Philo Judaeus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Philo Judaeus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2026 Çarşamba

Musa’nın Hikâyesinde Toprak, Su, Ateş… Peki Hava Nerede?

 

Musa’nın Hikâyesinde Toprak, Su, Ateş… Peki Hava Nerede?

Hz. Musa’nın hayatını anlatan kutsal metinlerde, ona karşı çıkan birçok kişiden söz edilir. Bunların en bilineni, İsrailoğullarını egemenliği altında tutan ve Hz. Musa’nın onları Mısır’dan çıkarmasına engel olmaya çalışan Firavun’dur. Ancak Hz. Musa’ya yönelik karşı çıkışlar Firavun’la sınırlı değildir. Kur’an’da Karun, Tevrat’ta ise Korah, Datan ve Abiram da bu anlatılarda önemli bir yere sahiptir. Karun ile Korah, İslam ve Yahudi anlatı geleneklerinde ilişkilendirilen figürlerdir; bununla birlikte iki kutsal metin onların farklı özelliklerini öne çıkarır. Bu kişilerin karşı çıkış nedenleri ve içinde bulundukları koşullar farklı olsa da başlarına gelen felaketler dikkat çekicidir. Kur’an’da Firavun’un ordusuyla birlikte denizde boğulduğu, Karun’un ise eviyle birlikte yerin dibine geçirildiği anlatılır. Tevrat’ta Korah’ın öncülük ettiği başkaldırı sırasında Datan ve Abiram’ın yer tarafından yutulduğu, isyana katılan iki yüz elli kişinin ise ateşle öldürüldüğü belirtilir.

Antik Yunan düşüncesinde evrenin dört temel unsuru olarak ele alınan su, toprak, hava ve ateşten üçü, Hz. Musa hakkındaki bu anlatılarda dikkat çekici biçimde karşımıza çıkar. Firavun’un sonu suyla, Karun’un sonu toprakla, Hz. Musa ve Harun’a karşı ayaklanan topluluğun bir kısmının sonu ise ateşle ilişkilidir. Geriye dördüncü unsur, yani hava kalır. Peki hava bu anlatıların neresindedir?

Bugün Karun hakkında bildiklerimizin önemli bir bölümü, farklı dönemlerde ortaya çıkan ve zaman içerisinde çeşitli yorumlarla genişleyen dinî anlatılara dayanmaktadır. Türkçede çok zengin insanları tanımlamak için kullanılan “Karun kadar zengin” sözü, onun adının günümüze kadar nasıl ulaştığını gösterir. Ancak bu yaygın ifade, Karun’un kimliği hakkında bazı yanlış düşüncelere de yol açabilir. Karun zaman zaman eski çağlarda yaşamış, büyük hazinelere sahip güçlü bir hükümdar olarak düşünülür. Oysa Kur’an’da anlatılan Karun bir hükümdar değildir. Hz. Musa’nın kavminden biridir ve sahip olduğu olağanüstü servetle tanınmaktadır.

Kasas suresinin 76. ayetinde Karun’a öylesine büyük hazineler verildiği belirtilir ki bu hazinelerin anahtarlarını taşımak bile güçlü bir topluluğa ağır gelmektedir. Servetinin büyüklüğünü anlatan bu ifade, onun sahip olduğu zenginliğin olağan ölçülerin ötesinde olduğunu vurgular. Burada dikkat çekici olan, hazinelerin miktarının sayısal olarak açıklanmaması, bunun yerine anahtarların ağırlığı üzerinden bir zenginlik tasvirinin kurulmasıdır. Böylece okuyucunun zihninde, büyüklüğü doğrudan hesaplanamayan fakat ağırlığı hissedilebilen bir servet düşüncesi oluşturulur.

Karun’un hikâyesinde dikkat çeken, servetinin büyüklüğü kadar bu servetin kaynağına ilişkin düşüncesidir. Kavminden bazı kişiler kendisine böbürlenmemesini, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerle iyilik yapmasını, dünyadaki payını unutmamasını ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamasını öğütler. Karun ise sahip olduğu servetin kendisine bilgisi sayesinde verildiğini söyleyerek karşılık verir.

Bu cevap üzerinde özellikle durmak gerekir. Çünkü Karun servetini kendi bilgisinin sonucu olarak değerlendirmektedir. Kur’an’da eleştirilen, onun zengin olması değil, zenginliğiyle övünmesi, kendisini üstün görmesi ve sahip olduklarının kendisine yüklediği sorumlulukları göz ardı etmesidir. Karun’un sözleri, maddi başarının kaynağını bütünüyle insanın kendisinde görmesinin doğurabileceği ahlaki bir sorunu ortaya çıkarır. Kendi bilgisini ve yeteneklerini servetinin yeterli açıklaması olarak kabul eden insan, bu servetin başkalarına karşı doğurduğu sorumlulukları önemsememeye başlayabilir. Kur’an’daki anlatının eleştirdiği tutum da bu düşünceyle ilişkilidir.

Karun bütün ihtişamıyla halkının karşısına çıktığında, dünya hayatının zenginliklerini arzulayan bazı insanlar onun kadar servet sahibi olmayı ister. Buna karşılık kendilerine ilim verilmiş olanlar, iman edip iyi işler yapanlar için Allah katındaki karşılığın daha değerli olduğunu hatırlatır.  Burada iki farklı değer anlayışı ortaya çıkar. Bir grup Karun’un görünür zenginliğini arzularken diğer grup, maddi servetin insanın değerini belirleyen nihai ölçü olmadığını savunmaktadır. Böylece anlatı, zenginliğe sahip olan kişinin tutumuyla bu zenginliği seyreden insanların arzuları arasında da bir ilişki kurar.

Hikâyenin sonunda Karun, eviyle birlikte yerin dibine geçirilir. Kur’an’da bu olayın ardından kendisine yardım edebilecek hiçbir topluluğun bulunmadığı ve kendi gücüyle de kurtulamadığı belirtilir. Daha önce onun yerinde olmayı isteyenler ise yaşanan felaketten sonra zenginliğin ve ilahi rızkın insanın kendi denetiminde bulunmadığını dile getirir. 

