Aldous
Huxley’nin Loudun Şeytanları XVII. yüzyıl Fransa’sında yaşanmış tuhaf bir
şeytan çarpması vakasını anlatıyor. Bir manastırdaki rahibeler garip nöbetler
geçirmeye başlar, içlerine şeytanların girdiğini söyler, bu şeytanların
kendilerine Urbain Grandier adlı bir rahip tarafından gönderildiğini iddia
ederler; Grandier büyücülükle suçlanır, yargılanır, işkence görür ve sonunda
diri diri yakılır. Fakat Huxley’nin kitabı yalnızca bu olayın tarihini anlatmak
için yazılmış değildir. Grandier’nin hikâyesini başından sonuna takip
ettiğimizde karşımıza çok daha büyük bir mesele çıkar: İnsan kendi arzusunu
nasıl hakikat sanır, kişisel düşmanlık nasıl kutsal bir davaya dönüşür, bir
toplum inandığı şeyi nasıl görmeye başlar ve din insanın benliğini aşmasının
yolu olabilecekken nasıl benliğin, iktidarın ve şiddetin aracına dönüşebilir?
Bu
yüzden Huxley hikâyeye şeytanlarla başlamaz. Önce şeytanların ortaya
çıkabileceği dünyayı kurar. XVII. yüzyıl Fransa’sında Katolik Kilisesi yalnızca
dinî bir kurum değildir; eğitimden siyasete, toplumsal itibardan devlet
otoritesine kadar hayatın hemen her alanıyla iç içedir. Cizvit okulları bunun
en güçlü örneklerinden biridir. Bu okullar Latince, hitabet, matematik,
coğrafya ve tiyatro gibi alanlarda çağının son derece iyi eğitimini verirken
aynı zamanda Katolikliğe ve siyasal düzene bağlı insanlar yetiştirmeyi
amaçlamaktadır. Fakat Huxley daha başlangıçta önemli bir ironiyi gösterir:
İnsana düşünmeyi öğretebilirsiniz ama ne düşüneceğini bütünüyle
belirleyemezsiniz. Cizvitlerin yanında yetişen Voltaire’in daha sonra
Kilise’nin en büyük eleştirmenlerinden birine dönüşmesi bunun çarpıcı
örneğidir.
Urbain
Grandier de böyle bir eğitim dünyasının ürünüdür. Zeki, kültürlü, iyi eğitimli,
son derece başarılı bir hatiptir. Üstelik yakışıklı, kendine güvenen ve
kadınların dikkatini çeken bir erkektir. Önünde büyük bir dinî kariyer vardır;
fakat karakterinin temelinde Cizvit disiplininin kolay kolay yok edemediği
güçlü bir bağımsızlık ve güçlü bir ego bulunur. Tarikata bağlanmak yerine
seküler rahipliği seçer ve yirmili yaşlarının sonunda Loudun’a gelir. Onu
gelecekte felakete götürecek özelliklerin neredeyse tamamı, başlangıçta onu
başarıya götüren özelliklerdir: zekâsı, hitabeti, cesareti, çekiciliği, kendine
güveni ve boyun eğmemesi.
Loudun
ise böyle bir adam için tehlikeli bir yerdir. Küçük fakat parçalanmış bir
şehirdir. Katoliklerle Protestanlar arasında gerilim, din adamları arasında
rekabet, aileler arasında çıkar çatışmaları, mülkiyet kavgaları, davalar ve
dedikodular vardır. Huxley’nin özellikle üzerinde durduğu çelişki şudur: Loudun
son derece “dinî” bir şehirdir fakat aynı ölçüde manevi değildir. Kiliseler,
rahipler, ayinler ve teolojik tartışmalar boldur; fakat bütün bunların insanı
gerçekten dönüştürdüğü kuşkuludur. Huxley daha kitabın başında kurumsal din ile
gerçek ruhani deneyimi birbirinden ayırır. İnsan Tanrı hakkında sürekli
konuşabilir ama egosundan, kıskançlığından, nefretinden ve iktidar arzusundan
hiçbir şey kaybetmemiş olabilir.
