13 Mayıs 2026 Çarşamba

Jane Eyre Romanında Aşk, Benlik ve Kadın Özgürlüğü


Jane Eyre sizce bir aşk anlatısı mı? Roman bir kadının sevme arzusu ile kendi benliğini koruma çabası arasındaki derin çatışmayı anlatır. Charlotte Brontë romanında Viktorya toplumunun kadın üzerindeki baskısını, sınıf ayrımlarını, dinî otoriteyi ve ahlak anlayışını sorgular. Jane Eyre romanında aşk ve insanın kendi ruhunu kaybetmeden yaşayabilme mücadelesi vardır. Roman boyunca Jane’in karşısına çıkan her insan onun benliğini başka bir biçimde şekillendirmeye çalışır. Jane’in büyüklüğü ise bütün bu baskılar arasında kendi iç sesini kaybetmemesinde yatar.

Jane sevgiye muhtaçtır ama sevgi uğruna kendi benliğini feda etmeye razı değildir. Jane’in bütün çocukluğu sevgisizlik, dışlanma ve aşağılanma ile geçmiştir. Normalde böyle bir karakterin ilk güçlü sevgi ihtimaline tutunması beklenir. Edward Rochester ona arzu, ilgi, dikkat ve bir tür ruhsal yakınlık sunar. Fakat Jane Rochester’ı sevdiği hâlde onun gayrimeşru karısı durumuna düşmeyi reddeder. Jane’in kararıyla romanın ahlaki sorgulaması başlar. Jane’in ahlakı sadece dinî kurallardan ibaret değildir, daha derindedir. Onun ahlakı kendisini küçük düşürmeme üzerine kuruludur.

Jane’in Reed ailesinin yanında gördüğü zulümler, zihninde bir iç mahkeme kurmasına neden olmuştur. Jane daha çocukken haksızlığı tanır. Kendisine yapılan kötülüklerin acısını çekse de daha çok yaşadıklarının adaletsizliği üzerinde durur. Acı çeken insanlar bazen direnmek istemez ama Jane acıyı ahlaki bir mesele hâline getirir. “Bana kötü davranılıyor” diyen de odur, “Bu davranış yanlıştır” diyen de odur.

Lowood Okulu bölümü Jane’in öfkesinin eğitildiği yerdir. Helen Burns ona sabrı, Miss Temple ise ölçüyü öğretir. Jane iyi olmak için susan biri değildir. Zaman geçtikçe sakin ve olgun biri olur; kendini kontrol etmeyi öğrenir.

Rochester romandaki güç, mülkiyet, sınıf ve erkek otoritesini temsil eder. Thornfield onun evidir, onun düzenidir ve aynı zamanda geçmişidir. Jane ise Thornfield’a dışarıdan gelmiş bir yabancıdır. Maaşlı bir mürebbiyedir. Bu konum oldukça hassastır. Jane ne hizmetçi sınıfına tam anlamıyla aittir ne de aristokrat çevreye. Eğitimlidir ama zengin değildir; kültürlüdür ama statüsü yoktur.

Rochester Jane’i sever, evet; ama aynı zamanda onu sınar, kıskandırır ve sakladığı hakikatler aracılığıyla onu yönlendirmeye çalışır. Rochester’ın Jane’e karşı kurduğu bu psikolojik üstünlük romanın ilerleyen bölümlerinde daha belirgin hâle gelir. Özellikle Blanche Ingram meselesinde Rochester’ın Jane’in duygularını kıskançlık üzerinden sınadığı görülür. Jane’i sevdiğini açıkça söylemek yerine onun sevgisini ölçmeye çalışır. Böylece ilişkideki duygusal dengeyi kendi kontrolü altında tutmak ister. Jane ise bu oyunların farkına varabilecek kadar dikkatli bir gözlemcidir.

St. John Rivers bence romanın en tehlikeli karakterlerinden biridir. Hatta bazı yönlerden Rochester’dan bile daha ürkütücüdür. Rochester’ın karanlığı görünürdür; tutkuları vardır, hataları vardır, yalan söyler, kıskandırır, öfkelenir. İnsan onun tehlikeli tarafını hisseder. Ama St. John’un baskısı soğuk, sessiz ve ahlak kisvesi altında gelir. Bu yüzden daha sinsi bir tarafı vardır.