Anlatının başlangıcıyla sonu arasında önemli bir ilişki vardır. Karun önce sahip olduğu hazinelerin büyüklüğüyle tanıtılır, ardından bu zenginliğin kendisine sağladığı konumdan söz edilir. Sonunda ise kendisi ve evi toprağın içine geçirilir. Kur’an bütün hazinelerinin yerin altına gömüldüğünü ayrıntılarıyla anlatmaz; ancak Karun’un maddi varlığına duyduğu güvenin felaket karşısında hiçbir işe yaramadığını açıkça ortaya koyar. Burada toprak unsuru Karun’un sahip olduğu gücün sona erdiği yer olarak belirir.

Kur’an’da anlatılan Karun ile Tevrat’ta adı geçen Korah, İslam ve Yahudi yorum geleneklerinde ilişkilendirilen figürlerdir. İbranice Korah ile Arapça Kārûn adları arasındaki ilişki, bu anlatıların karşılaştırmalı olarak incelenmesine imkân vermektedir. Bununla birlikte iki kutsal metnin aktardığı bilgileri birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an’da Karun’un olağanüstü serveti, kibri ve zenginliğine duyduğu güven öne çıkarken Tevrat’ta Korah, Hz. Musa ve Harun’un otoritesine yönelik bir başkaldırının öncülerinden biri olarak anlatılır. Bu nedenle iki gelenekteki anlatımlar, kendi kaynakları ve dinî bağlamları içerisinde değerlendirilmelidir.

İbranice Korah ile Arapça Kārûn adları, Yahudi ve İslam anlatı gelenekleri arasında kurulan tarihsel ilişki bakımından önemlidir. Bununla birlikte iki kutsal metnin aynı figüre atfettiği özellikleri birbirinden ayırmak gerekir. Kur’an’da Karun’un serveti, kibri ve zenginliğine duyduğu güven öne çıkarken Tevrat’ta Korah, Hz. Musa ve Harun’un otoritesine yönelik bir başkaldırının öncülerinden biri olarak anlatılır.

Bu konuda başvurabileceğimiz kaynaklardan biri Babil Talmudu’dur. Sanhedrin bölümünün 110a sayfasında Korah’ın olağanüstü servetinden söz edilir. Rabbi Levi’ye atfedilen bir anlatıya göre Korah’ın hazinelerinin anahtarlarını taşımak için üç yüz beyaz katır gerekmektedir. Üstelik bu anahtarların ve kilitlerin deriden yapıldığı belirtilir. Anahtarların hafif malzemeden yapılmış olmalarına rağmen bu kadar büyük bir yük oluşturması, hazinelerin büyüklüğünü anlatmak için kullanılan abartılı bir tasvirdir. Aynı bölümde Rabbi Hama bar Hanina’ya atfedilen başka bir rivayete göre Hz. Yusuf, Mısır’da üç hazine saklamış ve bunlardan birinin yeri Korah’a açıklanmıştır.

Babil Talmudu’ndaki bu rivayetlerin incelenmesindeki amaç, onları Kur’an’da verilen bilgilerin yerine koymak veya Kur’an’ın doğruluğunu bu rivayetlere dayandırmak değildir. Burada üzerinde durulan konu, Karun ile ilişkilendirilen Korah figürünün Yahudi yorum geleneğinde nasıl tasvir edildiği ve farklı dinî kaynaklarda servetinin hangi anlatım özellikleriyle ele alındığıdır. Bu bakımdan Talmud’daki açıklamalar, kendi dinî geleneğine ait rivayetler olarak değerlendirilmektedir.

Bu rivayetler Kur’an’daki Karun anlatısıyla dikkat çekici bir benzerlik taşımaktadır. Kasas suresinde Karun’un hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir topluluğun bile güçlükle taşıyabileceği belirtilirken Talmud’da Korah’ın servetinin büyüklüğü yine hazine anahtarları üzerinden açıklanır. İki anlatıda da servetin büyüklüğü, doğrudan altın veya gümüş miktarı verilerek değil, hazinelere ulaşmayı sağlayan anahtarların ağırlığıyla ifade edilmektedir. Bu ortak tasvir Kur’an’daki Karun ile Yahudi yorum geleneğindeki Korah arasında karşılaştırma yapabilmemizi sağlayan önemli bir ayrıntıdır.

Ancak burada tarihsel bir ayrım yapmak gerekir. Talmud’da yer alan rivayetler, Korah’ın gerçekten üç yüz katırla taşınacak kadar çok hazine anahtarına sahip olduğunu kanıtlamaz. Bunlar Yahudi yorum geleneğinde onun zenginliğini anlatmak amacıyla aktarılan rivayetlerdir. Ayrıca bu rivayetlerin Kur’an’daki anlatıya doğrudan kaynaklık ettiğini kesin olarak söyleyemeyiz. Böyle bir sonuca ulaşmak için metinlerin oluşum tarihleri, rivayetlerin aktarım biçimleri ve farklı dinî çevreler arasındaki ilişkiler hakkında daha kapsamlı kanıtlara ihtiyaç vardır. Bununla birlikte iki gelenekte de Korah/Karun figürünün olağanüstü servetle ilişkilendirilmesi, anlatıların tarihsel gelişimini incelemek bakımından önemlidir.

Benzerlik servetle de sınırlı değildir. Kur’an’da Karun’un sonu, eviyle birlikte yerin dibine geçirilmesiyle anlatılır. Tevrat’ta ise Korah’ın başlattığı isyanın ardından yerin yarılarak isyancıların bir kısmını içine aldığı anlatılır. Bununla birlikte Korah’ın kendisinin nasıl öldüğü meselesi, Tevrat’ın farklı bölümleri ve sonraki Yahudi yorumları incelendiğinde daha karmaşık bir hâl alır. Bu nedenle Kur’an’daki Karun’un ölümüyle Tevrat’taki Korah’ın ölümünü bütün ayrıntılarıyla aynı olay olarak sunmak doğru değildir.

Tevrat’ın Sayılar kitabının 16. bölümünde anlatılan isyan, Korah’ın Hz. Musa ve Harun’un topluluk içindeki konumunu sorgulamasıyla başlar. Korah, Datan ve Abiram’ın da aralarında bulunduğu kişilerle birlikte hareket eder. Ayrıca İsrailoğullarının ileri gelenlerinden iki yüz elli kişi bu başkaldırıya katılır. İsyancıların temel itirazlarından biri, bütün İsrailoğulları topluluğunun kutsal kabul edilmesine rağmen Musa ile Harun’un neden diğer insanlardan daha üstün bir konumda bulunduğudur. Onlara göre Tanrı bütün topluluğun arasındadır; dolayısıyla Musa ile Harun’un ayrıcalıklı yetkilere sahip olması sorgulanabilir.

