fanatizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fanatizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2026 Pazartesi

Aldous Huxley’nin Loudun Şeytanları: İnanç, Arzu, Ego ve İktidar

 

Aldous Huxley’nin Loudun Şeytanları XVII. yüzyıl Fransa’sında yaşanmış tuhaf bir şeytan çarpması vakasını anlatıyor. Bir manastırdaki rahibeler garip nöbetler geçirmeye başlar, içlerine şeytanların girdiğini söyler, bu şeytanların kendilerine Urbain Grandier adlı bir rahip tarafından gönderildiğini iddia ederler; Grandier büyücülükle suçlanır, yargılanır, işkence görür ve sonunda diri diri yakılır. Fakat Huxley’nin kitabı yalnızca bu olayın tarihini anlatmak için yazılmış değildir. Grandier’nin hikâyesini başından sonuna takip ettiğimizde karşımıza çok daha büyük bir mesele çıkar: İnsan kendi arzusunu nasıl hakikat sanır, kişisel düşmanlık nasıl kutsal bir davaya dönüşür, bir toplum inandığı şeyi nasıl görmeye başlar ve din insanın benliğini aşmasının yolu olabilecekken nasıl benliğin, iktidarın ve şiddetin aracına dönüşebilir?

Bu yüzden Huxley hikâyeye şeytanlarla başlamaz. Önce şeytanların ortaya çıkabileceği dünyayı kurar. XVII. yüzyıl Fransa’sında Katolik Kilisesi yalnızca dinî bir kurum değildir; eğitimden siyasete, toplumsal itibardan devlet otoritesine kadar hayatın hemen her alanıyla iç içedir. Cizvit okulları bunun en güçlü örneklerinden biridir. Bu okullar Latince, hitabet, matematik, coğrafya ve tiyatro gibi alanlarda çağının son derece iyi eğitimini verirken aynı zamanda Katolikliğe ve siyasal düzene bağlı insanlar yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Fakat Huxley daha başlangıçta önemli bir ironiyi gösterir: İnsana düşünmeyi öğretebilirsiniz ama ne düşüneceğini bütünüyle belirleyemezsiniz. Cizvitlerin yanında yetişen Voltaire’in daha sonra Kilise’nin en büyük eleştirmenlerinden birine dönüşmesi bunun çarpıcı örneğidir.

Urbain Grandier de böyle bir eğitim dünyasının ürünüdür. Zeki, kültürlü, iyi eğitimli, son derece başarılı bir hatiptir. Üstelik yakışıklı, kendine güvenen ve kadınların dikkatini çeken bir erkektir. Önünde büyük bir dinî kariyer vardır; fakat karakterinin temelinde Cizvit disiplininin kolay kolay yok edemediği güçlü bir bağımsızlık ve güçlü bir ego bulunur. Tarikata bağlanmak yerine seküler rahipliği seçer ve yirmili yaşlarının sonunda Loudun’a gelir. Onu gelecekte felakete götürecek özelliklerin neredeyse tamamı, başlangıçta onu başarıya götüren özelliklerdir: zekâsı, hitabeti, cesareti, çekiciliği, kendine güveni ve boyun eğmemesi.

Loudun ise böyle bir adam için tehlikeli bir yerdir. Küçük fakat parçalanmış bir şehirdir. Katoliklerle Protestanlar arasında gerilim, din adamları arasında rekabet, aileler arasında çıkar çatışmaları, mülkiyet kavgaları, davalar ve dedikodular vardır. Huxley’nin özellikle üzerinde durduğu çelişki şudur: Loudun son derece “dinî” bir şehirdir fakat aynı ölçüde manevi değildir. Kiliseler, rahipler, ayinler ve teolojik tartışmalar boldur; fakat bütün bunların insanı gerçekten dönüştürdüğü kuşkuludur. Huxley daha kitabın başında kurumsal din ile gerçek ruhani deneyimi birbirinden ayırır. İnsan Tanrı hakkında sürekli konuşabilir ama egosundan, kıskançlığından, nefretinden ve iktidar arzusundan hiçbir şey kaybetmemiş olabilir.

