3 Ocak 2026 Cumartesi

Charles Robert Darwin’de İnsanın Kökeni: Beden, Zihin ve Ahlakın Evrimsel Sürekliliği

 

Charles Robert Darwin’de İnsanın Kökeni: Beden, Zihin ve Ahlakın Evrimsel Sürekliliği

Charles Darwin, İnsanın Türeyişi adlı yapıtında insanın kökeni meselesini ne metafizik bir tartışmaya sürükler ne de ideolojik bir cepheleşmenin konusu hâline getirir. Başlangıçtan itibaren izlediği yol, karşılaştırma, gözlem ve biyolojik süreklilik ilkesine dayanır. Darwin, kitabının girişinde insanın kökeni üzerine uzun yıllar boyunca notlar tuttuğunu, ancak bu konunun yaratacağı peşin hükümler nedeniyle yayımlamayı ertelediğini belirtir. Buna karşın Türlerin Kökeni’nden sonra evrim düşüncesinin genel kabul görmeye başlaması, insanın bu çerçevenin dışında tutulmasının bilimsel açıdan savunulamaz olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle Darwin, insanı “özel bir istisna” olmaktan çıkararak canlılar dünyasının doğal bir üyesi olarak ele alır.

Darwin’e göre insanın kökeni sorusu, insan bedeninin ve zihninin değişime açık olup olmadığıyla başlar. Eğer insan yapısı değişebiliyorsa ve bu değişimler kalıtımla aktarılabiliyorsa, insanın evrim yasalarına tâbi olmaması için bir neden kalmaz. Bu noktada Darwin, insan anatomisini diğer memelilerle karşılaştırarak ilerler. İnsan iskeleti, kas sistemi, sinir ağı ve iç organları, özellikle insan-biçimli maymunlarla aynı temel düzeni paylaşır. Bu benzerlikler yüzeysel değildir; kemiklerin dizilişi, kasların işlevleri ve organların yerleşimi ortak bir planın farklılaşmış biçimleridir. Beyin söz konusu olduğunda Darwin, insan beyninin daha büyük ve karmaşık olduğunu kabul eder; ancak bu farkın nitel değil, nicel olduğunu savunur. Beynin bölümleri, kıvrımlarının düzeni ve gelişim seyri, insan ile maymun arasında kesintisiz bir geçiş sergiler. İnsan zihninin üstünlüğü, evrimsel sürecin ileri bir aşamasıdır; bütünüyle farklı bir yaratımın sonucu değildir.

Bu yapısal yakınlık, fizyolojik ve tıbbi verilerle desteklenir. İnsan ve hayvanların aynı hastalıklara yakalanabilmesi, benzer ilaçlara benzer tepkiler vermesi, hatta alışkanlık ve bağımlılık geliştirebilmesi, yalnızca biçimsel değil, dokusal ve kimyasal düzeyde de bir yakınlığa işaret eder. Bu ortaklık canlıların iç işleyişinin benzerliğini doğrudan gösterdiği için güçlü bir kanıt oluşturur. Üreme, gebelik, doğum ve yavrunun uzun süre bakıma muhtaç olması gibi süreçler de insanı memelilerden ayırmaz; tersine, onu memeli grubunun tipik bir üyesi olduğunu ortaya koyar.

Darwin’in en etkili dayanaklarından biri embriyonal gelişimdir. İnsan embriyosu, gelişimin erken evrelerinde diğer omurgalıların embriyolarından ayırt edilemez. Solungaç yarıklarını andıran yapılar, kuyruk taslağı ve basit kalp düzeni gibi özellikler, insanın evrimsel geçmişiyle doğrudan bağlantılıdır. Gelişim ilerledikçe farklılıklar belirginleşir; ancak farklılıklar ortak bir başlangıcın üzerine eklenen ayrıntılar gibidir. Darwin için embriyonun gelişimi, türün geçmişiyle bugün arasındaki sürekliliği açık biçimde gösterir.

