5 Haziran 2026 Cuma

Körlükten Görmeye: Saramago'nun Dünyasına Yeniden Dönmek

Saramago'nun romanındaki bir karaktere göre tehlikeli olan şey zekânın kendisi değildir. Asıl tehlike, zekânın denetlenemeyen, sınırları tam olarak çizilemeyen ve önceden kestirilemeyen tarafında yatar. Bu nedenle iktidarlar, zeki insanları bütünüyle özgür bırakmak istemez; onları kendi hizmetlerine almayı, enerjilerini ve yeteneklerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı tercih ederler. Ne var ki gerçekten bağımsız düşünebilen insanlar hiçbir zaman tamamen kontrol altına alınamaz. Çünkü onlar yalnızca verilen görevleri yerine getiren kişiler değildir; aynı zamanda sorgulayan, öngören ve gerektiğinde itiraz edebilen bireylerdir.

İşte bu yüzden iktidar, en çok ihtiyaç duyduğu insanlardan aynı zamanda çekinir. Onların zekâsından yararlanmak ister, fakat düşüncelerinin hangi yöne evrileceğinden hiçbir zaman tam olarak emin olamaz. Bu belirsizlik ise iktidarın üzerinde sürekli dolaşan bir tedirginlik kaynağına dönüşür. Zeki insan, sistem için hem vazgeçilmez bir araç hem de her an beklenmedik sonuçlar doğurabilecek bir risk olarak görülür. Çünkü bağımsız düşünen insan, bir kez ortaya çıktığında yalnızca verilen görevi yerine getirmekle yetinmez; dönüp görevin kendisini, amacı ve hatta onu veren otoriteyi de sorgulamaya başlar. İktidarın asıl korkusu da burada ortaya çıkar. Zekâya ihtiyaç duyar, fakat onun özgürlüğünden korkar; onu yanına almak ister, fakat hiçbir zaman ona tam anlamıyla güvenemez. Bu yüzden bağımsız düşünce ile iktidar arasındaki gerilim hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz. Birinin varlığı diğerine ihtiyaç duyururken, aynı zamanda onu sürekli olarak huzursuz eder.

Evet, Saramago'nun Körlük ve Görmek adlı kitaplarını yıllar önce okumuştum. Fakat bu iki eser beni o kadar etkilemişti ki yeniden okumak istedim. Çünkü ben okumadan yazabilen insanlardan değilim. Çok okuyan, daha az yazanlardanım. Özellikle beni derinden etkileyen bir eser hakkında kalem oynatacaksam, önce onun dünyasına yeniden girmem gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle Körlük ve Görmek'i tekrar okudum.

Şimdi artık Görmek'in son sayfalarına yaklaşmış durumdayım. Sanırım bir ya da iki gün içinde yazımı tamamlamış olacağım. Bu kez yazıyı blogumda paylaşmayı düşünmüyorum. Eskişehir'de yayımlanan ve zaman zaman yazılarımı gönderdiğim bir internet sitesinde yer alacak. Yazılarımı takip edenler var mı bilmiyorum ama yayımlandığında bağlantısını paylaşmayı da ihmal etmeyeceğim.

Körlük ve Görmek, üzerinde günlerce düşünmeye sevk eden eserler. Sadece olay örgüleriyle değil, insan doğasına, iktidara, topluma ve bireye dair sordukları sorularla da okuru rahatsız eden, düşündüren ve uzun süre zihinde yaşamaya devam eden kitaplar. Aslında Saramago'nun neredeyse bütün eserleri böyledir. Onun romanları yalnızca okunup geçilecek hikâyeler değildir; üzerine konuşulması, tartışılması ve tekrar tekrar dönülüp düşünülmesi gereken eserlerdir.

Körlük romanının bir film uyarlaması da bulunuyor. Belki denk gelenleriniz olmuştur. Filmin kitabın ulaştığı derinliği yakaladığını söylemek zor; zaten çoğu zaman edebiyatın imkânlarıyla sinemanın imkânları aynı değildir. Ancak yine de romanın temel fikrini ve atmosferini görmek isteyenler için izlenebilir bir yapım olduğunu düşünüyorum. Kitap kadar sarsıcı olmayabilir, fakat Saramago'nun ortaya koyduğu o büyük soruyu hissettirmeyi başarıyor.