Korah’ın kimliğini incelediğimizde bu itirazın arka planında önemli bir ayrıntı bulunduğunu görürüz. Korah Levi kabilesine mensuptur. Tevrat’ın soy bilgilerine göre Kehat’ın torunu, Yishar’ın oğludur. Musa ve Harun da Levi soyundan gelmektedir. Dolayısıyla Korah, İsrailoğulları topluluğunun dışından gelen veya kutsal hizmetlerle hiçbir bağlantısı bulunmayan bir kişi değildir. Aksine, dinî görevlerle ilişkili bir aileye mensuptur ve Musa ile Harun’la akrabalık bağı bulunmaktadır.

Ancak aynı kabileye mensup olmaları, bütün Levililerin eşit dinî yetkilere sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Tevrat’a göre Levililer kutsal çadırın korunması, taşınması ve ibadet hizmetlerinin yürütülmesiyle görevlendirilmiştir. Kâhinlik görevi ise Harun’a ve onun soyundan gelenlere ayrılmıştır. Korah, Levi soyundan gelmesine rağmen Harun’un soyundan olmadığı için bu kâhinlik yetkisine sahip değildir. 

Sayılar kitabının 16. bölümünde Musa, Korah’a Tanrı’nın kendisini ve diğer Levilileri kutsal hizmet için seçtiğini hatırlatır. Ardından 10. ayette onların bir de kâhinlik görevini isteyip istemediklerini sorar. Bu soru, Korah’ın başkaldırısının Musa’nın topluluk üzerindeki önderliğiyle sınırlı olmadığını, Harun’un soyuna verilmiş kâhinlik yetkisini de kapsadığını göstermektedir. Korah ve beraberindekiler bütün topluluğun kutsal olduğunu ileri sürerken Musa, kutsal hizmetlerin Tanrı tarafından belirlenmiş bir görev düzenine bağlı olduğunu savunmaktadır. Böylece anlaşmazlık, kutsal görevlerin kimler tarafından yerine getirileceği ve bu görevleri üstlenme yetkisinin hangi temele dayandığı meselesine dönüşür.

Datan ve Abiram’ın itirazlarında ise farklı bir yön öne çıkar. Onlar Musa’yı kendilerini Mısır’dan çıkarıp çölde ölüme sürüklemekle suçlar. Üstelik vaat edilen verimli topraklara ulaşamadıklarını hatırlatarak Musa’nın kendileri üzerinde otorite kurmasını eleştirirler. Sayılar 16:13-14’te Mısır’dan çıkışı bile olumsuz bir dille anlatmaları dikkat çekicidir. Tevrat’ın daha önce baskı ve kölelik ülkesi olarak tasvir ettiği Mısır, onların sözlerinde geride bırakılmış verimli bir ülke hâline gelmektedir.

Dolayısıyla Korah isyanını tek bir nedene indirgemek yeterli değildir. Korah’ın kutsal hizmet ve kâhinlik yetkisiyle ilgili itirazı, Datan ve Abiram’ın Musa’nın yönetimine yönelik hoşnutsuzluğuyla birleşmiştir. Bir tarafta dinî yetkilerin kimlere ait olduğu tartışılırken diğer tarafta Musa’nın topluluğu yönetme biçimi ve İsrailoğullarını götürdüğü yer sorgulanmaktadır. İsyanın ortak noktası Musa ve Harun’un otoritesine itiraz edilmesidir; ancak bu itirazın gerekçeleri bütün katılımcılar açısından aynı değildir.

Olayların devamında Hz. Musa, kendisine karşı çıkanların nasıl bir sonla karşılaşacağını bildirir. Eğer bu kişiler sıradan insanların yaşadığı biçimde ölürlerse kendisinin Tanrı tarafından görevlendirildiği iddiasının doğrulanmamış olacağını söyler. Ancak yer yarılır ve onları bütün varlıklarıyla içine alırsa bunun olağanüstü bir ilahi hüküm olduğunu herkesin anlayacağını belirtir.

Ardından yer yarılır. Datan ve Abiram’ın da aralarında bulunduğu isyancılar, aileleri ve mallarıyla birlikte toprağın içine gömülür. Sayılar 16:32’de Korah’a ait insanlardan da söz edilir. Ancak Korah’ın kendisinin nasıl öldüğü konusunda farklı metinlerin ayrıntılarına dikkat etmek gerekir. Sayılar 26:10, Korah’ın da cezalandırıldığını belirtirken Babil Talmudu’nun Sanhedrin 110a bölümünde onun akıbetine ilişkin farklı haham yorumları aktarılır. Bu yorumlardan birinde Korah’ın ne yer tarafından yutulanlar ne de ateşle öldürülenler arasında bulunduğu ileri sürülür. Başka bir yorumda ise her iki cezalandırmayla ilişkilendirilir. Bu farklılık, Korah’ın ölümünü tek bir biçimde açıklamanın neden sorunlu olduğunu gösterir.

Burada özellikle dikkat çekici olan, Musa’nın felaket gerçekleşmeden önce ölüm biçimini bir işaret olarak göstermesidir. İsyancıların sıradan biçimde ölmeleriyle yerin açılarak onları içine alması, anlatının kendi mantığı içerisinde aynı anlama gelmemektedir. Toprağın yarılması, Musa’nın Tanrı tarafından görevlendirildiği iddiasını doğrulayan olağanüstü bir olay olarak sunulur. Bu nedenle toprağın açılması, isyancıların cezalandırılmasının ötesinde, Musa’nın otoritesine ilişkin tartışmanın da ilahi bir hükümle sonuçlandırılmasıdır.

Kur’an’daki Karun anlatısıyla Tevrat’taki Korah isyanı arasındaki benzerlik özellikle burada belirginleşiyor. Her iki anlatıda da insanın sahip olduğu güç veya toplum içindeki konum, ilahi hüküm karşısında kendisini korumaya yetmez. Kur’an’da Karun’un servetiyle övünmesi, kendisini üstün görmesi ve zenginliğini kendi bilgisine bağlaması üzerinde durulurken Tevrat’ta Korah’ın Musa ve Harun’un yetkilerine karşı çıkması öne çıkar. Dolayısıyla ölüm biçimleri arasında benzerlik kurulabilse de bu olayların ahlaki ve dinî gerekçeleri farklı biçimlerde açıklanmaktadır.

