Hegel’e Göre Tarih Yazımı ve Tarihte Akıl
Hegel Tarihte Akıl adlı kitabında, tarihi geçmişte olup bitmiş olayların ardışık anlatımı olmaktan
çıkararak, aklın ve özgürlüğün dünyada nasıl gerçeklik kazandığını araştıran
felsefi bir alan hâline getirir. Berlin derslerinde anlatılanlardan doğan bu kitap, tarihin
özünü “ne oldu?” sorusunda değil, “neden ve nasıl zorunlu olarak böyle oldu?”
sorusunda arar. Hegel için tarih, Tin’in (Geist) kendi kendisinin bilincine
varma sürecidir.
Bu nedenle Hegel, tarih yazımının kendisini de
problemleştirir ve tarihçiliği üç temel tarz altında inceler. İlki kaynaktan
tarihtir. Herodotos ve Thukydides gibi tarihçiler, anlattıkları olayların
içindedir; tarih henüz soyut kavramlarla boğulmamıştır. Anlatı canlıdır,
doğrudandır, tanıklık taşır. Ancak bu tür tarih, Tin’in yalnızca belirli bir
anını yakalayabilir; geniş tarihsel bütünlüğü kuramaz.
İkinci tür yansıtıcı (reflektierte) tarihtir. Burada
tarihçi, yaşanmış olanı geriye dönerek aklın süzgecinden geçirir. Ulusal
tarihler, derlemeler ve uzun dönemli anlatılar bu kapsamdadır. Ancak yansıtıcı
tarih yaklaşımı çoğu zaman geçmişi kendi çağının diliyle konuşturur. Livy’nin
Roma krallarını modern bir hatip gibi konuşturması bunun tipik örneğidir. Daha
da önemlisi, yansıtıcı tarih anlayışı sıkça pragmatik tarihe dönüşür; geçmişten
ders çıkarmaya, ahlâkî sonuçlar üretmeye çalışır. Hegel’e göre tarih ahlâk
kürsüsü değildir. Devletlerin yıkılışı, devrimler ve savaşlar, bireysel erdem
ya da kusur ölçütleriyle açıklanamaz.
Üçüncü ve Hegel’in asıl savunduğu biçim ise felsefi
dünya-tarihidir. Burada tarihçinin görevi ne tanıklık yapmak ne de ahlâk vaazı
vermektir. Amaç tarihte işleyen aklı, özgürlüğün zorunlu gelişimini
kavramaktır. Dünya tarihi Hegel’in ünlü ifadesiyle, “özgürlük bilincinin
ilerlemesidir.” Halklar, devletler ve büyük tarihsel bireyler bu ilerlemenin
taşıyıcılarıdır. Bireyler çoğu zaman ne yaptıklarını tam olarak bilmeden, Tin’in
evrensel ereğine hizmet ederler. “Tarihte akıl vardır” demek, tarihin her
anının iyi ya da adil olduğu anlamına gelmez; tersine, çatışma ve yıkımların
bile daha yüksek bir bütünlük içinde anlam kazandığını ifade eder.
Hegel bu noktada pragmatik tarih anlayışını sert biçimde
eleştirir. Tarihsel olayları bireylerin tutkuları, niyetleri ve karakterleri
üzerinden açıklamak, “bu kral hırslıydı”, “şu devlet adamı bencildi” gibi, büyük
tarihsel hareketleri kavramaya yetmez. Küçük ruhbilim, büyük tarihi
açıklayamaz. Tarihte belirleyici olan, bireylerin farkında olmadan içinde
hareket ettikleri tinsel ve nesnel bağlamdır.
Pragmatik tarih kolaylıkla ahlâkçılığa kayar. Tarihçi bir
noktada ahlâk kürsüsüne çıkar, yargılar ve öğüt verir. Hegel bu tavırla alay
eder; ona göre ahlâk dersi için Kutsal Kitap yeterlidir; tarihçinin soyut ahlâk
genellemeleri tarihin iç zorunluluğunu açıklamaz. Halkların yazgıları ve
devletlerin çöküşleri, bireysel iyi-kötü ölçütlerine indirgenemeyecek kadar
karmaşıktır.
