24 Haziran 2026 Çarşamba

Rafael İşhanyan'ın Ermeni Tarihi Anlayışı

 


Rafael İşhanyan'ın Ermeni Tarihi Anlayışı

Yazara göre Ermeniler bir anda ortaya çıkmış, yalnızca bir göçle açıklanabilecek ya da tek bir eski halkın doğrudan devamı sayılabilecek bir topluluk değildir. Ermeni halkı; dilin, coğrafyanın, eski yerli halkların, göçlerin, devletlerin, efsanelerin ve kültürel hafızanın uzun zaman içinde birbirine karışmasıyla oluşmuştur. Bu yüzden kitapta Ermenilerin kendisini nasıl oluşturduğu, nasıl hatırladığı ve büyük imparatorluklar arasında nasıl varlığını sürdürdüğü anlatılır.

Yazarın anlatısında en önemli unsur dildir. Ermeniceyi halkın geçmişini taşıyan canlı bir belge olarak görür. Ermenicenin Hint-Avrupa dil ailesine bağlı olması, Ermenilerin eski dünya halklarıyla bağlantısını açıklamak için önemli kabul edilir. Fakat yazar bununla yetinmez; Ermenicenin Sümerce, Akadca, Sami dilleri, Kafkas dilleri ve eski Anadolu dilleriyle temaslarını da vurgular. Bu yaklaşım, Ermenilerin kapalı bir topluluk olmadığını; Mezopotamya, Anadolu, Kafkasya ve İran çevresindeki halklarla uzun süre ilişki içinde yaşadığını göstermeye yöneliktir.

Coğrafya da kitapta çok belirleyicidir. Van Gölü, Ararat çevresi, Sevan, Urmiye, Aras havzası, Fırat ve Dicle kaynakları, Ermeni tarihinde önemlidir. Arkeolojik bulgular, eski yerleşimler, kaya resimleri, kaleler, sulama kanalları ve metal işçiliği örnekleri bu coğrafyanın çok eski bir kültür alanı olduğunu göstermek için kullanılır.

Kitapta eski yazılı kaynaklarda geçen Armani, Haya, Hayasa, Nairi, Urartu, Ararat ve Armina gibi adlar arasında bir süreklilik kurulmaya çalışılır. Yazar bunları farklı dönemlerde aynı tarihî coğrafyanın ve aynı halkın değişik adları gibi yorumlar. Burası kitabın hem güçlü hem de tartışmalı tarafıdır. Çünkü bu adların birçoğu tarihî kaynaklarda gerçekten geçer; fakat hepsini kesin biçimde “Ermeni” adı altında birleştirmek akademik dünyada tartışmalı bir yorumdur.

Hayk efsanesi, yazarın anlatısında Ermeni bağımsızlık fikrinin sembolüdür. Hayk’ın Bel’e karşı çıkması, kuzeye göç etmesi ve kendi yurdunu kurması tarihsel bir belge gibi değil, halk hafızasında saklanan özgürlük anlatısı gibi ele alınır. Yazar bu efsaneyi tamamen masal olarak görmez; arkasında eski göçlerin, savaşların ve bağımsızlık mücadelelerinin izi olabileceğini düşünür. Aynı yöntem Şamiram-Ara hikâyesinde, Haldi-Hayk bağlantısında ve bazı Urartu krallarının Ermeni efsaneleriyle ilişkilendirilmesinde de görülür.

Daha somut tarihî döneme gelindiğinde Urartu ya da yazarın deyişiyle Van-Ararat Krallığı ön plana çıkar. Menua’nın kanalları, Argişti’nin şehirleri, Rusa’nın kaleleri ve imar faaliyetleri, bir devletin yalnızca savaşla değil; şehir kurarak, suyu yöneterek, tarımı geliştirerek ve düzen sağlayarak ayakta kaldığını gösterir. 

Sonra Yervantuniler, Artaşes, Tigran ve Arşakuniler üzerinden Ermeni siyasi tarihinin yükseliş ve zorluk dönemleri anlatılır. Artaşes dağınık Ermeni bölgelerini birleştiren kurucu hükümdardır. Tigran ise Ermeni tarihinin en güçlü dönemini temsil eder; yazara göre onun zamanında Ermenistan imparatorluk seviyesine ulaşır. Fakat Roma’nın doğuya yönelmesiyle bu yükseliş sona erer. Tigran’dan sonra Ermenistan, Roma ile Partlar arasında denge kurmaya çalışan bir sınır krallığı hâline gelir. Buna rağmen tamamen ortadan kalkmaz; hanedanlar değişir, dış müdahaleler olur, ama Ermeni siyasi varlığı devam eder.