4 Haziran 2026 Perşembe

Anna Ahmatova'nın Şiirlerinde Kadın Sesi, Özgürlük ve İlham Üzerine Düşünceler

Bir Türk okuru olarak Anna Ahmatova'nın şiirlerini neden incelediğim sorulabilir. Sonuçta farklı bir coğrafyada, farklı bir dönemde yaşamış bir şairden söz ediyoruz. Ancak edebiyatın gücü de burada ortaya çıkıyor; bazı duygular ve düşünceler zamanın ve mekânın sınırlarını aşıyor

Ahmatova'nın özellikle Epigram şiirinde dikkatimi çeken nokta, kadınların kendi seslerini bulmalarını destekleyen özgür ruhtur. Şair, kadınları yalnızca başkalarına ilham veren kişiler olarak değil, kendi sözünü söyleyen bireyler olarak görür. Bu yaklaşım bana son derece anlamlı geliyor. Kadınlara küçümseyici ya da dışlayıcı bir gözle bakmak yerine onların düşüncelerini, sanatlarını ve seslerini görünür kılan bir bakış açısı sunuyor. Şiirin sonunda kadınların kendi seslerini bulduklarında artık susturulamayacaklarını ironik bir şekilde ifade etmesi de oldukça etkileyicidir.

Bunun yanında Ahmatova'nın hayat hikâyesi de şiirlerini anlamamı kolaylaştırdı. Acılarla, kayıplarla ve baskılarla geçen bir yaşam sürmesine rağmen şiirlerinde güçlü bir insanlık duygusu vardır. Belki de bu yüzden dizelerinde sıradan bir duygusallık yok, daha derin bir tecrübe var. Son birkaç gündür Ahmatova'nın şiirlerini okurken bu derinliği fark etmeye başladım.

Bu nedenle İlham Perisi ve Epigram şiirlerini incelemeyi tercih ettim. Bu şiirlerde yalnızca sanat ve ilham üzerine düşünceler değil, aynı zamanda insanın kendi sesini bulma mücadelesi de yer alıyor. Bana göre Ahmatova'nın şiirlerini bugün de değerli kılan tam olarak bu evrensel insanlık hâllerini güçlü ve sade bir dille ifade edebilmesidir.

İlham Perisinden Kadın Şaire: Anna Ahmatova'nın Şiir Dünyası

 

İLHAM PERİSİ

Bu gece bütün varlığım bir ipliğe bağlı,

çünkü hiç kimsenin buyuramayacağı onu bekliyorum.

En çok değer verdiğim her şey

gençlik, özgürlük, şan

elinde flüt taşıyan onun karşısında

solup gidiyor.

Ve bak! İşte geliyor...

örtüsünü geriye atıyor,

sakin ve merhametsiz gözlerle bana bakıyor.

“Sen misin,” diye soruyorum,

Dante'nin Inferno'sunun

dizelerini kendisine dikte eden?”

Şöyle cevap veriyor:

“Evet.”

Anna Ahmatova'nın bu kısa şiiri, sanatçının ilhamla kurduğu ilişkiyi anlatır. Şair gece boyunca ilham perisini beklemektedir. Bu bekleyiş sıradan bir beklenti değildir; çünkü şiirin kaynağı olan ilham, onun gözünde gençlikten, özgürlükten ve şöhretten daha değerlidir. Bu nedenle şiirin başında sayılan bütün dünyevi değerler, ilham perisinin yanında önemini kaybetmektedir.

Ahmatova'nın ilham perisini sakin ve merhametsiz olarak tasvir etmesi de dikkat çekicidir. Burada sanatın insandan fedakârlık isteyen yönü vurgulanır. Gerçek şiir yalnızca güzel duyguların değil, aynı zamanda sabrın, yalnızlığın ve adanmışlığın da sonucudur. İlham perisi şairi rahatlatan değil, ona görev yükleyen bir varlıktır.

Şiirin sonunda Dante'ye yapılan gönderme, Ahmatova'nın şiir anlayışını daha da derinleştirir. Şair karşısındaki varlığın Dante'ye de ilham veren aynı güç olup olmadığını sorar. Aldığı “Evet” cevabı, büyük şiirin zamanları ve kültürleri aşan ortak bir kaynaktan beslendiği düşüncesini ifade eder. Böylece Ahmatova kendisini dünya şiir geleneğinin bir halkası olarak görür ve ilhamı, şairleri birbirine bağlayan evrensel bir güç olarak sunar.

