9 Ağustos 2025 Cumartesi
Voltaire
5 Ağustos 2025 Salı
Kadınlar Mektebi ve Molière’in Gözünde Toplumsal Ahlakın Komedisi
Eserin sahneye ilk konduğu 1662 yılı, Molière’in kırk yaşına bastığı ve sahnede edindiği tecrübeyi nihayet kendine özgü bir kurgu ve cesaretle biçimlendirdiği bir döneme karşılık gelir. Bu oyun, yüzeyde aşkın komik yanını gösterir gibi görünse de özünde toplumsal korkulara, özellikle de erkek egemen dünyada kadının bağımsızlığına duyulan korkuyu anlatır. Yaşlı Arnolphe’nin genç Agnès üzerindeki denetim arzusu, erkek kıskançlığının ve toplumun kadın üzerindeki mutlak kontrol arzusunun temsilidir. Molière burada, yalnızca bir karakteri gülünçleştirmez; bir dönemin, hatta çağlar boyu süregelmiş bir tahakküm anlayışını sahnenin ortasında sergiler.
Bu yüzden Kadınlar Mektebi sanatın gücünü mizah yoluyla kanıtlayan ve her bir sahnesiyle seyircinin yerleşik ahlak anlayışına sataşan bir yapıttır. Molière’in uğradığı ağır eleştirilerin nedeni de budur: Kendisini tehdit altında hisseden gelenek, karşısında alaycı bir eleştirel tavır bulduğunda gülebilir ama aynı zamanda öfkelenir ve saldırganlaşır. Oyunun ilk temsilinden sonra tiyatro dünyasında başlayan uzun tartışmalar, kültürel bir hesaplaşmanın da ifadesidir.
Kadınlar Mektebi ile Kocalar Mektebi arasında kurulan bağ, Molière’in toplumda kadın-erkek ilişkilerine dair gözlem ve eleştirilerini iki farklı yüzeyde işlediği ikiz yapıtlardır. Kocalar Mektebi’nde yaşlı Sganarelle, genç eşine duyduğu güvensizlikle alay konusu olurken; Kadınlar Mektebi’nde Arnolphe, daha genç bir kadını terbiye ederek ideal eş hâline getirme hevesiyle gülünçleşir. Her iki karakterin de niyeti kadını şekillendirmek, kendi arzusuna göre biçimlendirmektir. Oysa Molière, bu çabanın ne kadar boş ve ne kadar trajikomik olduğunu göstermekten geri durmaz. Agnès’in bilgiden, dünyadan, yaşamdan yoksun bırakılmış hâli, kadınların yüzyıllar boyunca içine hapsedildiği cehalet duvarlarına da işaret eder.
Molière’in komedisi, güldürürken gösteren, gösterirken düşündüren ve en önemlisi düşündürürken insanın kendine bakmasını sağlayan bir eserdir. Oyunun sahne aldığı dönemde, halkın eğlence arayışı ile soyluların ahlak savunusu arasındaki gerilim, tiyatronun sahnesine taşınmış; Molière bu sahnede, herkesin gözü önünde ikiyüzlü değerleri çözümlemiş ve onları gülünçlüğe teslim etmiştir. Onun yaptığı, sanat yoluyla hakikati ifşa etmek, insanı insan yapan zaaflarla yüzleşmeye çağırmaktır. Bu yüzleşme ise çoğu zaman seyirciyi rahatsız eder; çünkü herkes gülmek ister ama kimse kendisine gülünmesini istemez.
Bu yönüyle Molière, dönemin toplumsal düzenine karşı entelektüel bir duruş sergileyen ve sanat aracılığıyla eleştirel düşüncenin sınırlarını zorlayan bir düşünürdür. Onun tiyatrosu, ahlakın tekeli olduğunu sananları sahnenin ortasında gülünçleştiren ve halkı bu mizah yoluyla özgürleştiren bir karşı söylemdir. Kadınlar Mektebi, işte bu özgürleşmenin ilk ve belki de en cesur adımıdır. Oyunun sonunda ne Arnolphe galip gelir ne de onun dayattığı cehalet düzeni. Galip gelen hakikatin sıradan ama inatçı ışıltısıdır.