St. John kendisini büyük ölçüde insan olmaktan çıkarmış bir karakterdir. Duygularını bastırmayı erdem sayar. Jane’i sevmediğini kendisi de bilir aslında; ama yine de onunla evlenmek ister. Çünkü Jane’i kutsal görevine uygun bir araç olarak görür. Jane’in zekâsını, dayanıklılığını ve iradesini sever belki, ama ruhunu sevmez. Onu bir eşten çok yardımcı bir misyoner gibi düşünür. Üstelik bunu yaparken dinî dili kullanması karakteri daha rahatsız edici hâle getirir. Jane’i suçluluk duygusuyla baskı altına almaya çalışır. Sanki Jane onunla gitmezse Tanrı’ya karşı gelmiş olacakmış gibi bir atmosfer kurar. Bu nedenle St. John’un sevgisizliği aslında bir tahakküm biçimidir.

Bir de ilginç olan şudur: Charlotte Brontë St. John’u tamamen kötü biri gibi yazmaz. Çalışkan, disiplinli ve fedakâr biridir gerçekten. Ama insan sadece görevle yaşayamaz. Merhametsiz bir ahlak anlayışı insanı taşlaştırabilir. St. John’un trajedisi de burada ortaya çıkar; o kadar kutsal olmaya çalışır ki insanlığını kaybetmeye başlar.

Romanın en büyük ve en güçlü karakteri ise kesinlikle Jane Eyre’dır. Jane iyi biridir ama öfkesi, gururu, arzuları ve korkuları da vardır. Onu büyük yapan da budur; kusursuz değildir, kendi benliğini korumak için sürekli mücadele eder. Roman boyunca herkes ona başka bir kimlik dayatır. Reed ailesi onu yük gibi görür, Lowood itaati öğretmeye çalışır, Rochester onu aşkın içinde tutmak ister, St. John ise onu kendi dinî görev anlayışının bir parçasına dönüştürmeye çalışır. Ancak Jane bunların hiçbirinin içinde tamamen kaybolmaz.

Jane zaman zaman öfkelenen, kıskanan, kırılan bir insandır; fakat bu duyguların kendisini bütünüyle ele geçirmesine izin vermez. Sürekli kendi vicdanıyla hesaplaşır ve doğru olanı bulmaya çalışır. Rochester’dan ayrılması da kendisine duyduğu saygıyla ilgilidir. St. John’u reddetmesi ise kendi ruhunu koruma isteğinden doğar. Bu yüzden Jane’in iyiliği gerektiğinde karşı çıkan, direnen ama yine de zalimleşmeyen bir iyiliktir.

En insancıl ve en dengeli karakter ise bence Miss Temple’dır. Çünkü hem merhametli hem sağduyulu hem de adil bir kadındır. Jane’i küçümsemeden destekler. Üstelik bunu baskıcı bir ahlak anlayışıyla değil, gerçek bir şefkat duygusuyla yapar. Lowood’daki karanlık atmosfer içinde neredeyse aydınlık tek yetişkin figür odur.

Ahlaki açıdan en saf ve en merhametli karakter ise bence Helen Burns’tür. Helen romanın vicdanını temsil eder. İnsanlara öfkeyle yaklaşmaz, kendisine yapılan kötülükleri kine dönüştürmez ve acıya büyük bir sabırla katlanır. Jane’in içindeki sertliği ilk yumuşatan kişi de odur. Ancak Helen’in sabrı ve affediciliği yer yer insanüstü bir hâl alır. Bu yüzden o tamamen gerçek bir karakterden uzaktır; Jane’in ruhsal gelişimine yön veren manevi bir figür olarak tasarlandığı açıktır.

Mrs. Reed romanın ilk büyük otorite figürlerinden biridir. Soğuk, sınıfçı ve dışlayıcı bir kadındır. Jane’i kendi çocuklarından aşağı görür. Özellikle Jane’in fakir ve yetim olması Mrs. Reed’in ona karşı sert davranmasına neden olur. Mrs. Reed aslında Viktorya toplumunun katı aile ve sınıf anlayışını temsil eder. Jane’in bağımsız, sorgulayan ve duygusal olarak kolay boyun eğmeyen yapısı onu rahatsız eder. Mesele sadece kişisel nefret değildir; Jane’in varlığı evdeki düzeni bozan bir durum hâline gelir.

Mrs. Reed’in Jane’e yaptığı psikolojik baskı oldukça ağırdır. Özellikle Jane’i sürekli “yalancı”, “nankör” ve “sorunlu çocuk” gibi göstermesi, Jane’in çocuk zihninde derin bir yalnızlık oluşturur. Jane’in ileride sürekli kendi değerini korumaya çalışmasının köklerinden biri de burada yatar.