Grandier böyle bir ortamda hızla yükselir. Kadınlar ondan hoşlanır, vaazlarını dinlemeye insanlar akın eder, şehrin kültürlü ve güçlü çevrelerine girer. Fakat aynı hızla düşman da biriktirir. Huxley onu masum bir aziz olarak göstermez. Grandier gerçekten kibirlidir; alay etmeyi sever, tartışmadan kaçmak yerine tartışmayı büyütür ve çoğu zaman hukuken haklı olmayı insani ilişkilerde haklı çıkmakla karıştırır. Bir davayı kazanır ama karşısındaki insanı ömür boyu düşmanı hâline getirir. Kürsüye çıktığında Yeremya ve Hezekiel’in peygamberane öfkesini, Demosthenes’in belagatini, Savonarola’nın ateşini ve Rabelais’nin alaycılığını andırabilecek kadar güçlü konuşur. Fakat insanları etkileyebilme gücü, aynı zamanda insanları aşağılayabilme gücüdür. Böylece her başarılı vaaz ona yeni hayranlar kazandırırken yeni düşmanlar da yaratır.

Grandier’nin asıl iç çelişkisi ise rahipliğiyle cinselliği arasındadır. Huxley onu basitçe “şehvet düşkünü rahip” diye mahkûm etmez. Jean-Jacques Bouchard’dan XIII. Louis’ye kadar uzanan uzun örneklerle XVII. yüzyıl insanının mahremiyet ve cinsellik anlayışının bizimkinden farklı olduğunu gösterir. Grandier’nin yaşadığı kültürde Kilise cinselliği sıkı biçimde denetlemeye çalışırken gündelik hayat, edebiyat ve insan davranışı bu idealle hiçbir zaman tam olarak örtüşmez. Fakat Grandier’nin özel sorunu, bir rahip olarak bekâret yükümlülüğü taşımasıdır. O ise bu yükümlülüğün insan doğasına aykırı olduğunu ve Tanrı’nın doğrudan emrinden çok Kilise’nin koyduğu bir kural olduğunu savunarak kendisini özgür saymaya başlar. Huxley açısından burada çok önemli bir psikolojik mekanizma vardır: Grandier önce arzular, sonra zekâsını arzusunu meşrulaştırmak için kullanır. Akıl arzuyu yönetmek yerine arzunun avukatı hâline gelir.

Bu tavrın en ağır sonucu Philippe Trincant’la ilişkisidir. Philippe sıradan bir kadın değildir; Grandier’nin yakın dostu ve koruyucusu Louis Trincant’ın kızıdır. Üstelik Grandier onun günah çıkarma papazıdır. Burada yalnızca rahiplik yemininin ihlali değil, kendisine güvenen bir babanın ve dinî otoritesine güvenen genç bir kadının güveninin kötüye kullanılması vardır. Philippe hamile kalır ve olay küçük Loudun’da gizlenemez. Grandier böylece kendisini koruyan çevrelerden birini daha kaybeder.

Buna başka düşmanlıklar eklenir. Grandier tarikat rahiplerini küçümser, Karmelitlerin mucize iddialarıyla alay eder, çeşitli yerel görevlileri küçük düşürür. Daha da önemlisi, henüz gücünün zirvesine çıkmamış olan Richelieu’nün çevresiyle çatışır. Huxley’nin Grandier trajedisinde tekrar tekrar karşımıza çıkan hata budur: Grandier bir şeyi yapmaya hakkı olup olmadığını düşünür, fakat yapmasının sonuçlarını düşünmez. Onun düşmanları kötü niyetlidir; fakat Grandier de kendisini yok edecek insanların sayısını yıllar boyunca kendi elleriyle artırmıştır.

Fakat bütün bunlar henüz Loudun Şeytanları değildir. Şeytanların ortaya çıkabilmesi için başka bir kişiye ihtiyaç vardır: Jeanne des Anges.

Grandier dışarıya dönük, bedensel, gösterişli ve kendine güvenen bir erkekken Jeanne kapalı bir manastırda yaşayan, fiziksel deformasyonunun farkında olan, zeki, kırgın, alaycı ve üstünlük ihtiyacı güçlü bir kadındır. Huxley onun çocuklukta yaşadığı bedensel sorunların karakterinde derin bir savunma duygusu yaratmış olabileceğini düşünür. Jeanne zamanla örnek rahibeye dönüşür; çalışır, itaat eder, dinî kitaplar okur ve sonunda başrahibe olur. Fakat Huxley burada çok rahatsız edici bir soru sorar: İnsan iyi işler yaparken bile bunu egosu için yapabilir mi? Jeanne’in kendi anlatımına göre çalışkanlığının ardında üstlerinin gözünde vazgeçilmez olma isteği de vardır. Ego yok olmamış, yalnızca dinî bir kılığa girmiştir.

