Musa’nın Hikâyesinde
Toprak, Su, Ateş… Peki Hava Nerede?
Hz. Musa’nın hayatını anlatan kutsal
metinlerde, ona karşı çıkan birçok kişiden söz edilir. Bunların en bilineni,
İsrailoğullarını egemenliği altında tutan ve Hz. Musa’nın onları Mısır’dan
çıkarmasına engel olmaya çalışan Firavun’dur. Ancak Hz. Musa’ya yönelik karşı
çıkışlar Firavun’la sınırlı değildir. Kur’an’da Karun, Tevrat’ta ise Korah,
Datan ve Abiram da bu anlatılarda önemli bir yere sahiptir. Karun ile Korah,
İslam ve Yahudi anlatı geleneklerinde ilişkilendirilen figürlerdir; bununla
birlikte iki kutsal metin onların farklı özelliklerini öne çıkarır. Bu
kişilerin karşı çıkış nedenleri ve içinde bulundukları koşullar farklı olsa da
başlarına gelen felaketler dikkat çekicidir. Kur’an’da Firavun’un ordusuyla
birlikte denizde boğulduğu, Karun’un ise eviyle birlikte yerin dibine
geçirildiği anlatılır. Tevrat’ta Korah’ın öncülük ettiği başkaldırı sırasında
Datan ve Abiram’ın yer tarafından yutulduğu, isyana katılan iki yüz elli
kişinin ise ateşle öldürüldüğü belirtilir.
Antik Yunan düşüncesinde evrenin dört temel
unsuru olarak ele alınan su, toprak, hava ve ateşten üçü, Hz. Musa hakkındaki
bu anlatılarda dikkat çekici biçimde karşımıza çıkar. Firavun’un sonu suyla,
Karun’un sonu toprakla, Hz. Musa ve Harun’a karşı ayaklanan topluluğun bir
kısmının sonu ise ateşle ilişkilidir. Geriye dördüncü unsur, yani hava kalır.
Peki hava bu anlatıların neresindedir?
Bugün Karun hakkında bildiklerimizin önemli
bir bölümü, farklı dönemlerde ortaya çıkan ve zaman içerisinde çeşitli
yorumlarla genişleyen dinî anlatılara dayanmaktadır. Türkçede çok zengin
insanları tanımlamak için kullanılan “Karun kadar zengin” sözü, onun adının
günümüze kadar nasıl ulaştığını gösterir. Ancak bu yaygın ifade, Karun’un
kimliği hakkında bazı yanlış düşüncelere de yol açabilir. Karun zaman zaman
eski çağlarda yaşamış, büyük hazinelere sahip güçlü bir hükümdar olarak
düşünülür. Oysa Kur’an’da anlatılan Karun bir hükümdar değildir. Hz. Musa’nın
kavminden biridir ve sahip olduğu olağanüstü servetle tanınmaktadır.
Kasas suresinin 76. ayetinde Karun’a öylesine
büyük hazineler verildiği belirtilir ki bu hazinelerin anahtarlarını taşımak
bile güçlü bir topluluğa ağır gelmektedir. Servetinin büyüklüğünü anlatan bu
ifade, onun sahip olduğu zenginliğin olağan ölçülerin ötesinde olduğunu
vurgular. Burada dikkat çekici olan, hazinelerin miktarının sayısal olarak
açıklanmaması, bunun yerine anahtarların ağırlığı üzerinden bir zenginlik
tasvirinin kurulmasıdır. Böylece okuyucunun zihninde, büyüklüğü doğrudan
hesaplanamayan fakat ağırlığı hissedilebilen bir servet düşüncesi oluşturulur.
Karun’un hikâyesinde dikkat çeken, servetinin
büyüklüğü kadar bu servetin kaynağına ilişkin düşüncesidir. Kavminden bazı
kişiler kendisine böbürlenmemesini, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerle
iyilik yapmasını, dünyadaki payını unutmamasını ve yeryüzünde bozgunculuk
çıkarmamasını öğütler. Karun ise sahip olduğu servetin kendisine bilgisi
sayesinde verildiğini söyleyerek karşılık verir.
Bu cevap üzerinde özellikle durmak gerekir.
Çünkü Karun servetini kendi bilgisinin sonucu olarak değerlendirmektedir.
Kur’an’da eleştirilen, onun zengin olması değil, zenginliğiyle övünmesi,
kendisini üstün görmesi ve sahip olduklarının kendisine yüklediği
sorumlulukları göz ardı etmesidir. Karun’un sözleri, maddi başarının kaynağını
bütünüyle insanın kendisinde görmesinin doğurabileceği ahlaki bir sorunu ortaya
çıkarır. Kendi bilgisini ve yeteneklerini servetinin yeterli açıklaması olarak
kabul eden insan, bu servetin başkalarına karşı doğurduğu sorumlulukları önemsememeye
başlayabilir. Kur’an’daki anlatının eleştirdiği tutum da bu düşünceyle
ilişkilidir.
Karun bütün ihtişamıyla halkının karşısına
çıktığında, dünya hayatının zenginliklerini arzulayan bazı insanlar onun kadar
servet sahibi olmayı ister. Buna karşılık kendilerine ilim verilmiş olanlar,
iman edip iyi işler yapanlar için Allah katındaki karşılığın daha değerli
olduğunu hatırlatır. Burada iki farklı değer anlayışı ortaya
çıkar. Bir grup Karun’un görünür zenginliğini arzularken diğer grup, maddi
servetin insanın değerini belirleyen nihai ölçü olmadığını savunmaktadır.
Böylece anlatı, zenginliğe sahip olan kişinin tutumuyla bu zenginliği seyreden
insanların arzuları arasında da bir ilişki kurar.
Hikâyenin sonunda Karun, eviyle birlikte
yerin dibine geçirilir. Kur’an’da bu olayın ardından kendisine yardım
edebilecek hiçbir topluluğun bulunmadığı ve kendi gücüyle de kurtulamadığı
belirtilir. Daha önce onun yerinde olmayı isteyenler ise yaşanan felaketten
sonra zenginliğin ve ilahi rızkın insanın kendi denetiminde bulunmadığını dile
getirir.
Anlatının başlangıcıyla sonu arasında önemli
bir ilişki vardır. Karun önce sahip olduğu hazinelerin büyüklüğüyle tanıtılır,
ardından bu zenginliğin kendisine sağladığı konumdan söz edilir. Sonunda ise
kendisi ve evi toprağın içine geçirilir. Kur’an bütün hazinelerinin yerin
altına gömüldüğünü ayrıntılarıyla anlatmaz; ancak Karun’un maddi varlığına
duyduğu güvenin felaket karşısında hiçbir işe yaramadığını açıkça ortaya koyar.