Kitapta sıradan insanların hayatı da önemlidir. Ksenofon’un anlattığı köyler, toprağa gömülü evler, buğday, arpa, üzüm bağları, şarap üretimi ve hayvan sürüleri, Ermeni tarihini yalnızca kralların dünyasından çıkarır.

***

Yazarın amacı Ermeni halkının köksüz, sonradan belirmiş veya yalnızca dışarıdan gelmiş bir topluluk olmadığını göstermektir. İşhanyan, Ermenilerin çok eski bir coğrafyada, farklı halklarla karışarak ama kendi dilini ve kimliğini koruyarak tarih boyunca var olduğunu anlatmak ister.

Yazar tarihî malzeme kullanır; dilbilimden, arkeolojiden, yazıtlardan ve antik kaynaklardan yararlanmaya çalışır. Fakat yazarın temel eğilimi, bütün bu malzemeyi Ermeni tarihinin çok eski ve kesintisiz olduğu fikrini destekleyecek biçimde yorumlamaktır. Bu nedenle bazı iddiaları temkinli okumak gerekir. Özellikle Urartu’nun doğrudan Ermeni devleti sayılması, Hayasa’nın kesin biçimde Ermenilerle özdeşleştirilmesi ya da efsane kahramanlarının tarihî krallarla birleştirilmesi kesin bilgi değil, yorumdur.

***

Ermeniler, Güney Kafkasya ile Doğu Anadolu arasında tarih boyunca yaşamış eski bir halktır. Ermenice, Hint-Avrupa dil ailesine ait bağımsız bir dildir ve bu konuda tarihçiler arasında genel bir görüş birliği vardır. Ancak Ermeni halkının tam olarak nasıl oluştuğu konusunda kesin bir cevap yoktur. Bugün akademik dünyada en yaygın yaklaşım, Ermenilerin tek bir kavimden değil, uzun bir tarihî süreç içinde oluştuğudur. Hint-Avrupa dili konuşan topluluklar ile Urartular, Hurriler ve Doğu Anadolu'nun diğer eski halkları yüzyıllar boyunca kaynaşmış ve bugünkü Ermeni halkını meydana getirmiştir. Yani ne tamamen dışarıdan gelmiş tek bir halktırlar ne de yalnızca Urartuların doğrudan devamıdırlar.

MÖ 9-6. yüzyıllar arasında bölgede güçlü olan Urartu Krallığı önemli bir uygarlıktı. Başkenti Van çevresindeydi ve sulama kanalları, kaleleri ve yazıtlarıyla tanınır. Urartu Devleti yıkıldıktan sonra bölgede yeni siyasi yapılar ortaya çıktı. Pers döneminde Ermenistan satraplık olarak yönetildi. Daha sonra Büyük İskender'in fetihleriyle Helenistik dönem başladı.

MÖ 2. yüzyılda Artaşes I bağımsız Ermeni Krallığı'nı güçlendirdi. Ondan sonra gelen Tigran döneminde Ermeni Devleti geniş sınırlara ulaştı. Bu imparatorluk uzun ömürlü olmadı; Roma'nın yükselmesiyle toprakların büyük bölümü kaybedildi. Bundan sonra Ermenistan yüzyıllarca Roma ile Partlar, daha sonra da Sasani İranı arasında tampon bir devlet olarak varlığını sürdürdü.

Ermeni tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri ise MS 301 yılıdır. Geleneksel kabul gören tarihe göre Ermenistan, Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden ilk devlet oldu. Bu gelişme Ermeni kimliğinin şekillenmesinde çok büyük rol oynadı. Daha sonra 5. yüzyılda Mesrop Maştots Ermeni alfabesini geliştirdi.

Orta Çağ boyunca Ermeniler Bizans, Araplar, Selçuklular, Moğollar ve Osmanlılar gibi birçok devletin egemenliği altında yaşadılar.