Grandier
böyle bir ortamda hızla yükselir. Kadınlar ondan hoşlanır, vaazlarını dinlemeye
insanlar akın eder, şehrin kültürlü ve güçlü çevrelerine girer. Fakat aynı
hızla düşman da biriktirir. Huxley onu masum bir aziz olarak göstermez.
Grandier gerçekten kibirlidir; alay etmeyi sever, tartışmadan kaçmak yerine
tartışmayı büyütür ve çoğu zaman hukuken haklı olmayı insani ilişkilerde haklı
çıkmakla karıştırır. Bir davayı kazanır ama karşısındaki insanı ömür boyu
düşmanı hâline getirir. Kürsüye çıktığında Yeremya ve Hezekiel’in peygamberane
öfkesini, Demosthenes’in belagatini, Savonarola’nın ateşini ve Rabelais’nin
alaycılığını andırabilecek kadar güçlü konuşur. Fakat insanları etkileyebilme
gücü, aynı zamanda insanları aşağılayabilme gücüdür. Böylece her başarılı vaaz
ona yeni hayranlar kazandırırken yeni düşmanlar da yaratır.
Grandier’nin
asıl iç çelişkisi ise rahipliğiyle cinselliği arasındadır. Huxley onu basitçe
“şehvet düşkünü rahip” diye mahkûm etmez. Jean-Jacques Bouchard’dan XIII.
Louis’ye kadar uzanan uzun örneklerle XVII. yüzyıl insanının mahremiyet ve
cinsellik anlayışının bizimkinden farklı olduğunu gösterir. Grandier’nin
yaşadığı kültürde Kilise cinselliği sıkı biçimde denetlemeye çalışırken
gündelik hayat, edebiyat ve insan davranışı bu idealle hiçbir zaman tam olarak
örtüşmez. Fakat Grandier’nin özel sorunu, bir rahip olarak bekâret yükümlülüğü
taşımasıdır. O ise bu yükümlülüğün insan doğasına aykırı olduğunu ve Tanrı’nın
doğrudan emrinden çok Kilise’nin koyduğu bir kural olduğunu savunarak kendisini
özgür saymaya başlar. Huxley açısından burada çok önemli bir psikolojik
mekanizma vardır: Grandier önce arzular, sonra zekâsını arzusunu meşrulaştırmak
için kullanır. Akıl arzuyu yönetmek yerine arzunun avukatı hâline gelir.
Bu
tavrın en ağır sonucu Philippe Trincant’la ilişkisidir. Philippe sıradan bir
kadın değildir; Grandier’nin yakın dostu ve koruyucusu Louis Trincant’ın
kızıdır. Üstelik Grandier onun günah çıkarma papazıdır. Burada yalnızca
rahiplik yemininin ihlali değil, kendisine güvenen bir babanın ve dinî otoritesine
güvenen genç bir kadının güveninin kötüye kullanılması vardır. Philippe hamile
kalır ve olay küçük Loudun’da gizlenemez. Grandier böylece kendisini koruyan
çevrelerden birini daha kaybeder.
Buna
başka düşmanlıklar eklenir. Grandier tarikat rahiplerini küçümser,
Karmelitlerin mucize iddialarıyla alay eder, çeşitli yerel görevlileri küçük
düşürür. Daha da önemlisi, henüz gücünün zirvesine çıkmamış olan Richelieu’nün
çevresiyle çatışır. Huxley’nin Grandier trajedisinde tekrar tekrar karşımıza
çıkan hata budur: Grandier bir şeyi yapmaya hakkı olup olmadığını düşünür,
fakat yapmasının sonuçlarını düşünmez. Onun düşmanları kötü niyetlidir; fakat
Grandier de kendisini yok edecek insanların sayısını yıllar boyunca kendi
elleriyle artırmıştır.