Bu nedenle Hegel, tarihten “ders çıkarma” fikrine de
temkinle yaklaşır. Tarihin öğrettiği tek şeyin, halkların ve hükümetlerin
tarihten hiçbir şey öğrenmediği yönündeki ironik tespiti, aptallığa değil
tarihin yapısına işaret eder. Her dönem kendine özgüdür; geçmişten çıkarılan
soyut ilkeler, şimdinin somut koşulları içinde çoğu zaman işlevsiz kalır.
Tarihsel karar ancak o anın gerçekliğinde verilebilir; bunu da ancak büyük
karakterler başarabilir.
Hegel’e göre tin soyut bir ilke değil; düşünen, bilen ve
kendisiyle ilişki kurabilen canlı bir gerçekliktir. Tin’in özü özgürlüktür.
Nasıl ağırlık maddenin tözü ise, özgürlük de Tin’in tözüdür. Ancak özgürlük,
yalnızca bir durum değil, bir bilinçtir. Tin özgür olduğunu bildiği ölçüde
gerçekten özgürdür.
Bu süreç insanda içgüdü ile düşünce arasındaki mesafede
başlar. İnsan içgüdülerini bastırabilir, erteleyebilir ve yönlendirebilir; bu
özgürlüğün temelidir. İnsan en genel olanı, yani evrensel bir ereği kendine
amaç edinebilir. Tarihte de benzer bir süreç işler. Tin, halk-tinleri olarak
görünür. Her halk-tini, özgürlük bilincinin belirli bir aşamasını temsil eder.
Din, hukuk, töre, sanat ve devlet bu bilincin somut biçimleridir.
Bir halk doğar, gelişir, ilkesini gerçekleştirir ve sonunda
tükenir. Bu tükeniş Tin’in ölümü değildir; yalnızca belirli bir halk-tininin
tarihsel görevini tamamlamasıdır. Tin genel ve ölümsüzdür; halklar ise
geçicidir. Halkların çöküşü daha yüksek bir ilkenin doğuşuna zemin hazırlar.
Tarih bu nedenle kendini aşarak ilerleyen bir süreçtir.
Bu ilerlemenin ölçütü özgürlük bilincidir. Doğu dünyasında
yalnızca bir kişi özgürdür. Antik Yunan ve Roma’da bazıları özgürdür. Modern
dünyada ise insanın insan olarak özgür olduğu bilinci ortaya çıkar.
Dünya-tarihinde büyük bireyler bu sürecin zorunlu
taşıyıcılarıdır. İskender, Sezar, Napoleon gibi figürler kendi kişisel
tutkularını izliyor gibi görünürler; fakat gerçekte çağlarının henüz bilince
çıkmamış olan genel istemini açığa vururlar. Burada “usun hilesi” işler: us,
kendi evrensel ereğini gerçekleştirmek için bireylerin tutkularını araç olarak
kullanır. Tarihte hiçbir büyük şey tutkular olmadan meydana gelmemiştir; ancak
kazanç bireylere değil, ideye aittir.
Bu yüzden büyük insanlar mutlu değildir. Onların tatmini ereğin
gerçekleşmesidir. Erek tamamlandığında çoğu zaman kendileri gereksiz hâle
gelirler. Kazançları kişisel mutluluk değil, gerçekleştirdikleri kavramdır.
Bu sürecin nesnel ve kalıcı biçimi devlettir. Devlet, öznel
istençle genel istencin birliğidir; törelliğin gerçekliğidir. Özgürlük keyfilik
değildir. Gerçek özgürlük, bireyin genel olanı bilerek ve isteyerek kendine mal
etmesidir. Bu nedenle özgürlük ancak yasalar ve törellik içinde nesneleşir.
Devlet bireyi ezmez; tersine bireyin tinsel gerçekliğini mümkün kılar.
Hegel’e göre dünya tarihi, ne bireysel keyiflerin toplamıdır ne de rastlantıların yığınıdır. O, usun tutkular aracılığıyla kendini gerçekleştirme sürecidir. Tin dünya tarihinde kendi özünü tanır ve özgürlüğünü adım adım gerçekleştirir.