Şimdi İşhanyan'ın kitabına gelirsek; bazı görüşleri tartışmalıdır. Örneğin: Urartu'nun doğrudan Ermeni devleti olduğu iddiası genel kabul görmez. Hayasa'nın kesin biçimde Ermenilerin atası olduğu kanıtlanmış değildir. “Armani, “Hayasa”, “Nairi”, “Urartu” ve “Armina” adlarının aynı halkın farklı isimleri olduğu yorumu yaygın kabul edilen bir gerçek değil, bir görüştür. Hayk gibi efsanevi kişileri tarihî şahsiyetlerle ilişkilendirmesi de yorum niteliğindedir.

Buna karşılık kitapta doğru ve genel kabul gören bilgiler de vardır. Örneğin Ermenicenin bağımsız bir Hint-Avrupa dili olması, Tigran'ın bir krallık kurması, Ermenistan'ın Roma ile Partlar arasında kalması, Hristiyanlığın Ermeni kimliği için merkezi öneme sahip olması ve Ermenilerin tarih boyunca bu bölgede yaşamış eski halklardan biri olması akademik olarak büyük ölçüde kabul edilen konulardır.

***

Rafael İşhanyan'ı güçlü bir Ermeni milliyetçisi olduğu ve eserlerini bu bakış açısıyla yazdığı söylenebilir. İşhanyan (1922-1995), Ermeni dilbilimci, tarihçi ve filologdur. Çalışmalarının büyük bölümü Ermeni dilinin tarihi, Ermeni halkının kökeni ve Ermeni ulusal kimliği üzerinedir. Özellikle Ermenilerin çok eski çağlardan beri Anadolu'nun yerli halkı olduğu görüşünü savunmuş ve bu düşünceyi eserlerinin temel tezlerinden biri hâline getirmiştir.

1980'lerin sonu ve 1990'ların başında Karabağ hareketi sırasında millî konularda aktif rol almış, Ermeni bağımsızlık hareketini desteklemiş ve Ermeni-Türk ilişkileri üzerine de yazılar kaleme almıştır. Üçüncü Gücü Dışlama Yasası adını verdiği düşüncesinde, Ermenilerin kendi çıkarlarını esas alarak komşularıyla doğrudan ilişki kurmaları gerektiğini ileri sürmüştür.

İşhanyan'ın tarih kitapları da bu millî bakış açısını yansıtır. Dilbilim, arkeoloji, antik yazıtlar ve eski tarihçilerin eserlerinden yararlanır; ancak elde ettiği verileri çoğunlukla Ermeni tarihinin çok eski, kesintisiz ve Ermeni merkezli olduğu tezini destekleyecek şekilde yorumlar. Bu nedenle Urartu'nun doğrudan Ermeni devleti olduğu, Hayasa'nın Ermenilerin atası olduğu veya Ermeni halkının kesintisiz biçimde aynı coğrafyada yaşadığı gibi görüşleri kesin tarihî gerçek olarak değil, kendi tarih anlayışının parçaları olarak sunar.

İşhanyan tarihî kaynakları kullanan; fakat bunları Ermeni millî kimliğini ve tarih anlayışını güçlendirmek amacıyla yorumlayan bir tarihçi ve düşünürdür. Bu nedenle eserleri okunurken hem sunduğu tarihî bilgilerden yararlanmak hem de milliyetçi bakış açısının yorumlarını içerdiğini göz önünde bulundurmak gerekir.

20 Haziran 2026 Cumartesi

Bir Dünyanın Dağılışı: Hasip Saygılı'nın Osmanlı'nın Son 40 Yılında Rumeli Türkleri ve Müslümanları Adlı Eseri Üzerine

Bu kitabın zihnimde bıraktığı en güçlü iz, yavaş yavaş çözülen bir dünyanın bıraktığı hüzün oldu. Hasip Saygılı'nın anlattığı hikâye bana göre yalnızca Osmanlı'nın son kırk yılı değildi, insanların kendilerini ait hissettikleri dünyanın yavaş yavaş ellerinden kayışının hikâyesiydi.

Tarih kitapları çoğu zaman savaşları, antlaşmaları ve devletleri anlatır. Oysa bu kitapta satır aralarında başka bir soru dolaşmaktadır: Bir insanın dünyası ne zaman yıkılır? Bir devlet eski gücünü kaybettiğinde mi, bir şehir elden çıktığında mı, yoksa kendisini ait hissettiği düzen artık geri dönmeyecek şekilde değiştiğinde mi?

