10 Haziran 2026 Çarşamba

Mehmet Rauf'un Genç Kız Kalbi Romanı Üzerine Düşünceler

Genç Kız Kalbi romanının başkahramanı Pervin, döneminin ölçülerine göre son derece iyi eğitim almış bir genç kadındır. İki yabancı dil bilmesi, piyano çalması, edebiyat ve felsefeyle ilgilenmesi onu çevresinden ayırır. Ancak Mehmet Rauf, Pervin'i yalnızca kültürlü ve duyarlı bir genç kız olarak çizmez; onun insanları çoğu zaman kendi estetik ve entelektüel ölçülerine göre yargıladığını da gösterir. Bu nedenle Pervin'in gözlemlerinde haklılık payı bulunsa da, bakış açısında gençlik gururu ve seçkincilik de hissedilir. 

Pervin'in Behiç'e duyduğu ilgi ise aslında doğrudan Behiç'in kendisine değil, onun şair kimliğine ve bu kimliğin etrafında kurduğu ideal erkek imgesine yöneliktir. Şiirlerindeki duyarlılığı gerçek kişiliğinin bir yansıması sanır; fakat zamanla şiir yazan bir insanın her zaman şiirleri kadar yüce olamayabileceğini öğrenir. Buna rağmen Behiç'i yalnızca ikiyüzlü bir karakter olarak değerlendirmekte gecikir. 

O dönemde evlilik çoğu zaman ekonomik şartlarla şekillenen bir kurumdur. Behiç'in maddi kaygıları, Pervin'in romantik dünyasını yıksa da, roman aynı zamanda aşk idealleri ile toplumsal gerçeklik arasındaki çatışmayı da gözler önüne serer. 

Eserin en etkileyici yönlerinden biri ise Pervin'in aldığı eğitimin ve kazandığı kültürün hayatında ne kadar karşılık bulabildiğini sorgulamasıdır. Bu sorgulama yalnızca onun değil, dönemin eğitimli Osmanlı kadınlarının da ortak meselesidir. Yabancı dil öğrenen, piyano çalan ve kitap okuyan kadınlar, buna rağmen toplum içinde kendilerini gerçekleştirebilecek alanlar bulmakta zorlanırlar. Bu nedenle roman yalnızca bir aşk hikâyesi değildir, aynı zamanda eğitimli bir genç kadının sıkışmışlığını anlatan bir eserdir.

Pervin'in İstanbul'a dair yaşadığı hayal kırıklığı da yalnızca Behiç'ten kaynaklanmaz; onun düşlediği kültür ve incelik dünyasının yerini çıkar ilişkileri, gösteriş ve toplumsal kısıtlamalar almıştır. Behiç ise bu hayal kırıklığının yüzü hâline gelir. Romanın sonunda Pervin'in romantik hayalleri ve dünyaya dair kurduğu ideal tasavvur yıkılır. Bu yönüyle Genç Kız Kalbi bir idealin yıkılışını ve bir genç kadının gerçekle yüzleşmesini anlatan bir romandır.

José Saramago

Şu sıralar José Saramago'nun Filin Yolculuğu adlı kitabını okuyorum. Daha kitaba başlamadan önce, çevirmen Pınar Savaş'ın önsözünde dikkatimi çeken bir bölüm oldu ve bundan söz etmeden geçemeyeceğim.

Kitabın başındaki çevirmen notunu okurken istemeden gülümsedim. Pınar Savaş, Saramago'nun alışılmış yazım kurallarına pek itibar etmeyen üslubunu anlatıyordu: konuşma çizgileri yok, tırnak işaretleri yok, çoğu zaman kimin konuştuğu açıkça belirtilmiyor; hatta "dedi", "ekledi" gibi diyaloğu kapatan ifadelere bile başvurulmuyor. Çevirmenin bunları okura önceden açıklama ihtiyacı duyması bana oldukça eğlenceli geldi.

