14 Nisan 2026 Salı

Osmanlı’nın Kuzey Siyaseti: Lehistan Taht Mücadelesi ve Rusya’nın Yükselişi

Kanunî döneminde Osmanlı Devleti için yalnız batıda Habsburglarla mücadele etmek yeterli değildi. Aynı zamanda kuzeyde yeni yükselen bir güç olan Moskova Knezliği/Rus Çarlığı da dikkatle izlenmek zorundaydı. Çünkü Rusya Altınordu mirasını ele geçirip genişledikçe, bu yalnızca kuzey bozkırlarının meselesi olmaktan çıkıyor; Karadeniz, Kırım, Kafkasya, Lehistan ve hatta Osmanlı’nın doğu siyaseti için doğrudan tehdit haline geliyordu.

Osmanlı Devleti Lehistan’ı sıradan bir komşu ülke gibi görmüyordu. Lehistan, Osmanlı için bir denge ülkesiydi. Eğer Lehistan güçlü ve Osmanlı’ya dost kalırsa, hem Habsburgların hem de Rusya’nın doğu Avrupa’da aşırı güçlenmesi önlenebilirdi. Ama eğer Lehistan Habsburg ya da Moskova nüfuzuna girerse, Osmanlı’nın kuzeybatı güvenliği sarsılır, Erdel, Boğdan ve Eflak gibi bağlı veya etkisi altındaki bölgeler doğrudan baskı altına girerdi.

Lehistan’daki taht meselesi Osmanlı sarayı tarafından çok yakından izleniyordu. Leh kralının ölümüyle birlikte Leh tahtı boşalınca, bu bir iç mesele olmaktan çıkmış, Avrupa dengelerini etkileyecek uluslararası bir mesele haline gelmiştir. Çünkü Lehistan tahtına kimin geçeceği, aynı zamanda şu sorunun cevabı demekti: Lehistan hangi büyük güce yaklaşacak? Habsburglara mı, Rusya’ya mı, Fransa’ya mı, yoksa Osmanlı’ya daha yakın bir çizgiye mi?

Osmanlı’nın bu konuda tavrı çok nettir. Osmanlı, Lehistan’ın dışarıdan zorla bir hanedanın eline geçmesini istemiyor. Görünüşte “Leh beyleri kendi kralını seçsin” deniliyor; ama bu sözün arkasında çok belirgin bir siyaset vardır: Osmanlı’ya düşman bir kral seçilmemelidir. Osmanlı, Lehistan’ın kendi çıkarlarına aykırı bir tercihte bulunmamasını istiyor. 

Osmanlı Fransa ile ittifakını Habsburglara karşı ortak hareket bağlamında ve Lehistan’ın geleceğini belirleme noktasında kullanmaktadır. Fransa kralının kardeşi Henri de Valois’nın Lehistan tahtına aday gösterilmesi, Osmanlı için çok uygun bir seçenekti. Çünkü böylece ne Habsburglar ne de Rusya Lehistan’a yerleşmiş olacaktı. Üstelik Fransa zaten Osmanlı’nın Avrupa’daki en önemli diplomatik ortağıydı. Dolayısıyla Lehistan’a Fransız hanedanından bir kral getirmek, Osmanlı açısından çok akıllıca bir denge hamlesiydi.

Sokollu Mehmed Paşa Lehistan işini büyük bir dikkatle takip ediyordu. Sokollu, Lehistan’ın kaybının Doğu Avrupa dengesinin bozulması anlamına geleceğini biliyordu. Bu yüzden Osmanlı hem diplomasi hem tehdit hem de Kırım Hanlığı aracılığıyla baskı kuruyordu. Leh beylerine, piskoposlara, Fransız sarayına ve Kırım Hanı’na ayrı ayrı haberler gönderiliyordu. 

Henri de Valois Leh kralı seçilir. Bu durum, Osmanlı açısından önemli bir diplomatik başarıdır. Osmanlı, doğrudan işgal etmeden, yalnız nüfuz kullanarak, Fransa ile iş birliği yaparak ve Kırım tehdidini hissettirerek Lehistan üzerinde etkili olmuştur. Fakat bu durum uzun sürmüyor. Henri Fransa tahtı boşalınca gizlice Lehistan’ı bırakıp Fransa’ya dönüyor. Böylece Osmanlı’nın kurduğu denge yeniden sarsılıyor.