Berlin Kongresi'nden Balkan Savaşları'na, Rus konsoloslarının öldürülmesinden Rumeli'den Anadolu'ya uzanan göçlere kadar anlatılan olayların merkezinde aslında bu soru vardır. Çünkü burada kaybedilen yalnızca toprak değildir. Kaybedilen şey aynı zamanda ortak bir hayatın mümkün olduğuna dair inançtır. Bir zamanlar aynı pazarda alışveriş yapan, aynı sokakta yürüyen, aynı şehrin seslerine uyanan insanlar giderek birbirlerini farklı milletlerin mensupları olarak görmeye başlamışlardır. Milliyetçilik yalnızca yeni devletler kurmamış; insanların birbirlerine bakışını, geçmişlerini hatırlama biçimlerini ve gelecek tasavvurlarını da değiştirmiştir.

Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken, insanların tarih kitaplarında anlatıldığı kadar kesin kimliklere sahip olmamaları oldu. Bir Arnavut hem Osmanlı'ya bağlı hissedebiliyor hem de kendi milletini savunabiliyordu. Bir Müslüman aynı anda hem Rumelili, hem Osmanlı, hem de yaşadığı toprağın insanı olabiliyordu. Fakat zaman ilerledikçe insanlardan seçim yapmaları istendi. Belki de Balkan trajedisinin temelinde bu zorunlu seçim yatmaktadır. Çünkü bazen insan bir kimlik kazanırken başka bir kimliği kaybeder.

Yazarın anlattığı konsolos cinayetleri, isyanlar, komiteler ve büyük devletlerin müdahaleleri ilk bakışta siyasi olaylar gibi görünmektedir. Fakat bunlar aynı zamanda insanların kaderleri üzerinde söz sahibi olma mücadelesidir. Rusya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı, Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlar kendi geleceklerini kurmaya çalışırken sıradan insanlar çoğu zaman tarihin sert akıntısı içinde savrulmuşlardır. Büyük siyaset kendi yolunda ilerlerken, bedeli çoğu zaman evlerini terk etmek zorunda kalanlar, sevdiklerini kaybedenler ve geride bırakılan şehirler ödemiştir.

Bu nedenle kitabın bana düşündürdüğü asıl mesele Osmanlı'nın neden kaybettiği değil, bir dünyanın nasıl dağıldığıdır. Selanik'in, Manastır'ın, Üsküp'ün veya Prizren'in kaybı yalnızca şehirlerin el değiştirmesi değildir. O şehirlerde kurulan hayatların, hatıraların ve aidiyet duygusunun da yavaş yavaş çözülmesidir.

Hasip Saygılı'nın kitabı bana göre geçmişin bugünün içinde yaşamaya devam ettiğini göstermektedir. Kitap boyunca anlatılan olaylar, tarihin kapanmış bir defter olmadığını; insanların hafızalarında, şehirlerin sokaklarında ve toplumların kimliklerinde yaşamayı sürdürdüğünü hissettirmektedir.

Belki de bu kitabın asıl sorusu şudur: Bir imparatorluk yıkıldığında geriye ne kalır? Yazarın verdiği cevap ise oldukça insani görünmektedir. Geriye insanlar kalır. Hatıralar kalır. Kayıplar kalır. Bazı şehirlerin isimleri, bazı türkülerin sözleri, bazı mezar taşları ve anlatılmaya devam eden hikâyeler kalır. 

18 Haziran 2026 Perşembe

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

 

Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

Atalarımın bir kısmı Selanik'te, bir kısmı ise Kosova'da yaşamıştı. Ben Balkanlar'da yaşamış Türk ataların torunuyum. Ailem Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra, 1924 yılında Türkiye'ye göç etti. Balkan faciasını yaşamış, savaşları görmüş, kayıplar vermiş insanlardı onlar. Ailemiz içinde vatan savunmasına katılanlar da vardı, şehit düşenler de.

Türkiye'ye geldiklerinde önce İzmir'e yerleşmişler. Daha sonra aile fertlerinin bir kısmı İzmir'de kalmış, bir kısmı Manisa'ya, bir kısmı da Bursa'ya gitmiş. Biz Bursa'ya yerleşen kolun çocuklarıyız. Dedelerimin anne ve babaları Balkan göçmeniydi; ancak her iki dedem de Bursa doğumluydu. Bu bakımdan ben, Bursa'da yaşayan üçüncü kuşağım.