Kadınlar Mektebi, 17. yüzyıl Fransız tiyatro sahnesinde bir komedya örneği olarak kadının toplum içerisindeki yerine dair köklü ve sarsıcı bir eleştirinin mizah yoluyla ifadesi olarak değerlendirilmelidir; çünkü Molière’in bu oyunu, göründüğü üzere kıskanç bir adamın hikâyesini anlatmakla kalmaz, aynı zamanda kadınların bilgiye erişiminin bilinçli olarak engellendiği, cehaletin bir fazilet gibi sunulduğu ve itaatin erdem, iradenin ise ahlaksızlık olarak damgalandığı bir toplumsal düzenin taşlarını yerinden oynatır. Oyunun merkezinde yer alan Arnolphe karakteri yaşlanmakta ve evliliği bir yatırım gibi görmektedir, kadını ise bu yatırımın güvenilirliği açısından biçimlendirmek isteyen, tahakküm arzusu içinde debelenen bir erk simgesidir. Arnolphe, Agnès adında genç bir kızı çocuk yaşta eğitimsiz, dünyadan yalıtılmış bir ortamda büyütmüştür, onun her türlü bilgi ve deneyimden mahrum kalmasını ise sadakat garantisi olarak görmektedir. Bu noktada Molière, Arnolphe’in cehalet müfredatını ironik bir biçimde gözler önüne serer; zira kadının bilgisizliği, erkeğin huzuru için bir tür teminattır ve bu anlayış Arnolphe’in gibi figürlerin bir saplantısı ve toplumun kadına biçtiği rolün açık bir ifşasıdır.
Agnès’in varlığı, bu anlamda erkeğin zihninde kurgulanan makbul kadın ideolojisinin neredeyse karikatürleşmiş bir temsilidir. Bu kadın modeli, itaatkâr, sessiz, sorgulamayan, konuşmayan, hatta düşlemeyen bir varlık olmalıdır ki erkeğin dünyasında huzur ve düzen hüküm sürsün. Ancak Molière’in sanatı, tam da bu noktada devreye girer; zira o, Agnès’in naif görünümlü, ama içten içe büyüyen varoluşunu, seyirciyi gülümseten sahneler eşliğinde özgürlüğe doğru taşır. Agnès, her ne kadar cehalet içinde büyütülmüş olsa da, doğası gereği sorgulayan, merak eden, âşık olan ve kendini ifade etme arzusu taşıyan bir varlıktır.
Molière burada seyirciyi güldürürken düşündürür: Bir yandan Arnolphe’in çaresizliği, kıskançlığı ve komik önlemleri izlenirken kahkaha yükselir; öte yandan bu kahkaha, toplumun kadına biçtiği kuralların ne kadar gülünç, ne kadar kırılgan ve aslında ne kadar acıklı olduğunu da düşündürür. Kadınlar Mektebi, mizahın yüzeyinde eğlence vaat etse de özünde bir isyan barındırır; bu isyan, kadının cehalet içinde tutulmasına, onun özgür iradesinden duyulan korkuya ve bilhassa, bilgi ile kadının bozulacağı saplantısına yöneltilmiş güçlü bir eleştiridir.
Oyun boyunca Arnolphe’in en büyük korkusu, Agnès’in düşünmesi, konuşması ve en nihayetinde kendi iradesini ortaya koymasıdır. Bu korku, gerçekte kadının özneleşme ihtimaline duyulan korkudur. Molière, Agnès’in âşık olmasıyla birlikte, bu korkunun nasıl bir panik hâlini aldığına ve Arnolphe’in nasıl kendi zihinsel hapishanesine mahkûm olduğuna dikkat çeker. Agnès’in aşkı içgüdüsel bir yönelimle başlar; ama zamanla bu aşk ona düşünme, sorgulama ve karar verme hakkını da kazandırır. Bu anlamda Agnès’in karakter gelişimi özgürleşmekle ilgilidir.