Fakat
bütün bunlar henüz Loudun Şeytanları değildir. Şeytanların ortaya çıkabilmesi
için başka bir kişiye ihtiyaç vardır: Jeanne des Anges.
Grandier
dışarıya dönük, bedensel, gösterişli ve kendine güvenen bir erkekken Jeanne
kapalı bir manastırda yaşayan, fiziksel deformasyonunun farkında olan, zeki,
kırgın, alaycı ve üstünlük ihtiyacı güçlü bir kadındır. Huxley onun çocuklukta
yaşadığı bedensel sorunların karakterinde derin bir savunma duygusu yaratmış
olabileceğini düşünür. Jeanne zamanla örnek rahibeye dönüşür; çalışır, itaat
eder, dinî kitaplar okur ve sonunda başrahibe olur. Fakat Huxley burada çok
rahatsız edici bir soru sorar: İnsan iyi işler yaparken bile bunu egosu için
yapabilir mi? Jeanne’in kendi anlatımına göre çalışkanlığının ardında
üstlerinin gözünde vazgeçilmez olma isteği de vardır. Ego yok olmamış, yalnızca
dinî bir kılığa girmiştir.
Huxley
bunu “bovarizm” kavramıyla açıklar: insanın olmadığı biri olduğunu hayal etmesi
ve zamanla yarattığı kimliğe göre yaşamaya başlaması. Jeanne gerçek mistiklerin
kitaplarını okur, Avilalı Teresa gibi olmayı hayal eder, mistiklerin dilini
öğrenir. Fakat bir mistiğin kelimelerini öğrenmek mistik olmak değildir.
Dışarıdan görünen kutsallık ile egonun gerçekten dönüşmesi aynı şey değildir.
Üstelik insan yeterince uzun süre bir rol oynarsa sonunda o role kendisi de
inanabilir. Huxley’nin Jeanne’i basit bir yalancı olarak görmemesinin nedeni
budur: onun sorunu başkalarını kandırmaktan daha derindir; kendisini de
kandırabilmesidir.
Sonra
Grandier Jeanne’in hayal dünyasına girer. Jeanne onu başlangıçta gerçek bir
insan olarak değil, hakkında anlatılan hikâyeler aracılığıyla tanır.
Grandier’nin kadınlarla ilişkileri, yakışıklılığı, kötü şöhreti ve baştan
çıkarıcılığı manastırın konuşmalarında büyüdükçe Grandier gerçek kişiliğinden
kopup erotik bir efsaneye dönüşür. Jeanne, hiç sahip olmadığı bu erkeği
zihninde büyütür. Manastırın ruhani yöneticisi ölünce Grandier’ye mektup yazar
ve onun bu görevi üstlenmesini ister. Böylece arzusuna son derece saygın bir
dinî biçim vermiştir: Grandier düzenli olarak manastıra gelecektir. Grandier
teklifi reddeder.
İşte
kırılma burada gerçekleşir. Jeanne’in arzusu yok olmaz; biçim değiştirir.
Hayranlık aşağılanmaya, aşağılanma öfkeye, öfke nefrete dönüşür. Fakat bütün bu
dönüşümlerde Grandier onun zihninin merkezinde kalmaya devam eder. Huxley’nin
psikolojik okumasında Jeanne önce Grandier’yi idealize eder, sonra erişemediği
için şeytanlaştırır.
Bu
sırada Grandier’nin eski düşmanı Rahip Mignon manastırın ruhani yöneticiliğine
gelir. Böylece Jeanne’in kişisel kırgınlığıyla Mignon’un kişisel düşmanlığı
birleşir. Bir süre sonra Jeanne geceleri Grandier’yi gördüğünü söylemeye
başlar. Ardından başka rahibeler de benzer görüntüler gördüklerini anlatır.