Bundan sonra yine bir taht mücadelesi başlıyor. Bu defa Osmanlı, Erdel Voyvodası Stefan Batory’nin Lehistan kralı seçilmesini sağlıyor. Bu da son derece önemlidir. Çünkü Batory, Osmanlı’ya daha yakın ve Habsburg-Rus nüfuzuna karşı kullanılabilecek bir isimdir. Böylece Osmanlı, Lehistan’ı doğrudan yönetmiyor ama onu kendi stratejik çevresinin bir parçası olarak korumaya çalışıyor. Osmanlı bu sayede Doğu Avrupa’daki güç dengesini Lehistan’ın paylaşılacağı 18. yüzyıl sonlarına kadar koruyabilmiştir.

***

Osmanlı, başlangıçta Moskova’yı çok büyük bir tehdit olarak görmüyordu. 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl başlarında Osmanlı’nın kuzey siyasetinde esas problem, doğrudan Moskova değil; Karadeniz’in güvenliği, Kırım Hanlığı’nın durumu ve Altınordu sonrası bozkır dengesi idi. Ama zamanla bu durum değişti.

Rusya, önce Kazan’ı, ardından Astrahan’ı ele geçirince, Osmanlı meselenin ciddiyetini fark etti. Bu iki hanlığın kaybı, Moskova’nın Volga hattına inmesi, bozkır dünyasına yerleşmesi, Türk-Tatar siyasî alanını parçalaması ve Karadeniz’e doğru yaklaşması anlamına geliyordu. Rusya artık kuzeyde uzak bir güç değildi, Osmanlı’nın stratejik alanına giren bir rakip olmuştu.

Osmanlı için Rus tehdidinin açık biçimde ortaya çıkışı, Kazan ve Astrahan’ın düşmesiyle başlar. Bundan sonra Rusya yalnızca kuzey bozkırlarını ele geçirmeye çalışan bir güç değil; Kırım’ı, Kafkasya’yı, Karadeniz’i ve hatta Orta Asya ile bağlantıları etkileyecek bir kuvvet haline gelir.

Kırım Hanlığı Osmanlı’ya bağlıdır, ama kendi iç dinamikleri de vardır. Osmanlı, Karadeniz’in kuzeyinde doğrudan büyük bir kara idaresi kurmak yerine Kırım Hanlığını bir tampon ve müttefik güç olarak kullanmaktadır. Fakat aynı zamanda Osmanlı Kırım’ı aşırı güçlendirmekten de çekinmektedir. Fazla güçlenen bir Kırım Hanı da Osmanlı için sorun olabilirdi. Osmanlı bir yandan Moskova’ya karşı Kırım’ı kullanmak, öte yandan Kırım’ın aşırı bağımsızlaşmasını önlemek istemektedir.

Rusya’nın yükselişiyle birlikte Osmanlı’nın kuzey politikası daha karmaşık hale geliyor. Ruslar yalnız Kazan ve Astrahan’ı almakla kalmıyor, Kafkasya’ya doğru sarkıyor, Nogaylar ve Çerkesler arasında nüfuz arıyor, Rus Kazakları Azak ve Kırım kıyılarına saldırmaya başlıyor. Rus tehdidi artık hem siyasî hem askerî hem de ticari nitelik kazanıyor.

Osmanlı Karadeniz’den Hazar Denizi’ne su yoluyla ulaşmak, Rusları aşağı Volga’dan uzaklaştırmak, Kafkasya’yı kontrol etmek, İran’ı kuzeyden çevreleyebilmek, Orta Asya hanlıklarıyla doğrudan temas kurmak, ticareti canlandırmak ve Osmanlı’nın kuzeydoğu stratejisini kuvvetlendirmek istemektedir.

Osmanlı tüm gücüyle Akdeniz, İran ve Orta Avrupa ile uğraşırken, Rusya yavaş yavaş kuzeyden ve doğudan büyüyor. Osmanlı bir yandan Kıbrıs, İnebahtı, Habsburglar ve İran meseleleriyle boğuşurken, Rusya Kafkasya ve bozkırda mevzi kazanıyor. 