Fakat asıl hoşuma giden, bu dağınık görünen özgürlüğün bana hiç yabancı gelmemesiydi. Saramago'nun kurallarla arasına mesafe koyan, anlatıyı kendi ritmine bırakan tavrında kendime yakın bir şeyler buldum. Belki de bu yüzden çevirmenin uyarıları beni endişelendirmek yerine güldürdü; çünkü anlatılan eksiklikler kusur değil; bir özgürlük biçimidir.

9 Haziran 2026 Salı

José Saramago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş Romanı Üzerine

José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanında ölümün yokluğunu bir nimet gibi değil, bir felaket gibi gösterir. İlk bakışta insanlar ölümsüzlüğü büyük bir hediye sanıyorlar. Çünkü insan zihni genellikle ölümü, kaybetmek istemediği şeylerin karşısında duran bir engel olarak görür. Fakat Saramago burada çok temel bir soruyu soruyor: Ölüm ortadan kalkarsa hayat gerçekten daha mı iyi olur?

Romanın ilk bölümünde bunun cevabının pek de öyle olmadığı görülüyor. İnsanlar yaşlanmaya devam ediyor, hastalıklı insanlar çoğalıyor ama ölüm gelmiyor. Yani ölüm, insanlar hasta olduğu hâlde ya da yaşlılıktan dolayı kendi öz bakımlarını yapamadıkları hâlde bir türlü gelmiyor. Genç, sağlıklı ve güçlü biri için ölümsüzlük cazip gelebilir belki; fakat yatağa bağımlı, bilinci zayıflamış veya ağır hastalıklarla yaşayan biri için sonsuz yaşam bir ödülden çok bir ceza hâline dönüşebilir. Ölümün yokluğu ilk başta bir mucize gibi görünse de zamanla insanların omuzlarına ağır bir yük bindirmeye başlıyor.

Bu durumun toplumsal sonuçları da romanda çok ilginç biçimde işleniyor. Hastaların ve yaşlıların komşu ülkelere götürülerek orada ölmelerinin sağlanması, ölümün bile bir çeşit kaçakçılık ve mafya düzenine konu olması, insanların her şartta yeni sistemler kurduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalksa bile insan doğası değişmiyor. Romanın bu kısmı biraz kara mizah, biraz da toplumsal eleştiri taşıyor. Bir yandan insanı güldürürken diğer yandan da oldukça rahatsız edici sorular sorduruyor.

Daha sonra romanın ikinci kısmında bambaşka bir düzleme geçiliyor. Artık mesele ölümün yokluğu değil, ölümün kendisi oluyor. Ölüm bir kavram olmaktan çıkıp bir karaktere dönüşüyor. Eflatun renkli zarflar, tırpan, önceden gönderilen ölüm bildirimleri, ölümün insan biçimine girmesi... Bunların hepsi eski ölüm sembollerinin Saramago'nun hayal gücüyle yeniden yorumlanmış hâli gibi duruyor.

Ölüm herkese ulaşabiliyor ama bir adama ulaşamıyor. Ölümün adama gönderdiği mektup sürekli geri dönüyor. Burada sanki ölüm ilk kez kendi gücünün sınırlarıyla karşılaşıyor. O ana kadar herkes üzerinde mutlak otoriteye sahip olan ölüm, ilk defa çözemediği bir bilmeceyle karşılaşıyor.

Sonra ölümün bir kadın kılığına girerek viyolonselciyi izlemesi ve sonunda ona âşık olması, romanı felsefi bir tartışmadan neredeyse bir masala dönüştürüyor. Çok ilginç olan nokta şu: Ölümün yenilgisi bir savaşta olmuyor. Ölüm kandırılmıyor, öldürülmüyor, zincire vurulmuyor. Ölüm ilk kez insanî bir duygu tarafından değiştiriliyor. Öldürmekten vazgeçmesinin sebebi güçsüz kalması da değil; sevmesi.