İnsanda bulunan güdük yapılar da bu süreklilik ilkesini pekiştirir. Kuyruk kemiği, kulak kasları, vücudu seğirtmeye yarayan kas kalıntıları ve işlevini büyük ölçüde yitirmiş bazı yapılar, atalarda işlevsel olan özelliklerin günümüzdeki kalıntılarıdır. Darwin’e göre doğa, gereksiz olanı baştan yaratmaz; işlevini yitiren yapı, kullanımın azalmasıyla körelir. Bu tür kalıntılar, insanın geçmiş yaşam biçimlerinin bedende bıraktığı izlerdir ve insanın ayrı, kopuk bir yaratılışa sahip olduğu düşüncesini zayıflatır.

Darwin insan zihnini ele alırken de aynı yöntemi sürdürür. İnsan ile hayvan arasında ahlak, bilinç ve akıl bakımından farklar bulunduğunu reddetmez; ancak bu farkların mutlak bir kopuş oluşturmadığını savunur. Hayvanlarda da korku, sevgi, merak, öğrenme ve sınırlı akıl yürütme biçimleri görülür. İnsan zihni, bu yetilerin daha gelişmiş ve daha karmaşık bir bileşimidir. Dolayısıyla zihinsel üstünlük, evrimsel bir derecelenmenin sonucudur; doğa dışı bir sıçramanın değil.

Darwin, eşeysel seçilim kavramını geliştirerek bazı özelliklerin hayatta kalmaktan çok eş seçimiyle bağlantılı olduğunu gösterir. Fiziksel çekicilik, davranış biçimleri ve cinsiyetler arasındaki farklar, yalnızca doğal seçilimle değil, biyolojik ve toplumsal tercihlerin birlikte işlemesiyle biçimlenmiştir. Bu yaklaşım, insan davranışlarının ve toplumsal özelliklerin de evrimsel bir arka plana sahip olduğunu ortaya koyar.

Darwin, insan toplulukları ve ırklar meselesinde de temkinli bir tutum sergiler. Irklar arasında farklar bulunduğunu kabul eder; ancak bu farkların türsel bir ayrım oluşturmadığını, geçişli ve tarihsel koşullarla şekillendiğini vurgular. İnsanlık tek bir türdür; ırk ayrımları biyolojik temelden çok coğrafi ve tarihsel süreçlerin ürünüdür.

Bu çerçevede Darwin, insan bedenini geçmişle bugün arasındaki sürekliliği taşıyan bir bütün olarak değerlendirir. Niktitan zar gibi körelmiş yapılar, koklama duyusunun gerilemesi, embriyonal dönemde görülen yoğun kıl örtüsü ve nadiren ortaya çıkan ataya dönüş örnekleri, gelişimin yalnızca bugünkü biçimi üretmediğini, geçmişten gelen özelliklerin izlerini de taşıdığını gösterir. Yirmi yaş dişlerinin küçülmesi ve apandisin işlevsiz ama riskli bir yapı hâline gelmesi, bilinçli tasarım fikrinden çok tarihsel kalıt düşüncesiyle anlam kazanır.

Darwin’in analizinde değişkenlik merkezi bir yer tutar. İnsan bedeninde ve zihninde olağanüstü bir çeşitlilik vardır; kaslar, damarlar, kemikler, yüzler ve zihinsel yetiler bireyden bireye farklılık gösterir. Bu değişkenlik, insanı evrimsel süreçlerin dışına itmez; tam tersine, doğal seçmenin işlemesi için gerekli zemini oluşturur. Değişkenlik olduğu sürece, seçilim mümkündür.

Kullanma ve kullanmama ilkesi bu noktada devreye girer. Denizcilerin uzuv oranları, dağ halklarının göğüs yapıları, yüksek yaylalarda yaşayan toplulukların akciğer kapasiteleri, çevresel koşulların beden üzerindeki etkisini gösterir. Darwin, insanın büyük ölçüde kültürel bir varlık hâline geldiğini kabul eder; ancak bedenin hâlâ biyolojik yasalarla biçimlendiğini vurgular.

Ataya dönüş örnekleri ise bu düşüncenin en çarpıcı yönünü oluşturur. Çift dölyatağı, çıkıntılı köpek dişleri ya da maymunlara özgü kasların insanda nadiren yeniden belirmesi, geçmişteki özelliklerin beklenmedik biçimde geri dönebileceğini gösterir. Bu tür olgular insanın hayvanlardan bütünüyle kopuk bir varlık olduğu fikrini anatomik düzeyde geçersiz kılar.