Lehistan, Kırım ve Rusya meseleleri aslında birbirine bağlıdır. Osmanlı için bunlar tek bir stratejinin parçalarıdır. Eğer Lehistan dost kalırsa Rusya ve Habsburglar sınırlanır. Eğer Kırım güçlü ve Osmanlı’ya bağlı kalırsa Karadeniz kuzeyi korunur. Eğer Astrahan geri alınabilirse Rusya’nın güneye inişi durdurulabilir. 

Kanunî dönemi genellikle Belgrad, Rodos, Mohaç, Viyana, Bağdat gibi büyük fetihlerle hatırlanır. Fakat Osmanlı sadece fetih yapan bir askerî güç değil; aynı zamanda çok karmaşık bir Avrupa diplomasisi ve kuzey siyaseti yürüten dev bir imparatorluktur. Lehistan’a kral seçtirmeye çalışması, Fransız adayını desteklemesi, Kırım Hanı’nı baskı unsuru olarak kullanması, Moskova’yı dengeleme planları yapması, Astrahan için kanal projesi düşünmesi, bunların hepsi Osmanlı’nın strateji, nüfuz, denge ve diplomasiyle hareket ettiğini gösterir.

Kanunî devrinde Osmanlı Devleti, Avrupa’da üstünlüğünü sadece Habsburglara karşı savaşarak değil, Lehistan’daki taht mücadelelerine müdahale ederek, Fransa ile iş birliği kurarak, Kırım Hanlığı’nı denge unsuru olarak kullanarak ve Rusya’nın yükselişini durdurmaya çalışarak korumaya uğraşmıştır. Lehistan’ın Osmanlı’ya düşman bir hanedanın eline geçmesi, Doğu Avrupa dengesini bozacak bir gelişme sayılmış; bu yüzden Osmanlı, Henri de Valois ve sonra Stefan Batory gibi isimlerin seçilmesinde etkili olmuştur. Öte yandan Rusya’nın Kazan ve Astrahan’ı ele geçirmesi, Osmanlı için yeni ve ciddi bir tehdit doğurmuş; Astrahan seferi ve Don-Volga kanal projesi bu tehdidi durdurma amacıyla tasarlanmıştır. Her ne kadar bu proje başarıya ulaşmasa da, bu dönem Osmanlı-Rus rekabetinin gerçek anlamda başladığı safhayı temsil eder.

11 Nisan 2026 Cumartesi

La Marseillaise Marşı


Milliyetçilik ve bunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan ulus devlet tartışmalarının dünyada en çok etkilediği devletlerden birisi elbette Osmanlı Devleti olmuştur.
Başta Şinasi ve Namık Kemal olmak üzere Tanzimat Döneminin bütün aydınları derinden etkilenmiştir. Milliyetçilik düşüncesiyle ilgili Fransız İhtilâli’nden bir örnek: Fransız İhtilâli’nin hemen sonrasında, 1792 yılında, istihkâm yüzbaşısı Rouget de Lisle tarafından bir “vatan ve hürriyet” şarkısı yazılır ve bestelenir. Marsilya taburu tarafından yayıldığı için “La Marseillaise” adını alan marş “vatan ve hürriyet” gibi kavramları ön plâna çıkardığı için dönemin krallarını rahatsız eder. Daha sonra Fransız millî marşı olarak da kabul edilen şarkı, burada ortaya çıkışından bir yıl sonra Osmanlı Devleti’nde çalınıp söylenmeye başlar.
La Marseillaise’i, Türk edebiyatında, tek bölüm olarak ilk defa tercüme eden Namık Kemal olmuştur. Namık Kemal’in 1869 yılında “Hürriyet” isimli yazısında neşrettiği marşın çevirisi şöyledir:
Ey ehl-i vatan gel gidelim şan günüdür bu
Zulm açtı yine karşımıza kanlı alemler
Evlâdımızı ehlimizi kırdaki ordu
Âğûş-ı vefâmızda tutup boğmağa kükrer
Saf bağlayın artık sarılın siz de silâha
Reyyan edelim isrimizi hûn-ı mübâha
Not: Başta Namık Kemal olmak üzere, dönemin önde gelen birçok aydınının içinde yer aldığı Yeni Osmanlılar hareketini derinden etkileyen “vatan ve hürriyet” şarkısını, 22 Ağustos 1870’te “Terakki” gazetesinde tam metin olarak ilk defa tercüme edip yayımlayan Suphipaşazade Mehmet Ayetullah Bey’dir. Bu zat İstiklal Marşımızın ortaya çıkışında çok büyük emekleri olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in de ağabeyidir. Bütün bunlar kendisi de çok iyi derecede Fransızca bilen Mehmet Akif Ersoy’un bu marşı okuduğu ve İstiklal Marşı’nı yazarken tema olarak bu metinden yararlandığı düşüncesini akla getirmektedir.

