11 Nisan 2026 Cumartesi

La Marseillaise Marşı


Milliyetçilik ve bunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan ulus devlet tartışmalarının dünyada en çok etkilediği devletlerden birisi elbette Osmanlı Devleti olmuştur.
Başta Şinasi ve Namık Kemal olmak üzere Tanzimat Döneminin bütün aydınları derinden etkilenmiştir. Milliyetçilik düşüncesiyle ilgili Fransız İhtilâli’nden bir örnek: Fransız İhtilâli’nin hemen sonrasında, 1792 yılında, istihkâm yüzbaşısı Rouget de Lisle tarafından bir “vatan ve hürriyet” şarkısı yazılır ve bestelenir. Marsilya taburu tarafından yayıldığı için “La Marseillaise” adını alan marş “vatan ve hürriyet” gibi kavramları ön plâna çıkardığı için dönemin krallarını rahatsız eder. Daha sonra Fransız millî marşı olarak da kabul edilen şarkı, burada ortaya çıkışından bir yıl sonra Osmanlı Devleti’nde çalınıp söylenmeye başlar.
La Marseillaise’i, Türk edebiyatında, tek bölüm olarak ilk defa tercüme eden Namık Kemal olmuştur. Namık Kemal’in 1869 yılında “Hürriyet” isimli yazısında neşrettiği marşın çevirisi şöyledir:
Ey ehl-i vatan gel gidelim şan günüdür bu
Zulm açtı yine karşımıza kanlı alemler
Evlâdımızı ehlimizi kırdaki ordu
Âğûş-ı vefâmızda tutup boğmağa kükrer
Saf bağlayın artık sarılın siz de silâha
Reyyan edelim isrimizi hûn-ı mübâha
Not: Başta Namık Kemal olmak üzere, dönemin önde gelen birçok aydınının içinde yer aldığı Yeni Osmanlılar hareketini derinden etkileyen “vatan ve hürriyet” şarkısını, 22 Ağustos 1870’te “Terakki” gazetesinde tam metin olarak ilk defa tercüme edip yayımlayan Suphipaşazade Mehmet Ayetullah Bey’dir. Bu zat İstiklal Marşımızın ortaya çıkışında çok büyük emekleri olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in de ağabeyidir. Bütün bunlar kendisi de çok iyi derecede Fransızca bilen Mehmet Akif Ersoy’un bu marşı okuduğu ve İstiklal Marşı’nı yazarken tema olarak bu metinden yararlandığı düşüncesini akla getirmektedir.

8 Nisan 2026 Çarşamba

Yozgatlı Hüznî

“Kâşâne-i kalbim viran olmuştur
Ma’mur olsam da hoş olmasam da hoş
Safâ kemal buldu cefâ dolmuştur
Mesrûr olsam da hoş olmasam da hoş

El çektim cihandan zâhida tek tek
Acıyı tatlıyı tattım ey felek
Lütfun zulmün birdir nezdimde bî-şek
Menfûr olsam da hoş olmasam da hoş

Divâne meşrebim mest ü müdâmım
Vareste-i kayd-ı cihân âlâmım
Ben meykeşim zaten meftûn-ı câmım
Mahmur olsam da hoş olmasam da hoş

Hüznî bin gazeller eyledim inşâ
Geçti nev heveslik kalmadı sevdâ
Nîk ü bed-nâm nice bir oldu zirâ
Meşhur olsam da hoş olmasam da hoş”

Yozgatlı Hüznî

Şehzade Halil’in Kaçırılması ve Osmanlı-Bizans İlişkilerine Etkisi (1357)