Manastırda gençlerin yaptığı basit bir hayalet şakası korku atmosferini daha da
güçlendirir. Mignon ise bu belirsiz olayları yatıştırmak yerine onlara bir isim
verir: şeytan. Bu isim her şeyi değiştirir.
Çünkü
insanın anlamlandıramadığı bir deneyim artık hazır bir açıklamaya kavuşmuştur.
Bir rahibe titriyorsa şeytan yüzündendir. Cinsel bir hayal görüyorsa şeytan
ayartmaktadır. Öfke şeytandır, korku şeytandır, bedensel nöbet şeytandır. Ve
şeytanların rahibelere girmesine neden olan büyücü de Grandier’dir. Huxley’nin
son derece güçlü düşüncesi burada ortaya çıkar: Dil yalnızca deneyimi anlatmaz;
deneyimin kendisini biçimlendirebilir. Bir insana tekrar tekrar içinde şeytan
bulunduğunu söylerseniz, bir süre sonra kendi arzularını ve korkularını bile
“ben” yerine “şeytan” diye yaşamaya başlayabilir.
Şeytan
çıkarıcıların gelişiyle olay daha da büyür. Ayinler halka açılır. Rahibeler
kıvranır, bağırır, müstehcen sözler söyler; bedenlerine müdahale edilir,
şeytanlara Latince sorular sorulur. Loudun halkı bunları seyretmeye gelir.
Böylece dinî ayin tiyatroya dönüşür. Seyirci geldikçe gösteri büyür, gösteri
büyüdükçe inanç kuvvetlenir, inanç kuvvetlendikçe rahibelerin davranışları daha
dramatik hâle gelir. Huxley’nin değerlendirmesinde bu, bir çeşit kendi
kendisini besleyen toplumsal ve psikolojik sistemdir. Şeytan çıkarıcılar
hastalığı tedavi etmeye çalışırken aynı zamanda onu üretmekte ve
ağırlaştırmaktadırlar. Bu nedenle Loudun vakasını bir tür “iyatrojenik
hastalık” gibi yorumlar: tedavi edenlerin müdahalesi hastalığın parçasına
dönüşmüştür.
Jeanne’in
bedenindeki şeytanlardan birinin Asmodeus, yani şehvetle ilişkilendirilen
demonolojik figür olması tesadüf değildir. Huxley açısından bastırılmış
cinsellik kaybolmamıştır; dinî bir dile çevrilmiştir. Normal durumda bir
rahibenin söyleyemeyeceği sözleri artık “şeytan” söyleyebilir. Yapamayacağı
hareketleri “şeytan” yaptırabilir. Böylece kişi kendi arzusundan ayrılır: “Ben
istiyorum” demek yerine “Şeytan bana yaptırıyor” diyebilir. Üstelik şeytan
çıkarıcı erkeklerin kadın bedenleri üzerinde kurduğu otorite de bu cinsel ve
iktidar ilişkisini daha karmaşık hâle getirir.
Grandier’nin
adı sonunda şeytanların ağzından açıkça söylenir. İşte kişisel nefretin ölümcül
bir hukuki suçlamaya dönüşmesi burada tamamlanır. Artık Grandier yalnızca
ahlaksız, kibirli veya sevilmeyen bir rahip değildir; büyücüdür. Ve XVII.
yüzyılda büyücülük suçlaması ölüm demektir.
Huxley
bu noktada cadılık hukukuna uzun uzun girer; çünkü Grandier’nin neden kendisini
savunamadığını göstermek ister. Böyle bir düşünce sisteminde sanık ne yaparsa
yapsın suçlu sayılabilir. İtiraf ederse cadıdır; inkâr ederse şeytan ona
direnme gücü vermektedir. İşkencede konuşursa suçunu kabul etmiştir; konuşmazsa
insanüstü dayanıklılığı şeytanın yardımının kanıtıdır. İnsan bedenindeki doğal
bir ben veya duyarsız bir nokta bile “şeytan işareti” kabul edilebilir. Sistem
hakikati araştırmaz; başlangıçta doğru kabul ettiği şeyi doğrulayacak kanıtları
üretir.
