13 Haziran 2026 Cumartesi

Övüncün Ötesinde

Yeryüzüne bırakılmıştı insan

bir aynanın derinliğinde kendine bir krallık kurdu

camdan kuleler yükseldi solgun bir yıldızın unutulmuş ışığına karşı

bir bahçe vardı ve bahçede tek bir çiçek

onu bütün mevsimlerin kalbi sandı

oysa gecenin görünmez kıyılarında adsız çiçekler açıyordu durmadan

aynalar çoğaldı

her aynada başka bir yüz her yüzde başka bir anı

ve aynı göğün altında sayısız bakış açılıp kapanıyordu

zaman

kimseye ait olmayan ırmağında günleri sürüklüyordu

fakat insan

aynadaki yüzü kendisi sanıyordu

sonunda

ne ayna kaldı ne kule ne çiçek

bir gün dönüp baktığında

ne toprağın sahibi olduğunu gördü ne göğün

yalnızca

adsız çiçeklerin arasında bir anı olduğunu


Burcu Bolakan

From: Korkunun Ötesindeki Gizem


From geceleri ortaya çıkan canavarların insanları avladığı bir korku dizisidir. Fakat anlatı ilerledikçe dizinin asıl gücünün yaratıklardan değil, bilinmezlikten geldiği anlaşılır.

Hikâye tesadüfen ulaştıkları gizemli bir kasabada mahsur kalan insanların etrafında şekillenir. Kasabaya gelenler bir daha ayrılamaz; hangi yolu denerlerse denesinler yeniden aynı yere dönerler. Ancak asıl dehşet gece çöktüğünde başlar. İnsan görünümündeki yaratıklar ortaya çıkar, evlere girmeye çalışır ve yakaladıkları insanları vahşice öldürürler. Bu yaratıkların en rahatsız edici özelliklerinden biri ise yüzlerinden hiç eksilmeyen donuk gülümsemeleridir. Sanki insan taklidi yapan ama insan olmayı çoktan unutmuş varlıklardır.

Dizinin ilk sezonları büyük ölçüde hayatta kalma mücadelesine ve kasabanın gizemine odaklanır. İzleyici karakterlerle birlikte şu soruların peşine düşer: Bu insanlar neden burada? Kasabadan neden çıkılamıyor? Yaratıklar kim? Bütün bunların arkasında ne var?

Zamanla hikâye daha derin ve karanlık bir yöne evrilir. Çocuklar, eski ritüeller, lanetler ve geçmişte işlenmiş korkunç suçlar anlatının merkezine yerleşir. Ortaya çıkan ipuçları, kasabanın tarihinin çocuk kurbanlarıyla ve insanlığın sınırlarını aşmaya çalışan kişilerle bağlantılı olabileceğini düşündürür. Böylece dizi yalnızca bir korku hikâyesi olmaktan çıkar; suç, kefaret, kader ve kurtuluş temalarını da işlemeye başlar.

Benim için dizinin en ilgi çekici yanı, korkusunu belirsizlikten üretmesidir. İlk bölümlerde beni ekrana bağlayan şey, geceleri ortaya çıkan canavarlar ve onların yarattığı tehdit hissiydi. Ancak hikâye ilerledikçe asıl merak ettiğim şey kasabanın gizemi oldu. İnsanların neden burada olduğu, yaratıkların kökeni ve bütün bunların nasıl sona ereceği soruları korkunun önüne geçmeye başladı.

Bununla birlikte, ilerleyen sezonlarda bazı gizemlerin çözülmeden yenilerinin eklenmesi zaman zaman hikâyeyi gereğinden fazla karmaşıklaştırıyor. Yine de From'un atmosferini, yarattığı tekinsizlik duygusunu ve merak unsurunu başarılı buluyorum. Tüm eksiklerine rağmen beni bir sonraki bölümü izlemeye devam ettiren güçlü bir çekim etkisine sahip.