EPİGRAM

Beatrice,

Dante gibi yazabilir miydi?

Ya da Laura,

aşkın acısını yüceltebilir miydi?

Kadınların konuşma üslubunu

ben belirledim.

Tanrı yardım etsin bana,

şimdi onları yeniden susturmaya!

Bu kısa şiirde Anna Ahmatova, edebiyat tarihinde kadınların konumunu sorgular. Dante'nin Beatrice'i ve Petrarca'nın Laura'sı yüzyıllar boyunca büyük şairlerin ilham kaynağı olarak anılmıştır. Ancak onların sesleri değil, kendileri hakkında yazılanlar hatırlanmıştır. Ahmatova bu duruma dikkat çekerek kadınların yalnızca ilham veren kişiler olarak görülmesine karşı çıkar.

Şiirdeki “Kadınların konuşma üslubunu ben belirledim” dizesi, Ahmatova'nın kadın şairlerin edebiyattaki yerini vurguladığı güçlü bir ifadedir. Buradaki “ben” yalnızca Ahmatova'nın kendisini değil, kadınların kendi sesleriyle konuşma ve yazma hakkını da temsil eder. Tarih boyunca başkalarının şiirlerinde yer alan kadınlar, artık kendi şiirlerini yazan kişiler hâline gelmiştir.

Son dizedeki “Tanrı yardım etsin bana, şimdi onları yeniden susturmaya!” sözü ise ironik bir anlam taşır. Ahmatova kadınların bir kez seslerini bulduktan sonra artık susturulamayacağını ima eder. Böylece şiir, kadınların edebiyattaki görünürlüğünü ve kendi hikâyelerini anlatma gücünü savunan kısa fakat etkili bir ifadeye dönüşür.

Bu iki şiir birlikte okunduğunda ortak bir düşünce etrafında birleşir. İlk şiirde Ahmatova şiirin doğuşunu ve ilhamın gücünü anlatırken; ikinci şiirde bu şiiri söyleyen sesin kim olduğunu sorgular. Ona göre kadın yalnızca şairlere ilham veren bir figür değildir; aynı zamanda kendi sözünü söyleyen, kendi şiirini yazan ve edebiyat tarihinde yerini alan bir sanatçıdır.

3 Haziran 2026 Çarşamba

Anne Brontë'nin Agnes Grey Romanında Sınıf Çatışması ve Ahlaki Yargılar

Agnes Grey Viktorya dönemi İngiltere'sindeki sınıf ilişkilerini, kadınların toplumsal konumunu, dinî ahlak anlayışını ve bireyin iç dünyasını sorgulayan bir eserdir. Romanın anlatıcısı olan Agnes Grey yaşadığı olayları doğrudan kendi bakış açısından aktardığı için okuyucu bütün karakterleri onun gözlerinden tanır. Özellikle Rosalie Murray gibi karakterlerin sunuluşunda Agnes'in kişisel duygularının ve toplumsal konumundan kaynaklanan kırgınlıklarının etkisi hissedilebilir. Roman iyi ve kötü karakterlerin karşı karşıya geldiği bir ahlak hikâyesi ve aynı zamanda anlatıcının öznelliğinin de sorgulanabileceği bir eser olarak okunmalıdır.

Agnes Grey romanında anlatıcının güvenilirliği meselesini sorgulamak gerekir. Öncelikle Agnes'in toplum içindeki konumuna bakmak önemlidir. Agnes bir mürebbiyedir ve Viktorya dönemi İngiltere'sinde mürebbiyeler oldukça sıra dışı bir sosyal konumda bulunurlar. Hizmetçi değildirler; ancak çalıştıkları evlerde ailenin bir üyesi olarak da kabul edilmezler. Aynı masada oturabilirler fakat aileden sayılmazlar; eğitimlidirler ama zengin değildirler. Bu nedenle Agnes sürekli bir dışlanmışlık ve aşağılanmışlık hissi yaşar. Hem Bloomfield hem de Murray ailesindeki deneyimlerinde bunu açıkça görmek mümkündür. Öğrencileri onu gerçek bir otorite olarak kabul etmezken, işverenleri de ona çoğu zaman hak ettiği saygıyı göstermez. Bu nedenle Agnes'in anlatımında belirgin bir kırgınlık ve incinmişlik duygusu hissedilir.