Korah isyanında yaşananlar bununla da sınırlı değildir. Hz. Musa ve Harun’a karşı çıkan iki yüz elli kişi, ellerinde buhurdanlarıyla Tanrı’nın huzuruna çıkar. Buhur sunma eylemi, kimin kutsal hizmeti yerine getirmeye yetkili olduğu konusundaki anlaşmazlığın bir parçasıdır. Ancak bu kişiler de ölümden kurtulamaz. Tevrat’ta Tanrı’nın huzurundan çıkan bir ateşin buhur sunan iki yüz elli kişiyi yakarak öldürdüğü anlatılır.

Buhurdanların kullanılması, olayın dinî niteliğini daha açık hâle getirir. Çünkü buhur sunmak, kutsal hizmetin belirli kurallarına bağlı bir uygulamadır. İsyana katılan kişilerin buhurdanlarla ortaya çıkmaları, kutsal hizmet üzerinde hak iddia ettiklerini gösterir. Böylece ateşle cezalandırılmaları, başkaldırının temelinde bulunan kâhinlik ve dinî yetki tartışmasıyla ilişkilendirilir.

Sayılar kitabının aynı bölümünde iki farklı cezalandırma biçimiyle karşılaşırız. İsyancıların bir kısmı yerin yarılmasıyla toprağın içine gömülürken diğerleri ateşle yok edilir. Toprak ve ateş, aynı isyanın anlatımında ilahi cezanın gerçekleşmesini sağlayan iki farklı doğal unsur olarak karşımıza çıkar. Bu ayrıntı Hz. Musa çevresindeki diğer anlatıları düşündüğümüzde daha fazla önem kazanır. Çünkü Firavun’un ölümünde suyun, Karun’un sonuyla Korah isyanındaki cezalandırmada toprağın, iki yüz elli kişinin ölümünde ise ateşin belirleyici olduğunu görürüz.

Firavun’un tarihsel kimliği günümüzde de tartışılmaktadır. Hz. Musa’nın karşısındaki hükümdarın kim olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüş, özellikle II. Ramses başta olmak üzere çeşitli Mısır firavunları bu kişiyle özdeşleştirilmiştir. Ancak mevcut tarihsel ve arkeolojik veriler, Mısır’dan Çıkış anlatısındaki Firavun’un hangi hükümdar olduğunu kesin olarak belirlemeye yeterli değildir. Kutsal metinlerde de bu hükümdarın temsil ettiği siyasi güç ve Hz. Musa’ya karşı tutumu üzerinde durulur. Bu nedenle II. Ramses ile Firavun arasında kurulabilecek ilişki üzerinde tartışılan bir varsayım olarak değerlendirilmelidir.

Karun olağanüstü servetiyle tanınırken Firavun sahip olduğu siyasi ve askerî güçle öne çıkar. İsrailoğullarını egemenliği altında tutan, Hz. Musa’nın onları Mısır’dan çıkarmasına karşı koyan ve sonunda ordusuyla peşlerine düşen hükümdardır. Tevrat’ın Çıkış kitabında İsrailoğullarının Mısır’da ağır işlerde çalıştırıldığı, Firavun’un ise onların ülkeden ayrılmasına uzun süre izin vermediği anlatılır. Böylece Firavun, geniş bir topluluğun hayatını belirleme yetkisini elinde bulunduran siyasi iktidarın temsilcisi hâline gelir.

İsrailoğulları Mısır’dan ayrıldıktan sonra Firavun, askerleriyle birlikte onları takip eder. Hz. Musa ve beraberindekiler denize ulaştıklarında önlerinde geçmelerini engelleyen sular, arkalarında ise kendilerine yaklaşan Mısır ordusu bulunmaktadır. Bu sırada gerçekleşen olağanüstü olay, anlatının en önemli bölümlerinden biridir. Deniz açılır ve İsrailoğulları kendileri için oluşan geçitten ilerler. Ancak Firavun ve askerleri aynı yolu izlemeye çalıştıklarında sular yükselir ve Mısır ordusu denizde boğulur.

Kur’an’da Firavun’un boğulmak üzereyken İsrailoğullarının inandığı Allah’a iman ettiğini söylediği, ancak bu son andaki imanının kabul edilmediği anlatılır. Yûnus suresinin 90-92. ayetlerinde Firavun’un boğulma anındaki sözleri ve kendisine verilen karşılık aktarılır. Böylece uzun süre sahip olduğu iktidara ve askerî gücüne güvenen hükümdarın, karşılaştığı felaketten kurtulamadığı gösterilir. Firavun’un ölüm anında iman etmesi, anlatının ahlaki anlamını daha da belirginleştirir. Çünkü daha önce kendi otoritesini sorgulanamaz gören hükümdar, artık hayatının devamını sağlayabilecek hiçbir siyasi veya askerî imkâna sahip değildir.

Firavun’un ölümünü değerlendirirken Eski Mısır’ın doğal koşullarıyla hükümdarlık gücü arasındaki ilişkiyi de incelemek gerekir. Nil Nehri, Eski Mısır uygarlığının tarımsal üretimini ve ekonomik hayatını mümkün kılan başlıca doğal kaynaktır. Nehrin mevsimsel taşkınları tarım alanlarının verimliliğini artırıyor, suyun kullanımı ve tarımsal üretimin örgütlenmesi ülkenin ekonomik düzeninde önemli bir yer tutuyordur. Nil çevresindeki yerleşimler, nehrin sağladığı imkânlar sayesinde gelişmiş; tarımsal üretim, depolama, ulaşım ve yönetim faaliyetleri bu coğrafi koşullarla bağlantılı olarak şekillenmiştir.

Mısır’ın dinî dünyasında da Nil ve suyla ilgili çeşitli kutsal tasavvurlar bulunmaktadır. Nil taşkınlarıyla ilişkilendirilen Hapi, bereketin ve tarımsal verimliliğin önemli simgelerinden biridir. Hapi’nin tasvirlerinde bereketi ve besleyici gücü çağrıştıran özelliklere yer verilmesi, nehrin Mısır toplumunun yaşamındaki önemini göstermektedir. Dolayısıyla su Eski Mısır’da insanların günlük ihtiyaçlarını karşılayan bir doğal kaynak olmanın ötesinde, ülkenin ekonomik hayatını ve dinî düşüncesini etkileyen temel unsurlardan biri hâline gelir.