Çocukluğumdan beri aile büyüklerimden duyduğum kimlik tanımı hep aynıydı: “Biz Türk'üz ve Müslümanız.” Hatta Kosova'dan gelen diğer dedemin ailesinde de Arnavut kökenli akrabalarımız olmasına rağmen, onların da kendilerini yalnızca Arnavut olarak tanımladıklarını hiç duymadım. “Evet, Arnavutuz” diyorlardı, “ama aynı zamanda Türk'üz de.” Benim tanıdığım çevrede bu durum son derece doğal karşılanırdı.

Bu yüzden yıllar sonra, çok sevdiğim rahmetli eniştemin kendisi için “Ben Osmanlıyım” dediğini duyduğumda çok şaşırmıştım. Çünkü ailemde daha önce böyle bir tanımla karşılaşmamıştım. Sonradan annem ve ablamla konuşurken, eniştemin Bilecik'in Söğüt ilçesinde doğduğunu öğrendim. Osmanlı Devleti'nin doğduğu topraklarda yetişmiş biri olarak kendisini bir Osmanlı mirasının varisi gibi görmesi aslında şaşırtıcı değildi. Bana garip gelen, bu düşüncenin yanlış olması da değildi; benim alışık olduğum aile kültüründe yer almamasıydı.

Elbette Osmanlı bizim tarihimizin bir parçasıdır. Böylesine büyük bir devletin varlığını ve tarihî önemini inkâr etmek mümkün değildir. Osmanlı'nın kuruluşu da büyümesi de tesadüf değildi. Güçlü devlet adamları ve başarılı hükümdarlar sayesinde yüzyıllar boyunca ayakta kaldı. Ancak zamanla yaşanan idarî zafiyetler, yanlış politikalar ve dış müdahaleler devletin zayıflamasına yol açtı. Sonunda Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekildi.

Bugün Osmanlı üzerine yapılan tartışmalarda bazen onun bir Türk devleti olmadığı ileri sürülüyor. Oysa Osmanlı, çok milletli bir yapıya sahip olsa da Türk tarihinin ve Türk devlet geleneğinin önemli halkalarından biridir. Farklı etnik kökenlerden insanları bünyesinde barındırmış olması bu gerçeği değiştirmez.

Buna rağmen ben kendimi Osmanlı olarak hissetmiyorum. Tarihî miras ile kişisel aidiyet arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Osmanlı'yı kendi geçmişimizin önemli bir parçası olarak kabul ederim; fakat kimliğimi tarif ederken “Ben Osmanlıyım” demem. Ben kendimi Türk ve Müslüman olarak tanımlarım.

Ayrıca sonradan öğrendiğim bir başka husus da Arnavut kökenli büyüklerimizin bir kısmının Bektaşi olmasıydı. Bektaşi geleneğine karşı duyduğum yakınlığın ve sempati hissinin kökeninde belki de bu aile mirasının etkisi vardır diye düşünüyorum.

Osmanlı'yı kesinlikle reddetmiyorum; aksine onu tarihimizin önemli bir parçası olarak görüyorum. Ancak aidiyet meselesi başka bir şeydir. Ben kendimi Osmanlı olarak değil, Türk ve Müslüman olarak hissediyorum. Bunu söylerken de herhangi bir üstünlük iddiasında bulunmuyorum. Nasıl ki bir İngiliz İngiliz olduğunu, bir Fransız Fransız olduğunu rahatlıkla ifade edebiliyorsa, ben de Türk ve Müslüman olduğumu aynı doğallıkla söyleyebilmeliyim. Saygı insanların kendi kimliklerini ifade edebilme hakkını da kapsar.

Benim için mesele de budur: Osmanlı tarihimin bir parçasıdır; fakat kimliğim Türk ve Müslüman kimliğidir.

14 Haziran 2026 Pazar

José Saramago'nun Filin Yolculuğu Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

José Saramago'nun Filin Yolculuğu romanı tarihte gerçekten yaşanmış bir olayı anlatır: Portekiz kralının bir fili Avusturya Arşidükü Maksimilian'a hediye etmesi ve bu filin Avrupa boyunca yaptığı uzun yolculuktur konusu.