Molière’in çağdaşı olan birçok seyirci, bu oyunu ahlaka aykırı, inançlara hakaret, hatta toplumsal düzeni tehdit edici bulmuştur. Ne var ki Molière bu eleştirilerin hiçbirine doğrudan cevap vermez; onun cevabı sanattadır, mizahın içindedir. Arnolphe gibi karakterler aracılığıyla, dönemin makul görünen, ama derinlemesine gülünç olan değerlerini sahneye taşır. Kadınlar Mektebi, sonunda kadın için bir özgürleşme, erkek için ise bir çözülme öyküsüne dönüşür. Agnès, aşkını seçer; Arnolphe, tüm planlarının komik bir yıkıma uğradığını görür. Bu yıkım kadın iradesine duyulan korkunun kaçınılmaz sonudur. Molière’in oyununda kazanan özgür iradedir. Ve bu irade, kadınların yüzyıllardır kendilerine biçilen rolleri reddetme gücünü taşıyan bir başkaldırıdır. Molière’in ustalığı ise bu başkaldırıyı, seyircinin kahkahasında görünmez bir hakikat gibi saklamasında yatar.
2 Ağustos 2025 Cumartesi
Ne Varsa Eskide Var: Bir Dizi Deneyimi / Zamanın Ruhu Üzerine
Ne Varsa Eskide Var: Bir Dizi Deneyimi Zamanın Ruhu Üzerine
“Ne varsa eskide var” sözü, çoğu zaman nostaljik bir hayıflanma olarak görülür. Kimileri bu söze burun kıvırır, ilerlemenin her zaman geçmişi aşmak olduğunu düşünür. Ama bazen, özellikle günümüz dünyasının insan ilişkilerine, sanatına ya da gündelik hayatına bakınca, bu sözün ne denli haklı olduğunu içten içe kabul ederiz. Son zamanlarda izlediğim bazı diziler, bu düşünceyi zihnimde daha da pekiştirdi. İzlediğim dizilerden ilki 1883, ardından gelen 1923 oldu. Her iki dizi de Amerika’nın batıya doğru genişlediği sınır bölgesinde geçen olayları konu alıyor. Montana, bu anlatıların mekânsal odağında yer alıyor. Özellikle 1883, göçmen ailelerin çetin doğa koşullarına, yerlilerle yaşanan çatışmalara ve kendi iç dünyalarındaki zorluklara rağmen ayakta kalma çabalarını konu ediniyor. Dizinin merkezinde aşk, dostluk, sadakat ve düşmanlık gibi insana özgü temel duygular, olağanüstü bir doğallık ve derinlikle işlenmiş. Görselliği, oyunculukları ve dönem atmosferine sadık kalan detaylarıyla adeta izleyeni o yıllara ışınlayan bir anlatı ortaya çıkmış.
Bu dizilerde dikkat çeken en önemli unsur, insan ilişkilerindeki sıcaklık ve derinlikti. Zorluklarla yoğrulan hayatlar, insanları birbirine daha çok bağlamış. Hüzün anlam taşıyor, aşk bir sabır ve sadakat meselesi olarak işleniyor. Belki de “eskide” aradığımız şey, tam da bu türden ilişkilerin varlığı: Anlam yüklü bağlar, içtenlik, sadakat ve insanın insana gerçekten ihtiyaç duyması.
