José Mauro de Vasconcelos / Zezé’ye
Bir Yolculuk /Şeker Portakalı Serisi Üzerine
...
José Mauro de Vasconcelos / Zezé’ye
Bir Yolculuk /Şeker Portakalı Serisi Üzerine
...
TOLSTOY / İVAN İLYİÇ'İN ÖLÜMÜ ve İNSANI ANLAMANIN EDEBÎ HAFIZASI
Tolstoy’un eserlerinde insan karakterleri yalnızca toplumsal rollerine göre çizilmez; onların içsel çatışmaları, düşünsel dönüşümleri, hatta tanrıyla, ölümle ve vicdanla olan münasebetleri eserin merkezine yerleşir.
Tolstoy için insan, dışsal başarılarla tanımlanamaz;
onun özü, içinde taşıdığı boşlukta, suskunluğunda, görülmeyen acılarında
gizlidir.
‘‘Ya hayatımı yanlış yaşadıysam?’’ diye sorar İvan
İlyiç. Bu soru, Tolstoy’un tüm eserlerinde derinleştirilen bir vicdan
çığlığıdır.
Tolstoy’un insanı bu kadar doğru anlayabilmesinin
sırrı, büyük olaylardan çok gündelik yaşamın sıradan anlarında saklıdır. Bir
sofradaki sessizlik, bir perdeyi düzeltmek gibi küçük detaylar, karakterlerin
ruh hâllerini büyük fırtınalar gibi açığa çıkarır.
İvan’ın perdenin eğriliğine takılması, aslında kontrol
edemediği hayatın küçük bir sembolüdür. Tolstoy’un gücü de tam burada yatar: küçük
anları büyük hakikatlere dönüştürür.
Tolstoy, karakterlerini ne idealize eder ne de yerin
dibine sokar. Onları oldukları gibi, tüm zaafları, tüm iyilikleriyle sunar.
Tolstoy insanı yalnızca gözlemlemez, insanın içindeki
karanlıkta yol alır. Onun için edebiyat bir aynadan çok, bir fener gibidir: görünmeyeni
aydınlatmak, bastırılanı ortaya çıkarmak, saklanılanı yüzeye çıkarmak için.
İvan İlyiç’in Ölümü adlı kısa romanı, modern insanın
büyük bir ustalıkla yazılmış yüzleşmesidir. İvan, başarılı bir yargıçtır.
Makul, düzenli, ahlaken sorgulanmayan bir yaşam sürmektedir. Ancak ölüm, o her
şeyin yolunda gittiği anda kapısını çalar. Ölümün ayak sesleriyle birlikte,
aslında hayatı boyunca ne kadar sahte bir huzur içinde yaşadığını fark eder.
‘‘Ya hayatımı yanlış yaşadıysam?’’ dediği an, okurun
yüreğine saplanan bir bıçaktır. Çünkü bu soru, yalnızca İvan’a ait değildir.
Her insanın içten içe bildiği ama dile getirmeye cesaret edemediği bir
şüphedir.
Tolstoy’un insanı böylesine derinlemesine
anlayabilmesinin nedeni, onun hikâyeyi iç dünyanın suskun sokaklarından
kurmasıdır. Eşyaya bağlanan, perdenin yamuk duruşuna tahammül edemeyen İvan,
hayatın kontrolünü kaybetmekten korkan bir ruhtur. Bu küçük detaylar,
Tolstoy’un karakter yaratımındaki büyüsüdür: Sıradan olanın içinde olağanüstü
olanı gösterebilmek.
Tolstoy’un kaleminde ölüm bile, bir sorgulamanın
başlangıcıdır. İvan İlyiç, hayatı boyunca anlamı dışarıda aramış, statüde, ev
düzeninde, makamda. Ama ölüm döşeğinde bulduğu tek şey kendi yalnızlığıdır.
Doktorlar tıbbi terimlerle onu avutmaya çalışırken, karısı acısını yüzeysel
nazlarla geçiştirirken, sadece hizmetkârı Gerasim onu anlar. Çünkü Gerasim,
ölümden korkmayan bir insandır. İçtenliğin, sahiciliğin adıdır. Belki de
Tolstoy’un bize anlatmak istediği şey şudur: Hayatı anlamak istiyorsan,
korkmadan ölüme bak.
Tolstoy’un kahramanları tıpkı bizim gibi, zaaflarla,
çelişkilerle, korkularla yaşar. Belki de bu yüzden böylesine dokunurlar insana.
Ne bütünüyle iyi ne de tamamen kötüdürler. İnsan olmanın o inişli çıkışlı
yolunu yürürler, tıpkı bizler gibi. Onları okurken, yargılamaktan çok anlama
çabası sarar içimizi.
İnsan, ölümle yüzleştiğinde yaşamı ilk kez ciddiye
alır. Sahte başarıların, unvanların, zarif döşenmiş evlerin ardında kalan
boşluk, ancak bu yüzleşmeyle anlam kazanır.