Agnes iyi bir gözlemcidir; ancak aynı zamanda anlattığı olayların doğrudan içindedir. Bu nedenle Rosalie ve Matilda'yı değerlendirirken tamamen tarafsız olduğunu söylemek zordur. Özellikle Rosalie konusunda anlatıcının eleştirel tavrı oldukça belirgindir. Rosalie'nin kusurlarını ayrıntılı biçimde aktarırken olumlu yönlerine daha az yer verir. Gerçekten de Rosalie Murray kibirli, flörtöz ve sınıf bilinci yüksek bir genç kadındır; ancak onu yalnızca kötü bir insan olarak görmek de eksik bir değerlendirme olacaktır. Rosalie içinde yetiştiği aristokrat dünyanın değerlerini benimsemiş bir karakterdir. Güzelliğinin ve sosyal statüsünün kendisine sağladığı avantajları kullanır. Erkeklerin ilgisini çekmekten hoşlanır ve evliliği çoğu zaman aşktan öte, daha çok sosyal yükselişin bir aracı olarak görür.

Weston meselesinde de benzer bir durum söz konusudur. Rosalie Weston'ın duygularını önemsemekten çok onun ilgisini çekmekten hoşlanır. Weston'ın kendisine duyduğu hayranlık onun hoşuna gider; ancak onunla evlenmeyi ciddi biçimde düşünmez. Bunun en önemli nedeni Weston'ın bir din adamı olması ve yeterince varlıklı olmamasıdır. Rosalie'nin Sir Thomas Ashby ile evlenmesi de bu düşüncenin bir sonucudur. Anne Brontë burada açık bir ahlaki karşıtlık kurar: Rosalie serveti ve toplumsal konumu seçer, ancak mutsuz olur; Agnes ise sevgiyi ve sağlam karakteri seçer, sonunda mutluluğa ulaşır.

Roman boyunca Agnes olayları sık sık Hristiyan ahlakı çerçevesinde yorumlar. İnsanları yalnızca davranışlarına göre değil, manevi durumlarına göre de değerlendirir. Edward Weston da benzer biçimde güçlü bir dinî duyarlılığa sahiptir. Anne Brontë'nin amacı aslında bir aşk hikâyesi anlatmak kadar, Hristiyan erdemlerini savunan ahlaki bir roman ortaya koymaktır.

Agnes'in güzelliğe dair düşünceleri de dikkat çekicidir. O, güzelliğin önemli olmadığını ve insan değerinin iyi karakterden geldiğini savunur. Ancak anlatının satır aralarına bakıldığında fiziksel görünüş konusunda tamamen kayıtsız olmadığı görülür. Rosalie'nin güzelliğini sık sık vurgulaması ve bunun insanlar üzerindeki etkisini anlatması, güzelliğin toplumsal gücünün farkında olduğunu gösterir. Hatta bazı noktalarda Rosalie'ye yönelik eleştirilerinde, güzelliğin sağladığı ayrıcalıklara karşı duyduğu rahatsızlık hissedilebilir. Bu durum Agnes'in de zaman zaman önyargılardan bütünüyle bağımsız olmadığını düşündürmektedir.

Agnes Grey iyi insanların ödüllendirildiği ve kötü insanların cezalandırıldığı bir ahlak romanıdır. Aynı zamanda yoksul fakat eğitimli bir kadının, zenginlerin dünyasına içeriden bakışını sunan bir toplumsal eleştiridir. Agnes'in gözlemleri değerli ve dikkat çekicidir; ancak tamamen tarafsız değildir. Rosalie gerçekten kusurlu bir karakterdir, fakat onu yalnızca Agnes'in anlattığı kadar kötü görmek de anlatıcının önyargılarını gözden kaçırmak anlamına gelir. Romanın ilgi çekici yönlerinden biri de budur: Anne Brontë Rosalie'yi ve Rosalie'ye bakan Agnes'i de anlatır. Bu yönüyle eser; sınıf çatışması, kadınların toplumsal konumu, dinî ahlak ve anlatıcının öznelliği gibi birçok önemli temayı bir araya getiren bir romandır.

***

Agnes Grey'i okurken insanın aklına gerçekten şu soru geliyor: Agnes öğretmenliği sevdiği için mi yapıyor, yoksa mecbur olduğu için mi?