1357 yılında henüz çocuk yaşta olan Şehzade Halil, İzmit Körfezi civarında bulunduğu sırada Foçalı Latin korsanlar tarafından kaçırılır. Aslında Şehzade Halil'in kaçırılması o dönemde sıkça yaşanan korsanlık faaliyetlerinden biridir.
Halil’in Foça’ya götürülmesi, Osmanlı'da siyasi ve psikolojik bir kriz yaratır. Çünkü aynı dönemde Süleyman Paşa’nın ölümüyle Rumeli’deki askerî güç de zayıflamıştır. Orhan Gazi ise ileri yaşına rağmen devletin yükünü taşımaya çalışmaktadır.
Tüm bu şartlar altında Orhan Gazi meseleyi çözmek için diplomatik bir yol izlemek zorunda kalır ve Bizans İmparatoru V. Ioannis Palaiologos ile anlaşır. Bizans açısından Şehzade Halil'in kaçırılması önemli bir fırsat yaratır. Yapılan anlaşmaya göre Osmanlılar, Bizans topraklarına yönelik saldırılarını durduracak ve şehzadeyi kurtarmak için yapılacak masrafları karşılayacaktır. Bizans imparatoru, Foça’daki korsanlarla görüşerek Halil’in serbest bırakılmasını sağlar. Böylece Osmanlı kısa süreliğine de olsa Bizans karşısında daha uzlaşmacı bir politika izlemek zorunda kalır.
Şehzade Halil kurtarıldıktan sonra İstanbul’a götürülür ve imparatorun kızı İrene Palaiologina ile evlendirilir. Bu evlilik siyasi amaçlarla yapılmıştır. Halil’in evliliği, Osmanlı-Bizans ilişkilerinde geçici bir yumuşama sağlamış ve Osmanlıların Rumeli’deki faaliyetlerini kısa süreliğine yavaşlatmıştır.
Ancak Halil’in hayatı bu olaydan sonra uzun sürmez. 1362 yılında Orhan Gazi’nin ölümüyle birlikte Osmanlı tahtına I. Murad geçer ve devlet içinde yeni bir güç dengesi oluşur. Bu dönemde Osmanlı’da kesin bir veraset sistemi bulunmadığından, padişahın kardeşleri rakip olarak görülebilmektedir.
Şehzade Halil’in ölümü konusunda kaynaklar kesin bir bilgi vermemektedir. Ancak bazı kroniklerde onun I. Murad tarafından ortadan kaldırıldığı ileri sürülmüştür. Bazı kaynaklarda ise doğal yolla ölmüş olabileceği belirtilmiştir.
Halil’in ölümü Osmanlı tarih yazımında kesinliği bulunmayan, tartışmalı bir meseledir.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Anadolu’dan Balkanlar’a: Keykâvus, Sarı Saltuk ve Gagavuzların Tarihî Süreci

Anadolu’dan Balkanlar’a: Keykâvus, Sarı Saltuk ve Gagavuzların Tarihî Süreci

13. yüzyıl Anadolu’su, siyasî istikrarsızlıkların ve dış baskıların yoğunlaştığı bir dönemdir. II. İzzeddin Keykâvus’un hayatı ve sonrasında yaşanan gelişmeler, böyle bir çalkantılı sürecin Balkanlar’a uzanan etkilerini anlamak açısından önemli bir örnek sunar.
II. Keykâvus Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflamaya başladığı bir dönemde hüküm sürmüştür. Kösedağ Savaşı sonrasında Anadolu Selçukluları, Moğol İmparatorluğu’nun baskısı altına girmiş ve siyasî bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmiştir. Devlet dış ve iç mücadelelerle zayıflamıştır. Keykâvus ile kardeşi IV. Kılıç Arslan arasında taht mücadelesi vardır.
Moğolların Kılıç Arslan’ı desteklemesi, Keykâvus’un Anadolu’daki siyasî konumunu zayıflatmış ve onu giderek yalnızlaştırmıştır. Tüm bu şartlar altında Keykâvus, tahtını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış ve Anadolu’yu terk ederek Bizans İmparatorluğu topraklarına sığınmak zorunda kalmıştır. Keykâvus ve onun önderliğinde göç eden Türkmenler sayesinde önemli bir nüfus hareketi olmuştur. 
Bu Türkmen topluluklarının Dobruca bölgesine yerleştirilmesi, Bizans’ın sınır politikalarıyla uyumlu bir uygulama olarak değerlendirilebilir. İmparatorluk, göçebe Türkleri sınır bölgelerinde iskân ederek hem güvenliği sağlamayı hem de Türkmenleri kontrol altında tutmayı amaçlamıştır. Böylece Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan yeni bir Türk yerleşim süreci başlamıştır.
Sürecin en dikkat çekici figürü ise Sarı Saltuk’tur. Saltuk bir önderdir ve tasavvufî yönüyle öne çıkan bir şahsiyettir. Balkanlar’da İslâmiyet’in yayılmasına yönelik faaliyetleri, özellikle Saltuknâme’de geniş bir şekilde anlatılmıştır. 
Türkmenler bir süre Nogay Han’ın koruması altında yaşamışlardır. Nogay’ın Müslüman olması ve Sarı Saltuk ile arasının iyi olması, Türkmenlerin belirli bir süre siyasî güvenceye sahip olduğunu göstermektedir. Ancak 1299 yılında Nogay’ın ölümüyle birlikte Türkmenler zorlu bir döneme girmiştir. Türkmenlerin bir kısmı Anadolu’ya geri dönmeye çalışmış, ancak büyük ölçüde başarısız olmuş ve önemli kayıplar vermiştir. Bölgede kalan topluluklar ise zamanla Hristiyanlaşarak varlıklarını sürdürmüştür. Bu Türkmen toplulukları daha sonra Gagavuz adıyla anılmaya başlamıştır. 
II. Keykâvus’un Anadolu’dan ayrılmasıyla başlayan süreç, Balkanlar’da erken dönem Türk varlığının oluşumuna zemin hazırlamıştır.

Kaynak: Halil İnalcık

La Marseillaise Marşı

Milliyetçilik ve bunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan ulus devlet tartışmalarının dünyada en çok etkilediği devletlerden birisi elbett...