petri yalnız kalır.
Henüz 14 yaşındayken, meyhanede kendisine sarkıntılık
eden sarhoş bir kaptanı kalbinden bıçaklayarak öldürür. Bu cinayet Petri'nin ilk cinayetidir. Ada halkı bu cinayeti
nefsi müdafaa olarak görür ve Petri’nin kaçmasına göz yumar. Kefalonyalı
Lefteri Kaptan tarafından adadan kaçırılır. Korsanlıkla geçinen Lefteri’nin
yanında yaklaşık dört yıl boyunca “zenâne” olarak dolaştırılır.
1874’te Lefteri ile birlikte Galata’ya gelir. Aynı gece
Marsilya Oteli’nde Lefteri’yi kalbinden bıçaklayarak öldürür; mücevher ve altın
kemerini alarak kaçar. Bu olaydan sonra Petri’nin hayatı, kesintisiz bir kaçış
ve öldürme hâline dönüşür. Bıçağını hiç şaşmadan insanların kalbinin üzerine saplaması, onun
kısa sürede “Bıçakçı Petri” adıyla tanınmasına yol açar.
Petri’nin cinayetleri planlı değildir. Cinayetler için uzun hazırlıklar
yapmaz, kurbanlarını önceden seçmez. Cinayetler çoğu zaman ani kararlarla
gerçekleşir. Bu anlarda Petri’nin avuçlarını koklaması belirleyici bir davranış
hâline gelir. Avuçlarında “kan kokusu” aldığını düşündüğü anda, karşısındaki
kişiyle kurduğu bağ, sevgi bağı bile olsa aniden kopar. Sevgili olması, dost olması ya da kendisini saklamış
biri olması fark etmez. Bu nedenle Petri’nin çevresindeki kimse güvende değildir. Petri'nin yanında hayatta kalanlar, yalnızca bir rastlantı sonucu yaşamaya devam eder.
Galata’da bir gemici meyhanesinde “Kalopedi” lakaplı bir
genci bu kez tabancayla öldürür. Ardından Havyarcı Zambo Çorbacı’nın yardımıyla
İstanbul’dan kaçırılır; Ayamavri’ye döner. Ancak Lefteri’nin akrabaları intikam
peşindedir. Bu tehdit Petri’nin hayatı boyunca sürer. Sicilya, Trieste ve
Beyrut’a kaçar; sahte isimlerle gemilerde çalışır. Beyrut’ta kendisini izleyen
Kefalonyalı Anesti’yi Beşâre Oteli’nde bıçaklayarak öldürür.
Beyrut’tan kaçarken İtalyan bir kaptanın gemisinde Ester adlı Yahudi bir şarkıcıyla tanışır. İstanbul’da Ester metresi olur;
ancak birlikte yaşamazlar. Petri kimseyle uzun süreli, kalıcı bir hayat kuramaz. Dolapdere’de
bir kulübede saklanır. Cadde-i Kebir’de Lefteri’nin tayfalarından Toma ile
karşılaşır ve onu da kalbinden bıçaklayarak öldürür. Ertesi gün Pirinççi
Gazinosu’nda Ester’e sarkıntılık eden mirasyedi bir Türk gencini tabancayla
vurur.
Bu olaylardan sonra Ester sorguya alınır ve Petri’nin
eşkâlini zabıtaya ilk kez doğru biçimde verir. Ester'in çalıştığı gazino kapanır; Ester Selanik’e
dönmeye karar verir. Aynı dönemde Petri, 12-13 yaşındaki Peruz’a ilgi duymaya başlar. Bu
ilgi kısa sürede bir saplantıya dönüşür. Günler sonra Havyarcı Zambo’nun
kendisini Kefalonyalı intikamcılara teslim etmeye çalıştığını öğrenen Petri,
pusuya düşürüleceğini anlayarak Argiri Papazi’yi ve ardından Zambo’yu öldürür.
Cadde-i Kebir’de bir zaptiye tarafından tanınır; Rusya
Sefareti’ne sığınır. Avusturya pasaportu taşıdığı için elçilikler arasında
dolaştırılır. Raguzalı kavas Nikola ile geçici bir ilişki kurar. Dolapdere’de
Peruz’un resmini almaya gittiği sırada kendisini takip eden zaptiyeyi bostan
kuyusu başında öldürür.
Avusturya bandıralı Tirol vapuruyla Trieste’ye
gönderilirken, aynı vapurda bulunan Ester’i Çanakkale Boğazı’nda bıçaklayarak
öldürür. Ardından denize atlar; öldüğü sanılır ve dosyası kapatılır. Ancak
kurtulur. Sisam’da Kiryako adıyla yaşar; Aspazya adlı bir kadınla birlikte
olur. Kefalonyalıların izini sürdüğünü anlayınca Aynaroz’a kaçar.