Rochester romanın en karmaşık karakterlerinden biridir ve Charlotte Brontë onu bilinçli olarak hem çekici hem rahatsız edici biçimde yazmıştır. Rochester’ın yalnızlığını, pişmanlığını ve Jane’e duyduğu gerçek sevgiyi hissederiz; fakat bu onun davranışlarını tamamen haklı çıkarmaz. Özellikle Bertha Mason konusunda ciddi bir problem vardır. Bertha Mason’ın akıl hastası bir kadın olmasına rağmen romanda çoğu zaman “şeytanî”, “vahşi” ve “hayvansı” sıfatlarla anlatılması oldukça sert ve adaletsizdir. Edward Rochester  Bertha’yı çoğu zaman bir insan olarak değil de hayatını mahveden korkunç bir lanet olarak görür. Oysa ortada akıl sağlığını kaybetmiş bir kadın vardır. Yangın çıkarması, saldırgan davranışlar sergilemesi ya da kontrolünü yitirmesi hastalığından kaynaklanıyor olabilir. Bu nedenle Bertha’yı yalnızca “canavar kadın” biçiminde değerlendirmek kesinlikle adil değildir.

Ama burada dönemin şartlarını da düşünmek gerekir. Viktorya döneminde akıl hastalıkları bugün olduğu gibi anlaşılmıyordu. Tedavi yöntemleri çok sınırlıydı ve aileler çoğu zaman bu insanları toplumdan gizliyordu. Rochester’ın Bertha’yı konağın üst katına kapatması bugün korkunç görünse de dönemin toplumsal gerçekliği içinde tamamen sıra dışı sayılmazdı. Yazarın bakışı Rochester’ın bakış açısına çok yakın durduğu için Bertha’nın insanlığı geri planda kalır.

Bence Brontë’nin bilinçli ya da bilinçsiz yaptığı en büyük şeylerden biri şudur: Bertha’yı bir karakterden çok bir sembole dönüştürmüştür. Bertha Rochester’ın bastırılmış geçmişinin, korkularının ve kontrol edemediği hayatının bir parçasıdır. Ama sembole dönüştüğü anda insan tarafı kaybolmuştur. 

Rochester Jane’i gerçekten seviyor olabilir ama Bertha konusunda tamamen dürüst, adil ve merhametli biri değildir. Hatta bazen kendi acısını merkeze koyduğu için Bertha’nın acısını görememiştir. Bu da onu romantik olduğu kadar bencil ve tehlikeli bir karakter hâline getirir.

10 Mayıs 2026 Pazar

Ahlak ile Tutku Arasında: Yeryüzünde Bir Melek Romanında Şefik ve Raziye

 

Yazarın anlattığına göre romanı yalnızca bir aşk hikâyesi değildir, onun asıl amacı insan tabiatı, ahlak, aşk ve toplum üzerine bir hüküm ortaya koymaktır: Yazar roman okumanın sadece anlatılanın içindeki olaylardan etkilenmek için olmadığını söyler. Asıl önemli olan hikâye bittikten sonra onun anlamını düşünmek ve ondan bir ders çıkarmaktır. Bu yüzden insanüstü kahramanlarla dolu eski şövalye romanlarını eleştirir. Çünkü gerçek hayattan kopuk kahramanlar insanlara hakiki bir hayat bilgisi vermez. Bu noktada Don Quixote örneğini verir; Cervantes’in hayalci şövalyeleri alaya almasının sebebi de budur. Yazar romanın sonunda iki karakteri konuşturur. Hadi gelin de onlar ne diyor dinleyelim...

Şefik’in anlattığı şey şudur: Aşk insanın yaratılışında vardır; herkes âşık olabilir. Ancak insan, gönlüne tamamen hâkim olamazsa felakete sürüklenebilir. Şefik Raziye’yi sevmiştir ama onun başka birine ait olduğunu bilmektedir. Bu aşk toplum ve ahlak bakımından imkânsız bir aşktır. Şefik tutkularına tamamen teslim olsa büyük bir günah işleyeceğini söyler. Ama tamamen duygusuz da olamamıştır. Bu yüzden sürekli kendi nefsiyle mücadele etmiştir. Raziye’nin kendisine gösterdiği güveni ve teslimiyeti kötüye kullanmadığını özellikle vurgular. Kendini suçsuz saymaz; fakat ona göre yanlış olan şey, bir insanın sevgisini kendisine gerçekten ait olmayan bir yere yöneltmesidir. Şefik’in vardığı sonuç çok önemlidir: Aşk kutsal bir duygudur ama toplum içinde meşru ve temiz kabul edilmesi için nikahla kutsanmış olması gerekir. Yani bireysel olarak saf görünen bir aşk bile evlilik dışında yaşandığında insanları felakete sürükleyebilir.