Burada toprak unsuru Karun’un sahip olduğu gücün sona erdiği yer olarak
belirir.
Kur’an’da anlatılan Karun ile Tevrat’ta adı
geçen Korah, İslam ve Yahudi yorum geleneklerinde ilişkilendirilen figürlerdir.
İbranice Korah ile Arapça Kārûn adları arasındaki ilişki, bu anlatıların
karşılaştırmalı olarak incelenmesine imkân vermektedir. Bununla birlikte iki
kutsal metnin aktardığı bilgileri birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an’da
Karun’un olağanüstü serveti, kibri ve zenginliğine duyduğu güven öne çıkarken
Tevrat’ta Korah, Hz. Musa ve Harun’un otoritesine yönelik bir başkaldırının
öncülerinden biri olarak anlatılır. Bu nedenle iki gelenekteki anlatımlar,
kendi kaynakları ve dinî bağlamları içerisinde değerlendirilmelidir.
İbranice Korah ile Arapça Kārûn adları,
Yahudi ve İslam anlatı gelenekleri arasında kurulan tarihsel ilişki bakımından
önemlidir. Bununla birlikte iki kutsal metnin aynı figüre atfettiği özellikleri
birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an’da Karun’un serveti, kibri ve zenginliğine
duyduğu güven öne çıkarken Tevrat’ta Korah, Hz. Musa ve Harun’un otoritesine
yönelik bir başkaldırının öncülerinden biri olarak anlatılır.
Bu konuda başvurabileceğimiz kaynaklardan
biri Babil Talmudu’dur. Sanhedrin bölümünün 110a sayfasında Korah’ın olağanüstü
servetinden söz edilir. Rabbi Levi’ye atfedilen bir anlatıya göre Korah’ın
hazinelerinin anahtarlarını taşımak için üç yüz beyaz katır gerekmektedir.
Üstelik bu anahtarların ve kilitlerin deriden yapıldığı belirtilir.
Anahtarların hafif malzemeden yapılmış olmalarına rağmen bu kadar büyük bir yük
oluşturması, hazinelerin büyüklüğünü anlatmak için kullanılan abartılı bir
tasvirdir. Aynı bölümde Rabbi Hama bar Hanina’ya atfedilen başka bir rivayete
göre Hz. Yusuf, Mısır’da üç hazine saklamış ve bunlardan birinin yeri Korah’a
açıklanmıştır.
Babil Talmudu’ndaki bu rivayetlerin
incelenmesindeki amaç, onları Kur’an’da verilen bilgilerin yerine koymak veya
Kur’an’ın doğruluğunu bu rivayetlere dayandırmak değildir. Burada üzerinde
durulan konu, Karun ile ilişkilendirilen Korah figürünün Yahudi yorum
geleneğinde nasıl tasvir edildiği ve farklı dinî kaynaklarda servetinin hangi
anlatım özellikleriyle ele alındığıdır. Bu bakımdan Talmud’daki açıklamalar,
kendi dinî geleneğine ait rivayetler olarak değerlendirilmektedir.
Bu rivayetler Kur’an’daki Karun anlatısıyla
dikkat çekici bir benzerlik taşımaktadır. Kasas suresinde Karun’un
hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir topluluğun bile güçlükle taşıyabileceği
belirtilirken Talmud’da Korah’ın servetinin büyüklüğü yine hazine anahtarları üzerinden
açıklanır. İki anlatıda da servetin büyüklüğü, doğrudan altın veya gümüş
miktarı verilerek değil, hazinelere ulaşmayı sağlayan anahtarların ağırlığıyla
ifade edilmektedir. Bu ortak tasvir Kur’an’daki Karun ile Yahudi yorum
geleneğindeki Korah arasında karşılaştırma yapabilmemizi sağlayan önemli bir
ayrıntıdır.
Ancak burada tarihsel bir ayrım yapmak
gerekir. Talmud’da yer alan rivayetler, Korah’ın gerçekten üç yüz katırla
taşınacak kadar çok hazine anahtarına sahip olduğunu kanıtlamaz. Bunlar Yahudi
yorum geleneğinde onun zenginliğini anlatmak amacıyla aktarılan rivayetlerdir.
Ayrıca bu rivayetlerin Kur’an’daki anlatıya doğrudan kaynaklık ettiğini kesin
olarak söyleyemeyiz. Böyle bir sonuca ulaşmak için metinlerin oluşum tarihleri,
rivayetlerin aktarım biçimleri ve farklı dinî çevreler arasındaki ilişkiler
hakkında daha kapsamlı kanıtlara ihtiyaç vardır. Bununla birlikte iki gelenekte
de Korah/Karun figürünün olağanüstü servetle ilişkilendirilmesi, anlatıların
tarihsel gelişimini incelemek bakımından önemlidir.
Benzerlik servetle de sınırlı değildir.
Kur’an’da Karun’un sonu, eviyle birlikte yerin dibine geçirilmesiyle anlatılır.
Tevrat’ta ise Korah’ın başlattığı isyanın ardından yerin yarılarak isyancıların
bir kısmını içine aldığı anlatılır. Bununla birlikte Korah’ın kendisinin nasıl
öldüğü meselesi, Tevrat’ın farklı bölümleri ve sonraki Yahudi yorumları
incelendiğinde daha karmaşık bir hâl alır. Bu nedenle Kur’an’daki Karun’un
ölümüyle Tevrat’taki Korah’ın ölümünü bütün ayrıntılarıyla aynı olay olarak
sunmak doğru değildir.
Tevrat’ın Sayılar kitabının 16. bölümünde
anlatılan isyan, Korah’ın Hz. Musa ve Harun’un topluluk içindeki konumunu
sorgulamasıyla başlar. Korah, Datan ve Abiram’ın da aralarında bulunduğu
kişilerle birlikte hareket eder. Ayrıca İsrailoğullarının ileri gelenlerinden
iki yüz elli kişi bu başkaldırıya katılır. İsyancıların temel itirazlarından
biri, bütün İsrailoğulları topluluğunun kutsal kabul edilmesine rağmen Musa ile
Harun’un neden diğer insanlardan daha üstün bir konumda bulunduğudur. Onlara
göre Tanrı bütün topluluğun arasındadır; dolayısıyla Musa ile Harun’un
ayrıcalıklı yetkilere sahip olması sorgulanabilir.