Saramago'nun asıl ilgisi tarihin içinde yaşayan insanlardır. Tarih kitapları kralları, savaşları ve anlaşmaları anlatır. Oysa Filin Yolculuğu romanı, tarihin kenarında kalmış ayrıntılara yönelir. Bir filin Avrupa boyunca yürütülmesi gibi sıra dışı bir olayın etrafında insanların nasıl davrandığını, nasıl düşündüğünü ve dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösterir. Aslında bu kitap için Saramago'nun insan doğası üzerine kurduğu uzun gözlemleri diyebiliriz.

Roman boyunca dikkat çeken en önemli unsur, anlatıcının sürekli devrede olmasıdır. Saramago olayları anlatır; yorum yapar, alay eder, düşünür ve okuru da düşünmeye zorlar. Din adamlarını, bürokratları, askerleri, kralları ve sıradan insanları aynı mesafeden izler. Hiç kimseyi tamamen yüceltmez. Çünkü romanda herkes biraz komiktir. Kral da, komutan da, rahip de, köylü de kendi dünyasının merkezinde olduğunu düşünür. Oysa yazar sürekli olarak bu merkezin ne kadar kırılgan olduğunu ve her şeyin bir anda değişebileceğini gösterir.

Romanın en etkileyici yanlarından biri de budur. Fil aslında hiç değişmeyen tek varlıktır. Yol boyunca aynı fil olarak kalır. Değişen ve kendini açığa vuran insanlar olur. Herkes file bakarken kendi zihnini ortaya koyar. Kimisi onda bir prestij nesnesi görür, kimisi kutsallık arar, kimisi siyasi güç simgesi bulur. Fil ise bütün bu anlamların dışında, yalnızca varlığını sürdürmektedir. Bu durum romanın temel ironisini oluşturur.

Romanın en güçlü sahnelerden biri, filin bakıcısı Subhro'nun filin sırtına çıktığı andır. Bu sahne aslında bakış açısının değişmesi ve kısa süreliğine de olsa sıradan bir insanın gücü elde ettiği anlamına gelir. Subhro yerden bakarken gösterişiyle gördüğü insanları, yukarıdan baktığında anlamsız ve küçük görür. İnsanların hareketleri, korkuları ve telaşları farklı bir anlam kazanır. Subhro burada kısa süreliğine de olsa iktidarın bakışını deneyimler.

Bu sahne romanın geri kalanını anlamak için önemli bir anahtar sunar. Çünkü bir kralın, bir hükümdarın ya da bir devlet yöneticisinin dünyaya nasıl baktığını sezdirir. Güç sahibi olmak yalnızca emir vermek değildir; aynı zamanda insanları uzaktan ve yukarıdan görmektir. Ancak Saramago bununla yetinmemiştir. Subhro'nun sıradan bir insan olduğunu da hatırlatır. O hem yukarıdadır hem aşağıdan gelmiştir. Bu nedenle o bakışın ne kadar yanıltıcı olduğunu da fark edebilir. Belki de romanın en önemli düşüncelerinden biri burada ortaya çıkar: Güç sahibi insanlar herkesi gördüklerini sanırlar, ama çoğu zaman sıradan insanların onlar hakkında ne düşündüğünü hiç bilmezler.

Roman boyunca din ve politika eleştirileri de bu düşüncenin etrafında şekillenir. Rahiplerin, komutanların ve yöneticilerin kendilerine yükledikleri büyük anlamlar, anlatıcının ironisiyle sürekli aşındırılır. Saramago'nun eleştirisi belirli kişilere değildir, insanın kendi önemini abartma eğilimine yöneliktir. İnsanlık yüzyıllardır kendisini tarihin merkezine yerleştirmeye çalışır.

Bununla birlikte romanı yalnızca bir hiciv romanı olarak okumak eksik olur. Çünkü kitabın satır aralarında daha karanlık bir duygu da hissedilir. Saramago dünyanın giderek daha iyi bir yer olduğuna inanan bir yazar değildir. Tam tersine, insanlığın aynı hataları tekrar tekrar ürettiğini düşünen yaşlı bir gözlemcidir. Savaşlar değişir, hükümdarlar değişir, dinî tartışmalar değişir; fakat kibir, güç tutkusu ve anlamsız çekişmeler varlığını sürdürür. Romanın yer yer melankolik tonunun kaynağı da budur.