İnsan diğer omurgalılarla aynı temel planı paylaşır; aynı embriyonal evrelerden geçer ve benzer türden körelme ile değişkenlik örnekleri sergiler. Bu olguların tümünü tutarlı biçimde açıklayan ilke ortak soydur. Darwin’in amacı insanı doğanın sürekliliği içine yerleştirmektir.

Charles Darwin, İnsanın Türeyişi’nde insan zihnini ele alırken bedensel evrimde izlediği yöntemi terk etmez; yalnızca nesnesini değiştirir. Burada soru artık kemikler, kaslar ya da organlar değildir; içgüdü, duygu, akıl, ahlak ve inançtır. Darwin’in temel iddiası açıktır; insan zihni uzun bir evrimsel sürecin yoğunlaşmış sonucudur. İnsan ile hayvan arasındaki farklar derece bakımındandır.

Zekânın gelişmesiyle birlikte içgüdülerin biçimi de değişir. Darwin’e göre zihinsel yetiler arttıkça beyin, katı tepkiler üreten bir düzen olmaktan çıkar; esnek, koşullara uyarlanabilir bir merkez hâline gelir. Bu nedenle insanda ve hayvanlarda içgüdüler daha az otomatik, daha çok denetim altındadır. Alışkanlıklar zamanla kalıcılaşabilir; ancak her alışkanlık içgüdüye dönüşmez. Darwin burada dikkat çekici bir gözlem yapar: zekânın artışı, bireyi rutinlere daha az bağımlı kılar. Basit yaşam düzenleri, gelenek ve tekrar, çoğu zaman daha sınırlı zihinsel yapılarda huzur vericidir; gelişmiş zihin ise durağanlığa daha az katlanır.

Duygular alanına geçildiğinde Darwin’in tutumu nettir. Haz, acı, korku, öfke, kıskançlık, sevgi, şefkat ve kırılganlık gibi karmaşık duygular yalnızca insana özgü değildir. Hayvanların oyun oynaması, yas benzeri tepkiler göstermesi, sahiplenmesi ya da kıskançlık sergilemesi, bu duyguların biyolojik bir temele sahip olduğunu gösterir. Özellikle anne-yavru ilişkisi Darwin için belirleyicidir. Maymunlarda, fillerde ve başka memelilerde görülen özverili bakım, insan ahlakının duygusal temelinin çok daha eskiye uzandığını düşündürür. Bu nedenle Darwin’e göre ahlakın çekirdeği akılda değil, duygudadır.

Zihinsel yetilerin daha ileri biçimleri olan merak, dikkat, bellek ve hayal gücü de aynı süreklilik içinde ele alınır. Hayvanların merak etmesi, dikkatini yoğunlaştırması ve deneyimlerinden ders çıkarması Darwin için tartışma konusu değildir. Hayal gücü bağlamında düş görme örneğini kullanır. Köpeklerin ve başka hayvanların uykuda davranış sergilemesi, zihinsel imgeler kurabildiklerini gösterir. Bu imgeler insan hayal gücü kadar karmaşık değildir; ancak bütünüyle yok da değildir. Fark yine türsel değil, basamaklıdır.

Sağduyu ya da yargılama yetisi Darwin’in özellikle üzerinde durduğu bir alandır. Hayvanların yalnızca içgüdüyle değil, deneyim yoluyla öğrendikleri ve durum değerlendirmesi yaptıkları pek çok örnekle gösterilir. Engellerden ders çıkaran balıklar, hava akımını kullanan filler, birden fazla nesneyi amaca uygun biçimde taşıyan köpekler, araç-amaç ilişkisi kurabilen bir zihinsel yapıya işaret eder. İnsanla hayvan arasındaki fark, bu yetinin genelleme ve aktarım kapasitesinin genişliğidir.