Korah’ın kimliğini incelediğimizde bu
itirazın arka planında önemli bir ayrıntı bulunduğunu görürüz. Korah Levi
kabilesine mensuptur. Tevrat’ın soy bilgilerine göre Kehat’ın torunu, Yishar’ın
oğludur. Musa ve Harun da Levi soyundan gelmektedir. Dolayısıyla Korah,
İsrailoğulları topluluğunun dışından gelen veya kutsal hizmetlerle hiçbir
bağlantısı bulunmayan bir kişi değildir. Aksine, dinî görevlerle ilişkili bir
aileye mensuptur ve Musa ile Harun’la akrabalık bağı bulunmaktadır.
Ancak aynı kabileye mensup olmaları, bütün
Levililerin eşit dinî yetkilere sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Tevrat’a
göre Levililer kutsal çadırın korunması, taşınması ve ibadet hizmetlerinin
yürütülmesiyle görevlendirilmiştir. Kâhinlik görevi ise Harun’a ve onun
soyundan gelenlere ayrılmıştır. Korah, Levi soyundan gelmesine rağmen Harun’un
soyundan olmadığı için bu kâhinlik yetkisine sahip değildir.
Sayılar kitabının 16. bölümünde Musa, Korah’a
Tanrı’nın kendisini ve diğer Levilileri kutsal hizmet için seçtiğini
hatırlatır. Ardından 10. ayette onların bir de kâhinlik görevini isteyip
istemediklerini sorar. Bu soru, Korah’ın başkaldırısının Musa’nın topluluk
üzerindeki önderliğiyle sınırlı olmadığını, Harun’un soyuna verilmiş kâhinlik
yetkisini de kapsadığını göstermektedir. Korah ve beraberindekiler bütün
topluluğun kutsal olduğunu ileri sürerken Musa, kutsal hizmetlerin Tanrı
tarafından belirlenmiş bir görev düzenine bağlı olduğunu savunmaktadır. Böylece
anlaşmazlık, kutsal görevlerin kimler tarafından yerine getirileceği ve bu
görevleri üstlenme yetkisinin hangi temele dayandığı meselesine dönüşür.
Datan ve Abiram’ın itirazlarında ise farklı
bir yön öne çıkar. Onlar Musa’yı kendilerini Mısır’dan çıkarıp çölde ölüme
sürüklemekle suçlar. Üstelik vaat edilen verimli topraklara ulaşamadıklarını
hatırlatarak Musa’nın kendileri üzerinde otorite kurmasını eleştirirler.
Sayılar 16:13-14’te Mısır’dan çıkışı bile olumsuz bir dille anlatmaları dikkat
çekicidir. Tevrat’ın daha önce baskı ve kölelik ülkesi olarak tasvir ettiği
Mısır, onların sözlerinde geride bırakılmış verimli bir ülke hâline
gelmektedir.
Dolayısıyla Korah isyanını tek bir nedene
indirgemek yeterli değildir. Korah’ın kutsal hizmet ve kâhinlik yetkisiyle
ilgili itirazı, Datan ve Abiram’ın Musa’nın yönetimine yönelik hoşnutsuzluğuyla
birleşmiştir. Bir tarafta dinî yetkilerin kimlere ait olduğu tartışılırken
diğer tarafta Musa’nın topluluğu yönetme biçimi ve İsrailoğullarını götürdüğü
yer sorgulanmaktadır. İsyanın ortak noktası Musa ve Harun’un otoritesine itiraz
edilmesidir; ancak bu itirazın gerekçeleri bütün katılımcılar açısından aynı değildir.
Olayların devamında Hz. Musa, kendisine karşı
çıkanların nasıl bir sonla karşılaşacağını bildirir. Eğer bu kişiler sıradan
insanların yaşadığı biçimde ölürlerse kendisinin Tanrı tarafından
görevlendirildiği iddiasının doğrulanmamış olacağını söyler. Ancak yer yarılır
ve onları bütün varlıklarıyla içine alırsa bunun olağanüstü bir ilahi hüküm
olduğunu herkesin anlayacağını belirtir.
Ardından yer yarılır. Datan ve Abiram’ın da
aralarında bulunduğu isyancılar, aileleri ve mallarıyla birlikte toprağın içine
gömülür. Sayılar 16:32’de Korah’a ait insanlardan da söz edilir. Ancak Korah’ın
kendisinin nasıl öldüğü konusunda farklı metinlerin ayrıntılarına dikkat etmek
gerekir. Sayılar 26:10, Korah’ın da cezalandırıldığını belirtirken Babil
Talmudu’nun Sanhedrin 110a bölümünde onun akıbetine ilişkin farklı haham
yorumları aktarılır. Bu yorumlardan birinde Korah’ın ne yer tarafından yutulanlar
ne de ateşle öldürülenler arasında bulunduğu ileri sürülür. Başka bir yorumda
ise her iki cezalandırmayla ilişkilendirilir. Bu farklılık, Korah’ın ölümünü
tek bir biçimde açıklamanın neden sorunlu olduğunu gösterir.
Burada özellikle dikkat çekici olan, Musa’nın
felaket gerçekleşmeden önce ölüm biçimini bir işaret olarak göstermesidir.
İsyancıların sıradan biçimde ölmeleriyle yerin açılarak onları içine alması,
anlatının kendi mantığı içerisinde aynı anlama gelmemektedir. Toprağın
yarılması, Musa’nın Tanrı tarafından görevlendirildiği iddiasını doğrulayan
olağanüstü bir olay olarak sunulur. Bu nedenle toprağın açılması, isyancıların
cezalandırılmasının ötesinde, Musa’nın otoritesine ilişkin tartışmanın da ilahi
bir hükümle sonuçlandırılmasıdır.
Kur’an’daki Karun anlatısıyla Tevrat’taki
Korah isyanı arasındaki benzerlik özellikle burada belirginleşiyor. Her iki
anlatıda da insanın sahip olduğu güç veya toplum içindeki konum, ilahi hüküm
karşısında kendisini korumaya yetmez. Kur’an’da Karun’un servetiyle övünmesi,
kendisini üstün görmesi ve zenginliğini kendi bilgisine bağlaması üzerinde
durulurken Tevrat’ta Korah’ın Musa ve Harun’un yetkilerine karşı çıkması öne
çıkar. Dolayısıyla ölüm biçimleri arasında benzerlik kurulabilse de bu
olayların ahlaki ve dinî gerekçeleri farklı biçimlerde açıklanmaktadır.