12 Haziran 2026 Cuma

Bir Zambağın Ölümü

Bir Zambağın Ölümü

Sönmüş hayallerin dibinde,
hangi akşamın küllerini karıştırır bu solgun saat?
Perdesiz bir göğün altında, adı unutulmuş bir yıldızın soğuk gümüşü düşer suya.
Ne çağıran bir ses vardır, ne de dönülecek bir kıyı.
Sonsuzluğun koynunda uyur gece.
Bir zambak, açılmadan ölmüştür çoktan,
rüzgârın yolunu unuttuğu o yoksun bahçede.
Kül rengidir göğün teni.
Uzak aynalarda silik bir ışık ürperir, sonra söner.
Ve gölgesini taşıyamayan sararmış yapraklar gibi
dökülmekte, dökülmekte,
zaman.

Burcu Bolakan

11 Haziran 2026 Perşembe

Travmanın Sahibi Kim?

Afganistan savaşı hakkında yapılan filmleri ve dizileri izlerken aklıma hep aynı soru geliyor: Bu savaşın asıl mağduru kimdi?

Yıllardır Batı sinemasında Afganistan'dan dönen askerlerin hikâyelerini izliyoruz. Kâbus görenler, arkadaşlarını kaybedenler, travma yaşayanlar, hayata yeniden tutunmaya çalışanlar... Bu hikâyelerin insani bir tarafı olduğu elbette inkâr edilemez. Ancak anlatılan her hikâye, aynı zamanda anlatılmayan başka hikâyelerin de üzerini örter.

Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan'a askerî müdahalede bulundu. Müdahalenin gerekçesi El-Kaide'yi ortadan kaldırmak ve yeni saldırıları önlemekti. Daha sonra demokrasi, insan hakları ve istikrar gibi hedefler de bu müdahalenin gerekçeleri arasında gösterildi. Fakat yaklaşık yirmi yıl süren savaşın sonunda geriye yalnızca askerlerin travmaları kalmadı. On binlerce sivil hayatını kaybetti, milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kaldı ve bir ülke nesiller boyunca taşıyacağı yaralar aldı.

Buna rağmen popüler kültürde karşımıza çıkan hikâyelerin büyük bölümü Afganistan halkını değil, savaşa katılan askerleri anlatıyor. İzleyiciye çoğu zaman askerlerin korkuları, kayıpları ve vicdan azapları anlatılıyor. Oysa aynı savaşın içinde yaşayan Afgan çocuklarının, ailelerinin ve sivillerinin yaşadıkları çok daha az görünür hâle geliyor.

Bunun bir nedeni, bu yapımların büyük ölçüde Batı toplumları için üretilmesidir. İnsanlar kendilerine benzeyen karakterlerle daha kolay özdeşleşir. Ancak bu durum başka bir sorunu da beraberinde getirir: Savaşın anlatısı, savaşı yaşayanların değil, savaşa gidenlerin gözünden kurulmaya başlar.

Bugün birçok filmde ve dizide Afganistan'dan dönen askerlerin yaşadıkları sık sık hatırlatılıyor. Fakat aynı yapımlarda Afganistan halkının neler yaşadığına çoğu zaman yalnızca birkaç sahne ayrılıyor ya da hiç yer verilmiyor. Böyle olunca insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bir ülkeye gidip savaşanların travmaları neden sürekli anlatılırken, o savaşın yaşandığı topraklardaki insanların acıları neden bu kadar az konuşuluyor?

Asıl mesele askerlerin acı çekip çekmediği değildir. İnsan yaptığı şeyden bağımsız olarak travma yaşayabilir. Fakat savaşın bütün yükünü onların taşıdığı izlenimi oluşturmak da gerçeği eksik anlatmaktır. Çünkü savaşın en ağır bedelini çoğu zaman silah taşıyanlar değil, savaşın ortasında yaşamaya çalışan insanlar öder.