***

Bu romanı okurken İhsan Oktay Anar'ın Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri adlı roman aklıma geldi. Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri'nde ölüm çoğu zaman peşine düştüğü Uzun İhsan'ı yakalayamayan, oyunlara gelen, aldatılan bir figürdür. Saramago'nun romanında ise viyolonselci ölümü kandıran taraf değildir. Ölüm kendi içinde dönüşmüştür.

Yine de bu iki yazarın ölümü böyle kişileştirerek insanların hayatlarına sokması ve bunu yaparken o hafif kara mizahi kalemi devreye sokmaları oldukça ilginç ve düşündürücüdür. Birinde ölüm insan tarafından alt edilir ya da oyuna getirilir; diğerinde ise ölüm, insanı tanıdıkça değişir. Bu nedenle iki eser arasında doğrudan bir benzerlik kurmak mümkün olmasa da aralarında ilginç bir akrabalık hissedildiğini söylemek mümkündür.

Romanı okurken ölümün yokluğu başlangıçta bir mucize gibi görünürken, sonunda bunun ne anlama geldiğini öğrenmiş oluruz. Yine de Saramago kesin bir cevap vermez. Ölüm ertesi gün geri dönecek midir? Bir daha hiç gelmeyecek midir? Bu sadece viyolonselci için yapılmış geçici bir istisna mıdır? Bunları bilmeyiz.

Saramago, okuru “Ya ölüm olmasaydı?” sorusunu sonuna kadar düşünmeye zorluyor. Bu tür romanlar gerçeklikten uzaklaşmıyor; aksine gerçekliği başka bir açıdan görmemizi sağlıyor. Hayal gücüyle kurulmuş olmalarına rağmen insanı hayat, yaşlılık, acı, zaman ve sevgi üzerine düşündürüyorlar.

***

Roman yalnızca okurlar tarafından değil, eleştirmenler tarafından da ilgiyle karşılanmış. Eleştirmenlerin büyük bölümü, Saramago'nun ölüm gibi herkesin bildiğini sandığı bir kavramı ters yüz etmesini başarılı bulmuş. Özellikle romanın ilk bölümündeki toplumsal eleştiri dikkat çekmiş. Çünkü ölüm ortadan kalkınca yalnızca insanlar etkilenmiyor; devlet, hastaneler, sigorta sistemleri, din kurumları, aile yapısı ve ekonomi de sarsılıyor. Eleştirmenler, Saramago'nun bu yönüyle modern toplumun görünmeyen dayanaklarını ortaya çıkardığını söylemişler.

***

Bu roman iki parçalı bir yapıya sahip. İlk bölüm daha çok siyasi ve toplumsal bir hicivken, ikinci bölümde ölümün kadınlaşıp bir müzisyene âşık olması masalsı ve biraz da beklenmedik bir hava yaratıyor. Fakat tam da bu nedenle roman sıradan bir fikir egzersizinin ötesine geçiyor ve daha insani bir yere ulaşıyor.

Bence romanın en güçlü fikirlerinden biri şu: Ölüm hayatın düşmanı değildir.

Biz genellikle ölümü hayatın karşısında düşünürüz. Saramago ise ölümün hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor. Ölüm ortadan kalkınca yaşam güzelleşmiyor; aksine doğal düzen bozuluyor. Yaşamın anlamını veren şeylerden biri sonlu olmasıdır.

Düşünsenize, hiçbir zaman ölmeyeceğini kesin olarak bilen bir insan için yarının değeri ne olurdu? Bir işi bugün yapmakla bin yıl sonra yapmak arasında fark kalır mıydı? Roman biraz da bunu düşündürüyor.

İkinci olarak Saramago dini, devleti ve kurumları eleştiriyor. Ölümler olmayınca herkes paniğe kapılıyor. Hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri, cenaze işleri, hatta kilise bile ne yapacağını şaşırıyor. Çünkü birçok kurum aslında ölümün varlığı üzerine kurulmuş durumdadır. Burada Saramago'nun şu soruyu sorduğu söylenebilir: “Ölüm olmasa toplumumuz gerçekten ayakta kalabilir miydi?”