Korah isyanında yaşananlar bununla da sınırlı
değildir. Hz. Musa ve Harun’a karşı çıkan iki yüz elli kişi, ellerinde
buhurdanlarıyla Tanrı’nın huzuruna çıkar. Buhur sunma eylemi, kimin kutsal
hizmeti yerine getirmeye yetkili olduğu konusundaki anlaşmazlığın bir
parçasıdır. Ancak bu kişiler de ölümden kurtulamaz. Tevrat’ta Tanrı’nın
huzurundan çıkan bir ateşin buhur sunan iki yüz elli kişiyi yakarak öldürdüğü
anlatılır.
Buhurdanların kullanılması, olayın dinî
niteliğini daha açık hâle getirir. Çünkü buhur sunmak, kutsal hizmetin belirli
kurallarına bağlı bir uygulamadır. İsyana katılan kişilerin buhurdanlarla
ortaya çıkmaları, kutsal hizmet üzerinde hak iddia ettiklerini gösterir.
Böylece ateşle cezalandırılmaları, başkaldırının temelinde bulunan kâhinlik ve
dinî yetki tartışmasıyla ilişkilendirilir.
Sayılar kitabının aynı bölümünde iki farklı
cezalandırma biçimiyle karşılaşırız. İsyancıların bir kısmı yerin yarılmasıyla
toprağın içine gömülürken diğerleri ateşle yok edilir. Toprak ve ateş, aynı
isyanın anlatımında ilahi cezanın gerçekleşmesini sağlayan iki farklı doğal
unsur olarak karşımıza çıkar. Bu ayrıntı Hz. Musa çevresindeki diğer anlatıları
düşündüğümüzde daha fazla önem kazanır. Çünkü Firavun’un ölümünde suyun,
Karun’un sonuyla Korah isyanındaki cezalandırmada toprağın, iki yüz elli
kişinin ölümünde ise ateşin belirleyici olduğunu görürüz.
Firavun’un tarihsel kimliği günümüzde de
tartışılmaktadır. Hz. Musa’nın karşısındaki hükümdarın kim olduğu konusunda
farklı görüşler ileri sürülmüş, özellikle II. Ramses başta olmak üzere çeşitli
Mısır firavunları bu kişiyle özdeşleştirilmiştir. Ancak mevcut tarihsel ve
arkeolojik veriler, Mısır’dan Çıkış anlatısındaki Firavun’un hangi hükümdar
olduğunu kesin olarak belirlemeye yeterli değildir. Kutsal metinlerde de bu
hükümdarın temsil ettiği siyasi güç ve Hz. Musa’ya karşı tutumu üzerinde
durulur. Bu nedenle II. Ramses ile Firavun arasında kurulabilecek ilişki üzerinde
tartışılan bir varsayım olarak değerlendirilmelidir.
Karun olağanüstü servetiyle tanınırken
Firavun sahip olduğu siyasi ve askerî güçle öne çıkar. İsrailoğullarını
egemenliği altında tutan, Hz. Musa’nın onları Mısır’dan çıkarmasına karşı koyan
ve sonunda ordusuyla peşlerine düşen hükümdardır. Tevrat’ın Çıkış kitabında
İsrailoğullarının Mısır’da ağır işlerde çalıştırıldığı, Firavun’un ise onların
ülkeden ayrılmasına uzun süre izin vermediği anlatılır. Böylece Firavun, geniş
bir topluluğun hayatını belirleme yetkisini elinde bulunduran siyasi iktidarın
temsilcisi hâline gelir.
İsrailoğulları Mısır’dan ayrıldıktan sonra
Firavun, askerleriyle birlikte onları takip eder. Hz. Musa ve beraberindekiler
denize ulaştıklarında önlerinde geçmelerini engelleyen sular, arkalarında ise
kendilerine yaklaşan Mısır ordusu bulunmaktadır. Bu sırada gerçekleşen
olağanüstü olay, anlatının en önemli bölümlerinden biridir. Deniz açılır ve
İsrailoğulları kendileri için oluşan geçitten ilerler. Ancak Firavun ve
askerleri aynı yolu izlemeye çalıştıklarında sular yükselir ve Mısır ordusu
denizde boğulur.
Kur’an’da Firavun’un boğulmak üzereyken
İsrailoğullarının inandığı Allah’a iman ettiğini söylediği, ancak bu son andaki
imanının kabul edilmediği anlatılır. Yûnus suresinin 90-92. ayetlerinde
Firavun’un boğulma anındaki sözleri ve kendisine verilen karşılık aktarılır.
Böylece uzun süre sahip olduğu iktidara ve askerî gücüne güvenen hükümdarın,
karşılaştığı felaketten kurtulamadığı gösterilir. Firavun’un ölüm anında iman
etmesi, anlatının ahlaki anlamını daha da belirginleştirir. Çünkü daha önce
kendi otoritesini sorgulanamaz gören hükümdar, artık hayatının devamını
sağlayabilecek hiçbir siyasi veya askerî imkâna sahip değildir.
Firavun’un ölümünü değerlendirirken Eski
Mısır’ın doğal koşullarıyla hükümdarlık gücü arasındaki ilişkiyi de incelemek
gerekir. Nil Nehri, Eski Mısır uygarlığının tarımsal üretimini ve ekonomik
hayatını mümkün kılan başlıca doğal kaynaktır. Nehrin mevsimsel taşkınları
tarım alanlarının verimliliğini artırıyor, suyun kullanımı ve tarımsal üretimin
örgütlenmesi ülkenin ekonomik düzeninde önemli bir yer tutuyordur. Nil
çevresindeki yerleşimler, nehrin sağladığı imkânlar sayesinde gelişmiş;
tarımsal üretim, depolama, ulaşım ve yönetim faaliyetleri bu coğrafi koşullarla
bağlantılı olarak şekillenmiştir.
Mısır’ın dinî dünyasında da Nil ve suyla
ilgili çeşitli kutsal tasavvurlar bulunmaktadır. Nil taşkınlarıyla
ilişkilendirilen Hapi, bereketin ve tarımsal verimliliğin önemli simgelerinden
biridir. Hapi’nin tasvirlerinde bereketi ve besleyici gücü çağrıştıran
özelliklere yer verilmesi, nehrin Mısır toplumunun yaşamındaki önemini
göstermektedir. Dolayısıyla su Eski Mısır’da insanların günlük ihtiyaçlarını
karşılayan bir doğal kaynak olmanın ötesinde, ülkenin ekonomik hayatını ve dinî
düşüncesini etkileyen temel unsurlardan biri hâline gelir.