Sonra Raziye konuşur. Onun kısmı daha çok kadınların durumuna odaklanır. Raziye kadınların aşk karşısında çok büyük bir tehlike içinde olduğunu anlatır. Çünkü erkekler başlangıçta hep sadık, fedakâr ve koruyucu görünürler. Kadınlar da buna inanır. Ancak kadın, sevdiği erkeğe tamamen güvendiğinde kendisini bir “uçurumun kenarında” bulabilir. İşte bu uçurum toplumdaki ahlaki ve sosyal yıkımdır. Raziye, Şefik’in aslında dürüst ve temiz biri olduğunu kabul eder. Onun namusunu kirletmediğini, hatta kendisini koruduğunu söyler. Fakat yine de yaşananlar yüzünden toplumun gözünde suçlu olan kişi kendisi olmuştur. Çünkü toplum aşk ilişkisinin bütün yükünü kadının üzerine yıkar. Erkek temiz kalabilir ama kadın lekelenir. Raziye’nin çektiği acılar da bundan doğmuştur. Aşk kişisel olarak kutsal olabilir; fakat toplum tarafından da temiz ve saygın kabul edilmesi için evlilikle meşrulaşması gerekir.

***

Yazar romanın sonunda uzun uzun konuşarak kendi ahlaki sonucunu ispat etmeye çalışır. Şefik ve Raziye aracılığıyla aşkın ancak nikâhla meşru olabileceğini söyler. Fakat romanın olay örgüsü, yazarın bu kesin hükmünü tam anlamıyla desteklemez. Karakterler yalnızca “masum duygular yaşayan insanlar” değildir; aynı zamanda toplumun koyduğu sınırları zorlayan, hatta bazı noktalarda o sınırlara karşı çıkan karakterlerdir.

Şefik Raziye’nin evli olduğunu bilmesine rağmen onunla görüşmeye devam eder. Raziye de buna karşı koyamaz. Yani ortada yalnızca tek taraflı, uzaktan yaşanan bir sevda yoktur. Duygusal anlamda sınır aşılmıştır. Yazar her ne kadar bunu “iffetli”, “temiz”, “manevi” bir aşk gibi göstermeye çalışsa da romanın içinde bastırılmış bir başkaldırı hissedilir. Karakterler toplumun uygun görmediği bir ilişki alanına girmişlerdir. Bu yüzden romanın sonundaki ahlaki açıklamalar ile roman boyunca yaşanan duygusal gerçeklik arasında bir gerilim oluşur.

Asıl dikkat çekici nokta ise kadın ve erkek arasındaki toplumsal eşitsizliktir. Şefik toplum içinde yeniden yükselebilir. Doktorluk mesleğine devam eder, saygınlığını tekrar kazanır, hatta sonunda “dürüst erkek” gibi görülür. Ama Raziye aynı şekilde değerlendirilmez. Onun önce adının temizlenmesi gerekir. Hakkındaki dedikoduların susturulması gerekir. Kadın suç işlemiş olsun ya da olmasın, toplumun gözünde sürekli kendini ispat etmek zorundadır.

Burada roman aslında yazarın kontrolünden biraz çıkıyor denebilir. Çünkü yazar belki ahlaki düzeni savunmak istemiştir ama yazdığı olaylar başka bir hakikati de göstermektedir: Toplum aynı davranış karşısında kadın ve erkeği eşit yargılamaz. Erkek hata yaptığında geri dönebilir; kadın ise bütün hayatı boyunca bunun yükünü taşır.

Bu yüzden romanın sonunda verilen “aşk nikâhla kutsanmalıdır” fikri tek başına romanın bütün anlamını açıklamaz. Romanın derininde başka bir gerçek daha vardır: Kadının toplum içindeki yalnızlığı ve erkek egemen düzenin adaletsizliği. Hatta denebilir ki romanın en güçlü tarafı, yazarın bilinçli olarak anlatmak istediği ahlak dersi değil; farkında olmadan gösterdiği toplumsal çelişkidir.