Burada
Huxley’nin belki de bütün kitabı taşıyan düşüncesi belirir: İnsan yalnızca
gördüğü şeye inanmaz; çoğu zaman inandığı şeyi görmeye başlar. Bir toplum önce
şeytanın varlığını, sonra şeytanın insanlara girebildiğini, ardından
büyücülerin şeytan gönderebildiğini tartışılmaz gerçek kabul ederse,
rahibelerin Grandier’nin adını söylemesi artık zincirin son halkasıdır.
Yine
de bir süre Grandier’nin kurtulma ihtimali vardır. Bazı doktorlar, hukukçular
ve din adamları rahibelerin gerçekten şeytan tarafından ele geçirildiğinden
kuşku duyar. Bordeaux Başpiskoposu gösterileri durdurur. İlginin kesilmesiyle
rahibelerin durumu da sönmeye başlar. Fakat tam burada yerel mesele siyasete
dönüşür. Richelieu’nün çevresi devreye girer; Jean Martin de Laubardemont
olağanüstü yetkilerle Loudun’a gönderilir. 1633’te XIII. Louis, Richelieu ve
Père Joseph’in de bulunduğu çevrede mesele devlet düzeyinde ele alınır. Grandier
artık yalnızca birkaç rahiple değil, merkezî iktidarla karşı karşıyadır.
Grandier’ye
kaçması için fırsat bile verilir. Kaçmaz. Masum olduğuna ve hukukun kendisini
koruyacağına inanır. Fakat artık içinde bulunduğu sistem normal hukuk değildir.
Laubardemont tarafsız yargıçları uzaklaştırır, eski tanıkları yeniden toplar,
Grandier’nin avukata ulaşmasını zorlaştırır ve savunma imkânlarını sınırlar.
Grandier’nin annesi oğlunu kurtarmaya çalışsa da siyasal mekanizma hukuk
mekanizmasının önüne geçer. Sonunda Grandier büyücülükten suçlu bulunur.
Fakat
Huxley burada trajedinin en büyük dönüşümünü gerçekleştirir. Kitabın başından
beri kibirli, kadınlara düşkün, kavgacı ve kendisini haklı çıkarmakta usta bir
Grandier görürken ölüm yaklaşınca başka bir Grandier ortaya çıkar. Hapishanede
korkar, ağlar, çöker. Peder Ambrose’a günah çıkarır. İlk kez kendi gururuyla
gerçekten karşılaşmaya başlar. “Tanrı burada” düşüncesi onun için yeni bir
anlam kazanır: Tanrı yalnızca başarıda, kürsüde, güzel kadınlarda, tartışmayı
kazandığı anlarda değil; hapishanede, korkuda, aşağılanmada ve yaklaşan ölümde
de bulunabilir.
18
Ağustos 1634’te Grandier diri diri yakılmaya mahkûm edilir. Böylece yıllarca
kendi egosunu büyüten adam, hayatının sonunda elinden her şey alınmış bir insan
olarak ölüme gider.
Ama
Huxley’nin kitabı burada bitmez. Çünkü Grandier’nin ölümü Loudun’un şeytanlarını
ortadan kaldırmaz. Eğer gerçekten bütün olayların kaynağı Grandier ise onun
ölümüyle rahibelerin iyileşmesi gerekirdi. Öyle olmaz. Ayinler ve şeytanlar
devam eder. Bu bile Grandier’ye yöneltilen suçlamanın mantığını sarsması
gerekirken sistem yeni açıklamalar üretir. Hatta Grandier’nin ölümünden sonra
onun düşmanlarından Lactance ve Mannoury gibi bazı kişilerin korkunç deneyimler
yaşayarak ölmesi de yeni doğaüstü yorumlara yol açar. Huxley bunları
Grandier’nin laneti olarak kabul etmekten çok, insan zihninin her olaya
metafizik anlam yükleyebilme eğiliminin örnekleri olarak gösterir.
