Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası Romanında
Bihruz Bey’in Hayal Dünyası ve Yanlış Batılılaşma
Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası adlı romanı Türk edebiyatında realist çizginin önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Roman yanlış Batılılaşmayı eleştiren bir eserdir. Hayal ile gerçek arasındaki uçurumda savrulan bir insan tipini anlatması bakımından da dikkate değerdir. Eserin baş karakteri Bihruz Bey varlıklı bir ailenin çocuğudur; fakat sağlam bir eğitim ve kişilik terbiyesi alamamış bir gençtir. Onun hayatındaki temel eksiklik düşünsel, ahlaki ve kültürel yönsüzlüktür.
Recaizade Mahmud Ekrem bu romanı yazarken özellikle Gustave
Flaubert’in realist anlayışından etkilenmiştir. Flaubert’in Madame Bovary
adlı romanındaki Emma Bovary ile Bihruz Bey arasında dikkat çekici bir
benzerlik vardır. Emma Bovary nasıl hayatı olduğu gibi değil de romantik
hayallerinin süzgecinden geçirerek yaşamak isterse, Bihruz Bey de gerçek
dünyayla doğrudan ilişki kuramaz. O da tıpkı Emma gibi hayatı hayal ettiği
biçimde görmek ister. Gerçeklik ona sıradan, eksik ve yetersiz gelir. Bu
nedenle kendi zihninde süslü ve sahte bir dünya kurar.
Araba Sevdası yanlış Batılılaşmayı anlatan bir hayal
kırıklığı romanıdır. Bihruz Bey’in trajedisi, hayatın kendisini yanlış
anlamasıdır. Fransızca kelimeler kullanmak, şık giyinmek, gösterişli arabalara
binmek, Çamlıca’da gezmek ve zarif görünmek onun için bir medeniyet
göstergesidir.
Bihruz Bey’in eğitimi de bu eksikliği besler. Babası görevi dolayısıyla farklı yerlerde bulunan bir kişidir. Bihruz Bey
çocukluğunda annesiyle birlikte babasının bulunduğu yerlerde yaşamış, bu yüzden
düzenli ve sağlam bir eğitim alamamıştır. İstanbul’a döndükten sonra aldığı
dersler de onu gerçek anlamda yetişmiş bir insan hâline getirmez. Öğrendikleri
onun zihninde bilgiye, düşünceye ya da kişilik terbiyesine dönüşmez. O, bilgiyi
de bir gösteriş aracına çevirir. Fransızca öğrenir ama düşünce dünyasını genişletmek
için değil; çevresine seçkin görünmek için. Giyimine önem verir ama gerçek bir
estetik anlayışla değil; beğenilmek ve fark edilmek için. Arabaya düşkündür ama
araba onun için sadece görünürlüğün bir simgesidir.
Bu noktada romanın adı da büyük anlam kazanır. Araba
Sevdası Bihruz Bey’in sahte kimliğinin sembolüdür. O araba sayesinde
görünür olmak, hayranlık uyandırmak, Batılı ve zarif görünmek ister. Fakat bu
görünüşün altında sağlam bir kişilik yoktur. Bihruz Bey’in dünyası dıştan
parlak, içten boştur.
Romanın en önemli taraflarından biri Bihruz Bey’in aşk
anlayışıdır. Periveş’e duyduğu aşk gerçek bir tanıma ve bağlanma üzerine
kurulmamıştır. Bihruz Bey aslında Periveş’i değil, kendi zihninde kurduğu
Periveş imgesini sever. Onunla kendi hayalinde romantik aşk sahneleri kurar. Bu
yüzden aşkı da tıpkı Batılılaşması gibi yüzeyseldir, taklittir ve
sahtedir. Aslında o âşık olma fikrini sever. Kendisini kederli,
ince ruhlu, romantik bir âşık gibi görme arzusu gerçek duygularının önüne geçer.
Bihruz Bey kötü bir insan değildir. O ahlaken bütünüyle kötü, zalim ya da bilinçli biçimde
çıkarcı biri olarak çizilmemiştir. Daha çok yanlış yetişmiş, yönlendirilmemiş,
hayal gücü gerçeklik duygusunun önüne geçmiş bir karakterdir. Bu nedenle okur
ona hem bazen güler hem de yer yer acır. Onun komikliği ile acınacak hâli iç
içedir.
Anne figürü de romanda önemli bir gerçeklik sınırı
oluşturur. Bihruz Bey’in annesi, oğlunun savurganlığını tamamen engelleyemez;
fakat onu zaman zaman uyarmaya çalışır. Özellikle mülklerin satılması konusunda
gösterdiği direnç anlamlıdır. Konak aile geçmişinin, köklerin ve toplumsal
düzenin temsilidir. Bihruz Bey ise bu köklerden kopmakta, mirası tüketmekte ve
kendisini sahte bir modernlik görüntüsüne teslim etmektedir. Anne figürü Bihruz Bey’in karşısında geleneksel düzenin ve sağduyunun zayıf ama hâlâ var
olan sesidir.
Recaizade Mahmud Ekrem’in realist tavrı Bihruz Bey’i
yüceltmemesinde görülür. Yazar onun zaaflarını, yanılgılarını, gülünçlüklerini
ve acemiliklerini açıkça gösterir. Bu bakımdan romanda Flaubert etkisi
belirgindir. Flaubert nasıl Emma Bovary’yi romantik hayallerinin içinde boğulan
bir karakter olarak ele alıyorsa, Recaizade Mahmud Ekrem de Bihruz Bey’i
hayallerinin içinde kaybolan bir karakter olarak işler. Her iki karakter de
gerçeklikten uzaklaştıkça kendilerini daha derin bir çıkmazın içinde bulur.