Romanın büyük bölümüne baktığımızda Agnes'in mürebbiyelik mesleğine karşı romantik bir tutkusu olduğunu söylemek zor. O, ailesinin maddi sıkıntılarına yardımcı olmak için çalışmak zorunda kalır. İlk iş deneyimlerinden itibaren öğrencilerinin saygısızlığı, işverenlerinin küçümseyici tavırları ve toplumdaki belirsiz konumu nedeniyle sürekli hayal kırıklığı yaşar. Özellikle Bloomfield ve Murray ailelerinde çocukların eğitiminden çok onların kaprisleriyle uğraşmak zorunda kalır.

Bu nedenle Agnes'in zaman zaman öğrencilerinden ve yaptığı işten nefret ettiğini hissetmek mümkündür. Hatta Rosalie ve Matilda'yı anlatırken sabrının zorlandığını, onların davranışlarından içten içe rahatsız olduğunu açıkça görürüz. Ancak burada meslekten nefret etmek ile çalışma koşullarından nefret etmek arasında bir ayrım yapmak gerekir. Agnes öğretmenlik yapmasına izin vermeyen ailelerden ve öğrencilerden şikâyetçidir. Eğitim vermek ister ama kimse onu dinlemez.

***

Öğretmenlik ya da mürebbiyelik yalnızca para kazanmak için yapıldığında, özellikle de kişi sürekli aşağılanıyor ve değersizleştiriliyorsa, bu iş zamanla bir yük hâline gelebiliyor. Agnes'in yaşadığı şey biraz da budur. O, ekonomik zorunluluklar nedeniyle çalışmak zorunda kalan genç bir kadındır. 

***

Anne Brontë romanında öncelikle dönemin zengin ailelerinin çocuk yetiştirme anlayışını eleştirir. Bloomfield ve Murray ailelerindeki çocukların şımarık, bencil ve saygısız olmaları ailelerinin yanlış tutumlarının bir sonucudur. Agnes çocukları eğitmeye ve disipline etmeye çalışsa da işverenleri onun otoritesini desteklemez. 

Romanın bir diğer önemli yönü ise kadınların ekonomik konumunu gözler önüne sermesidir. Viktorya dönemi İngiltere'sinde eğitimli fakat yoksul bir kadının geçimini sağlayabileceği meslekler oldukça sınırlıdır. Agnes çalışmak zorundadır; ancak çalıştığı zaman da hak ettiği saygıyı göremez. 

Agnes'in mesleğine ilişkin duyguları da bu bağlamda değerlendirilmelidir. O, öğretmenlik yapmaktan çok, öğretmenlik yapmasına imkân tanımayan koşullardan şikâyetçidir. Eğitim vermek isteyen bir genç kadın olmasına rağmen, sürekli olarak şımarık öğrencilerle ve onu ciddiye almayan ailelerle mücadele etmek zorunda kalır. Bu nedenle roman ekonomik zorunluluklar nedeniyle sevmediği koşullarda çalışmak zorunda kalan bir kadının hikâyesi olarak da okunabilir.

Bütün bunların yanında roman güçlü bir ahlaki ve dinî çerçeveye sahiptir. Anne Brontë, Agnes'in sabrı ve dürüstlüğü ile Weston'ın merhametini erdem olarak sunarken; Rosalie'nin bencilliğini ve çıkarcı tercihlerini eleştirir. Romanın sonunda karakterlerin karşılaştıkları sonuçlar da bu ahlaki anlayış doğrultusunda şekillenir. 

1 Haziran 2026 Pazartesi

Mizancı Murad'ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? Romanında İdealizmin Maddi Temeli: Mansur Bey ve Miras Meselesi

Turfanda mı Yoksa Turfa mı? Mizancı Murad tarafından 1890-1891 yıllarında kaleme alınmış ve ilk kez 1891’de yayımlanmış bir fikir romanıdır. Yazar bu eseri Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasî, idarî ve ahlakî sorunları göstermek ve bunlara çözüm önerileri sunmak amacıyla yazmıştır. Bu yüzden roman Türk edebiyatının ilk idealist ve siyasal romanlarından biri olarak kabul edilir.