Sonra
kitabın ikinci büyük kişisi Jean-Joseph Surin ortaya çıkar. Grandier ile Surin
adeta birbirinin karşıtıdır. Grandier benliğini büyüten adamdır; Surin
benliğini yok etmeye çalışan adamdır. Grandier zekâsını arzusunu haklı çıkarmak
için kullanırken Surin bütün varlığını Tanrı’ya teslim etmeye çalışır. Fakat
Huxley iki uçtan da kuşkuludur. Çünkü egoyu büyütmek kadar egoyu yanlış biçimde
yok etmeye çalışmak da tehlikeli olabilir. İnsan kendisini aşmak isterken
Tanrı’ya ulaşabileceği gibi psikolojik karanlığın içine de düşebilir.
Bu
nedenle Huxley kitabın ortasında uzun uzun mistisizmden söz eder. Peder Louis
Lallemant’ın öğretisini, “kalbin arınmasını”, Kutsal Ruh’a teslimiyeti, Haçlı
Aziz Yuhanna’yı, Avilalı Teresa’yı, doğayı, bedeni, bilinçaltını, Freud’u,
Jung’u, hipnozu ve mistik deneyimleri tartışması ana hikâyeden sapma değildir.
Tam tersine Loudun’u anlayabilmemiz için gerekli felsefi zemindir. Çünkü
Huxley’nin sorusu artık “Şeytan gerçekten var mıydı?” değildir. Daha zor bir
soru sorar: İnsan olağan bilincinin dışına çıktığında yaşadığı şeyin kaynağını
nasıl anlayabilir?
Bir
görüntü görmek onun Tanrı’dan geldiğini kanıtlamaz. Bir ses duymak o sesin
Kutsal Ruh olduğunu kanıtlamaz. Transa girmek mistik olmak değildir. Olağanüstü
bir deneyimin şiddeti, onun hakikatinin ölçüsü değildir. Huxley için mistisizm
ile psişik deneyim arasındaki ayrım burada yatar: İnsan benliğinin ötesine
çıkabilir fakat benliğin ötesindeki her şey Tanrı değildir.
Surin
bu ayrımı yaşayarak öğrenir. Jeanne’yi iyileştirmek için yalnızca şeytanlarla
savaşmak yerine onun karakterini değiştirmeye çalışır. Jeanne’in kibri,
gösteriş ihtiyacı, cinsel dürtüleri ve dikkat çekme arzusuyla mücadele etmesini
ister. Çünkü şeytan diye dışarıya atılan şeylerin önemli bir kısmı aslında
insanın kendi benliğinin parçaları olabilir. Fakat Surin, Jeanne’in acılarını
kendi üzerine almak için dua edecek kadar ileri gider ve kendisi de ağır bir
ruhsal çöküş yaşamaya başlar.
Jeanne
ise başka bir role geçer. Önce Grandier’yi arzulayan kadın, sonra şeytanların
ele geçirdiği başrahibe olmuşken şimdi azize olmaya yönelir. Mucizevi
iyileşmeler yaşadığını, Aziz Joseph’i gördüğünü, kutsal yağla iyileştirildiğini
anlatır. Huxley yine kesin hüküm vermez ama sürekli kuşku bırakır: Jeanne
gerçekten değişmiş midir, yoksa aynı üstünlük ve dikkat çekme ihtiyacı bu kez
kutsallık biçimine mi bürünmüştür? Önce “şeytanların kraliçesi” olarak
merkezdeydi; şimdi “azize” olarak merkezde olmak istemektedir.
