2 Mayıs 2026 Cumartesi

Veba, Korku ve Hikmet: İnsan Üzerinde Ruhun Gücü

 

Veba, Korku ve Hikmet: İnsan Üzerinde Ruhun Gücü

Oldukça eski zamanlardan beri anlatılan bir hikâyeye göre, bir derviş Mısır’ın kenarında otururken korkunç bir varlığın Mısır’a doğru ilerlediğini görür. Yanına gidip kim olduğunu sorar.

Varlık şöyle cevap verir: “Ben vebayım. On beş bin kişinin canını almak için Mısır’a gidiyorum.”

Derviş, bundan daha fazla kötülük yapmamasını rica ederek oradan ayrılır.

Bir süre sonra gerçekten Mısır’da veba ortaya çıkar. Ancak ölenlerin sayısı on beş bin değil, otuz bindir.

Bunun üzerine derviş tekrar o bildiği vebayla karşılaşır ve sorar: “Niçin otuz bin kişiyi öldürdün?”

Veba şöyle cevap verir: “Hayır! Ben görevim gereği yalnızca on beş bin kişinin canını aldım. Diğer on beş bin kişi ise kendi doktorları yüzünden öldü.”

Bu fıkranın asıl maksadını anlayabilmek için dikkatli insanların, bedensel (maddi) tıp ile ruhsal (manevi) tıp arasındaki farkı kavramış olması gerekir.

Vebanın öldüreceği on beş bin kişiyi tedavi etmek için “doktor” gerekiyorsa, diğer on beş bin kişiyi de “hikmetle” (akıl, bilinç ve ruhsal anlayışla) tedavi etmek gerekirmiş.

Buna benzer bir hikâye de anlatılır: İran’da çok akıllı bir vezir vardır; fakat aşırı şişman olduğu için devlet işlerinde görev yapamaz hâle gelir. Onu çok seven padişah, “Kim bu veziri zayıflatırsa büyük ödül vereceğim” diye ilan eder. Ancak hiçbir ilaç işe yaramaz.

Bir gün bir hekim gelir, veziri muayene eder ve şöyle der: “Aslında ben bu adamı zayıflatabilirdim; fakat görüyorum ki buna gerek yok. Boşuna uğraşmaya değmez. Bu adam kırk gün içinde ölecek.”

Kırk gün geçtikten sonra hekim geri gelir ve vezirin çok zayıflamış olduğunu görür. Bunun üzerine ödülünü ister. Çünkü söylediği söz, bir ruhsal ilaç etkisi yapmıştır.

Vezir, “Nasıl öleceğim? Kırk gün içinde ölecekmişim!” diye sürekli kaygılanmış; korkudan ve düşünmekten yemeden içmeden kesilmiş ve sonunda iğne ipliğe dönmüştür.

***

Ahmet Mithat Efendi'nin anlattığı kısa hikâyeler göründüğünden çok daha derindir. İlk bakışta basit bir hikâye gibi duruyor, ama Ahmet Mithat Efendi burada önemli fikirler anlatıyor. Birincisi: insan sadece bedeniyle değil zihniyle de hastalanır. Veba hikâyesinde insanların yarısı hastalıktan, diğer yarısı da korku, panik ve yanlış tedavi yüzünden ölüyor. Bu durum bugün de geçerlidir: yanlış bilgi ve panik, hastalığın kendisinden daha tehlikeli olabilir.

İkinci olarak anlatılan vezir hikâyesi de çarpıcıdır. İnsan inandığı şeyden etkilenir. Veziri zayıflatan şey bir ilaç değildir,  ölüm korkusudur. Bazen sözler de ilaç ya da zehir gibi güçlü etki yapabilir. 

Hikâyelerde dolaylı olarak yanlış bilgiye ve ehil olmayan kişilere de eleştiri vardır. “Doktorlar yüzünden öldüler” sözüyle de bilgisiz insanların müdahalelerinin ne kadar tehlikeli olabileceği anlatılır.