Bu tarihsel arka plan Firavun’un denizde
boğulmasını farklı bir açıdan değerlendirmemize imkân verir. Mısır’ın siyasi ve
ekonomik düzeni büyük ölçüde su kaynaklarına bağlıyken kutsal metinlerde
hükümdarın sonu yine suyla gerçekleşmektedir. Elbette Nil Nehri ile Firavun’un
boğulduğu denizin aynı su kütlesi olmadığını ve kutsal metinlerin bu iki olayı
bilinçli bir edebî karşıtlık kurmak amacıyla ilişkilendirdiğinin
kanıtlanmadığını belirtmek gerekir. Bununla birlikte suyun Mısır uygarlığındaki
önemini dikkate aldığımızda, Firavun’un denizde boğulmasını siyasi iktidarın
sınırları üzerine düşünmemizi sağlayan sembolik bir karşılaştırmanın konusu
olarak değerlendirebiliriz.
Firavun’un ölümüyle Karun’un sonu arasında
dikkat çekici bir benzerlik bulunmaktadır. Karun’u sahip olduğu servet,
Firavun’u ise orduları ve siyasi otoritesi kurtaramamıştır. Her ikisinin de
sonu, güçlerinin yetersiz kaldığı olağanüstü bir olayla gerçekleşir. Ancak bu
olaylarda kullanılan doğa unsurları farklıdır. Karun toprağın içine
geçirilirken Firavun suda boğulur. Tevrat’taki Korah isyanında ise toprağın
yanı sıra ateş de insanların ölümüne neden olur.
Bu anlatıları birlikte değerlendirdiğimizde
su, toprak ve ateşin belirgin bir yer tuttuğunu görürüz. Burada insanın aklına
başka bir soru geliyor: Dördüncü unsur olan hava bu anlatıların neresindedir?
Ancak bu soruyu değerlendirirken tarihsel bir
ayrımı göz önünde bulundurmak gerekir. Toprak, su, hava ve ateşten oluşan
klasik dört unsur anlayışı, özellikle MÖ 5. yüzyılda yaşamış Empedokles’in
düşüncesinde belirginleşmiş, daha sonraki Yunan filozoflarının katkılarıyla
geliştirilmiştir. Dolayısıyla Hz. Musa hakkındaki anlatıların başlangıçtan
itibaren bu dört unsur esas alınarak oluşturulduğunu ileri sürmek için yeterli
bir dayanağımız bulunmamaktadır. Kutsal metinlerdeki ölüm biçimleriyle Antik
Yunan felsefesinin doğa anlayışı arasında kurulan ilişki, doğrudan tarihsel bir
bağlantıdan ziyade karşılaştırmalı bir yorum olarak değerlendirilmelidir.
Empedokles’in düşüncesinde toprak, su, hava
ve ateş, doğadaki maddi varlıkların oluşumunu açıklayan dört temel köktür.
Empedokles bu kökleri her zaman günümüzde kullanılan unsur adlarıyla değil,
mitolojik tanrı adlarıyla da ifade eder. Ona göre doğadaki değişimler, bu
köklerin birleşmesi ve ayrılmasıyla meydana gelir. Unsurların kendileri
bütünüyle yok olmaz; değişen, onların bir araya geliş biçimleridir. Empedokles
bu süreçleri Sevgi (Philotēs) ve Çatışma (Neikos) olarak adlandırdığı iki
kozmik ilkeyle açıklar. Sevgi farklı köklerin birleşmesini sağlarken Çatışma
onları birbirinden ayırır. Böylece doğadaki oluş ve çözülme, maddi unsurların
ortadan kalkmasıyla değil, aralarındaki ilişkilerin değişmesiyle açıklanır.
Daha sonra Aristoteles, dört unsur anlayışını
farklı bir sistem içerisinde ele alır. Toprağı soğuk ve kuru, suyu soğuk ve
yaş, havayı sıcak ve yaş, ateşi ise sıcak ve kuru niteliklerle ilişkilendirir.
Bu nitelikler onun doğa felsefesinde maddelerin değişimini açıklamak bakımından
önemlidir. Aristoteles’e göre unsurların birbirine dönüşebilmesi, sahip
oldukları temel niteliklerin değişmesiyle ilişkilidir. Örneğin su ile hava
yaşlık niteliğini paylaşırken sıcaklık ve soğukluk bakımından birbirinden
ayrılır. Böylece dört unsur, doğanın yapısını ve maddi değişimleri açıklamaya
yönelik sistemli bir düşüncenin parçası hâline gelir.
Burada önemli olan, Antik Yunan
filozoflarının dört unsuru öncelikle doğanın yapısını ve değişimini açıklamak
için kullanmış olmalarıdır. Bu düşünce kutsal metinlerdeki cezalandırma
anlatılarından farklı bir amaca sahiptir. Ancak Helenistik dönemde Yunan
felsefesiyle Yahudi kutsal metinleri arasında kurulan yorum ilişkileri, iki
düşünce dünyasının bazı kavramlar üzerinden karşılaştırılmasını mümkün hâle
getirmiştir. Yahudi düşünürler, kendi kutsal metinlerini açıklarken dönemin
felsefi kavramlarından yararlanmış; böylece dinî anlatılar, doğanın yapısı ve
evrenin düzeni hakkında geliştirilen düşüncelerle yeniden yorumlanmıştır.
Bunu yapan en önemli isimlerden biri,
yaklaşık MÖ 20 ile MS 50 yılları arasında İskenderiye’de yaşamış Yahudi filozof
Philon’dur. Philon Yahudi kutsal metinlerini Yunan felsefesinden yararlanarak
yorumlamış, özellikle Hz. Musa’nın hayatı ve Mısır’dan Çıkış anlatısı üzerinde
durmuştur. Onun eserlerinde kutsal metinlerin tarihsel ve dinî anlatımları,
felsefi açıklamalarla genişletilir. Ancak Philon’un amacı Yahudi inancını Yunan
düşüncesiyle değiştirmek değildir. Aksine, kutsal metinlerde anlatılan
olayların daha kapsamlı felsefi anlamlar taşıdığını göstermeye çalışır.