Huxley bunu “bovarizm” kavramıyla açıklar: insanın olmadığı biri olduğunu hayal etmesi ve zamanla yarattığı kimliğe göre yaşamaya başlaması. Jeanne gerçek mistiklerin kitaplarını okur, Avilalı Teresa gibi olmayı hayal eder, mistiklerin dilini öğrenir. Fakat bir mistiğin kelimelerini öğrenmek mistik olmak değildir. Dışarıdan görünen kutsallık ile egonun gerçekten dönüşmesi aynı şey değildir. Üstelik insan yeterince uzun süre bir rol oynarsa sonunda o role kendisi de inanabilir. Huxley’nin Jeanne’i basit bir yalancı olarak görmemesinin nedeni budur: onun sorunu başkalarını kandırmaktan daha derindir; kendisini de kandırabilmesidir.

Sonra Grandier Jeanne’in hayal dünyasına girer. Jeanne onu başlangıçta gerçek bir insan olarak değil, hakkında anlatılan hikâyeler aracılığıyla tanır. Grandier’nin kadınlarla ilişkileri, yakışıklılığı, kötü şöhreti ve baştan çıkarıcılığı manastırın konuşmalarında büyüdükçe Grandier gerçek kişiliğinden kopup erotik bir efsaneye dönüşür. Jeanne, hiç sahip olmadığı bu erkeği zihninde büyütür. Manastırın ruhani yöneticisi ölünce Grandier’ye mektup yazar ve onun bu görevi üstlenmesini ister. Böylece arzusuna son derece saygın bir dinî biçim vermiştir: Grandier düzenli olarak manastıra gelecektir. Grandier teklifi reddeder.

İşte kırılma burada gerçekleşir. Jeanne’in arzusu yok olmaz; biçim değiştirir. Hayranlık aşağılanmaya, aşağılanma öfkeye, öfke nefrete dönüşür. Fakat bütün bu dönüşümlerde Grandier onun zihninin merkezinde kalmaya devam eder. Huxley’nin psikolojik okumasında Jeanne önce Grandier’yi idealize eder, sonra erişemediği için şeytanlaştırır.

Bu sırada Grandier’nin eski düşmanı Rahip Mignon manastırın ruhani yöneticiliğine gelir. Böylece Jeanne’in kişisel kırgınlığıyla Mignon’un kişisel düşmanlığı birleşir. Bir süre sonra Jeanne geceleri Grandier’yi gördüğünü söylemeye başlar. Ardından başka rahibeler de benzer görüntüler gördüklerini anlatır. Manastırda gençlerin yaptığı basit bir hayalet şakası korku atmosferini daha da güçlendirir. Mignon ise bu belirsiz olayları yatıştırmak yerine onlara bir isim verir: şeytan. Bu isim her şeyi değiştirir.

Çünkü insanın anlamlandıramadığı bir deneyim artık hazır bir açıklamaya kavuşmuştur. Bir rahibe titriyorsa şeytan yüzündendir. Cinsel bir hayal görüyorsa şeytan ayartmaktadır. Öfke şeytandır, korku şeytandır, bedensel nöbet şeytandır. Ve şeytanların rahibelere girmesine neden olan büyücü de Grandier’dir. Huxley’nin son derece güçlü düşüncesi burada ortaya çıkar: Dil yalnızca deneyimi anlatmaz; deneyimin kendisini biçimlendirebilir. Bir insana tekrar tekrar içinde şeytan bulunduğunu söylerseniz, bir süre sonra kendi arzularını ve korkularını bile “ben” yerine “şeytan” diye yaşamaya başlayabilir.

Şeytan çıkarıcıların gelişiyle olay daha da büyür. Ayinler halka açılır. Rahibeler kıvranır, bağırır, müstehcen sözler söyler; bedenlerine müdahale edilir, şeytanlara Latince sorular sorulur. Loudun halkı bunları seyretmeye gelir. Böylece dinî ayin tiyatroya dönüşür. Seyirci geldikçe gösteri büyür, gösteri büyüdükçe inanç kuvvetlenir, inanç kuvvetlendikçe rahibelerin davranışları daha dramatik hâle gelir. Huxley’nin değerlendirmesinde bu, bir çeşit kendi kendisini besleyen toplumsal ve psikolojik sistemdir. Şeytan çıkarıcılar hastalığı tedavi etmeye çalışırken aynı zamanda onu üretmekte ve ağırlaştırmaktadırlar. Bu nedenle Loudun vakasını bir tür “iyatrojenik hastalık” gibi yorumlar: tedavi edenlerin müdahalesi hastalığın parçasına dönüşmüştür.