Zamanla
şeytan çıkarıcılar gider ve Loudun’daki şeytanlar da kaybolmaya başlar. Bu,
Huxley’nin yorumunda son derece anlamlıdır. Gösteriyi besleyen rahipler,
seyirciler, telkinler ve sürekli sorgulamalar ortadan kalkınca şeytan vakası da
sönmektedir.
Fakat
Surin’in hikâyesi çok daha ağırdır. Yıllarca ruhsal ve bedensel çöküş yaşar.
Konuşmak, giyinmek, yemek yemek gibi en basit işler bile onun için işkenceye
dönüşür. Huxley burada Jeanne ile Surin arasında ahlaki bir ayrım yapar.
Jeanne’in hikâyesinde sürekli bir rol yapma, kendisini özel biri hâline getirme
eğilimi görürken Surin’in samimiyetinden kuşku duymaz. Surin yanılmış olabilir;
şeytanlara gereğinden fazla inanmış olabilir, kendi psikolojisini yanlış
yorumlamış olabilir. Ama yaşadığı acı gerçektir ve aradığı şey şöhret değil,
kendisini aşmaktır. Bu yüzden Jeanne’in hikâyesi giderek Huxley için bir tür
komediye, Surin’inki ise gerçek bir trajediye dönüşür.
Huxley’nin
gerçek meselesi insanın “ben” dediği şeydir. Grandier’nin hatası benliğini
büyütmesidir. Jeanne’in hatası benliğini kutsal ve şeytani rollerin içine
saklamasıdır. Mignon’un, Laubardemont’un ve diğerlerinin hatası kişisel
arzularını, kıskançlıklarını ve iktidar isteklerini kutsal amaçlarla
özdeşleştirmeleridir. Kalabalığın hatası kendi yargısını bırakıp ortak heyecana
teslim olmasıdır. Surin’in tehlikesi ise benliğini aşmak isterken insan
doğasını neredeyse yok etmeye çalışmasıdır.
Huxley
bu nedenle gerçek maneviyatı dünyadan kaçmakla özdeşleştirmez. Lallemant’ın
öğretisindeki ego eleştirisini önemser ama doğaya yönelik kuşkusunu paylaşmaz.
Zambakların, hayvanların ve yaratılmış dünyanın yalnızca insan için ne işe
yaradıklarına göre değerlendirilmesine karşı çıkar. İnsanın doğayı gerçekten
görebilmesi için kendi çıkarını bir anlığına geri çekmesi gerekir.
Bu
yüzden Huxley için “kendini aşmak” tek başına iyi değildir. İnsan
uyuşturucuyla, kontrolsüz cinsellikle, fanatizmle, kalabalığın içinde eriyerek,
siyasi mitinglerin coşkusuyla veya kör dinsel heyecanla da kendisinden
çıkabilir. Nazi mitingleri, faşist gösteriler ve totaliter propaganda da
insanlara geçici olarak bireysel benliklerinden kurtulma hissi verebilir. Fakat
bu aşağı doğru kendini aşmadır: insan egosunu gerçekten aşmaz, onu daha büyük
bir kolektif egonun içine teslim eder. Loudun’daki toplu şeytan çarpması da
bunun tarihsel örneklerinden biridir.
Gerçek
yukarı doğru kendini aşma ise insanın kişiliğini yok etmesi değil,
benmerkezciliğini aşmasıdır. Sevgi, merhamet, hakikat ve yaratılmış olana
dikkat yoluyla insan kendi dar benliğinin sınırlarından çıkabilir. Huxley’nin
mistisizmi bu yüzden dünyadan nefret eden bir mistisizm değildir. Asıl sorun
beden değildir, doğa değildir, dünya değildir; insanın her şeyi kendisine göre
değerlendiren egosudur.