Üçüncü ve belki de en önemli mesele ise sevgidir. Romanın sonuna geldiğimizde ölüm ilk kez bir insanla ilişki kuruyor. O zamana kadar ölüm için insanlar yalnızca isimlerden ibaret. Fakat viyolonselciyle karşılaşınca ilk kez bir insanı yakından tanıyor.

Aslında ölüm, insanı tanıdığında onu öldürmekte zorlanıyor. Yani sevgi ve yakınlık, ölümün bile mutlak gücünü sarsabilecek bir şey olarak gösteriliyor. Romanın sonunda ölümün gönderdiği mektubu yakması da bu yüzden çok anlamlıdır.

Belki de Saramago'nun okura düşündürmek istediği en büyük soru şudur: Eğer ölüm olmasaydı hayat anlamsızlaşır mıydı; yoksa hayatı anlamlı kılan şey, bir gün sona ereceğini bilmemiz midir?

Roman kesin bir cevap vermez. Ama okurun zihnine bu soruyu yerleştirir. Ve sanırım kitabın yıllardır konuşulmasının en önemli nedeni de budur. Romanın son sayfası kapandıktan sonra bile bu soru insanın zihninde yaşamaya devam eder.

***

Burada ayrıca değinmeden geçemeyeceğim bir nokta var. Türkiye'de romanın baskılarını yapan Kırmızı Kedi Yayınları'nın önsözünde, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un Körlük ve Görmek romanlarıyla birlikte bir üçleme oluşturduğu ve bu iki romanın devamı sayılabileceği yönünde bir değerlendirme yer alıyor. Ancak ben bu yoruma katılmıyorum.

Doğrudur; üç roman da adı verilmeyen bir ülkede geçer ve Saramago'nun benzer toplumsal meseleleri ele aldığı eserlerdir. Fakat Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, ne olay örgüsü bakımından ne karakterler bakımından ne de anlatılan hikâye açısından Körlük ve Görmek'in devamı olarak değerlendirilebilir. Körlük ve Görmek kendi içinde bütünlüklü bir hikâye oluştururken, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş bambaşka bir düşünce deneyinin peşinden gider.

Bu nedenle söz konusu romanlar arasında tematik benzerliklerden söz etmek mümkündür; ancak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u Körlük ve Görmek'in doğrudan devamı olarak nitelendirmek okurda yanlış bir beklenti oluşturabilir. Benim kanaatimce bu eserleri birbirine bağlayan şey aynı hikâyenin sürmesi değil, Saramago'nun adı bilinmeyen bir ülke üzerinden insanı, toplumu ve modern kurumları sorgulayan anlatı dünyasıdır.

İhlâs Sûresi'ni Yeniden Düşünmek

Her gün okuduğum bazı sûreler vardır. İhlâs Sûresi de bunlardan biridir. Bugün İhlâs Sûresi'nin anlamı üzerine düşündüm. Hadi buyurun bakalım, birlikte okuyalım...

Eûzü Billâhi Mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Anlamı: "Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım."

Bu cümleye istiâze denir. Kur'ân okumaya başlamadan önce söylenir. İnsan kendi aklına, gücüne ve iradesine güvenmek yerine Allah'ın korumasına sığınır. Çünkü şeytanın vesveselerinden, nefsin aldatmalarından, kalbi karartan düşüncelerden korunmanın en güvenli yolu Allah'a yönelmektir. Bu ifade aynı zamanda bir kulluk itirafıdır. İnsan, kendi başına her kötülükten korunamayacağını kabul eder ve Rabbine sığınır.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Anlamı: "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla."

Besmele, Müslümanın hayatındaki her hayırlı işin başlangıcıdır. Bu sözle insan yaptığı işi Allah'ın adıyla başlatır ve onun bereketini Allah'tan beklediğini ifade eder.