Soyutlama ve bilinç tartışmasında Darwin özellikle temkinlidir. Eğer bilinçten evrenin anlamı ya da ölüm sonrası yaşam gibi soyut düşünceler anlaşılıyorsa, hayvanların böyle bir bilince sahip olmadığı açıktır. Ancak bellek çağrışım ve deneyime dayalı bir öz-farkındalık söz konusuysa, bunun ilkel biçimleri hayvanlarda da görülür. Geçmişte yaşanan bir olayı hatırlayıp ona göre davranmak, bilincin basamaklı biçimde geliştiğini düşündürür. Darwin’e göre bu noktada keskin sınırlar çizmek bilimsel değildir.

Dil meselesi, insan zihninin ayırt edici yönlerinden biri olarak ele alınır. Darwin dili insanın özgün kazanımı olarak kabul eder; ancak bunun bütünüyle kopuk bir olgu olmadığını savunur. Hayvanlar seslerle iletişim kurar, farklı duygular için farklı çağrılar kullanır ve bu çağrılar anlam taşır. İnsanı ayıran şey, ses ile düşünceyi sınırsız biçimde birleştirebilmesidir. Dil doğuştan hazır bir sistem değildir; öğrenilen bir beceridir. Buna karşın konuşmaya yönelik güçlü bir eğilim vardır. Darwin, dilin müziksel ve duygusal seslerden, benzeme yoluyla, uzun zaman içinde geliştiğini savunur. Dil düşünceyi kolaylaştırır, düşünce dili geliştirir; ancak düşüncenin tümü dile bağlı değildir. Sözcük olmaksızın da düşünmek mümkündür.

Estetik yargı ve güzellik duygusu da evrimsel süreklilik içinde değerlendirilir. Hayvanların renk, biçim ve ses tercihleri vardır; özellikle eşeysel seçilim bu tercihler üzerinden işler. Dişi kuşların erkeklerin renklerini ve şarkılarını ayırt etmesi, estetik beğeninin biyolojik bir zemini olduğunu gösterir. İnsanlarda görülen doğa ya da sanat hayranlığı ise bu temel üzerine kültür ve çağrışımlarla inşa edilmiştir.

Din ve inanç tartışması bu zihinsel çerçevenin son halkasını oluşturur. Darwin’e göre soyut ve tek tanrılı inançlar insanlığın başlangıcında yoktur. Ancak görünmeyen güçlere, ruhlara ve doğa olaylarının ardında etkin nedenler olduğuna dair düşünce çok eskidir. Bunun kaynağı merak, hayal gücü ve düş deneyimidir. İnsan, kendisini merkeze alarak doğayı anlamlandırır ve bu eğilim zamanla dinsel düşünceyi doğurur. Din bu bakımdan zihinsel yetilerin gelişiminin bir sonucudur; dışarıdan verilmiş hazır bir bilgi değildir.

Ahlak meselesi Darwin’in en dikkatli ele aldığı alandır. Vicdan ona göre insanın en yüksek zihinsel başarısıdır; ancak kökeni toplumsal içgüdülerdedir. Toplumsal hayvanlarda sevgi, bağlılık, itaat ve yardımlaşma zaten vardır. İnsan bu zemini devralır. İnsan zihnini ayıran şey, geçmiş davranışları hatırlayıp değerlendirebilmesi ve geleceğe yönelik yargılar üretebilmesidir. Geçici tutkularla yapılan bir eylemden sonra, daha kalıcı toplumsal eğilimlerin yeniden ağır basması, suçluluk ve pişmanlık duygusunu doğurur. Vicdan, bu gerilimden doğar.

Darwin’e göre ahlak, doğuştan verilmiş bir yasa değildir; toplumsal yaşamın evrimsel ürünüdür. Ancak bu, ahlakın değerini azaltmaz. Aksine, ahlaki davranış insanın en zor kazanılmış yetisidir.  Darwin’in vardığı genel sonuç nettir: insan zihni, ahlakı ve inançları doğadan kopuk bir mucize değildir. İçgüdüden vicdana, sesten dile, bağlılıktan dine uzanan bu çizgi, uzun zaman içinde, küçük farkların birikmesiyle oluşmuştur. İnsan ile hayvan arasındaki çizgi de basamaklı bir geçiştir.

Milan Kundera - Yavaşlık: Hız Çağında Deneyimin Gösteriye Dönüşmesi

  Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü ç...