Bu tarihsel arka plan Firavun’un denizde boğulmasını farklı bir açıdan değerlendirmemize imkân verir. Mısır’ın siyasi ve ekonomik düzeni büyük ölçüde su kaynaklarına bağlıyken kutsal metinlerde hükümdarın sonu yine suyla gerçekleşmektedir. Elbette Nil Nehri ile Firavun’un boğulduğu denizin aynı su kütlesi olmadığını ve kutsal metinlerin bu iki olayı bilinçli bir edebî karşıtlık kurmak amacıyla ilişkilendirdiğinin kanıtlanmadığını belirtmek gerekir. Bununla birlikte suyun Mısır uygarlığındaki önemini dikkate aldığımızda, Firavun’un denizde boğulmasını siyasi iktidarın sınırları üzerine düşünmemizi sağlayan sembolik bir karşılaştırmanın konusu olarak değerlendirebiliriz.

Firavun’un ölümüyle Karun’un sonu arasında dikkat çekici bir benzerlik bulunmaktadır. Karun’u sahip olduğu servet, Firavun’u ise orduları ve siyasi otoritesi kurtaramamıştır. Her ikisinin de sonu, güçlerinin yetersiz kaldığı olağanüstü bir olayla gerçekleşir. Ancak bu olaylarda kullanılan doğa unsurları farklıdır. Karun toprağın içine geçirilirken Firavun suda boğulur. Tevrat’taki Korah isyanında ise toprağın yanı sıra ateş de insanların ölümüne neden olur.

Bu anlatıları birlikte değerlendirdiğimizde su, toprak ve ateşin belirgin bir yer tuttuğunu görürüz. Burada insanın aklına başka bir soru geliyor: Dördüncü unsur olan hava bu anlatıların neresindedir?

Ancak bu soruyu değerlendirirken tarihsel bir ayrımı göz önünde bulundurmak gerekir. Toprak, su, hava ve ateşten oluşan klasik dört unsur anlayışı, özellikle MÖ 5. yüzyılda yaşamış Empedokles’in düşüncesinde belirginleşmiş, daha sonraki Yunan filozoflarının katkılarıyla geliştirilmiştir. Dolayısıyla Hz. Musa hakkındaki anlatıların başlangıçtan itibaren bu dört unsur esas alınarak oluşturulduğunu ileri sürmek için yeterli bir dayanağımız bulunmamaktadır. Kutsal metinlerdeki ölüm biçimleriyle Antik Yunan felsefesinin doğa anlayışı arasında kurulan ilişki, doğrudan tarihsel bir bağlantıdan ziyade karşılaştırmalı bir yorum olarak değerlendirilmelidir.

Empedokles’in düşüncesinde toprak, su, hava ve ateş, doğadaki maddi varlıkların oluşumunu açıklayan dört temel köktür. Empedokles bu kökleri her zaman günümüzde kullanılan unsur adlarıyla değil, mitolojik tanrı adlarıyla da ifade eder. Ona göre doğadaki değişimler, bu köklerin birleşmesi ve ayrılmasıyla meydana gelir. Unsurların kendileri bütünüyle yok olmaz; değişen, onların bir araya geliş biçimleridir. Empedokles bu süreçleri Sevgi (Philotēs) ve Çatışma (Neikos) olarak adlandırdığı iki kozmik ilkeyle açıklar. Sevgi farklı köklerin birleşmesini sağlarken Çatışma onları birbirinden ayırır. Böylece doğadaki oluş ve çözülme, maddi unsurların ortadan kalkmasıyla değil, aralarındaki ilişkilerin değişmesiyle açıklanır.

Daha sonra Aristoteles, dört unsur anlayışını farklı bir sistem içerisinde ele alır. Toprağı soğuk ve kuru, suyu soğuk ve yaş, havayı sıcak ve yaş, ateşi ise sıcak ve kuru niteliklerle ilişkilendirir. Bu nitelikler onun doğa felsefesinde maddelerin değişimini açıklamak bakımından önemlidir. Aristoteles’e göre unsurların birbirine dönüşebilmesi, sahip oldukları temel niteliklerin değişmesiyle ilişkilidir. Örneğin su ile hava yaşlık niteliğini paylaşırken sıcaklık ve soğukluk bakımından birbirinden ayrılır. Böylece dört unsur, doğanın yapısını ve maddi değişimleri açıklamaya yönelik sistemli bir düşüncenin parçası hâline gelir.

Burada önemli olan, Antik Yunan filozoflarının dört unsuru öncelikle doğanın yapısını ve değişimini açıklamak için kullanmış olmalarıdır. Bu düşünce kutsal metinlerdeki cezalandırma anlatılarından farklı bir amaca sahiptir. Ancak Helenistik dönemde Yunan felsefesiyle Yahudi kutsal metinleri arasında kurulan yorum ilişkileri, iki düşünce dünyasının bazı kavramlar üzerinden karşılaştırılmasını mümkün hâle getirmiştir. Yahudi düşünürler, kendi kutsal metinlerini açıklarken dönemin felsefi kavramlarından yararlanmış; böylece dinî anlatılar, doğanın yapısı ve evrenin düzeni hakkında geliştirilen düşüncelerle yeniden yorumlanmıştır.

Bunu yapan en önemli isimlerden biri, yaklaşık MÖ 20 ile MS 50 yılları arasında İskenderiye’de yaşamış Yahudi filozof Philon’dur. Philon Yahudi kutsal metinlerini Yunan felsefesinden yararlanarak yorumlamış, özellikle Hz. Musa’nın hayatı ve Mısır’dan Çıkış anlatısı üzerinde durmuştur. Onun eserlerinde kutsal metinlerin tarihsel ve dinî anlatımları, felsefi açıklamalarla genişletilir. Ancak Philon’un amacı Yahudi inancını Yunan düşüncesiyle değiştirmek değildir. Aksine, kutsal metinlerde anlatılan olayların daha kapsamlı felsefi anlamlar taşıdığını göstermeye çalışır.

Philon’un Musa’nın Hayatı (De Vita Mosis) adlı eserinde Mısır’ın başına gelen felaketleri doğanın dört temel unsuruyla ilişkilendirmesi, bu açıdan özellikle önemlidir. Philon evrenin toprak, su, hava ve ateşten meydana geldiğini belirterek Mısır’a gönderilen belaları bu unsurlar üzerinden açıklar. Onun yorumunda felaketler, Tanrı’nın iradesinin doğa aracılığıyla gerçekleştiğini gösterir. Böylece suyun kana dönüşmesi, haşere ve gökyüzünden gelen felaketler, evrenin farklı alanlarının ilahi hüküm içerisinde rol üstlendiği olaylar olarak değerlendirilir.