Ne var ki bu etkileyici anlatılardan sonra Yellowstone adlı dizinin yeni sezonuna (Bu iki dizinin devamı niteliğinde) başladığımda büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Dizi, zaman içinde ilerleyerek günümüze yaklaşıyor. Ancak bu ilerleyiş, beraberinde o derinlikli insan ilişkilerinin yerini yüzeysel, yapay, hatta zaman zaman soğuk ilişkilere bırakmasına neden olmuş. Modern çağın bireyciliği, yalnızlığı, güvensizliği ve sevgisizliği, hikâyeye de sirayet etmiş. Karakterler arasındaki diyaloglar yavanlaşmış, dostluklar çıkar ilişkisine indirgenmiş, aşklar hızla kurulup hızla dağılan boşluklara dönüşmüş. İzledikçe kendimi rahatsız hissettim. Çünkü bu anlatı bir kurgu olsa da günümüzün ruhunu yansıtan acı bir gerçekti.
Günümüz insanı, görünürde daha özgür belki ama aynı zamanda daha yalnız, daha savunmasız ve daha sevgisiz. Evet teknolojik gelişmeler, ulaşım ve iletişim imkanları bakımından ilerideyiz; ancak ruhsal anlamda, insan ilişkilerinin samimiyeti ve sürekliliği açısından bir yoksullaşma yaşıyoruz. Eski zamanlarda, insanların birbirine duyduğu güven, kurdukları dostluklar ya da sevdikleri uğruna verdikleri emekler, bugünün hızlı ve yüzeysel ilişkileriyle karşılaştırıldığında birer hazine gibi görünüyor.
Bu yüzden “ne varsa eskide var” demek, yalnızca eski zamanlara duyulan bir özlem değil, aynı zamanda bir eleştiri. Bugünün ilişkiler dünyasına, insanın insanla olan bağının ne kadar zayıfladığına dair derin bir sitem. Belki de bu dizilerde aradığımız şey, artık hayatımızda eksilen o insani sıcaklıktır. Bu yüzden modern dünyanın bana iyi gelmeyen yüzünü izlemeyi bıraktım; eski zamanların anlamlı dünyasında kalmayı seçtim.
Kendi Sesinin Yankısı: Nietzsche, Okuma ve Ruhun Derinliği
Kendi Sesinin Yankısı: Nietzsche, Okuma ve Ruhun Derinliği
Nietzsche, yüksek sesle gülmenin faziletlerinden söz ederken, tanrıların bile birbirine şaka yapabileceği ihtimalini düşünmeye değer bulur. Bu düşünce beni derinden etkiliyor. Çünkü Nietzsche burada gülmeyi ve şakayı yalnızca insana mahsus bir zayıflık olarak görmez; bilakis kutsal olanla bile ortaklık kurulabilecek bir erdem olarak değerlendirir. Bu yaklaşım, hem gülüşe hem söze dair alışıldık sınırları sorgulatır. Nietzsche yüksek sesle okumanın da kıymetine dikkat çeker. Oysa bize, okumanın sessizlik içinde, gözle yapılması gerektiği, sesli okumanınsa çocukça ya da nafile bir uğraş olduğu öğretilmiştir.
Ama ben bunu yapıyorum. Okurken kendi sesimi duymaktan, sözcüklerin havada yankılanışını işitmekten haz alıyorum. Belki sınır tanımayan ruhumdan, belki kurallara boyun eğmeye gönülsüzlüğümden, belki de yaradılışımın bana dayattığı içsel bir ihtiyaçtan... Bilmiyorum. Bildiğim şu ki: Sesim sözcüklerle buluştuğunda, yazı içimde daha derin, daha unutulmaz bir yere dokunuyor. Konuşmayı çok seven biri değilim; ama metinleri yüksek sesle okurken, kendi sesimle yüzleşmek, kelimelerin ritmine kendi sesimi katmak beni hem dinlendiriyor hem de canlandırıyor. Nietzsche’nin de bu düşüncede olması beni fazlasıyla memnun etti; çünkü bazen kendi sezgilerimizin ardında bir filozofun ayak izini görmek, yalnızlığımızı unutturur.