Jeanne’in bedenindeki şeytanlardan birinin Asmodeus, yani şehvetle ilişkilendirilen demonolojik figür olması tesadüf değildir. Huxley açısından bastırılmış cinsellik kaybolmamıştır; dinî bir dile çevrilmiştir. Normal durumda bir rahibenin söyleyemeyeceği sözleri artık “şeytan” söyleyebilir. Yapamayacağı hareketleri “şeytan” yaptırabilir. Böylece kişi kendi arzusundan ayrılır: “Ben istiyorum” demek yerine “Şeytan bana yaptırıyor” diyebilir. Üstelik şeytan çıkarıcı erkeklerin kadın bedenleri üzerinde kurduğu otorite de bu cinsel ve iktidar ilişkisini daha karmaşık hâle getirir.

Grandier’nin adı sonunda şeytanların ağzından açıkça söylenir. İşte kişisel nefretin ölümcül bir hukuki suçlamaya dönüşmesi burada tamamlanır. Artık Grandier yalnızca ahlaksız, kibirli veya sevilmeyen bir rahip değildir; büyücüdür. Ve XVII. yüzyılda büyücülük suçlaması ölüm demektir.

Huxley bu noktada cadılık hukukuna uzun uzun girer; çünkü Grandier’nin neden kendisini savunamadığını göstermek ister. Böyle bir düşünce sisteminde sanık ne yaparsa yapsın suçlu sayılabilir. İtiraf ederse cadıdır; inkâr ederse şeytan ona direnme gücü vermektedir. İşkencede konuşursa suçunu kabul etmiştir; konuşmazsa insanüstü dayanıklılığı şeytanın yardımının kanıtıdır. İnsan bedenindeki doğal bir ben veya duyarsız bir nokta bile “şeytan işareti” kabul edilebilir. Sistem hakikati araştırmaz; başlangıçta doğru kabul ettiği şeyi doğrulayacak kanıtları üretir.

Burada Huxley’nin belki de bütün kitabı taşıyan düşüncesi belirir: İnsan yalnızca gördüğü şeye inanmaz; çoğu zaman inandığı şeyi görmeye başlar. Bir toplum önce şeytanın varlığını, sonra şeytanın insanlara girebildiğini, ardından büyücülerin şeytan gönderebildiğini tartışılmaz gerçek kabul ederse, rahibelerin Grandier’nin adını söylemesi artık zincirin son halkasıdır.

Yine de bir süre Grandier’nin kurtulma ihtimali vardır. Bazı doktorlar, hukukçular ve din adamları rahibelerin gerçekten şeytan tarafından ele geçirildiğinden kuşku duyar. Bordeaux Başpiskoposu gösterileri durdurur. İlginin kesilmesiyle rahibelerin durumu da sönmeye başlar. Fakat tam burada yerel mesele siyasete dönüşür. Richelieu’nün çevresi devreye girer; Jean Martin de Laubardemont olağanüstü yetkilerle Loudun’a gönderilir. 1633’te XIII. Louis, Richelieu ve Père Joseph’in de bulunduğu çevrede mesele devlet düzeyinde ele alınır. Grandier artık yalnızca birkaç rahiple değil, merkezî iktidarla karşı karşıyadır.

Grandier’ye kaçması için fırsat bile verilir. Kaçmaz. Masum olduğuna ve hukukun kendisini koruyacağına inanır. Fakat artık içinde bulunduğu sistem normal hukuk değildir. Laubardemont tarafsız yargıçları uzaklaştırır, eski tanıkları yeniden toplar, Grandier’nin avukata ulaşmasını zorlaştırır ve savunma imkânlarını sınırlar. Grandier’nin annesi oğlunu kurtarmaya çalışsa da siyasal mekanizma hukuk mekanizmasının önüne geçer. Sonunda Grandier büyücülükten suçlu bulunur.