Dünyanın sizi izlemesi, sizi haklı bulduğu anlamına gelmez. Bir hikâyenin sürekli anlatılması da onun tek gerçek olduğu anlamına gelmez. Afganistan savaşını anlamak istiyorsak, yalnızca savaşa gidenlerin değil, savaşın içinde kalanların sesine de kulak vermek gerekir.

***

Gerçekten artık Afganistan'a giden askerlerin bozulmuş psikolojilerini dinlemekten yorulmuştum. Filmlerde, dizilerde ve romanlarda sürekli onların travmaları anlatılıyordu. Oysa aynı savaşın yaşandığı topraklarda hayatını kaybeden, evsiz kalan, yerinden edilen ve yıllarca korkuyla yaşayan milyonlarca insan vardı. Bir noktadan sonra kendime şu soruyu sormaya başladım: Neden hep savaşa gidenlerin hikâyesini dinliyoruz da savaşın ortasında kalanların hikâyesini duymuyoruz? Bu yazıyı yazma nedenim de tam olarak buydu.

Ahmed Gazâlî'nin Mâzursun Şiiri Üzerine

Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun

Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun

Ben sensiz bin gece kan yuttum

Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun

Ahmed Gazâlî bu şiirde sevgiliye kırgınlığını dile getirir; fakat onu yargılamaz. Zira ayrılığın ve özlemin yükünü taşıyan kendisidir, sevgili ise böyle bir acıyla hiç sınanmamıştır. Bu yüzden onu anlamayışını bir kusur değil, bir mazeret sayar.

Şair, "Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır" derken sevgilinin daima sevilen, aranan ve gönülleri kendine bağlayan biri olduğunu anlatır. Böyle biri, mahrumiyetin ve ayrılığın ne demek olduğunu bilmez. Bu yüzden "Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin" mısraı, sevgilinin kederden uzak oluşuna işaret eder.

Buna karşılık âşık, "Ben sensiz bin gece kan yuttum" diyerek çektiği acının büyüklüğünü dile getirir. Divan ve tasavvuf edebiyatında "kan yutmak", derin bir ıstırabı içine gömüp taşımak anlamına gelir. Buradaki acı yalnızca ayrılığın değil, aynı zamanda anlaşılmamış olmanın da acısıdır.

Şiirin en dokunaklı yanı son mısrada saklıdır: "Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun."

Sevgili hiçbir zaman kendi yokluğunu yaşamamış, kendisine hasret kalmamıştır. Bu nedenle âşığın ne hissettiğini bütünüyle anlaması mümkün değildir. Şair de onu bu yüzden suçlamaz. "Mâzursun" sözü, bir affedişten çok hüzünlü bir kabulleniştir.

Şiirin asıl güzelliği burada ortaya çıkar. Kırgınlık vardır ama öfke yoktur; sitem vardır ama kin yoktur. Ahmed Gazâlî birkaç mısrada şu hakikati dile getirir:

İnsan, yaşamadığı bir acıyı tam anlamıyla bilemez. Belki de şiirin özü tek bir cümlede toplanabilir:

"Benim çektiğim hasreti anlayamıyorsun; ama seni suçlamıyorum, çünkü sen hiç benim yerimde olmadın."

***

Bazen bir günün büyük kısmını şiir okuyarak geçirdiğim oluyor. Şiir okumayı sevdiğim kadar, okuduğum şiirler ve onları yazan şairler üzerine düşünmeyi de seviyorum. Bir şiirin arkasındaki zihni, o dizeleri doğuran duyguları ve tecrübeleri merak ediyorum. Kimi zaman bir mısra üzerinde uzun uzun duruyor, kimi zaman da şairin dünyasını anlamaya çalışıyorum. 


Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi

  Balkanlardan Bursa'ya: Bir Ailenin Hikâyesi Atalarımın bir kısmı Selanik'te, bir kısmı ise Kosova'da yaşamıştı. Ben Balkanla...