8 Nisan 2026 Çarşamba

Yozgatlı Hüznî

“Kâşâne-i kalbim viran olmuştur
Ma’mur olsam da hoş olmasam da hoş
Safâ kemal buldu cefâ dolmuştur
Mesrûr olsam da hoş olmasam da hoş

El çektim cihandan zâhida tek tek
Acıyı tatlıyı tattım ey felek
Lütfun zulmün birdir nezdimde bî-şek
Menfûr olsam da hoş olmasam da hoş

Divâne meşrebim mest ü müdâmım
Vareste-i kayd-ı cihân âlâmım
Ben meykeşim zaten meftûn-ı câmım
Mahmur olsam da hoş olmasam da hoş

Hüznî bin gazeller eyledim inşâ
Geçti nev heveslik kalmadı sevdâ
Nîk ü bed-nâm nice bir oldu zirâ
Meşhur olsam da hoş olmasam da hoş”

Yozgatlı Hüznî

Şehzade Halil’in Kaçırılması ve Osmanlı-Bizans İlişkilerine Etkisi (1357)

1357 yılında henüz çocuk yaşta olan Şehzade Halil, İzmit Körfezi civarında bulunduğu sırada Foçalı Latin korsanlar tarafından kaçırılır. Aslında Şehzade Halil'in kaçırılması o dönemde sıkça yaşanan korsanlık faaliyetlerinden biridir.
Halil’in Foça’ya götürülmesi, Osmanlı'da siyasi ve psikolojik bir kriz yaratır. Çünkü aynı dönemde Süleyman Paşa’nın ölümüyle Rumeli’deki askerî güç de zayıflamıştır. Orhan Gazi ise ileri yaşına rağmen devletin yükünü taşımaya çalışmaktadır.
Tüm bu şartlar altında Orhan Gazi meseleyi çözmek için diplomatik bir yol izlemek zorunda kalır ve Bizans İmparatoru V. Ioannis Palaiologos ile anlaşır. Bizans açısından Şehzade Halil'in kaçırılması önemli bir fırsat yaratır. Yapılan anlaşmaya göre Osmanlılar, Bizans topraklarına yönelik saldırılarını durduracak ve şehzadeyi kurtarmak için yapılacak masrafları karşılayacaktır. Bizans imparatoru, Foça’daki korsanlarla görüşerek Halil’in serbest bırakılmasını sağlar. Böylece Osmanlı kısa süreliğine de olsa Bizans karşısında daha uzlaşmacı bir politika izlemek zorunda kalır.
Şehzade Halil kurtarıldıktan sonra İstanbul’a götürülür ve imparatorun kızı İrene Palaiologina ile evlendirilir. Bu evlilik siyasi amaçlarla yapılmıştır. Halil’in evliliği, Osmanlı-Bizans ilişkilerinde geçici bir yumuşama sağlamış ve Osmanlıların Rumeli’deki faaliyetlerini kısa süreliğine yavaşlatmıştır.
Ancak Halil’in hayatı bu olaydan sonra uzun sürmez. 1362 yılında Orhan Gazi’nin ölümüyle birlikte Osmanlı tahtına I. Murad geçer ve devlet içinde yeni bir güç dengesi oluşur. Bu dönemde Osmanlı’da kesin bir veraset sistemi bulunmadığından, padişahın kardeşleri rakip olarak görülebilmektedir.
Şehzade Halil’in ölümü konusunda kaynaklar kesin bir bilgi vermemektedir. Ancak bazı kroniklerde onun I. Murad tarafından ortadan kaldırıldığı ileri sürülmüştür. Bazı kaynaklarda ise doğal yolla ölmüş olabileceği belirtilmiştir.
Halil’in ölümü Osmanlı tarih yazımında kesinliği bulunmayan, tartışmalı bir meseledir.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Anadolu’dan Balkanlar’a: Keykâvus, Sarı Saltuk ve Gagavuzların Tarihî Süreci