Romanın başkarakteri Mansur Bey'dir. Mansur ile Zehra’nın hikâyesi Cezayir’de başlar. Bu iki çocuk amcalarının yanında büyürler. Diğer kuzenlerinden farklıdırlar; daha küçük yaşlardan itibaren çalışkan, zeki, gururlu, karakter sahibi ve vatan sevgisiyle yetişmiş kişilerdir. Her ne kadar Cezayir’de yaşasalar da kendilerini Osmanlı’ya ait hissederler. Mansur’un ailesi aslen Kütahyalı Türklerdendir. Bu yüzden Mansur geldiği yeri hiçbir zaman unutmaz. Türk kimliğine bağlıdır; Türkçeyi sever ve kendi kimliğini korumaya çalışır. Roman boyunca onun Osmanlı’ya, devlete ve padişaha duyduğu bağlılık sürekli vurgulanır.

Mansur daha sonra Fransa’ya giderek tıp eğitimi alır. Ancak Avrupa’da eğitim görmesine rağmen Batı hayranı bir karaktere dönüşmez. Tam tersine, öğrendiklerini Osmanlı Devleti’nin hizmetine sunmak ister. Eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gelir. İstanbul’a gelişinin sebebi ideallerini gerçekleştirmek istemesidir. Roman esas olarak bu noktadan sonra başlar. Mansur Bey devlet dairelerinde çalışmaya başladığında hayal ettiği Osmanlı ile karşılaştığı Osmanlı arasında büyük bir fark olduğunu görür.

Romanın en güçlü taraflarından biri bürokrasi eleştirisidir. Mizancı Murad, Mansur Bey aracılığıyla devlet dairelerindeki çürümeyi gözler önüne serer. Memurların önemli bir kısmı görevlerini gerektiği gibi yerine getirmemektedir. İş yapmayan, bütün gününü boş geçiren, sadece maaş almak için makam işgal eden insanlar vardır. Üstelik bu kişiler liyakat sahibi olmadıkları hâlde sürekli terfi etmektedirler. Rüşvet yaygınlaşmış, adam kayırma olağan bir hâl almıştır. Devlet hizmeti anlayışının yerini kişisel çıkarlar almıştır. Mansur Bey bu düzeni değiştirmek isteyen bir karakterdir. Fakat dürüstlüğü yüzünden sürekli engellerle karşılaşır. Çünkü sistem kendisini eleştiren insanları dışlamaktadır. Romanın temel sorularından biri de burada ortaya çıkar: Toplum için çalışan, dürüst ve idealist insanlar gerçekten değerli midir, yoksa onlar çağlarının anlayamadığı “turfanda” insanlar mıdır?

Eserde yalnızca devlet meseleleri yoktur. Bir konak hayatı da anlatılır. Zehra, Fatma Hanım, paşalar, akrabalar ve çeşitli aile ilişkileri romanın önemli bir bölümünü oluşturur. Ancak romanın genel yapısına bakıldığında bu bölümlerin bazen düşünce kısmının gerisinde kaldığı hissedilir. Çünkü Mizancı Murad aslında bir romancıdan çok fikir adamıdır. Bu nedenle bazı entrikalar, paşaların aile ilişkileri veya konaktaki çekişmeler zaman zaman romana sonradan eklenmiş izlenimi verir. 

Zehra karakteri de bu idealist anlayışın bir parçasıdır. Zehra eğitimli, ahlaklı, fedakâr ve bilinçli bir kadın olarak çizilir. Ancak romanda kadın eğitiminin sınırları da dikkat çeker. Kadınların eğitim alması desteklenmektedir; fakat bu eğitim daha çok aile hayatını güzelleştirmek ve iyi nesiller yetiştirmek amacıyla düşünülmektedir. Zehra bilgili bir kadındır fakat yaşadığı sosyal çevrede bu bilgisini toplumsal hayata aktarma imkânı oldukça sınırlıdır. Bu yönüyle roman, bir taraftan kadın eğitimini savunurken diğer taraftan dönemin geleneksel kadın anlayışını da korumaktadır.

Mansur Bey’in en büyük ideallerinden biri eğitimdir. Ona göre bir millet ancak eğitimle yükselebilir. Bu yüzden görev yaptığı Veliler köyünde bir okul açar. Köylülerin bilinçlenmesini, çocukların iyi eğitim almasını ister. Eğitim, tarım, üretim ve ahlak onun düşünce dünyasının temel kavramlarıdır. Hatta kurduğu okul ve yaptığı çalışmalar, onun memuriyetinden daha önemli bir hizmet olarak gösterilir. Mizancı Murad’ın ideal Osmanlı aydını anlayışı burada açıkça görülmektedir.