Rahmân, Allah'ın bütün yaratılmışları kuşatan sonsuz merhametini ifade eder. İnanan-inanmayan, insan-hayvan, canlı-cansız bütün varlıklar O'nun rahmetinden nasibini alır.

Rahîm ise özellikle kullarına yönelik sürekli, özel ve yakın merhameti ifade eder. Bu isimde Allah'ın affediciliği, bağışlayıcılığı ve kuluna olan yakınlığı öne çıkar.

Önce kötülüklerden Allah'a sığınırım, sonra da O'nun rahmetiyle yola çıkarım. Çünkü hakikate giden yol, sığınmakla başlar ve Allah'ın adıyla devam eder.

1. "Kul huvallâhu ehad" - De ki: O Allah birdir.

Buradaki "de" emri önemlidir. Sanki insana şöyle denir: Hakikat senin içinde saklı kalmasın, dilinle de ilan et. Çünkü tevhid sadece inanmak değildir; bütün varlık karşısında duruş kazanmaktır.

"Allah birdir" demek yalnızca "Allah sayıca birdir" demek değildir. Sayıların biri gibi bir değildir O. Çünkü sayıların biri ikiyi, üçü çağırır; Allah'ın birliği ise karşıtı olmayan, benzeri olmayan, bölünmeyen bir birliktir. Tasavvufî anlamda bu ayet, kalbin dağınıklığını toplar. İnsan bin şeye bağlanır: korkuya, sevgiye, mala, insana, geçmişe, geleceğe... Bu ayet der ki: Bütün bağların arkasında tek bir hakikat vardır. Dağılma. Asıl dayanak birdir.

2. "Allâhu's-Samed" - Allah Samed'dir.

"Samed", herkesin muhtaç olduğu ama kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Bütün kapılar O'na açılır; O hiçbir kapıya muhtaç değildir.

Bu ayet çok derindir. İnsan eksiktir, acıkır, yorulur, kırılır, bekler, özler, korkar. İnsan daima tamamlanmaya ihtiyaç duyar; Allah ise ezelden ebede tam ve mükemmeldir. Varlığı kendindendir. Kimse O'nu tamamlamaz, kimse O'na güç katmaz, kimse O'ndan bir şey eksiltemez.

Tasavvufî olarak bu ayet kula şunu öğretir: Sen fanisin, eksiksin, arayansın. Eksikliğini başka eksiklerde tamamlamaya çalışma. İnsan insana iyi gelir ama insan insanın mutlak dayanağı olamaz. Kalbin en derin ihtiyacı ancak Samed olan Allah'a yönelince sükûn bulur.

3. "Lem yelid ve lem yûled" - Doğurmamış ve doğurulmamıştır.

Bu ayet Allah'ı insanî soy, nesep, aile, doğum ve beden kavramlarından tamamen uzaklaştırır. Allah doğurmaz; çünkü O parçalanmaz, kendinden bir parça ayırmaz. Doğurulmamıştır; çünkü başlangıcı yoktur, bir sebebe bağlı değildir.

İnsan doğar; çünkü önce yoktur. Allah doğmaz; çünkü ezelîdir. İnsan bir anneden, babadan, zamandan, mekândan gelir. Allah hiçbir yerden gelmez; çünkü O zaten her başlangıçtan öncedir.

Bu ayet aynı zamanda şunu söyler: Allah'ı insan gibi düşünme. O'nu öfkemizle, kıskançlığımızla, bedenimizle, soyumuzla, dünyadaki iktidar biçimleriyle ölçme. Allah benzemez. İnsan zihni O'nu kavramaya çalışır ama O, zihnin çizdiği suretlere sığmaz.

4. "Ve lem yekun lehû kufuven ehad" - Hiçbir şey O'na denk değildir.