Araba Sevdası bu nedenle Tanzimat dönemi toplumunun
Batılılaşma sancılarını anlatırken, aynı zamanda daha evrensel bir insanlık
durumunu da gözler önüne serer. İnsan bazen gerçek hayatı yaşamak yerine hayatın görüntüsüne kapılır. Kendisi olmak yerine görünmek istediği kişiye
dönüşmeye çalışır. Bihruz Bey’in trajikomik hâli de bundan dolayıdır.
Değişen yalnızca eşyalar, kelimeler ve gösteriş
biçimleridir. Bihruz Bey’in arabasının yerini bugün başka nesneler, başka statü
göstergeleri, başka görüntü araçları almış olabilir. Fakat insanların dış
görünüş ve gösteriş üzerinden değer kazanma arzusu hâlâ devam etmektedir.
İnsanların bazen gerçekten yaşamak yerine, yaşadığı hayatın dışarıdan nasıl
göründüğüne önem vermesi, Araba Sevdası’nı bugüne bağlayan en güçlü
yönlerden biridir.
Araba Sevdası, eğitim eksikliğinin, kişilik boşluğunun, hayalperestliğin ve gösteriş tutkusunun insanı nasıl savurabileceğini anlatan güçlü bir eserdir. Bihruz Bey kötü değil, eksik yetişmiş bir insandır. Fakat bu eksiklik onun hayatını gülünç, acıklı ve ibret verici bir hâle getirir. Roman her hayalin insanı yüceltmediğini; bazı hayallerin insanı gerçek hayattan koparıp küçük düşürebileceğini gösterir. Araba Sevdası hem döneminin toplumsal eleştirisi hem de modern insanın görünüş ve gerçeklik arasındaki sıkışmışlığını anlatan bir romandır.
***
Ben bu romanda özellikle Keşfi Bey karakterinden söz etmek
istiyorum. Keşfi Bey ilk bakışta yalnızca sürekli yalan söyleyen, insanları
kandıran ve olayları karıştıran bir yan karakter gibi görünse de aslında
romanın en dikkat çekici insan tiplerinden biridir. Hatta bir bakıma Bihruz
Bey’in yaşadığı hayal dünyasının büyümesinde en etkili kişilerden biri de odur.
Bihruz Bey zaten gerçekle tam anlamıyla bağ kuramayan, hayal etmeyi seven ve
kolay yönlendirilebilen bir karakterdir. Keşfi Bey ise bu zayıflığı fark eden
ve onu sürekli besleyen kişidir. Keşfi Bey’in söylediği yalanlar, insanın
gerçekle olan ilişkisinin nasıl bozulabileceğini de düşündürür.
Keşfi Bey’in sürekli yalan söylemesi bana biraz çocuklukta
öğrenilmiş bir davranışı düşündürüyor. Çünkü bazı insanlar için yalan yalnızca
zor durumda kalınca başvurulan bir şey değildir; zamanla günlük hayatın doğal
bir parçasına dönüşebilir. Özellikle çocukluk döneminde kişinin çevresindeki
yetişkinler sürekli yalan söylüyorsa ve bunu olağan bir davranış gibi
yapıyorsa, çocuk bir süre sonra gerçeğin önemini farklı algılamaya
başlayabilir. Çocuk için anne baba ve çevresindeki yetişkinler dünyanın merkezidir.
Bu yüzden onların davranışlarını sorgulamak yerine normal kabul eder. Eğer
çocuk sürekli insanların birbirini kandırdığı, sözlerin tam anlamıyla gerçeği
yansıtmadığı bir ortamda büyürse, zamanla kendisi de insan ilişkilerini böyle
kurmaya başlayabilir.
Keşfi Bey’in davranışlarının altında yalnızca kötülük
olduğunu düşünmüyorum. Daha çok gerçekle bağı zayıflamış, insan ilişkilerini
samimiyet üzerinden değil, etki bırakma üzerinden kurmaya alışmış bir insan
tipi görüyorum. Romanda Keşfi Bey’in bazı yalanları yalnızca çıkar elde etmek
için söylenmiş gibi durmuyor. Sanki insanları yönlendirmekten, onları
şaşırtmaktan ve onların üzerinde etkili olmaktan hoşlanıyormuş hissi veriyor.
İnsanların kendisine inanmasını görmek ona bir üstünlük duygusu kazandırıyor.
Özellikle Periveş hakkında söylediği yalan bunun en önemli
örneklerinden biridir. Bir insanın öldüğünü söylemek çok ağır bir yalandır.
Fakat Keşfi Bey bunu söylerken ortaya çıkacak duygusal yıkımı gerçekten
önemsemez. Burada dikkat çekici olan, onun gerçeği bozmayı sıradan bir şey gibi
yapabilmesidir. Sanki insanlar onun gözünde kolay yönlendirilebilecek
varlıklardır. Bu durum aslında romanın eleştirdiği sosyal çevreyi de gösterir. Araba
Sevdası’nda birçok ilişki zaten sahtedir. İnsanlar birbirine gerçekten
yakın olmak yerine birbirleri üzerinde izlenim bırakmaya çalışırlar. Gösteriş,
görünüş ve rol yapma hâli neredeyse bütün ilişkilerin içine işlemiştir.
Keşfi Bey ile Bihruz Bey aslında birbirinden çok farklı karakterler değildir. Bihruz Bey hayal kurmayı seven, gerçeklikten kaçan bir karakterdir; Keşfi Bey ise bu hayalleri yönlendiren ve gerçekle oynayan kişidir. Biri kandırılmaya yatkınken diğeri kandırmaktan hoşlanır. Fakat ikisi de gerçek dünyanın sağlamlığına tam anlamıyla tutunamaz. Keşfi Bey romanda samimiyetini kaybetmiş insan ilişkilerinin önemli bir temsilcisidir.