Romanın ilerleyen bölümlerinde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yani 93 Harbi başlar. Mansur Bey görev gereği Şıpka cephesine gider. Burada doktor olarak çalışır ve savaşın bütün acılarını yakından görür. Yaralı askerlerle ilgilenir, büyük fedakârlıklar gösterir. Ancak dürüstlüğü başına dert açar. Bazı komutanlar ve çıkar çevreleri tarafından iftiraya uğrar. Hatta casusluk ve bozgunculukla suçlanır. Böylece romanın başından beri görülen temel durum tekrar ortaya çıkar: Dürüst ve idealist insanlar yozlaşmış düzen tarafından dışlanmaktadır.

Şam'dan sonra Mansur Bey’in sağlık durumu bozulur. Hastalığı ilerler ve doktorlar ona daha sıcak iklimlere gitmesini tavsiye ederler. Bu nedenle Trablusgarp ve Sudan taraflarına gider. Romanın son kısmı büyük ölçüde mektuplardan oluşur. Zehra Hanım, Fatma Hanım ve Mansur Bey arasındaki bu mektuplar hem duygusal hem de düşünsel yönü güçlü bölümlerdir. Mansur Bey artık ölüm ihtimalini düşünmektedir. Buna rağmen memleket meseleleriyle ilgilenmeye devam eder.

Zehra ile Mansur’un ilişkisi de bu noktada sıradan bir aşk hikâyesi olmaktan çıkar. İkisi de aynı ideale bağlıdır. Zehra yalnızca sevilen bir kadın değil, Mansur’un düşüncelerini anlayan ve onları yaşatmaya çalışan bir karakterdir. Mansur Bey ölmeden önce oğulları Mahmut’un eğitimine önem verilmesini ister. Çünkü onun gözünde gerçek miras para ya da makam değil, fikirlerdir. Mahmut’un iyi yetişmesi, ülkesine hizmet eden bir insan olması ve babasının davasını sürdürmesi gerektiğini düşünür.

Romanın sonunda Mansur Bey hayatını kaybeder. Mansur Bey toplum tarafından tam olarak anlaşılamamış bir idealisttir. Mizancı Murad’ın vermek istediği mesaj açıktır: Bir toplumun kurtuluşu dürüst, eğitimli, ahlaklı ve çalışkan insanların çoğalmasına bağlıdır. Mansur Bey bu yüzden yazarın hayal ettiği yeni Osmanlı insanının sembolüdür.

Bugün roman okunduğunda dikkat çeken noktalardan biri de ele aldığı birçok meselenin hâlâ güncelliğini korumasıdır. Liyakatsizlik, memur zihniyeti, rüşvet, makamların kişisel çıkar için kullanılması, eğitim sorunları ve devlet yönetimindeki aksaklıklar romanda uzun uzun eleştirilir. Bu yüzden eser yalnızca Tanzimat sonrası Osmanlı’yı anlatan tarihî bir roman değil, aynı zamanda günümüze kadar uzanan toplumsal tartışmaların da erken bir örneği olarak görülebilir. Mizancı Murad’ın sorduğu soru bugün de geçerliliğini korur: Toplum için çalışan dürüst insanlar gerçekten “turfanda” yani geleceğin habercileri midir, yoksa kendi çağları tarafından değersiz görülen “turfa” insanlar olarak mı kalacaklardır?

***

Turfanda mı Yoksa Turfa mı? bir düşünce romanı olduğu için karakterler çoğu zaman insan olmaktan çıkıp fikirlerin temsilcisine dönüşüyorlar.

Özellikle Sabiha karakteri bunun en belirgin örneklerinden biridir. Sabiha aslında Zehra'dan daha canlı, daha insani ve daha gerçek bir karakterdir. Duygularına yenilir, kıskanır, hata yapar, zaaf gösterir. Fakat Mizancı Murad'ın ahlak anlayışında bu tür zaafların affedilmesi zordur. Bu yüzden Sabiha'nın hikâyesi de bir trajediye dönüşür. Roman boyunca yaptığı hataların bedelini öder ve sonunda ölümle cezalandırılır. Burada yazarın amacı aslında okuyucuya ahlaki bir ders vermektir.