Aynaroz’da iki yıl kalır. Keşişler arasında
yaşar; Apostolos adlı bir çömezle yakınlık kurar. Bu ilişki de uzun sürmez.
İntikamcı Zahari’nin pususundan kurtulduğunda, hem Zahari’yi hem de Apostolos’u
öldürerek kaçar.
1880’de İstanbul’a döner. Avusturya Sefareti’nin kavası
Nikola’yı bulur ve onu tabancayla öldürür. Bir süre Kuledibi ve Kalikratya’da
saklanır. Galata’da Avrupa Tiyatrosu’nda Peruz’u Ahmed adlı bir bahriye
neferiyle gördüğünde, genci öldürür. Kaçarken kendisini takip eden sokak çocuğu
Hasan’ı da öldürür.
Odessa’ya gider; bir Rus gemisinde çalışır. Galata’ya
döndüğünde Magdalena adlı genç bir kadınla tanışır. Magdalena, Marsilya
Oteli’nde öldürdüğü Lefteri Kaptan’ın kızı Kiryakiça’dır. Petri farkında
olmadan bir intikam zincirinin son halkasına girer. 28 Ağustos 1880 sabahı,
evden çıkarken Lefteri’nin kardeşi Lambo tarafından öldürülür. Yirmi dört- yirmi
beş yaşlarındadır.
Petri kusursuz güzellikte, güzel
sesli ve iyi dans eden biridir. Cinayetlerden önce avuçlarını koklar; kan
kokusu aldığını düşündüğü an mutlaka öldürür. Çıplak ayakla dolaşır, her
cinayetten sonra şıpıdıklarını olay yerinde bırakır. Bu şıpıdıklar cinayetlerinin ayırt edici işareti hâline gelir.
Bıçakçı Petri’nin Psikolojik Profili
Bıçakçı Petri, planlı bir seri katil değildir. Onu ayırt edici kılan, şiddetinin ani ve içsel bir eşiğe dayanmasıdır. Çocukluğu güvenli bağlanmanın kurulamadığı bir ortamda geçmiştir. İşlediği cinayetler bir hedefe ulaşmaktan çok, içsel bir gerilimin boşalması gibidir. Avuçlarını koklama davranışı bu gerilimin bedensel bir işareti olarak ortaya çıkar. Bu işaret belirdiğinde, karşısındaki kişiyle kurduğu bağ kopar ve karar doğrudan eyleme dönüşür. Bu nedenle Petri’nin yanında bulunan herkes potansiyel olarak tehlike altındadır.
Sürekli yer değiştirmesi, kalıcı bağlar kuramamasıyla ilişkilidir. Cinayetlerden sonra soğukkanlı kalması, pişmanlıktan çok duygusal kopukluğu düşündürür. Hikâyesinin bir kan davasıyla sona ermesi, bu kopukluğun doğal sonucudur. Şiddetle kurulan ilişkiler, yine şiddetle biter.
***
Bu hikâyeyi okurken Bıçakçı Petri’yi “anlaşılması gereken” bir figür olarak görmüyorum. Bana daha çok, erken bir dönemde yön duygusunu kaybetmiş bir insan gibi geliyor. Hayatının başında neyin kabul edilebilir, neyin edilemez olduğuna dair ölçüler dağılmış; sonrasında bu ölçüler bir daha yerine gelmemiş. Bu yüzden yaptığı şeyler bana gizemli ya da karmaşık görünmüyor. Aksine, düz, sert ve tekrarlayan davranışlar gibi duruyor.
Petri’yi özel kılan bir zekâsı, bir planı ya da bilinçli bir kötülüğü yok. Öldürme, onun için bir amaçtan çok alışkanlık hâline gelmiş bir davranış. Ne zaman ve kime yöneldiği değişiyor, ama sonuç değişmiyor. Bu da onu daha tehlikeli kılıyor; çünkü davranışları öngörülebilir bir mantığa bağlanamıyor.
Asıl rahatsız edici olan, bu hikâyede bir dönüşümün hiç olmaması. Daha iyiye giden bir an yok, gerçekten bağ kurulan bir insan yok. Sürekli aynı yönde ilerleyen bir bozulma var. Bu nedenle Petri’nin hikâyesini okurken acıma ya da merak duymuyorum. Hikâyenin sonu da bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor. Bir yargı, bir yüzleşme ya da hesaplaşma yok; hayat nasıl yaşandıysa öyle bitiyor.