Huxley
bize basitçe “şeytan yoktur, bütün bunlar psikolojik hastalıktır” demez. Fakat
“şeytan vardı, rahibelerin içine girdi” de demez. Çok daha rahatsız edici bir
ihtimali önümüze koyar: İnsan zihni, kendi arzularından, korkularından,
inançlarından ve başkalarının telkinlerinden öyle güçlü gerçeklikler üretebilir
ki bunlar sonunda insan bedenini, toplumu ve hatta hukuku yönetmeye
başlayabilir. Deneyim gerçek olabilir ama deneyime verilen açıklama yanlış
olabilir. Bir rahibenin gerçekten nöbet geçirmesi, nöbetin şeytandan geldiğini
kanıtlamaz. Bir insanın gerçekten mistik bir vecd yaşaması da yaşadığı şeyin
Tanrı’dan geldiğini kendiliğinden kanıtlamaz.
Grandier’nin
yakıldığı ateş bu nedenle yalnızca birkaç kötü insanın yaktığı bir ateş
değildir. O ateşi hazırlayan odunlar yıllar boyunca birikmiştir: Grandier’nin
kibri, Philippe’e yaptığı haksızlık, Trincant’ın öfkesi, Mignon’un kıskançlığı,
Jeanne’in bastırılmış arzusu, rahibelerin can sıkıntısı, şeytan çıkarıcıların
telkini, seyircilerin gösteri merakı, Kilise içindeki rekabet, XVII. yüzyılın
demonolojisi, cadılık hukuku, Laubardemont’un siyaseti ve Richelieu’nün merkezî
iktidarı. Tek başına bunların hiçbiri Grandier’yi yakmaya yetmeyebilirdi. Bir
araya geldiklerinde ise masumiyetin bile insanı kurtaramadığı kapalı bir dünya
kurdular.
Huxley’nin
asıl dehşeti de burada yatar. Loudun’da şeytanın varlığını kanıtlamaya çalışan
insanlar, kötülükle savaşırken kendileri korkunç bir kötülük üretmişlerdir.
Tanrı adına işkence yapılmış, hakikat adına yalan söylenmiş, ahlak adına
kişisel intikam alınmış, insan ruhunu kurtarmak adına insan bedeni aşağılanmış
ve adalet adına bir adam diri diri yakılmıştır.
Bu
nedenle Loudun Şeytanları, şeytan hakkında yazılmış bir kitap olmaktan çok
insanın kendi kötülüğünü nasıl kutsallaştırabildiği hakkında yazılmış bir
kitaptır. Huxley’nin en güçlü uyarısı belki de şudur: Kötülüğün en tehlikeli
biçimi, insanın kötü olduğunu bilerek yaptığı kötülük değildir. Çok daha
tehlikelisi, insanın kendisini haklı, erdemli ve hatta Tanrı’nın tarafında
olduğuna inandırarak yaptığı kötülüktür.
Grandier
kendi arzusunu hakikat sandı. Jeanne kendi hayallerini ruhani gerçeklik sandı.
Mignon kişisel nefretini dinî görev sandı. Yargıçlar önceden kabul ettikleri
inancı delil sandılar. Kalabalık gösteriyi mucize sandı. Ve herkes kendi küçük
hakikatinin peşinden giderken bir insan ateşe gönderildi.
Belki
Huxley’nin bütün kitabı boyunca sorduğu en önemli soru da budur: İnsan
içindeki sesi nasıl ayırt edecektir?
Çünkü
içimizden gelen her şey Tanrı değildir. Her güçlü duygu hakikat değildir. Her
vecd kutsallık değildir. Her toplumsal coşku birlik değildir. Her dinî söz
maneviyat değildir. Her “haklı dava” adalet değildir.
İnsanın
asıl manevi görevi yalnızca inanmak değil, inandığı şeyi sınayabilmek; yalnızca
kendisini aşmak değil, hangi yöne doğru aştığını anlayabilmek; yalnızca
Tanrı’nın adını söylemek değil, kendi egosunun Tanrı’nın sesiymiş gibi
konuşmaya başladığı anı fark edebilmektir.