Belki siz de denemelisiniz. Okurken kendi sesinizi duymak yalnızca anlamayı derinleştirmekle kalmaz; belki de hiç tanımadığınız bir yanınıza, içinizde saklı duran o eski sese kapı aralar. İşte o ses, belki bir gün gülüşünüzle birleşir; insana özgü içtenlikle, Tanrı'ya yaraşır bir özgürlük arasında bir yerde hayat bulur.
Tabii diğer insanları rahatsız etmemek koşuluyla...
26 Temmuz 2025 Cumartesi
Babil Kitaplığı Rus Öyküleri
Dostoyevski'nin Timsah hikâyesi: Hikâyenin başkahramanı,
Ivan Matveyevich adlı bir devlet memurudur. Bir gün, karısı Elena Ivanovna ve
hikâyenin anlatıcısı dostuyla birlikte egzotik hayvanların sergilendiği bir
fuara giderler. Orada sergilenen bir timsah, hikâyenin tam merkezine oturur.
Ivan Matveyevich timsahı daha yakından incelemek isterken, beklenmedik bir şey
olur: Timsah onu canlı canlı yutar!
Ancak burada sıra dışı bir durum vardır: Ivan Matveyevich timsahın içinde
yaşamaya devam eder ve içeriden konuşabilir!
İlk şaşkınlığın ardından, karısı ve anlatıcı onu kurtarmaya çalışır. Fakat Ivan
Matveyevich, timsahın içindeki hayatın konforlu ve huzurlu olduğunu, ayrıca
artık çok daha fazla düşünmeye ve yazmaya zaman bulduğunu söyleyerek orada
kalmak ister. Hatta bu durumun onun entelektüel kariyeri için bir fırsat
olabileceğini savunur.
Timsah, hem edebi bir hiciv olarak hem de çağının entelektüel ve toplumsal
atmosferinin ironik bir temsili olarak dikkate değerdir. Dostoyevski burada,
insanın absürtlükler karşısındaki çaresizliğini ve bu çaresizliği nasıl
anlamlandırmaya çalıştığını zekice bir mizahla işler. Aynı zamanda devlet,
bürokrasi, toplum ve birey ilişkisine dair alegorik okumalara açık zengin bir
metindir.
L. Andreyev'in Elezar adlı hikâyesi: Yazar İncil'deki Lazarus’un ölümden
diriliş hikâyesini edebi bir temel alarak felsefi ve varoluşsal bir kabusa
dönüştürür. Ancak Andreyev’in kaleminde bu mucize, korkunç bir sessizlik,
düzenin anlamsızlığı ve insanın ruhuna çöken derin bir boşluk vardır.
Öyküde Lazarus (Eleazar), ölümden sonra dirilmiştir. Ancak onun bu dönüşü ne
neşe ne de umut getirir. Aksine, yüzüne yerleşen o açıklanamaz ölüm bilgisi ve
bakışlarındaki sonsuzluk, çevresindekileri dehşete düşürür. Kimse onunla göz
göze gelememekte, onun yanında uzun süre kalamamaktadır. Çünkü Lazarus artık
dünyaya ait değildir; onun gözlerinden yansıyan şey, yaşamın karşıtı olan bir
şeydir: mutlak anlamsızlık.
Dirildikten sonra eski hayatına dönmeye çalışır, ama artık
hiçbir şeyin anlamı yoktur: ne sevgi, ne doğa, ne sanat vardır onun için.
Çevresindekiler, onun sessizliğine ve ürkütücü varlığına dayanamayarak
uzaklaşır. İnsanlar, Elezar’ın bakışlarına tahammül edemez hale gelir; onun
çevresinde bir tür varoluşsal çürüme ve çöküş başlar. Öykü, ölümden sonra gelen
bilgiye dair metafizik bir soru yöneltir: Eğer bir insan gerçekten ölümün ne
olduğunu bilse, hâlâ dünyada yaşayabilir miydi?