Philon’un Musa’nın Hayatı (De Vita Mosis)
adlı eserinde Mısır’ın başına gelen felaketleri doğanın dört temel unsuruyla
ilişkilendirmesi, bu açıdan özellikle önemlidir. Philon evrenin toprak, su,
hava ve ateşten meydana geldiğini belirterek Mısır’a gönderilen belaları bu
unsurlar üzerinden açıklar. Onun yorumunda felaketler, Tanrı’nın iradesinin
doğa aracılığıyla gerçekleştiğini gösterir. Böylece suyun kana dönüşmesi, haşere
ve gökyüzünden gelen felaketler, evrenin farklı alanlarının ilahi hüküm
içerisinde rol üstlendiği olaylar olarak değerlendirilir.
Philon burada olayları aktarmakla
yetinmemekte, Mısır belalarının meydana gelişini evrenin yapısına ilişkin bir
felsefi anlayışla açıklamaktadır. Onun yorumunda doğanın unsurları bağımsız
tanrısal varlıklar değildir. Su, toprak, hava ve ateş evrenin maddi yapısını
oluşturan unsurlardır; fakat bunların üzerinde evreni yaratan ve yöneten Tanrı
bulunmaktadır. Dolayısıyla Philon, Yunan felsefesinin doğa anlayışından
yararlanırken Yahudi inancının tek Tanrı düşüncesini korumaktadır.
Philon’un Korah isyanını anlatırken toprağın
yarılmasıyla ateşin ortaya çıkmasını birlikte ele alır. Musa’nın Hayatı
eserinin ikinci kitabında, isyancıların bir kısmının yerin içine gömülmesini ve
diğerlerinin ateşle yok edilmesini açıklarken yeryüzü ile gökyüzünün
cezalandırmada rol oynadığını belirtir. Toprağın açılmasıyla insanların aşağıya
çekildiğini, gökten gelen ateşin ise diğerlerini yok ettiğini anlatır. Philon’a
göre bu iki cezalandırma biçimi, doğanın farklı alanlarının Tanrı’nın hükmüne
aracılık etmesini göstermektedir.
Bu açıklama bizim incelememiz açısından
özellikle önemlidir. Çünkü Philon Mısır belalarının yanı sıra Korah isyanındaki
ölüm biçimlerini de doğanın farklı alanları üzerinden yorumlamaktadır. Ancak
burada bir ayrım yapmak gerekir. Philon’un Korah isyanında toprağı ve gökten
gelen ateşi ele alması, bütün Musa karşıtlarının dört unsur arasında bilinçli
biçimde paylaştırıldığını göstermez. Onun yaptığı, kutsal metinlerdeki olayları
kendi felsefi ve dinî düşüncesi doğrultusunda açıklamaktır.
Burada tarihsel bir sınır bulunmaktadır.
Philon’un yorumları, Musa hakkındaki anlatıların ilk oluşum döneminde dört
unsur düşüncesinin esas alındığını kanıtlamaz. Ancak Antik Çağ’da bu
anlatıların doğa felsefesiyle ilişkilendirildiğini göstermektedir. Dolayısıyla
bizim toprak, su, ateş ve hava arasında kurduğumuz karşılaştırmanın geçmişte de
benzer düşünsel yaklaşımlarla ele alınmış olması önemlidir; fakat bu durum
bütün anlatıların başlangıçtan itibaren aynı sembolik düzene göre oluşturulduğu
anlamına gelmemektedir.
Bu noktada başlangıçtaki sorumuza
dönebiliriz. Toprak, su ve ateş belirli ölüm olaylarıyla
ilişkilendirilebilirken havanın aynı şekilde bir kişinin ölümüne neden olduğu
açık bir örnek bulunmamaktadır. En azından Firavun, Karun ve Korah isyanındaki
kişiler kadar belirgin bir örnekle karşılaşmayız. Ancak bu durum havanın Hz.
Musa hakkındaki anlatılarda yer almadığı anlamına gelmez. Aksine, rüzgârın
önemli olayların gerçekleşmesinde etkili olduğu açıkça belirtilir.
Tevrat’ın Çıkış kitabının 14. bölümünde, Hz.
Musa’nın elini denizin üzerine uzatmasının ardından Tanrı’nın bütün gece
boyunca güçlü bir doğu rüzgârı estirerek denizi geri çektiği anlatılır. Suların
ayrılması ve İsrailoğullarının denizden geçebilmesi bu olayın sonucunda
gerçekleşir. Dolayısıyla Firavun’un ordusunun boğulmasıyla sonuçlanan olayda
rüzgârın da önemli bir işlevi bulunmaktadır. Burada su, Mısır ordusunun ölümüne
neden olan unsur olarak anlatılırken rüzgâr, denizin açılmasını sağlayan doğa
gücü olarak karşımıza çıkar. Aynı olayın gerçekleşmesinde iki farklı unsurun
görev üstlenmesi, dört unsur arasında kurmaya çalıştığımız ilişkiyi daha
dikkatli değerlendirmemiz gerektiğini gösterir.
Benzer bir durum Mısır’a gönderilen çekirge
belasında görülür. Çıkış kitabının 10. bölümüne göre doğu rüzgârı çekirgeleri
Mısır’a taşır. Çekirgeler ülkeye büyük zarar verdikten sonra bu kez güçlü bir
batı rüzgârı eser ve onları denize sürükler. Burada rüzgâr önce felaketin
gerçekleşmesini sağlayan, ardından felaketin sona ermesinde rol oynayan bir
doğa gücü olarak anlatılmaktadır. Aynı unsurun farklı yönlerden esmesi,
olayların sonuçlarını da değiştirmektedir.
Bu iki anlatıyı incelediğimizde havanın Hz.
Musa’nın hikâyesinde etkisiz veya önemsiz olmadığını görürüz. Rüzgâr denizin
açılmasında belirleyici bir işlev üstlenirken başka bir olayda çekirgeleri
Mısır’a taşımakta ve ardından ülkeden uzaklaştırmaktadır. Ancak burada toprak,
su ve ateşle kurduğumuz karşılaştırmadan farklı bir durum bulunmaktadır.
Firavun doğrudan suda boğulur, Karun toprağın içine geçirilir, Korah isyanına
katılan iki yüz elli kişi ise ateşle öldürülür.
***
Hava Hz. Musa hakkındaki anlatılarda
bulunmaktadır; ancak diğer üç unsurla aynı işlevi üstlenmemektedir. Toprak, su
ve ateş belirli kişilerin ölüm biçimleriyle ilişkilendirilirken hava daha çok
olayların gerçekleşmesini sağlayan veya yönünü değiştiren bir doğa gücü olarak
karşımıza çıkar. Bu farklılık dört unsur arasında eksiksiz bir eşleşme
kurmamızı engeller. Ancak aynı zamanda doğanın kutsal metinlerde ne kadar
farklı işlevlerle anlatıldığını da gösterir.