Fakat Huxley burada trajedinin en büyük dönüşümünü gerçekleştirir. Kitabın başından beri kibirli, kadınlara düşkün, kavgacı ve kendisini haklı çıkarmakta usta bir Grandier görürken ölüm yaklaşınca başka bir Grandier ortaya çıkar. Hapishanede korkar, ağlar, çöker. Peder Ambrose’a günah çıkarır. İlk kez kendi gururuyla gerçekten karşılaşmaya başlar. “Tanrı burada” düşüncesi onun için yeni bir anlam kazanır: Tanrı yalnızca başarıda, kürsüde, güzel kadınlarda, tartışmayı kazandığı anlarda değil; hapishanede, korkuda, aşağılanmada ve yaklaşan ölümde de bulunabilir.

18 Ağustos 1634’te Grandier diri diri yakılmaya mahkûm edilir. Böylece yıllarca kendi egosunu büyüten adam, hayatının sonunda elinden her şey alınmış bir insan olarak ölüme gider.

Ama Huxley’nin kitabı burada bitmez. Çünkü Grandier’nin ölümü Loudun’un şeytanlarını ortadan kaldırmaz. Eğer gerçekten bütün olayların kaynağı Grandier ise onun ölümüyle rahibelerin iyileşmesi gerekirdi. Öyle olmaz. Ayinler ve şeytanlar devam eder. Bu bile Grandier’ye yöneltilen suçlamanın mantığını sarsması gerekirken sistem yeni açıklamalar üretir. Hatta Grandier’nin ölümünden sonra onun düşmanlarından Lactance ve Mannoury gibi bazı kişilerin korkunç deneyimler yaşayarak ölmesi de yeni doğaüstü yorumlara yol açar. Huxley bunları Grandier’nin laneti olarak kabul etmekten çok, insan zihninin her olaya metafizik anlam yükleyebilme eğiliminin örnekleri olarak gösterir.

Sonra kitabın ikinci büyük kişisi Jean-Joseph Surin ortaya çıkar. Grandier ile Surin adeta birbirinin karşıtıdır. Grandier benliğini büyüten adamdır; Surin benliğini yok etmeye çalışan adamdır. Grandier zekâsını arzusunu haklı çıkarmak için kullanırken Surin bütün varlığını Tanrı’ya teslim etmeye çalışır. Fakat Huxley iki uçtan da kuşkuludur. Çünkü egoyu büyütmek kadar egoyu yanlış biçimde yok etmeye çalışmak da tehlikeli olabilir. İnsan kendisini aşmak isterken Tanrı’ya ulaşabileceği gibi psikolojik karanlığın içine de düşebilir.

Bu nedenle Huxley kitabın ortasında uzun uzun mistisizmden söz eder. Peder Louis Lallemant’ın öğretisini, “kalbin arınmasını”, Kutsal Ruh’a teslimiyeti, Haçlı Aziz Yuhanna’yı, Avilalı Teresa’yı, doğayı, bedeni, bilinçaltını, Freud’u, Jung’u, hipnozu ve mistik deneyimleri tartışması ana hikâyeden sapma değildir. Tam tersine Loudun’u anlayabilmemiz için gerekli felsefi zemindir. Çünkü Huxley’nin sorusu artık “Şeytan gerçekten var mıydı?” değildir. Daha zor bir soru sorar: İnsan olağan bilincinin dışına çıktığında yaşadığı şeyin kaynağını nasıl anlayabilir?

Bir görüntü görmek onun Tanrı’dan geldiğini kanıtlamaz. Bir ses duymak o sesin Kutsal Ruh olduğunu kanıtlamaz. Transa girmek mistik olmak değildir. Olağanüstü bir deneyimin şiddeti, onun hakikatinin ölçüsü değildir. Huxley için mistisizm ile psişik deneyim arasındaki ayrım burada yatar: İnsan benliğinin ötesine çıkabilir fakat benliğin ötesindeki her şey Tanrı değildir.

Surin bu ayrımı yaşayarak öğrenir. Jeanne’yi iyileştirmek için yalnızca şeytanlarla savaşmak yerine onun karakterini değiştirmeye çalışır. Jeanne’in kibri, gösteriş ihtiyacı, cinsel dürtüleri ve dikkat çekme arzusuyla mücadele etmesini ister. Çünkü şeytan diye dışarıya atılan şeylerin önemli bir kısmı aslında insanın kendi benliğinin parçaları olabilir. Fakat Surin, Jeanne’in acılarını kendi üzerine almak için dua edecek kadar ileri gider ve kendisi de ağır bir ruhsal çöküş yaşamaya başlar.