Philon burada olayları aktarmakla yetinmemekte, Mısır belalarının meydana gelişini evrenin yapısına ilişkin bir felsefi anlayışla açıklamaktadır. Onun yorumunda doğanın unsurları bağımsız tanrısal varlıklar değildir. Su, toprak, hava ve ateş evrenin maddi yapısını oluşturan unsurlardır; fakat bunların üzerinde evreni yaratan ve yöneten Tanrı bulunmaktadır. Dolayısıyla Philon, Yunan felsefesinin doğa anlayışından yararlanırken Yahudi inancının tek Tanrı düşüncesini korumaktadır.

Philon’un Korah isyanını anlatırken toprağın yarılmasıyla ateşin ortaya çıkmasını birlikte ele alır. Musa’nın Hayatı eserinin ikinci kitabında, isyancıların bir kısmının yerin içine gömülmesini ve diğerlerinin ateşle yok edilmesini açıklarken yeryüzü ile gökyüzünün cezalandırmada rol oynadığını belirtir. Toprağın açılmasıyla insanların aşağıya çekildiğini, gökten gelen ateşin ise diğerlerini yok ettiğini anlatır. Philon’a göre bu iki cezalandırma biçimi, doğanın farklı alanlarının Tanrı’nın hükmüne aracılık etmesini göstermektedir.

Bu açıklama bizim incelememiz açısından özellikle önemlidir. Çünkü Philon Mısır belalarının yanı sıra Korah isyanındaki ölüm biçimlerini de doğanın farklı alanları üzerinden yorumlamaktadır. Ancak burada bir ayrım yapmak gerekir. Philon’un Korah isyanında toprağı ve gökten gelen ateşi ele alması, bütün Musa karşıtlarının dört unsur arasında bilinçli biçimde paylaştırıldığını göstermez. Onun yaptığı, kutsal metinlerdeki olayları kendi felsefi ve dinî düşüncesi doğrultusunda açıklamaktır.

Burada tarihsel bir sınır bulunmaktadır. Philon’un yorumları, Musa hakkındaki anlatıların ilk oluşum döneminde dört unsur düşüncesinin esas alındığını kanıtlamaz. Ancak Antik Çağ’da bu anlatıların doğa felsefesiyle ilişkilendirildiğini göstermektedir. Dolayısıyla bizim toprak, su, ateş ve hava arasında kurduğumuz karşılaştırmanın geçmişte de benzer düşünsel yaklaşımlarla ele alınmış olması önemlidir; fakat bu durum bütün anlatıların başlangıçtan itibaren aynı sembolik düzene göre oluşturulduğu anlamına gelmemektedir.

Bu noktada başlangıçtaki sorumuza dönebiliriz. Toprak, su ve ateş belirli ölüm olaylarıyla ilişkilendirilebilirken havanın aynı şekilde bir kişinin ölümüne neden olduğu açık bir örnek bulunmamaktadır. En azından Firavun, Karun ve Korah isyanındaki kişiler kadar belirgin bir örnekle karşılaşmayız. Ancak bu durum havanın Hz. Musa hakkındaki anlatılarda yer almadığı anlamına gelmez. Aksine, rüzgârın önemli olayların gerçekleşmesinde etkili olduğu açıkça belirtilir.

Tevrat’ın Çıkış kitabının 14. bölümünde, Hz. Musa’nın elini denizin üzerine uzatmasının ardından Tanrı’nın bütün gece boyunca güçlü bir doğu rüzgârı estirerek denizi geri çektiği anlatılır. Suların ayrılması ve İsrailoğullarının denizden geçebilmesi bu olayın sonucunda gerçekleşir. Dolayısıyla Firavun’un ordusunun boğulmasıyla sonuçlanan olayda rüzgârın da önemli bir işlevi bulunmaktadır. Burada su, Mısır ordusunun ölümüne neden olan unsur olarak anlatılırken rüzgâr, denizin açılmasını sağlayan doğa gücü olarak karşımıza çıkar. Aynı olayın gerçekleşmesinde iki farklı unsurun görev üstlenmesi, dört unsur arasında kurmaya çalıştığımız ilişkiyi daha dikkatli değerlendirmemiz gerektiğini gösterir.

Benzer bir durum Mısır’a gönderilen çekirge belasında görülür. Çıkış kitabının 10. bölümüne göre doğu rüzgârı çekirgeleri Mısır’a taşır. Çekirgeler ülkeye büyük zarar verdikten sonra bu kez güçlü bir batı rüzgârı eser ve onları denize sürükler. Burada rüzgâr önce felaketin gerçekleşmesini sağlayan, ardından felaketin sona ermesinde rol oynayan bir doğa gücü olarak anlatılmaktadır. Aynı unsurun farklı yönlerden esmesi, olayların sonuçlarını da değiştirmektedir.

Bu iki anlatıyı incelediğimizde havanın Hz. Musa’nın hikâyesinde etkisiz veya önemsiz olmadığını görürüz. Rüzgâr denizin açılmasında belirleyici bir işlev üstlenirken başka bir olayda çekirgeleri Mısır’a taşımakta ve ardından ülkeden uzaklaştırmaktadır. Ancak burada toprak, su ve ateşle kurduğumuz karşılaştırmadan farklı bir durum bulunmaktadır. Firavun doğrudan suda boğulur, Karun toprağın içine geçirilir, Korah isyanına katılan iki yüz elli kişi ise ateşle öldürülür.

***

Hava Hz. Musa hakkındaki anlatılarda bulunmaktadır; ancak diğer üç unsurla aynı işlevi üstlenmemektedir. Toprak, su ve ateş belirli kişilerin ölüm biçimleriyle ilişkilendirilirken hava daha çok olayların gerçekleşmesini sağlayan veya yönünü değiştiren bir doğa gücü olarak karşımıza çıkar. Bu farklılık dört unsur arasında eksiksiz bir eşleşme kurmamızı engeller. Ancak aynı zamanda doğanın kutsal metinlerde ne kadar farklı işlevlerle anlatıldığını da gösterir.