Şefik ve Raziye yalnızca ahlaki mesaj taşıyan kuklalar değildir; duyguları, çelişkileri ve arzuları olan insanlardır. Romanın insan tarafı güçlendikçe yazarın kurmaya çalıştığı kesin ahlaki çerçeve de zayıflamıştır. 

3 Mayıs 2026 Pazar

3 Mayıs 1944 Olayları: Türkçülük Günü’nün Tarihsel Arka Planı ve Bir Fikir Çatışmasının Doğuşu

Türkçülük Günü’nün ortaya çıkmasına yol açan 3 Mayıs 1944 olaylarını anlamak için dönemin siyasi atmosferine bakmak gerekir. Çünkü ortada yalnızca bir dava değil, aynı zamanda fikirler arasında derin bir çatışma vardır. II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye savaşın dışında kalmaya çalışsa da hem iç politikada hem de düşünce dünyasında ciddi bir gerilim yaşamaktaydı. Bir yanda Türk kimliğini, tarihini ve kültürünü merkeze alan Türkçü düşünce; diğer yanda farklı ideolojik yaklaşımlar ve devletin denge politikası bulunuyordu. Bu ortamda milliyetçi söylemler, özellikle Turancılık fikriyle birlikte daha sert ve iddialı bir hâl almıştı.

Gerilim, Nihal Atsız’ın yayımladığı yazılarla açık biçimde ortaya çıktı. Atsız, bazı aydınları ve bürokratları millî değerlere bağlı olmamakla suçladı; eleştirilerinde açıkça isim verdi. Bu isimlerden biri Sabahattin Ali idi. Bunun üzerine Sabahattin Ali, Atsız’a hakaret davası açtı.

Mahkeme günü Atsız’ı destekleyen öğrenciler ve gençler adliye önünde toplandı. Kalabalık kısa sürede büyüyerek protestoya dönüştü. Güvenlik güçlerinin müdahalesiyle birlikte çok sayıda kişi gözaltına alındı. Ardından soruşturmalar genişletildi ve olaylar “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak bilinen sürece dönüştü.

Yazılarla başlayan tartışma, dava ve sokak hareketleriyle ilerleyen bir olaylar dizisine dönüştü. Başlangıçta iki kişi arasındaki hukuki bir mesele olarak görülen dava, kısa sürede daha geniş bir fikir çatışmasının parçası hâline geldi. Mahkeme önünde toplanan kalabalık, birkaç destekçiden ibaret kalmadı; büyüyerek daha geniş bir tepkiye dönüştü.

Devlet açısından durum farklı değerlendirildi. Ortaya çıkan hareket sıradan bir destek olarak görülmedi; mevcut düzenin dışında gelişen ve kontrol altına alınması gereken bir yönelim olarak algılandı. Müdahale gecikmedi, gözaltılar arttı ve süreç geniş çaplı bir yargılamaya dönüştü.

Gösteriler sonrasında çok sayıda Türkçü aydın ve genç gözaltına alındı. Ardından “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak bilinen kapsamlı bir yargılama süreci başlatıldı. Bu süreçte Türkçü düşünce, “ırkçılık” ve “devlet düzenine karşı faaliyet” iddialarıyla suçlandı.

Bu sert müdahalenin arkasında birkaç temel neden vardı. Türkiye, savaş yıllarında hassas bir denge politikası izliyordu; ideolojik hareketlerin dış politikada sorun yaratabileceği düşünülüyordu. Özellikle Turancılık fikri, Sovyetler Birliği ile ilişkiler açısından riskli görülüyordu. Ayrıca devlet, kendi denetimi dışında gelişen kitlesel hareketlere karşı temkinliydi. Öğrenci gösterileri potansiyel bir toplumsal hareket olarak değerlendirildi. Buna ek olarak, dönemin aydınları arasındaki ideolojik ayrılıklar giderek keskinleşmiş ve siyasal bir boyut kazanmıştı.

3 Mayıs 1944’te yaşananlar, devlet ile belirli bir fikir akımı arasındaki gerilimin açık biçimde ortaya çıktığı bir dönüm noktasıdır.

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Veba, Korku ve Hikmet: İnsan Üzerinde Ruhun Gücü

 

Veba, Korku ve Hikmet: İnsan Üzerinde Ruhun Gücü

Oldukça eski zamanlardan beri anlatılan bir hikâyeye göre, bir derviş Mısır’ın kenarında otururken korkunç bir varlığın Mısır’a doğru ilerlediğini görür. Yanına gidip kim olduğunu sorar.