Anadolu’dan Balkanlar’a: Keykâvus, Sarı Saltuk ve Gagavuzların Tarihî Süreci

13. yüzyıl Anadolu’su, siyasî istikrarsızlıkların ve dış baskıların yoğunlaştığı bir dönemdir. II. İzzeddin Keykâvus’un hayatı ve sonrasında yaşanan gelişmeler, böyle bir çalkantılı sürecin Balkanlar’a uzanan etkilerini anlamak açısından önemli bir örnek sunar.
II. Keykâvus Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflamaya başladığı bir dönemde hüküm sürmüştür. Kösedağ Savaşı sonrasında Anadolu Selçukluları, Moğol İmparatorluğu’nun baskısı altına girmiş ve siyasî bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmiştir. Devlet dış ve iç mücadelelerle zayıflamıştır. Keykâvus ile kardeşi IV. Kılıç Arslan arasında taht mücadelesi vardır.
Moğolların Kılıç Arslan’ı desteklemesi, Keykâvus’un Anadolu’daki siyasî konumunu zayıflatmış ve onu giderek yalnızlaştırmıştır. Tüm bu şartlar altında Keykâvus, tahtını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış ve Anadolu’yu terk ederek Bizans İmparatorluğu topraklarına sığınmak zorunda kalmıştır. Keykâvus ve onun önderliğinde göç eden Türkmenler sayesinde önemli bir nüfus hareketi olmuştur. 
Bu Türkmen topluluklarının Dobruca bölgesine yerleştirilmesi, Bizans’ın sınır politikalarıyla uyumlu bir uygulama olarak değerlendirilebilir. İmparatorluk, göçebe Türkleri sınır bölgelerinde iskân ederek hem güvenliği sağlamayı hem de Türkmenleri kontrol altında tutmayı amaçlamıştır. Böylece Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan yeni bir Türk yerleşim süreci başlamıştır.
Sürecin en dikkat çekici figürü ise Sarı Saltuk’tur. Saltuk bir önderdir ve tasavvufî yönüyle öne çıkan bir şahsiyettir. Balkanlar’da İslâmiyet’in yayılmasına yönelik faaliyetleri, özellikle Saltuknâme’de geniş bir şekilde anlatılmıştır. 
Türkmenler bir süre Nogay Han’ın koruması altında yaşamışlardır. Nogay’ın Müslüman olması ve Sarı Saltuk ile arasının iyi olması, Türkmenlerin belirli bir süre siyasî güvenceye sahip olduğunu göstermektedir. Ancak 1299 yılında Nogay’ın ölümüyle birlikte Türkmenler zorlu bir döneme girmiştir. Türkmenlerin bir kısmı Anadolu’ya geri dönmeye çalışmış, ancak büyük ölçüde başarısız olmuş ve önemli kayıplar vermiştir. Bölgede kalan topluluklar ise zamanla Hristiyanlaşarak varlıklarını sürdürmüştür. Bu Türkmen toplulukları daha sonra Gagavuz adıyla anılmaya başlamıştır. 
II. Keykâvus’un Anadolu’dan ayrılmasıyla başlayan süreç, Balkanlar’da erken dönem Türk varlığının oluşumuna zemin hazırlamıştır.

Ziya Paşa, Türkü

Akşam olur, güneş gider şimdi buradan, Garip garip kaval çalar çoban dereden, Pek körpesin, esirgesin seni yaradan. Gir sürüye, kurt kapması...