Andreyev’in dili yoğun, karanlık ve sembollerle yüklüdür. Eleazar karakteri,
artık hiçbir dünyevi anlamı kabul etmeyen biri olarak, Tanrı’nın sessizliğine
ve evrenin sonsuz boşluğuna tanıklık etmiş bir ölüm peygamberine dönüşür.
Hikâyenin sonunda Lazarus bir anlamda hâlâ diridir, ama yaşayan bir ölüdür;
içinde zamanın dışına taşmış bir bilgi vardır; insan aklının taşıyamayacağı
kadar ağır bir hakikat.
Lev Tolstoy’un Ivan İlyiç’in Ölümü adlı kısa romanı, insanın
hayatı boyunca kurduğu sahte yapıların çöküşünü ve ölüm karşısında hakikati
arayışını anlatır. Yüksek mahkeme yargıcı Ivan İlyiç, dışarıdan bakıldığında
itibarlı, düzenli, normal bir yaşam sürmektedir: toplum kurallarına uymuş,
meslek merdivenlerini dikkatle tırmanmış, statü ve gösteriş dolu bir yaşam
kurmuştur. Ne var ki bir gün ansızın başlayan bir hastalık, bedensel bir
çöküşten çok daha fazlasını tetikler: Ivan, ilk kez ölümün gerçekten var olduğunu,
hem de kendisi için de olduğunu fark eder.
Çevresi; ailesi, arkadaşları, doktorları; onun acılarını geçiştirir,
hastalığını hafifseyerek görmezden gelir. Ancak Ivan, içten içe yaklaşmakta
olan sona karşı koyamaz. Ağrılar arttıkça, yalnızlık derinleştikçe ve ‘’hasta
değilsin’’ inkârları sürüp gittikçe, Ivan kendi kendine şu soruyu sorar:
‘’Ben aslında doğru doğru bir hayat yaşadım mı?’’
Yıllarca uğruna çalıştığı şeylerin; kariyerin, mevkinin, toplumun onayının,
aslında hiçbir gerçek anlam taşımadığını fark eder.
Tolstoy burada ölümü ve ruhsal uyanışı anlatır. Ivan, çürümeye başlamış
bedeninin içinde, ilk kez sahici bir yaşam arzusuna tutunur. Gerçekle ilk kez
yüzleşir. Ve bu yüzleşme, onu bir aydınlanmaya götürür. Evin genç hizmetkârı
Gerasim’in gösterdiği içten ilgi ve yalın merhamet, ona gerçek insani
ilişkinin, sahiciliğin ve ölümle barışmanın mümkün olduğunu sezdirir.
Romanın son anlarında Ivan, yıllarca sürdüğü gösterişli ama sahte hayattan
sıyrılır, bencilliğini bırakır, affeder ve affedilir. Artık ölümden korkmaz;
çünkü yaşamın ne olmadığını anlamıştır. Ölümün gelip çattığı o son saniyede,
sanki sonsuz bir ışıkla karşılaşır ve şunu söyler: '‘Ölüm yok... ben yalnızca hakiki olan yaşama giriyorum.’’
Milan Kundera - Yavaşlık: Hız Çağında Deneyimin Gösteriye Dönüşmesi
Milen Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabı, hız çağının ortasında insan deneyiminin nasıl yüzeyselleştiğini ve giderek gösteriye dönüştüğünü ç...
-
Bu resmi, tarihi bir belgeyi kaynak alarak özgün biçimde çizdim. Osmanlı Sarayları: Bey Sarayı Bursa Bey Sarayı, Osmanlı Devleti’nin kurulu...
-
Mustafa Kutlu Beyhude Ömrüm / Toprağın Direnişi ve Ruhun Çöküşü: Beyhude Ömrüm ile Yaban Romanında Doğa ve Yalnızlık Mustafa Kutlu'nun ...