Bu anlatılarda insanların sahip oldukları güç ve imkânlar ne kadar büyük olursa olsun, Tanrısal irade karşısında onları korumaya yetmez. İnsanların üzerinde egemenlik kurmaya, servet biriktirmeye veya topluluğun yönetimini ele geçirmeye çalışan kişiler, sonunda denetleyemedikleri olaylarla karşılaşırlar. Su, toprak ve ateş, kutsal metinlerde Tanrısal hükmün gerçekleşmesini sağlayan unsurlar olarak anlatılır. Hava ise özellikle rüzgâr aracılığıyla olayların akışını etkiler.

Üstelik Hz. Musa’nın karşısına çıkan bu kişilerin sahip oldukları güç ve toplum içindeki konumları birbirinden farklıdır. Firavun, siyasi iktidarı temsil eden bir hükümdardır. Emrinde orduları, ülkesini yönetmesini sağlayan kurumları ve kendisine itaat etmek zorunda bırakılan insanlar bulunmaktadır. Karun’un gücü ise siyasi otoritesinden değil, olağanüstü servetinden kaynaklanır. Sahip olduğu zenginlik ona toplum içinde ayrıcalıklı bir konum kazandırmıştır. Korah’ın hikâyesinde ise farklı bir durumla karşılaşırız. Korah Hz. Musa ve Harun’un topluluk üzerindeki yetkilerini sorgulayarak onların Tanrı tarafından görevlendirilmiş kişiler olarak sahip oldukları otoriteye itiraz eder.

Böylece bu üç anlatıda insanın sahip olabileceği farklı güç biçimleriyle karşılaşırız: Firavun’da siyasi iktidar, Karun’da maddi servet, Korah’ta ise dinî ve toplumsal otorite üzerinde hak iddiası. Ancak bu farklılıkların hiçbiri anlatıların sonucunu değiştirmez. Firavun’un orduları denizin sularını durduramaz, Karun’un hazineleri yerin açılmasını engelleyemez, Korah’ın çevresinde topladığı insanlar ise isyanın ardından gerçekleşen felaketlerden kurtulamaz. Her anlatıda insanın güven duyduğu farklı bir güç biçiminin sınırları ortaya çıkar.

Bununla birlikte Korah’ın otoriteye yönelik itirazını güç kazanma isteğiyle açıklamak yeterli değildir. Sayılar kitabındaki anlatıda topluluğun kutsallığına ilişkin bir iddia da bulunmaktadır. Korah ve beraberindekiler, bütün topluluğun kutsal olduğunu söyleyerek Musa ile Harun’un ayrıcalıklı konumunu sorgulamaktadır. Bu nedenle olayda kutsal yetkinin belirli kişilerde toplanmasıyla topluluğun tamamının kutsal kabul edilmesi arasında bir gerilim bulunmaktadır. Tevrat’ın anlatısı bu itirazı Tanrısal düzene karşı bir başkaldırı olarak değerlendirir. Ancak metni tarihsel ve edebî açıdan incelediğimizde dinî otoritenin nasıl temellendirildiği sorusunun da anlatıda önemli bir yer tuttuğunu görürüz.

Karun’un hikâyesinde ise insanın sahip olduğu servetin kaynağı ve bu servetin doğurduğu sorumluluk tartışılmaktadır. Karun’un zenginliği kendi bilgisine bağlaması, maddi başarıyla ahlaki sorumluluk arasındaki ilişkinin sorgulanmasına imkân verir. Firavun’un anlatısında siyasi iktidarın sınırları, Korah’ın anlatısında dinî otoritenin meşruiyeti, Karun’un anlatısında ise maddi zenginliğin insana sağladığı güç öne çıkmaktadır. Bu farklılık söz konusu hikâyeleri aynı türden günahların aynı biçimde cezalandırıldığı olaylar olarak değerlendirmememiz gerektiğini gösterir. Her anlatının kendine özgü bir çatışması bulunmaktadır.

Hz. Musa, Firavun ve Karun hakkında Kur’an’da aktarılan olaylar, İslam inancında vahyin bildirdiği haberler olarak kabul edilir. Bununla birlikte tarihsel araştırma, bu olayların hangi dönemlerde gerçekleştiğini, anlatılarda adı geçen kişilerin tarihsel kimliklerini ve söz konusu olayların bağımsız belgelerle ne ölçüde incelenebileceğini araştırmaktadır. Karun’un yaşamına ilişkin bağımsız tarihsel kayıtların sınırlı olması, Tevrat’ta anlatılan Korah isyanını doğrulayan arkeolojik belgelerin bulunmaması ve Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun’un kimliğinin kesin olarak belirlenememesi, tarih araştırmasının karşılaştığı güçlükler arasındadır. Ancak tarihsel belgelerin yetersizliği, dinî metinlerin inanç bakımından taşıdığı anlam hakkında doğrudan bir hüküm oluşturmaz. Bu nedenle söz konusu anlatılar incelenirken vahye dayalı inanç ile tarihsel araştırmanın kullandığı yöntemler birbirinden ayrılmalı; metinlerin dinî anlamları, tarihsel bağlamları ve sonraki dönemlerde kazandıkları yorumlar kendi özellikleri içerisinde değerlendirilmelidir.

Karun’un yaşamına ilişkin bağımsız tarihsel kayıtlar bulunmamaktadır. Korah isyanını doğrulayan arkeolojik belgeler de elimizde yoktur. Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun’un hangi Mısır hükümdarı olduğu ise kesin olarak belirlenememiştir. Bu nedenle söz konusu anlatıları, bütün ayrıntıları tarihsel olarak kanıtlanmış olayların kayıtları şeklinde değerlendirmek doğru olmayacaktır. Ancak tarihsel belirsizlik, metinlerin hangi düşünceleri ortaya koyduğunu incelememize engel değildir.

Üstelik farklı dönemlerde gelişen yorum gelenekleri, bu anlatıların anlamlarının zaman içerisinde nasıl genişlediğini göstermektedir. Kur’an’daki Karun’un servetiyle Yahudi yorum geleneğindeki Korah’ın hazineleri arasında kurulan benzerlik, aynı figürle ilişkilendirilen farklı anlatıların hangi özellikleri öne çıkardığını anlamamızı sağlar. Philon’un doğanın dört unsuruna ilişkin açıklamaları ise kutsal metinlerin Antik Çağ felsefesinden yararlanılarak nasıl yorumlandığını göstermektedir.