Bu son ayet, önceki bütün anlamları mühürler. Allah'ın eşi, benzeri, dengi, rakibi yoktur. O herhangi bir varlık türünün en büyüğü değildir; varlıkların içinde en güçlü olan değildir. O, bütün varlığı var edendir.

Burada çok ince bir nokta var: Allah'ı çok büyük bir varlık gibi düşünmek bile eksik kalır. Çünkü "çok büyük" dediğimizde yine ölçü kullanırız. Oysa Allah ölçünün de ötesindedir. Büyük-küçük, yakın-uzak, önce-sonra gibi kavramlar yaratılmışlara aittir. Allah bunlarla kuşatılamaz.

Bu ayetin kalpteki karşılığı şudur: Hiçbir şeyi Allah'ın yerine koyma. Bir insanı, bir acıyı, bir arzuyu, bir korkuyu, bir makamı, bir kaybı mutlaklaştırma. Çünkü Allah'tan başka her şey sınırlıdır. Allah'a denk hiçbir şey yoksa, kalbin en yüksek tahtına da hiçbir şey O'nun yerine oturmamalıdır.

Sûrenin özü

İhlâs Sûresi insana şunu öğretmektedir: Allah birdir, eksiksizdir, doğmamış ve doğurmamıştır, hiçbir şeye benzemez. Bu yüzden kul dağılmamalı, yaratılmışlara mutlak güç vermemeli, kalbini fani şeylerin önünde esir etmemelidir.

Bu sûre Allah'ı anlatırken aslında insanı da terbiye eder. Der ki: Dayanağın çok görünse de hakiki dayanak birdir. Kalbin çok yorulsa da döneceği kapı birdir. Seni anlayanlar azalsa da seni var eden, bilen ve tutan birdir.

***

Ben bir ilahiyatçı ya da din âlimi değilim. Ancak okuduğum sûrelerin ve ayetlerin anlamları üzerinde düşünmeyi severim. Bir konuyu öğrenirken yalnızca okumakla yetinmem; araştırır, farklı kaynaklara bakar ve üzerinde uzun uzun tefekkür ederim. İhlâs Sûresi üzerine yazdıklarım da bir âlimin tefsiri değil, okuduklarımdan ve düşündüklerimden süzülen kişisel notlardır. Eksiklerim ve hatalarım olabilir. Rabbim doğrusunu daha iyi bilir.

Not: İstiâze, sözlükte "sığınmak, korunma istemek, yardım dilemek" anlamına gelir.

8 Haziran 2026 Pazartesi

George Orwell'ın Boğulmamak İçin Romanı Üzerine

İnsanlar çoğu zaman farkına varmadan hem kendi hayatlarından hem de yaşadıkları dünyadan uzaklaşırlar. George Orwell'ın Boğulmamak İçin romanı da tam olarak bu uzaklaşmanın hikâyesidir. Roman 1939 yılında yayımlanmıştır. Orwell bu romanı yazarken Avrupa büyük bir savaşın eşiğindedir. Sıradan insanlar işe gidiyor, alışveriş yapıyor, evleniyor, çocuk büyütüyor ve gündelik hayatlarını sürdürüyordur. Ancak Orwell yaklaşan felaketi hisseden yazarlardan biridir. Bu nedenle romanın her sayfasında görünmez bir huzursuzluk dolaşır. Başkahraman George Bowling'in kişisel sıkışmışlığı ile dünyanın içine sürüklendiği sıkışmışlık arasında dikkat çekici bir benzerlik vardır.

Fakat Orwell'ın bu romanı yazarken yalnızca siyasi ya da toplumsal kaygılar taşıdığını söylemek eksik kalır. Bence onun daha kişisel bir derdi de vardır.

Orwell çocukluğa körü körüne özlem duyan bir yazar değildir. Tam tersine, geçmişe romantik gözlüklerle bakmanın insanı yanıltabileceğini bilir. Bu yüzden George Bowling'i çocukluğunun geçtiği kasabaya geri gönderir ve ona acı bir gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu gösterir: Aradığı şey artık orada değildir.