Bu anlatılarda insanların sahip oldukları güç
ve imkânlar ne kadar büyük olursa olsun, Tanrısal irade karşısında onları
korumaya yetmez. İnsanların üzerinde egemenlik kurmaya, servet biriktirmeye
veya topluluğun yönetimini ele geçirmeye çalışan kişiler, sonunda
denetleyemedikleri olaylarla karşılaşırlar. Su, toprak ve ateş, kutsal
metinlerde Tanrısal hükmün gerçekleşmesini sağlayan unsurlar olarak anlatılır.
Hava ise özellikle rüzgâr aracılığıyla olayların akışını etkiler.
Üstelik Hz. Musa’nın karşısına çıkan bu
kişilerin sahip oldukları güç ve toplum içindeki konumları birbirinden
farklıdır. Firavun, siyasi iktidarı temsil eden bir hükümdardır. Emrinde
orduları, ülkesini yönetmesini sağlayan kurumları ve kendisine itaat etmek
zorunda bırakılan insanlar bulunmaktadır. Karun’un gücü ise siyasi
otoritesinden değil, olağanüstü servetinden kaynaklanır. Sahip olduğu zenginlik
ona toplum içinde ayrıcalıklı bir konum kazandırmıştır. Korah’ın hikâyesinde
ise farklı bir durumla karşılaşırız. Korah Hz. Musa ve Harun’un topluluk
üzerindeki yetkilerini sorgulayarak onların Tanrı tarafından görevlendirilmiş
kişiler olarak sahip oldukları otoriteye itiraz eder.
Böylece bu üç anlatıda insanın sahip
olabileceği farklı güç biçimleriyle karşılaşırız: Firavun’da siyasi iktidar,
Karun’da maddi servet, Korah’ta ise dinî ve toplumsal otorite üzerinde hak
iddiası. Ancak bu farklılıkların hiçbiri anlatıların sonucunu değiştirmez.
Firavun’un orduları denizin sularını durduramaz, Karun’un hazineleri yerin
açılmasını engelleyemez, Korah’ın çevresinde topladığı insanlar ise isyanın
ardından gerçekleşen felaketlerden kurtulamaz. Her anlatıda insanın güven
duyduğu farklı bir güç biçiminin sınırları ortaya çıkar.
Bununla birlikte Korah’ın otoriteye yönelik
itirazını güç kazanma isteğiyle açıklamak yeterli değildir. Sayılar kitabındaki
anlatıda topluluğun kutsallığına ilişkin bir iddia da bulunmaktadır. Korah ve
beraberindekiler, bütün topluluğun kutsal olduğunu söyleyerek Musa ile Harun’un
ayrıcalıklı konumunu sorgulamaktadır. Bu nedenle olayda kutsal yetkinin belirli
kişilerde toplanmasıyla topluluğun tamamının kutsal kabul edilmesi arasında bir
gerilim bulunmaktadır. Tevrat’ın anlatısı bu itirazı Tanrısal düzene karşı bir
başkaldırı olarak değerlendirir. Ancak metni tarihsel ve edebî açıdan
incelediğimizde dinî otoritenin nasıl temellendirildiği sorusunun da anlatıda
önemli bir yer tuttuğunu görürüz.
Karun’un hikâyesinde ise insanın sahip olduğu
servetin kaynağı ve bu servetin doğurduğu sorumluluk tartışılmaktadır. Karun’un
zenginliği kendi bilgisine bağlaması, maddi başarıyla ahlaki sorumluluk
arasındaki ilişkinin sorgulanmasına imkân verir. Firavun’un anlatısında siyasi
iktidarın sınırları, Korah’ın anlatısında dinî otoritenin meşruiyeti, Karun’un
anlatısında ise maddi zenginliğin insana sağladığı güç öne çıkmaktadır. Bu
farklılık söz konusu hikâyeleri aynı türden günahların aynı biçimde
cezalandırıldığı olaylar olarak değerlendirmememiz gerektiğini gösterir. Her
anlatının kendine özgü bir çatışması bulunmaktadır.
Hz. Musa, Firavun ve Karun hakkında Kur’an’da
aktarılan olaylar, İslam inancında vahyin bildirdiği haberler olarak kabul
edilir. Bununla birlikte tarihsel araştırma, bu olayların hangi dönemlerde
gerçekleştiğini, anlatılarda adı geçen kişilerin tarihsel kimliklerini ve söz
konusu olayların bağımsız belgelerle ne ölçüde incelenebileceğini
araştırmaktadır. Karun’un yaşamına ilişkin bağımsız tarihsel kayıtların sınırlı
olması, Tevrat’ta anlatılan Korah isyanını doğrulayan arkeolojik belgelerin
bulunmaması ve Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun’un kimliğinin kesin olarak
belirlenememesi, tarih araştırmasının karşılaştığı güçlükler arasındadır. Ancak
tarihsel belgelerin yetersizliği, dinî metinlerin inanç bakımından taşıdığı
anlam hakkında doğrudan bir hüküm oluşturmaz. Bu nedenle söz konusu anlatılar
incelenirken vahye dayalı inanç ile tarihsel araştırmanın kullandığı yöntemler
birbirinden ayrılmalı; metinlerin dinî anlamları, tarihsel bağlamları ve
sonraki dönemlerde kazandıkları yorumlar kendi özellikleri içerisinde
değerlendirilmelidir.
Karun’un yaşamına ilişkin bağımsız tarihsel
kayıtlar bulunmamaktadır. Korah isyanını doğrulayan arkeolojik belgeler de
elimizde yoktur. Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun’un hangi Mısır hükümdarı
olduğu ise kesin olarak belirlenememiştir. Bu nedenle söz konusu anlatıları,
bütün ayrıntıları tarihsel olarak kanıtlanmış olayların kayıtları şeklinde
değerlendirmek doğru olmayacaktır. Ancak tarihsel belirsizlik, metinlerin hangi
düşünceleri ortaya koyduğunu incelememize engel değildir.
Üstelik farklı dönemlerde gelişen yorum
gelenekleri, bu anlatıların anlamlarının zaman içerisinde nasıl genişlediğini
göstermektedir. Kur’an’daki Karun’un servetiyle Yahudi yorum geleneğindeki
Korah’ın hazineleri arasında kurulan benzerlik, aynı figürle ilişkilendirilen
farklı anlatıların hangi özellikleri öne çıkardığını anlamamızı sağlar.