Ahmet Hamdi Tanpınar ''Huzur'' Adlı Romanı / Modernleşme ve Geleneksel Kimlik Çatışması
Huzur romanı, Türkiye’nin modernleşme sürecinin hızla yaşandığı, Batı ile Doğu arasında giderek derinleşen farkların hissedildiği bir dönemde kaleme alınmıştır. Tanpınar, bu süreçte bireylerin ve toplumun karşılaştığı kimlik bunalımını, geçmişe duyulan özlem ve modern çağın getirdiği yabancılaşmayı ustaca yansıtır.
Bir Dehanın Yaşamına Dokunmak: Hasan Âli Yücel Üzerine Düşünceler
Hasan Âli Yücel’in yaşamı Türkiye’nin modernleşme sürecinde düşünce, inanç ve vicdan ekseninde şekillenmiş bir aydınlanma mücadelesinin simgesidir. Onu yalnızca bir devlet adamı ya da eğitim reformcusu olarak değil, düşüncenin ahlâkî sorumluluğunu taşıyan bir entelektüel olarak değerlendirmek gerekir.
Yücel’in dünyaya gelişi kişisel bir hikâyenin ötesinde sembolik bir anlam taşır. Annesi Neyyire Hanım’ın bir Mevlevî tekkesinde ettiği dua, bir çocuğun doğumundan çok bir fikrin doğuşuna benzer. Bu dua Yücel’in hayatı boyunca taşıyacağı manevî derinliğin kaynağı olur. Çocukluk döneminde yaşadığı “yırtılan kitap” olayı, onun zihinsel yolculuğunda bir dönüm noktasıdır. Bilginin otoriteyle çatıştığı bu an gelecekteki entelektüel duruşunun ilk izdüşümüdür. Kitabı yırtılmıştır ama öğrenme arzusu parçalanmamıştır.
Gençlik yıllarında Yücel’in karakteri, eleştirel düşünme becerisiyle belirginleşir. Askerlikte bir Alman subayına karşı koyması ya da hukuk fakültesinde profesörüne itiraz etmesi, onun düşüncenin özgürlükle olan zorunlu bağını kavradığını gösterir. Bu yönüyle Yücel, Cumhuriyet kuşağı içinde rasyonel düşünceyle ahlâkî duyarlılığı birleştirebilmiş ender aydınlardan biridir.
Öğretmenlik yılları Yücel’in eğitim felsefesinin temellerini attığı dönemdir. İzmir’de görev yaptığı yıllarda, bilgiye erişimi bir sınıf ayrıcalığı olmaktan çıkarıp insana ait bir hak olarak görür. Eğitimin bireyin bilgi-ahlâkî gelişimini kapsaması gerektiğini savunur. Öğretmenlik onun için toplumsal dönüşümün en etkili aracıdır. Öğrencileriyle kurduğu ilişki bilgi aktarımından çok özgür düşüncenin inşası yönündedir.
Atatürk’le karşılaşması, Yücel’in düşünce dünyasında yeni bir açılım yaratır. Onun “Sıfır hiçlik değildir, çünkü birin yanına geldiğinde değer kazanır.” cümlesi düşünsel yaklaşımının özünü yansıtır. Köy Enstitüleri projesi, Yücel’in eğitim anlayışının somut biçimidir. Bu kurumlar bilginin toplumun her kesimine yayılabileceği inancına dayanır. Ona göre halk öğrenmeye doğal olarak yetkin bir topluluktur. Köy Enstitüleri düşüncenin toplumsallaşması yönünde atılmış en cesur adımlardan biridir. Ancak bu adım geleneksel yapıları rahatsız eder; bilginin halkla buluşması, iktidar çevrelerinde bir tehdit olarak algılanır. Yücel eleştirilerin ve baskıların odağında kalır, fakat geri çekilmez. Onun yalnızlığı, politik bir sonuçtan çok ahlâkî bir seçimin bedelidir.
Devlet görevinden ayrılışının ardından Yücel, üretkenliğini farklı alanlara taşır. İş Bankası Kültür Yayınları’nın kuruluşu, dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi, UNESCO temsilciliği gibi çalışmaları, onun aydınlanma idealinin sürekliliğini kanıtlar. Bu dönemde hakkında yapılan haksız ithamlara karşı “Alnım apaçık.” diyebilmesi, düşünce ve vicdan bütünlüğünün bir ifadesidir.
Yaşamının son yıllarında bedeninin yorgunluğuna rağmen zihinsel üretkenliğini korur. Gençlerle kurduğu güzel ilişkiler, onun geleceğe olan inancını diri tutar. Bach dinleyerek hayata veda etmesi, düşünceyle estetik duyarlılığın birleştiği bir kapanıştır.
Hasan Âli Yücel’in yaşamı, Cumhuriyet ideallerinin politik ve kültürel temellerine işaret eder. Onun öyküsü, bilgiyle ahlâkın, düşünceyle emeğin, inançla eleştirinin birleşebileceğini gösterir. Eğitim onun insanlığın meselesidir. Bu nedenle Yücel’in adı, bir dönemin ötesine geçer; bilgiye, adalete ve halka inanan bir bilinç biçimini temsil eder.