Kur’an ve Tevrat’ta aktarılan bu olaylarda doğa, kendi başına hüküm veren bağımsız bir güç olarak değil, Allah’ın veya ilgili metnin ifadesiyle Tanrı’nın iradesi doğrultusunda gerçekleşen olayların bir parçası olarak anlatılmaktadır. İnsan siyasi iktidara, servete veya toplum içindeki konumuna güvenebilir; ancak söz konusu dinî anlatılarda bütün bu imkânların ilahi irade karşısındaki sınırlılığı vurgulanır. Bu sınırın gösterilmesinde suyun, toprağın ve ateşin belirgin işlevler üstlenmesi, anlatılar arasında karşılaştırma yapılmasını mümkün kılmaktadır. Bununla birlikte bu unsurların her metinde aynı sembolik anlamı taşıdığını veya bütün olayların önceden belirlenmiş dört unsurlu bir düzene göre oluşturulduğunu ileri sürmek için yeterli tarihsel dayanak bulunmamaktadır.

İnsan siyasi iktidara, servete veya toplum içindeki konumuna güvenebilir; ancak kutsal metinlerin ortaya koyduğu düşünce, bütün bu imkânların sınırlı olduğudur. Bu sınırın gösterilmesinde suyun, toprağın ve ateşin belirgin işlevler üstlenmesi, anlatılar arasında karşılaştırma yapmamızı mümkün kılar. Bununla birlikte bu unsurların her metinde aynı sembolik anlamı taşıdığını veya bütün olayların önceden belirlenmiş dört unsurlu bir düzene göre oluşturulduğunu ileri süremeyiz.

Başlangıçta sorduğumuz hava sorusu da bu karşılaştırmanın sınırlarını daha açık biçimde görmemizi sağlar. Çünkü su, toprak ve ateş arasında belirli ölüm biçimleri üzerinden ilişki kurabilirken havanın aynı düzende bir karşılığı bulunmamaktadır. Buna rağmen rüzgâr, Musa’nın hikâyesinde denizin açılmasından Mısır belalarına kadar çeşitli olaylarda etkili olmaktadır. Dolayısıyla havanın diğer unsurlarla aynı şekilde bir kişinin ölümüne neden olmaması, onun anlatılarda bulunmadığı anlamına gelmez. Aksine, doğa unsurlarının kutsal metinlerde farklı görevler üstlenebildiğini gösterir.

Bu nedenle dört unsur düşüncesini Musa anlatılarına uygularken iki ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, kutsal metinlerde gerçekten hangi doğa olaylarının anlatıldığıdır. İkincisi ise bu olayların daha sonraki düşünürler tarafından nasıl yorumlandığıdır. Philon’un açıklamaları, ikinci meselenin tarihsel bir örneğini oluşturmaktadır. Onun eserlerinde dört unsurun tamamı Tanrısal hükümle ilişkilendirilebilmekte, ancak bu ilişki Firavun, Karun ve Korah’ın ölüm biçimleri arasında eksiksiz bir eşleşme bulunduğu anlamına gelmemektedir.

Hz. Musa’nın hayatıyla bağlantılı bu anlatılarda suyun, toprağın ve ateşin insanların sonunu belirleyen olaylarda yer aldığı, havanın ise özellikle rüzgâr aracılığıyla farklı işlevler üstlendiği görülür. Bu durum, dört unsur arasında zorunlu bir düzen bulunduğunu kanıtlamaz. Fakat kutsal metinlerde doğanın nasıl tasvir edildiğini ve bu tasvirlerin Antik Çağ düşüncesinde nasıl yorumlandığını incelemek için önemli bir karşılaştırma alanı oluşturur.

Hz. Musa’nın hayatıyla bağlantılı bu anlatılarda insanın sahip olduğu siyasi iktidarın, maddi servetin ve toplumsal otoritenin sınırları farklı olaylar üzerinden ortaya konulmaktadır. Kur’an’da Firavun’un ordularıyla birlikte denizde boğulması ve Karun’un eviyle birlikte yerin dibine geçirilmesi, ilahi irade karşısında insan gücünün yetersizliğini gösteren olaylar olarak anlatılır. Tevrat’ta Korah’ın öncülük ettiği isyan sırasında toprağın yarılması ve ateşin isyancıların bir kısmını yok etmesi de benzer bir dinî anlam taşımaktadır. Toprak, su ve ateşin bu anlatılardaki işlevleri, Antik Çağ’ın dört unsur düşüncesi açısından karşılaştırmalı olarak incelenebilir. Havanın ise özellikle rüzgâr aracılığıyla olayların gerçekleşmesinde etkili olduğu görülmektedir. Ancak bu karşılaştırma, kutsal metinlerin dört unsur düşüncesi esas alınarak oluşturulduğunu kanıtlama iddiası taşımamaktadır. Burada amaç, farklı dinî geleneklerin Hz. Musa çevresinde gelişen anlatılarını, bu anlatılardaki doğa olaylarını ve sonraki dönemlerde ortaya çıkan felsefi yorumları inceleyerek insanın gücü, sorumluluğu ve ilahi irade üzerine düşünmektir.

 

Kaynakça

1. Diyanet İşleri Başkanlığı. Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir. Kasas suresi 28:76-82; Yûnus suresi 10:90-92.

2. Kitâb-ı Mukaddes. Çıkış, 10 ve 14. bölümler; Sayılar, 16 ve 26. bölümler.

3. Babil Talmudu. Sanhedrin, 110a.

4. Philo Judaeus. De Vita Mosis (Lib. I-II). İngilizceye çeviren: Charles Duke Yonge.

5. Aristoteles. Oluş ve Bozuluş. Çeviren: Y. Gurur Sev. İstanbul: Pinhan Yayıncılık, 2019.

6. Empedokles. Her Şey Sevgi ve Nefretten Doğar. Yayıma hazırlayan: Reha Kuldaşlı. İstanbul: Destek Yayınları, 2021.

7. Wilkinson, Richard H. Eski Mısır’ın Bütün Tanrı ve Tanrıçaları. Çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım. İstanbul: Alfa Yayınları, 2016.

Musa’nın Hikâyesinde Toprak, Su, Ateş… Peki Hava Nerede?

  Musa’nın Hikâyesinde Toprak, Su, Ateş… Peki Hava Nerede? Hz. Musa’nın hayatını anlatan kutsal metinlerde, ona karşı çıkan birçok kişiden...