Yine de roman bütünüyle umutsuz değildir. Çünkü bütün o gösterişli iktidar yapılarının arasında Subhro gibi insanlar vardır. Fil ile bakıcısı arasındaki bağ vardır. Yolculuk sırasında ortaya çıkan dostluklar, merhamet anları ve insanî yakınlıklar vardır. Saramago insanlığa güvenini büyük ölçüde kaybetmiş görünse de insanın küçük iyiliklerine olan ilgisini kaybetmemiştir.

Filin Yolculuğu, insanın kendisini nasıl gördüğünü ve aslında nasıl yanıldığını anlatan bir romandır. Tarih burada yalnızca bir çerçevedir. Asıl anlatılan şey iktidarın bakışı, insanın kibri, dünyanın absürtlüğü ve bütün bunların ortasında varlığını sürdüren sıradan hayattır. Romanın en güçlü imgelerinden biri, filin sırtından aşağıya bakan gözdür. Bu göz hem aşağıyı hem yukarıyı tanır; hem sıradan insanın hayatını hem de gücün insana verdiği yanılsamayı görür. 

Saramago'nun insanlık üzerine söylediği birçok söz de tam olarak bu noktadan doğar: İnsanlar dünyayı bulundukları yerden görürler ve çoğu zaman baktıkları yeri hakikatin kendisi sanırlar.

13 Haziran 2026 Cumartesi

From: Korkunun Ötesindeki Gizem


From geceleri ortaya çıkan canavarların insanları avladığı bir korku dizisidir. Fakat anlatı ilerledikçe dizinin asıl gücünün yaratıklardan değil, bilinmezlikten geldiği anlaşılır.

Hikâye tesadüfen ulaştıkları gizemli bir kasabada mahsur kalan insanların etrafında şekillenir. Kasabaya gelenler bir daha ayrılamaz; hangi yolu denerlerse denesinler yeniden aynı yere dönerler. Ancak asıl dehşet gece çöktüğünde başlar. İnsan görünümündeki yaratıklar ortaya çıkar, evlere girmeye çalışır ve yakaladıkları insanları vahşice öldürürler. Bu yaratıkların en rahatsız edici özelliklerinden biri ise yüzlerinden hiç eksilmeyen donuk gülümsemeleridir. Sanki insan taklidi yapan ama insan olmayı çoktan unutmuş varlıklardır.

Dizinin ilk sezonları büyük ölçüde hayatta kalma mücadelesine ve kasabanın gizemine odaklanır. İzleyici karakterlerle birlikte şu soruların peşine düşer: Bu insanlar neden burada? Kasabadan neden çıkılamıyor? Yaratıklar kim? Bütün bunların arkasında ne var?

Zamanla hikâye daha derin ve karanlık bir yöne evrilir. Çocuklar, eski ritüeller, lanetler ve geçmişte işlenmiş korkunç suçlar anlatının merkezine yerleşir. Ortaya çıkan ipuçları, kasabanın tarihinin çocuk kurbanlarıyla ve insanlığın sınırlarını aşmaya çalışan kişilerle bağlantılı olabileceğini düşündürür. Böylece dizi yalnızca bir korku hikâyesi olmaktan çıkar; suç, kefaret, kader ve kurtuluş temalarını da işlemeye başlar.

Benim için dizinin en ilgi çekici yanı, korkusunu belirsizlikten üretmesidir. İlk bölümlerde beni ekrana bağlayan şey, geceleri ortaya çıkan canavarlar ve onların yarattığı tehdit hissiydi. Ancak hikâye ilerledikçe asıl merak ettiğim şey kasabanın gizemi oldu. İnsanların neden burada olduğu, yaratıkların kökeni ve bütün bunların nasıl sona ereceği soruları korkunun önüne geçmeye başladı.

Bununla birlikte, ilerleyen sezonlarda bazı gizemlerin çözülmeden yenilerinin eklenmesi zaman zaman hikâyeyi gereğinden fazla karmaşıklaştırıyor. Yine de From'un atmosferini, yarattığı tekinsizlik duygusunu ve merak unsurunu başarılı buluyorum. Tüm eksiklerine rağmen beni bir sonraki bölümü izlemeye devam ettiren güçlü bir çekim etkisine sahip.


Rönesans Kavramının Doğuşu ve Tarihsel Gelişimi

Rönesans düşüncesinin kökeni, 16. yüzyılda yaşayan İtalyan ressam, mimar ve sanat tarihçisi Giorgio Vasari 'ye kadar uzanır. Vasari 1550...