Philon’un doğanın dört unsuruna ilişkin açıklamaları ise kutsal metinlerin
Antik Çağ felsefesinden yararlanılarak nasıl yorumlandığını göstermektedir.
Kur’an ve Tevrat’ta aktarılan bu olaylarda
doğa, kendi başına hüküm veren bağımsız bir güç olarak değil, Allah’ın veya
ilgili metnin ifadesiyle Tanrı’nın iradesi doğrultusunda gerçekleşen olayların
bir parçası olarak anlatılmaktadır. İnsan siyasi iktidara, servete veya toplum
içindeki konumuna güvenebilir; ancak söz konusu dinî anlatılarda bütün bu
imkânların ilahi irade karşısındaki sınırlılığı vurgulanır. Bu sınırın
gösterilmesinde suyun, toprağın ve ateşin belirgin işlevler üstlenmesi,
anlatılar arasında karşılaştırma yapılmasını mümkün kılmaktadır. Bununla
birlikte bu unsurların her metinde aynı sembolik anlamı taşıdığını veya bütün
olayların önceden belirlenmiş dört unsurlu bir düzene göre oluşturulduğunu
ileri sürmek için yeterli tarihsel dayanak bulunmamaktadır.
İnsan siyasi iktidara, servete veya toplum
içindeki konumuna güvenebilir; ancak kutsal metinlerin ortaya koyduğu düşünce,
bütün bu imkânların sınırlı olduğudur. Bu sınırın gösterilmesinde suyun,
toprağın ve ateşin belirgin işlevler üstlenmesi, anlatılar arasında
karşılaştırma yapmamızı mümkün kılar. Bununla birlikte bu unsurların her
metinde aynı sembolik anlamı taşıdığını veya bütün olayların önceden
belirlenmiş dört unsurlu bir düzene göre oluşturulduğunu ileri süremeyiz.
Başlangıçta sorduğumuz hava sorusu da bu
karşılaştırmanın sınırlarını daha açık biçimde görmemizi sağlar. Çünkü su,
toprak ve ateş arasında belirli ölüm biçimleri üzerinden ilişki kurabilirken
havanın aynı düzende bir karşılığı bulunmamaktadır. Buna rağmen rüzgâr,
Musa’nın hikâyesinde denizin açılmasından Mısır belalarına kadar çeşitli
olaylarda etkili olmaktadır. Dolayısıyla havanın diğer unsurlarla aynı şekilde
bir kişinin ölümüne neden olmaması, onun anlatılarda bulunmadığı anlamına
gelmez. Aksine, doğa unsurlarının kutsal metinlerde farklı görevler
üstlenebildiğini gösterir.
Bu nedenle dört unsur düşüncesini Musa
anlatılarına uygularken iki ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekir.
Birincisi, kutsal metinlerde gerçekten hangi doğa olaylarının anlatıldığıdır.
İkincisi ise bu olayların daha sonraki düşünürler tarafından nasıl
yorumlandığıdır. Philon’un açıklamaları, ikinci meselenin tarihsel bir örneğini
oluşturmaktadır. Onun eserlerinde dört unsurun tamamı Tanrısal hükümle
ilişkilendirilebilmekte, ancak bu ilişki Firavun, Karun ve Korah’ın ölüm
biçimleri arasında eksiksiz bir eşleşme bulunduğu anlamına gelmemektedir.
Hz. Musa’nın hayatıyla bağlantılı bu
anlatılarda suyun, toprağın ve ateşin insanların sonunu belirleyen olaylarda
yer aldığı, havanın ise özellikle rüzgâr aracılığıyla farklı işlevler
üstlendiği görülür. Bu durum, dört unsur arasında zorunlu bir düzen bulunduğunu
kanıtlamaz. Fakat kutsal metinlerde doğanın nasıl tasvir edildiğini ve bu
tasvirlerin Antik Çağ düşüncesinde nasıl yorumlandığını incelemek için önemli
bir karşılaştırma alanı oluşturur.
Hz. Musa’nın hayatıyla bağlantılı bu
anlatılarda insanın sahip olduğu siyasi iktidarın, maddi servetin ve toplumsal
otoritenin sınırları farklı olaylar üzerinden ortaya konulmaktadır. Kur’an’da
Firavun’un ordularıyla birlikte denizde boğulması ve Karun’un eviyle birlikte
yerin dibine geçirilmesi, ilahi irade karşısında insan gücünün yetersizliğini
gösteren olaylar olarak anlatılır. Tevrat’ta Korah’ın öncülük ettiği isyan
sırasında toprağın yarılması ve ateşin isyancıların bir kısmını yok etmesi de
benzer bir dinî anlam taşımaktadır. Toprak, su ve ateşin bu anlatılardaki
işlevleri, Antik Çağ’ın dört unsur düşüncesi açısından karşılaştırmalı olarak
incelenebilir. Havanın ise özellikle rüzgâr aracılığıyla olayların
gerçekleşmesinde etkili olduğu görülmektedir. Ancak bu karşılaştırma, kutsal
metinlerin dört unsur düşüncesi esas alınarak oluşturulduğunu kanıtlama iddiası
taşımamaktadır. Burada amaç, farklı dinî geleneklerin Hz. Musa çevresinde
gelişen anlatılarını, bu anlatılardaki doğa olaylarını ve sonraki dönemlerde
ortaya çıkan felsefi yorumları inceleyerek insanın gücü, sorumluluğu ve ilahi
irade üzerine düşünmektir.
Kaynakça
1. Diyanet İşleri Başkanlığı. Kur’an Yolu
Türkçe Meal ve Tefsir. Kasas suresi 28:76-82; Yûnus suresi 10:90-92.
2. Kitâb-ı Mukaddes. Çıkış, 10 ve 14.
bölümler; Sayılar, 16 ve 26. bölümler.
3. Babil Talmudu. Sanhedrin, 110a.
4. Philo Judaeus. De Vita Mosis (Lib. I-II).
İngilizceye çeviren: Charles Duke Yonge.
5. Aristoteles. Oluş ve Bozuluş. Çeviren: Y.
Gurur Sev. İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2019.
6. Empedokles. Her Şey Sevgi ve Nefretten
Doğar. Yayıma hazırlayan: Reha Kuldaşlı. İstanbul: Destek Yayınları, 2021.
7. Wilkinson, Richard H. Eski Mısır’ın Bütün Tanrı ve Tanrıçaları. Çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım. İstanbul: Alfa Yayınları, 2016.