Varlık şöyle cevap verir: “Ben vebayım. On beş bin kişinin canını almak için Mısır’a gidiyorum.”

Derviş, bundan daha fazla kötülük yapmamasını rica ederek oradan ayrılır.

Bir süre sonra gerçekten Mısır’da veba ortaya çıkar. Ancak ölenlerin sayısı on beş bin değil, otuz bindir.

Bunun üzerine derviş tekrar o bildiği vebayla karşılaşır ve sorar: “Niçin otuz bin kişiyi öldürdün?”

Veba şöyle cevap verir: “Hayır! Ben görevim gereği yalnızca on beş bin kişinin canını aldım. Diğer on beş bin kişi ise kendi doktorları yüzünden öldü.”

Bu fıkranın asıl maksadını anlayabilmek için dikkatli insanların, bedensel (maddi) tıp ile ruhsal (manevi) tıp arasındaki farkı kavramış olması gerekir.

Vebanın öldüreceği on beş bin kişiyi tedavi etmek için “doktor” gerekiyorsa, diğer on beş bin kişiyi de “hikmetle” (akıl, bilinç ve ruhsal anlayışla) tedavi etmek gerekirmiş.

Buna benzer bir hikâye de anlatılır: İran’da çok akıllı bir vezir vardır; fakat aşırı şişman olduğu için devlet işlerinde görev yapamaz hâle gelir. Onu çok seven padişah, “Kim bu veziri zayıflatırsa büyük ödül vereceğim” diye ilan eder. Ancak hiçbir ilaç işe yaramaz.

Bir gün bir hekim gelir, veziri muayene eder ve şöyle der: “Aslında ben bu adamı zayıflatabilirdim; fakat görüyorum ki buna gerek yok. Boşuna uğraşmaya değmez. Bu adam kırk gün içinde ölecek.”

Kırk gün geçtikten sonra hekim geri gelir ve vezirin çok zayıflamış olduğunu görür. Bunun üzerine ödülünü ister. Çünkü söylediği söz, bir ruhsal ilaç etkisi yapmıştır.

Vezir, “Nasıl öleceğim? Kırk gün içinde ölecekmişim!” diye sürekli kaygılanmış; korkudan ve düşünmekten yemeden içmeden kesilmiş ve sonunda iğne ipliğe dönmüştür.

***

Ahmet Mithat Efendi'nin anlattığı kısa hikâyeler göründüğünden çok daha derindir. İlk bakışta basit bir hikâye gibi duruyor, ama Ahmet Mithat Efendi burada önemli fikirler anlatıyor. Birincisi: insan sadece bedeniyle değil zihniyle de hastalanır. Veba hikâyesinde insanların yarısı hastalıktan, diğer yarısı da korku, panik ve yanlış tedavi yüzünden ölüyor. Bu durum bugün de geçerlidir: yanlış bilgi ve panik, hastalığın kendisinden daha tehlikeli olabilir.

İkinci olarak anlatılan vezir hikâyesi de çarpıcıdır. İnsan inandığı şeyden etkilenir. Veziri zayıflatan şey bir ilaç değildir,  ölüm korkusudur. Bazen sözler de ilaç ya da zehir gibi güçlü etki yapabilir. 

Hikâyelerde dolaylı olarak yanlış bilgiye ve ehil olmayan kişilere de eleştiri vardır. “Doktorlar yüzünden öldüler” sözüyle de bilgisiz insanların müdahalelerinin ne kadar tehlikeli olabileceği anlatılır.

Ahmet Mithat Efendi’den alıntı, günümüz Türkçesine sadeleştiren: Burcu Bolakan

30 Nisan 2026 Perşembe

Recaizade Mahmud Ekrem

"Ahbâbı tutar sandım birkaç gececik mâtem
Baktım ki giden gitmiş dünyâdakiler hurrem
Devrân yine ol devrân âlem yine ol âlem"

Recaizade Mahmud Ekrem

Çengi - Ahmet Mithat Efendi Romanında Hurafeler Delilik ve Bozulmuş İnsan Ruhları

Çengi   Ahmet Mithat Efendi ’nin Tanzimat dönemi toplumunu eleştirel biçimde ele aldığı romanlarından biridir. Roman ilk bakışta çengileri,...