Ahmet Mithat Efendi’den alıntı, günümüz Türkçesine sadeleştiren: Burcu Bolakan

30 Nisan 2026 Perşembe

Recaizade Mahmud Ekrem

"Ahbâbı tutar sandım birkaç gececik mâtem
Baktım ki giden gitmiş dünyâdakiler hurrem
Devrân yine ol devrân âlem yine ol âlem"

Recaizade Mahmud Ekrem

28 Nisan 2026 Salı

Nedîm Şiiri

Sevdiğim cânım yolında hâke yeksân olduğum
İddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum
İddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum
...
Sen açıl gül gibi zâr ile hezâr olsun Nedîm
Bend bend olsun ham-ı zülfün şikâr olsun Nedîm
Sen salın cânâ yolunda hâksâr olsun Nedîm
İddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum

Nedîm

26 Nisan 2026 Pazar

Görünüş Değil Öz Değerlidir


Her kimün var ise zâtında şerâret küfri
Istılâhât-ı ulûm ile müselmân olmaz

Ger kara taşı kızıl kan ile rengîn itsen
Tab’a tağyîr virüp la‘l-i Bedahşân olmaz

Eylesen tûtîye ta‘lîm-i edâ-yı kelimât
Nutkı insân olur ammâ özü insân olmaz

Her uzun boylu şecâ‘at idebilmez da‘vî
Her ağaç kim boy atar serv-i hırâmân olmaz

Fuzûlî

Kıt’ada Fuzûlî, insanın dış görünüşle değil, öz (karakter) ile değerlendirileceğini anlatır. Şair dört farklı örnek verir: İçinde kötülük olan kişi, dinî sözler kullanarak iyi olmaz; siyah taş boyanarak yakut hâline gelmez; papağan konuşmayı öğrenir ama insan olmaz; uzun boylu olmak da cesaret anlamına gelmez.
Bütün bu örnekler tek bir düşüncede birleşir: Görünüş, bilgi ya da taklit insanın gerçek değerini belirlemez; asıl belirleyici olan insanın iç yapısıdır. 

20 Nisan 2026 Pazartesi

Stratejik Sabırdan Kesin Zafere: Mo-tun’un Tung-hulara Karşı Siyasi ve Askerî Hamlesi

Tung-hu hükümdarı, Mo-tun’un genç ve tecrübesiz olduğunu düşünerek onu sınamak ister. İlk olarak Mo-tun’dan çok değerli olan atını ister. Mo-tun bu isteği kurultaya taşır. Beyler talebin kabul edilemez olduğunu söyler; çünkü bu, bir hükümdarın itibarını zedeleyecek bir davranıştır. Ancak Mo-tun, komşu bir devletle gereksiz bir çatışmaya girmemek adına atını verir. Mo-tun'un kararı dışarıdan bakıldığında bir zayıflık gibi görünse de aslında stratejik bir sabrın göstergesidir.
Bir süre sonra Tung-hu hükümdarı daha ileri gider ve Mo-tun’dan cariyelerinden birini ister. Bu durum hem siyasi ve hem de kişisel bir hakarettir. Kurultaydaki beyler yine bu isteğin kesinlikle reddedilmesi gerektiğini savunur. Fakat Mo-tun, yine çatışmayı ertelemeyi tercih eder ve talebi de kabul eder. Bu ikinci tavizdir, ve aslında Mo-tun’un karşı tarafı tamamen rehavete sürükleme stratejisinin bir parçasıdır.
Son aşamada Tung-hu hükümdarı, Hunlara ait ancak kullanılmayan ve verimsiz olan bir toprak parçasını ister. Kurultaydaki beyler bu kez farklı düşünür: Toprağın işe yaramadığını, verilmesinin büyük bir kayıp olmayacağını savunurlar. Fakat Mo-tun burada çok net bir tavır ortaya koyar. Ona göre vatan toprağı, değerine bakılmaksızın kutsaldır ve hükümdarın değil, milletin malıdır. Bu nedenle talebi bir savaş sebebi sayar.
Bu noktada Mo-tun’un gerçek niyeti açığa çıkar: Önceki tavizler zayıflık değildir, bilinçli bir hazırlık sürecidir. Tung-hular, Mo-tun’un sürekli geri adım attığını düşünerek tedbirsiz yaşamaya başlamışlardır. Mo-tun ise tam bu anda ordusunu hazırlayıp ani bir saldırı yapar.
Hazırlıksız yakalanan Tung-hular ağır bir yenilgiye uğrar. Bu yenilgi o kadar büyük olur ki uzun süre toparlanamazlar. Bir kısmı Hun egemenliğini kabul eder, kalanlar ise vergi vermek zorunda kalır. Böylece Hun Devleti doğuya doğru genişler ve sınırları Moğolistan içlerine kadar ulaşır.

3 Mayıs 1944 Olayları: Türkçülük Günü’nün Tarihsel Arka Planı ve Bir Fikir Çatışmasının Doğuşu

Türkçülük Günü’nün ortaya çıkmasına yol açan 3 Mayıs 1944 olaylarını anlamak için dönemin siyasi atmosferine bakmak gerekir. Çünkü ortada ya...