Aslında George Bowling eski kasabasını aramıyordur. O, kaybettiği gençliğini, gerçekleşmemiş ihtimallerini ve seçmediği yolları arıyordur. İnsan belli bir yaşa geldiğinde ister istemez kendi hayatına dönüp bakar ve şu soruyu sorar: "Acaba başka bir hayat yaşayabilir miydim?"

Orwell bu sorunun peşine düşer ve okurunu da bu soruyla baş başa bırakır. Romanı okurken dikkatimi çeken noktalardan biri de Orwell'ın George Bowling'e yaklaşımı oldu. Yazar ne onu yüceltir ne de küçümser. Bazen onunla hafifçe alay eder, bazen de ona karşı bir merhamet hisseder. Çünkü George bir kahraman değildir. Sıradan bir insandır. Orwell burada olağanüstü bir karakter yaratmaz; çoğumuzun içinde bulunabilecek bir sesi konuşturur.

George Bowling'in yaşadığı sıkıntıları anlamak mümkündür. Ancak onu anlamak, her konuda haklı olduğunu kabul etmek anlamına gelmez. Roman boyunca George'un mutsuzluğunu görürüz; fakat bu mutsuzluğun sorumluluğunu zaman zaman başkalarına yüklediğini de fark ederiz. İşte Orwell'ın en güçlü sorularından biri burada ortaya çıkar: İnsanın mutsuz olması ile mutsuzluğunun sorumluluğunu başkalarına yüklemesi aynı şey midir? Bence romanın en etkileyici yönlerinden biri budur.

George Orwell'ın kendi hayatını düşündüğümüzde bu soru daha da anlam kazanır. Orwell rahat ve güvenli bir yaşam sürebilecekken bunu tercih etmemiştir. Yoksulluk içinde yaşamış, savaşlara katılmış, siyasi mücadelelerin içinde bulunmuştur. George Bowling ise bunun tam tersidir. Daha güvenli seçimler yapmış, daha sıradan bir hayat kurmuştur. 

Bu yüzden George Bowling bana biraz Orwell'ın kendisine sorduğu bir sorunun cevabı gibi geliyor. "Ya ben de herkes gibi yaşasaydım?"

Belki de George Bowling, Orwell'ın olmak istemediği ama anlamaya çalıştığı insandır. Romanın adına baktığımızda da aynı düşünceyle karşılaşırız. Boğulmamak İçin. Dikkat çekici olan şey, başlıkta kazanmak, yükselmek ya da başarmak gibi kavramların bulunmamasıdır. Burada yalnızca boğulmamak vardır. Orwell büyük başarıların değil, insanın ruhunu koruma mücadelesinin peşindedir.

Roman boyunca okura açıkça söylenmeyen ama satır aralarında hissedilen bazı gerçekler vardır: Hayat düşündüğümüz kadar uzun değildir. Geçmiş geri gelmeyecektir. Başkalarını suçlamak insanı kurtarmayacaktır. Buna rağmen gerçeklerle yüzleşmek, hayallere sığınmaktan daha değerlidir.

Bu nedenle Boğulmamak İçin, yalnızca geçmişe özlem duyan bir adamın hikâyesi değildir. Aynı zamanda insanın kendi hayatına karşı dürüst olup olamayacağını sorgulayan bir romandır.

Romanı okurken George Bowling'in anlattığı hikâyeyi anlamak gerekir. Ancak bunun kadar önemli olan başka bir şey daha vardır: Onun anlatmadığı şeyleri de görmeye çalışmak. 

Aldous Huxley’nin Loudun Şeytanları: İnanç, Arzu, Ego ve İktidar

  Aldous Huxley’nin Loudun Şeytanları XVII. yüzyıl Fransa’sında yaşanmış tuhaf bir şeytan çarpması vakasını anlatıyor. Bir manastırdaki r...