Aynı durum Müzeyyen Hanım için de geçerlidir. Kötülüğe doğrudan öncülük etmese bile Raşit Efendi'nin suçlarına ortak olduğu için cezasını ölümle öder. Yazarın dünyasında ahlaki hata ile fiziksel ceza arasında çok doğrudan bir ilişki vardır. İyi insanlar ödüllendirilir, kötü veya hata yapan insanlar ise ortadan kaldırılır.

Bu durum Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemlerinin bazı romanlarında da görülür. Roman kahramanları çoğu zaman gerçek insanlar gibi değil, "ibret örnekleri" gibi kurgulanmıştır. Mizancı Murad da bundan farklı davranmaz.

Romanın en dikkat çekici eleştiri noktalarından biri, idealizm ile maddi güç arasındaki ilişki konusunda ortaya çıkmaktadır. Mizancı Murad eser boyunca çalışmayı, ahlakı, eğitimi ve topluma hizmet etmeyi yüceltir. Mansur Bey de bu düşüncelerin temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Onun amacı servet elde etmek ya da zenginleşmek değildir; okul açmak, insanları eğitmek ve memleketin kalkınmasına katkı sağlamaktır. Ancak romanın sonunda bu ideallerin gerçekleşmesini mümkün kılan şeylerden biri büyük bir miras olur.

Burada dikkat çekici olan nokta yazarın olay örgüsünü kurma biçimidir. Şeyh Salih Efendi'nin ailesine bakıldığında, servetin doğal mirasçıları sayılabilecek karakterlerin birer birer ortadan kaldırıldığı görülür. İsmail Bey ölür, Sabiha ölür, diğer bazı karakterler de hikâyeden çıkarılır. Sonunda ortaya çıkan maddi güç ve imkânlar Mansur Bey'in temsil ettiği ideallerin hizmetine sunulur.

İsmail Bey ya da Sabiha, Raşit Efendi gibi kötülüğün temsilcileri değildir. Hataları, zaafları ve yanlış tercihleri olabilir; ancak bunlar onları doğrudan kötü insanlar hâline getirmez. Buna rağmen romanın sonunda yaşama şansı bulanlar çoğunlukla yazarın onayladığı karakterler olurken, diğerleri trajik biçimde sahneden çekilirler.

Acaba bu karakterler gerçekten yaptıkları hatalar nedeniyle mi ölürler, yoksa yazar ideal kahramanının önündeki engelleri kaldırmak için mi onları hikâyeden çıkarır? Özellikle Sabiha'nın ölümü bu açıdan tartışmalıdır. Çünkü Sabiha'nın suçu duygularına yenilmek ve yazarın ahlak anlayışına uygun olmayan tercihlerde bulunmasıdır.

Romanın bir başka düşündürücü yönü de idealizmin maddi temelleridir. Mansur Bey'in savunduğu eğitim projeleri, açtığı okullar ve gerçekleştirmek istediği toplumsal çalışmalar büyük ölçüde ekonomik kaynak gerektirmektedir. Romanın sonunda bu kaynakların önemli bir kısmının miras yoluyla sağlanması, idealizm ile servet arasındaki ilişkiyi görünür hâle getirir. Böylece eser farkında olmadan şu gerçeği de ortaya koymaktadır: En iyi niyetli düşünceler bile hayata geçirilebilmek için belirli bir maddi güce ihtiyaç duyar.

Romandaki tartışma yalnızca iyi ile kötü arasındaki mücadele değildir. Aynı zamanda ideallerin gerçekleşebilmesi için gerekli olan ekonomik koşulların nasıl oluştuğu meselesidir. Mizancı Murad ahlaken üstün gördüğü kahramanına bu imkânı sağlayabilmek için olay örgüsünü belirli bir yöne taşımış görünmektedir. Bu durum da romanın en ilgi çekici ve en fazla tartışılabilecek yönlerinden birini oluşturmaktadır.

Anonim Bir Kişisel Gelişim Hikâyesi

Sağır Kurbağa Öyküsü Bir gün, bir grup kurbağa yüksek bir kulenin tepesine çıkmak için yarış düzenler. Yarış başlayınca etrafta toplanan di...