Jeanne ise başka bir role geçer. Önce Grandier’yi arzulayan kadın, sonra şeytanların ele geçirdiği başrahibe olmuşken şimdi azize olmaya yönelir. Mucizevi iyileşmeler yaşadığını, Aziz Joseph’i gördüğünü, kutsal yağla iyileştirildiğini anlatır. Huxley yine kesin hüküm vermez ama sürekli kuşku bırakır: Jeanne gerçekten değişmiş midir, yoksa aynı üstünlük ve dikkat çekme ihtiyacı bu kez kutsallık biçimine mi bürünmüştür? Önce “şeytanların kraliçesi” olarak merkezdeydi; şimdi “azize” olarak merkezde olmak istemektedir.

Zamanla şeytan çıkarıcılar gider ve Loudun’daki şeytanlar da kaybolmaya başlar. Bu, Huxley’nin yorumunda son derece anlamlıdır. Gösteriyi besleyen rahipler, seyirciler, telkinler ve sürekli sorgulamalar ortadan kalkınca şeytan vakası da sönmektedir.

Fakat Surin’in hikâyesi çok daha ağırdır. Yıllarca ruhsal ve bedensel çöküş yaşar. Konuşmak, giyinmek, yemek yemek gibi en basit işler bile onun için işkenceye dönüşür. Huxley burada Jeanne ile Surin arasında ahlaki bir ayrım yapar. Jeanne’in hikâyesinde sürekli bir rol yapma, kendisini özel biri hâline getirme eğilimi görürken Surin’in samimiyetinden kuşku duymaz. Surin yanılmış olabilir; şeytanlara gereğinden fazla inanmış olabilir, kendi psikolojisini yanlış yorumlamış olabilir. Ama yaşadığı acı gerçektir ve aradığı şey şöhret değil, kendisini aşmaktır. Bu yüzden Jeanne’in hikâyesi giderek Huxley için bir tür komediye, Surin’inki ise gerçek bir trajediye dönüşür.

Huxley’nin gerçek meselesi insanın “ben” dediği şeydir. Grandier’nin hatası benliğini büyütmesidir. Jeanne’in hatası benliğini kutsal ve şeytani rollerin içine saklamasıdır. Mignon’un, Laubardemont’un ve diğerlerinin hatası kişisel arzularını, kıskançlıklarını ve iktidar isteklerini kutsal amaçlarla özdeşleştirmeleridir. Kalabalığın hatası kendi yargısını bırakıp ortak heyecana teslim olmasıdır. Surin’in tehlikesi ise benliğini aşmak isterken insan doğasını neredeyse yok etmeye çalışmasıdır.

Huxley bu nedenle gerçek maneviyatı dünyadan kaçmakla özdeşleştirmez. Lallemant’ın öğretisindeki ego eleştirisini önemser ama doğaya yönelik kuşkusunu paylaşmaz. Zambakların, hayvanların ve yaratılmış dünyanın yalnızca insan için ne işe yaradıklarına göre değerlendirilmesine karşı çıkar. İnsanın doğayı gerçekten görebilmesi için kendi çıkarını bir anlığına geri çekmesi gerekir.

Bu yüzden Huxley için “kendini aşmak” tek başına iyi değildir. İnsan uyuşturucuyla, kontrolsüz cinsellikle, fanatizmle, kalabalığın içinde eriyerek, siyasi mitinglerin coşkusuyla veya kör dinsel heyecanla da kendisinden çıkabilir. Nazi mitingleri, faşist gösteriler ve totaliter propaganda da insanlara geçici olarak bireysel benliklerinden kurtulma hissi verebilir. Fakat bu aşağı doğru kendini aşmadır: insan egosunu gerçekten aşmaz, onu daha büyük bir kolektif egonun içine teslim eder. Loudun’daki toplu şeytan çarpması da bunun tarihsel örneklerinden biridir.

Gerçek yukarı doğru kendini aşma ise insanın kişiliğini yok etmesi değil, benmerkezciliğini aşmasıdır. Sevgi, merhamet, hakikat ve yaratılmış olana dikkat yoluyla insan kendi dar benliğinin sınırlarından çıkabilir. Huxley’nin mistisizmi bu yüzden dünyadan nefret eden bir mistisizm değildir. Asıl sorun beden değildir, doğa değildir, dünya değildir; insanın her şeyi kendisine göre değerlendiren egosudur.