Gabriel García Márquez’in Aşk ve Öbür Cinler adlı romanı hem bir aşk hikâyesi hem de inanç, otorite ve ötekileştirme üzerine yazılmış derin bir alegoridir. Yazarın romanı kaleme almasına vesile olan olay, gerçek bir gazetecilik görevidir: Marquez, yıkılan bir kilisenin bodrumunda açığa çıkan mezarları incelemek üzere gönderilir. Burada gördüğü başında yirmi iki metreyi aşan uzun saçlarıyla bir kız çocuğu iskeletidir. Bu manzara yazarın zihninde bir mit gibi yer eder; ölü bir bedenden fışkıran bu yaşam belirtisi; ölümle hayat, inançla hurafe, sevgiyle şiddet arasındaki o ince çizgiyi temsil eder. Böylece Aşk ve Öbür Cinler doğar.
Romanın merkezinde doğduğu andan itibaren sevilmeyen, dışlanan, kendi evinde bile yabancı olan bir kız çocuğu vardır: Sierva María. Annesi tarafından istenmeyen, babası tarafından unutulan bu küçük kız, kölelerin dünyasında bir sığınak bulur. Zenci kölelerin duaları, şarkıları, tılsımları ve Tanrı’yla kurdukları içten ilişki, onun gerçek ailesi hâline gelir. Beyazların dinî inançları soğuk ve buyurganken, kölelerin inancı sıcaktır, yaşam doludur. Sierva María’nın kölelerle kurduğu bağ aslında sömürgeci toplum düzenine bir başkaldırıdır; sevgiye ve özgürlüğe duyulan insanî bir özlemdir.
Bir gün Sierva María’nın ayağını kuduz bir köpek ısırır. Bu olay toplumun içindeki korkuların ve batıl inançların açığa çıkmasına neden olur. Kölelerin yaptığı şifalı tedavi beyazlar tarafından büyücülük sayılır. Dine dayalı bu düzen aklı değil dogmayı dinler; merhameti değil itaati yüceltir. Küçük kız bir anda cinlerin musallat olduğu söylenen bir varlığa dönüşür ve piskoposun emriyle manastıra kapatılır. Orada din adına yapılan her şey aslında inancın değil, iktidarın yansımasıdır. Marquez’in “İnançsızlık, inançtan daha dayanıklıydı çünkü duygularla besleniyordu” sözü, bu ironiyi özetler: gerçek inanç sevgiyle, sahte inanç korkuyla büyür.
Manastırda Sierva María’nın “ruhunu kurtarmakla” görevlendirilen rahip Cayetano Delaura, kısa sürede küçük kıza derin bir şefkat beslemeye başlar. Bu duygu giderek aşkın hatta saplantının sınırına yaklaşır. Ancak burada söz konusu olan yalnızca iki insanın aşkı değildir; Tanrı’ya duyulan inanç ile insana duyulan sevgi arasındaki kadim çatışmadır. “Mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur” cümlesi, bu ilişkinin özünü oluşturur: bazı yaralar ancak sevgiyle iyileşir, ama o sevgi çoğu zaman en derin acıların kaynağıdır. Rahip Cayetano, Tanrı’ya hizmet ile bir insana bağlanmak arasındaki uçurumda ruhunu kaybeder. Sierva María ise onun sevgisinde ilk kez insan olduğunu hisseder.
Marquez, Aşk ve Öbür Cinler’de inanç ve hurafe arasındaki farkı, aşkın ve günahın sırrını sorgular. “Düşman bizim yanılgılarımızdan çok zekâmızdan yararlanır” sözüyle yazar, aklın bile otorite tarafından nasıl yozlaştırıldığını ima eder. Çünkü asıl düşman, şeytan ya da cin değildir; dogmaların içindeki kör inançtır. Bu körlük Sierva María’nın trajedisini doğurur. O, insanların yarattığı korkuların kurbanıdır.
Roman boyunca ölüm, aşk ve inanç birbirine karışır. Marquez’in dili, “ne kadar saydam olursa, şiirsellik o kadar belirgin olur” sözünü doğrular biçimde yalın ama büyülüdür. Sierva María’nın hikâyesi, aslında sömürge döneminin baskıcı inanç sistemine karşı insanın iç özgürlüğünü anlatan bir alegoridir.
Romanın sonunda Sierva María ölür ama onun ruhu, tıpkı mezarda uzayıp giden saçları gibi, toprağın altından bile yaşamı savunur. Aşk ve Öbür Cinler; inancın sevgiye, sevginin özgürlüğe dönüştüğü noktayı anlatır. Marquez, aşkı bir kurtuluş, dini bir tuzak, ölümü ise bir geçit olarak resmeder. Sierva María’nın hikâyesi, insanın en karanlık inanç biçimleri karşısında bile içindeki ışığı koruyabileceğini gösterir; “cin” dediğimiz şey, aslında içimizde bastırdığımız sevgi ve özgürlüktür.
Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü ç...