Huxley bize basitçe “şeytan yoktur, bütün bunlar psikolojik hastalıktır” demez. Fakat “şeytan vardı, rahibelerin içine girdi” de demez. Çok daha rahatsız edici bir ihtimali önümüze koyar: İnsan zihni, kendi arzularından, korkularından, inançlarından ve başkalarının telkinlerinden öyle güçlü gerçeklikler üretebilir ki bunlar sonunda insan bedenini, toplumu ve hatta hukuku yönetmeye başlayabilir. Deneyim gerçek olabilir ama deneyime verilen açıklama yanlış olabilir. Bir rahibenin gerçekten nöbet geçirmesi, nöbetin şeytandan geldiğini kanıtlamaz. Bir insanın gerçekten mistik bir vecd yaşaması da yaşadığı şeyin Tanrı’dan geldiğini kendiliğinden kanıtlamaz.

Grandier’nin yakıldığı ateş bu nedenle yalnızca birkaç kötü insanın yaktığı bir ateş değildir. O ateşi hazırlayan odunlar yıllar boyunca birikmiştir: Grandier’nin kibri, Philippe’e yaptığı haksızlık, Trincant’ın öfkesi, Mignon’un kıskançlığı, Jeanne’in bastırılmış arzusu, rahibelerin can sıkıntısı, şeytan çıkarıcıların telkini, seyircilerin gösteri merakı, Kilise içindeki rekabet, XVII. yüzyılın demonolojisi, cadılık hukuku, Laubardemont’un siyaseti ve Richelieu’nün merkezî iktidarı. Tek başına bunların hiçbiri Grandier’yi yakmaya yetmeyebilirdi. Bir araya geldiklerinde ise masumiyetin bile insanı kurtaramadığı kapalı bir dünya kurdular.

Huxley’nin asıl dehşeti de burada yatar. Loudun’da şeytanın varlığını kanıtlamaya çalışan insanlar, kötülükle savaşırken kendileri korkunç bir kötülük üretmişlerdir. Tanrı adına işkence yapılmış, hakikat adına yalan söylenmiş, ahlak adına kişisel intikam alınmış, insan ruhunu kurtarmak adına insan bedeni aşağılanmış ve adalet adına bir adam diri diri yakılmıştır.

Bu nedenle Loudun Şeytanları, şeytan hakkında yazılmış bir kitap olmaktan çok insanın kendi kötülüğünü nasıl kutsallaştırabildiği hakkında yazılmış bir kitaptır. Huxley’nin en güçlü uyarısı belki de şudur: Kötülüğün en tehlikeli biçimi, insanın kötü olduğunu bilerek yaptığı kötülük değildir. Çok daha tehlikelisi, insanın kendisini haklı, erdemli ve hatta Tanrı’nın tarafında olduğuna inandırarak yaptığı kötülüktür.

Grandier kendi arzusunu hakikat sandı. Jeanne kendi hayallerini ruhani gerçeklik sandı. Mignon kişisel nefretini dinî görev sandı. Yargıçlar önceden kabul ettikleri inancı delil sandılar. Kalabalık gösteriyi mucize sandı. Ve herkes kendi küçük hakikatinin peşinden giderken bir insan ateşe gönderildi.

Belki Huxley’nin bütün kitabı boyunca sorduğu en önemli soru da budur: İnsan içindeki sesi nasıl ayırt edecektir?

Çünkü içimizden gelen her şey Tanrı değildir. Her güçlü duygu hakikat değildir. Her vecd kutsallık değildir. Her toplumsal coşku birlik değildir. Her dinî söz maneviyat değildir. Her “haklı dava” adalet değildir.

İnsanın asıl manevi görevi yalnızca inanmak değil, inandığı şeyi sınayabilmek; yalnızca kendisini aşmak değil, hangi yöne doğru aştığını anlayabilmek; yalnızca Tanrı’nın adını söylemek değil, kendi egosunun Tanrı’nın sesiymiş gibi konuşmaya başladığı anı fark edebilmektir.

Aldous Huxley’nin Loudun Şeytanları: İnanç, Arzu, Ego ve İktidar

  Aldous Huxley’nin Loudun Şeytanları XVII. yüzyıl Fransa’sında yaşanmış tuhaf bir şeytan çarpması vakasını anlatıyor. Bir manastırdaki r...